• 632 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10·
    Uzun klasikler genelde başlarda insanı zorlar , kitabın içine girmek için biraz zaman geçmesi gerekir ama bu kitap istisnalardan biri . İlk sayfasından itibaren , biraz daha okuyayım bırakırım deyip en az 30 40 sayfa okutuyor kendini . Kitaba ismini veren Oblomov karakteri hem son derece orijinal hem de hemen hepimizin hayatta karşılaştığı , daha da ileri gideyim içimizde bir yerde var olan birisi ... Onun yüksek emelleri , hayal gücü , bir anda gelen büyük şeyler yapma isteği ve sonra geldiği gibi hızla giden enerjisi , onu yarı yolda bırakan iradesi ... Kitabın başlarında Oblomov'un üşengeçliği , uyuşukluğu son derece sinirlendirdi beni . Ortalarına geldikçe , özellikle Olga'ya olan duygularını fark etmesinden sonra kendini değiştirmek için çabalaması , daha sonra kendine yenik düşmesi , içinde yaşadığı ikilemler beni ona ısındırdı ve daha da inandırıcı gelmeye başladı . ( Uzun yılların getirdiği alışkanlıkları verdiği bir kararla değiştirseydi fazla romantik olurdu bence .) Kitabın sonlarına doğru yine eski hayatına , tembelliğine dönüşü hem beklediğim hem de çok üzüldüğüm bir sondu . Bir yandan Oblomov'a üzüldüm , bir yandan da içten içe korktum .Hepimizin içinde az çok Oblomovluk yok mu ? ( Bu da kitabın bana kazandırdığı , herhalde çok yerde kullanacağım bir tanım oldu . ) Yakın dostu Ştolts Oblomov'u bu yaşama biçiminden kurtarmaya çalışırken şöyle bir cümle kuruyor : ”Ya derhal hayatını değiştirmek için adım atar , bu bataklıktan çıkarsın , ya da sonsuza dek , bir daha kurtulmamak üzere bu karanlığa gömülürsün . Unutma , ya şimdi , ya da hiçbir zaman .” Oblomov bu cümleden çok etkileniyor etkilenmesine ama arkadaşının büyülü etkisi kaybolur kaybolmaz eski yaşantısına yavaş yavaş gömülüyor . İşte ben de okurken bu bataklığa düşme tehlikesinin aslında hepimizde var olduğunu düşündüm . Belki de bu kitap Ştolts kadar vefalı bir dostun yerini , uyarılarını tutar hayatımızda :)
    Olga karakterinden de bahsetmek istiyorum . Kendime en yakın gördüğüm karakterdi Olga . Özellikle Oblomov ile ayrılırken söylediklerini kaç kez okudum bilmiyorum . Hayattan istediklerini bir açgözlülük olarak görmedim . O en çok durağanlıktan , hayattaki mutluluğun yaşadıklarından ibaret olmasından korktu . Bu yüzden Olga'nın sonu benim açımdan tatmin edici oldu .
    Bu kadar yazıdan sonra kısaca diye bağlarsam çok ironik olur , Rus edebiyatını gittikçe daha çok seviyorum diyerek bitiriyorum , herkese tavsiye ederim mutlaka okunmalı . :)
  • Kafam mı, çilem mi, yoksa kaderim,
    Şansım olmazsa aklı nideyim,
    Avcı değilim ki gideyim
    Çünkü talihim dargındır yolcu.

    Felek elinden ben de dertliyim,
    Bir gün gülmedim, kara bahtlıyım,
    Aşkın elinden hep kementliyim,
    Dertliyim, derdimi gel deşme yolcu.
  • çok garip... insanın alışkanlıklarının bir anda başka alışkanlıklarla ikame edilmesi. çok sevdiğim şarkıların yerini bir anda başka başka başka şarkıların alması... ama biliyorum... o lanet olası gemiye binen ve amerika'ya giden nobel ödüllü fransız yazarın (kendisini elim bir otomobil kazasında kaybettik, pırıl pırıl sesi vardır. nobel konuşmasını muhakkak dinleyin, anlamasanız da dinleyin, ah, dinleyin onu..." günlüklerinde yazdığı şeyler, bu ufuk, o kadar anlamsız deyişi, hayatın acı olduğunu bas bas bağırması ama yine de yaşanılması gereken bir serüven olması gerektiği... birçoğumuzun anlayamadığı bu. camus'nün ne demek istediğini anlamıyoruz. tersi ve yüzü'nü bakkala gidip ülker çikolatalı gofret'in altında yazan bir yirmi beş yazısını okur gibi okuyoruz. adamın, sefalet içine büyüdüğü cezayir'de, her şeye rağmen bulduğu zenginliği -güneşi- anlamak istemiyoruz. o kadar alışmışız ki paraya, her şeyi ona endeksli yorumluyor, camus gibi bir cevherin varoluşçu olduğunu sanıyor, o ucuz facebook, twitter iletilerine alet ediyoruz. ah o gemide ben de olsaydım camus ile diyorum bazan, onun suratını görmek tek derdim. açık denize bakıp, ah ne kadar anlamsız deyişini görmek, suratının aldığı ifadeyi, ah! camus'den bahsi açmış olmamın nedeni alışmak idi elbette. her şeye ama her şeye alışıyor insan. yazdıklarımı okuyorum, çok kez okuyorum. ne kadar aciz biriyim ne kadar! sözlerimle eylemlerim ne kadar da çelişiyormuş meğer. veya... veya... evet, ben acizim anlatmaktan. biraz öfkeliyim. kusuruma bakmayın. tanpınar'ı üstad olarak kabul ederdim. ne acı! nuran'mış, nuran... idealize edilen bir kadın. ha-hahahaha! bat dünya bat! bu ne acziyet acizim? idealize edilen kadın bize erişilemeyecek olmalıymışmış. böyle bir şey olabilir mi? bu haksızlık değil mi? bizi acı olgunlaştıracakmış. evet, 14. louis'nin heykelinin karşısındayım. her yer kan, o balkona gideyim biraz da. 16. louis'yi giyotinde imha edecekler. kral bile demeyecekler ona, adıyla hitap edecekler. işte dünya böyle bir yer. bu vahşilikte, ufak bir kelebek evet evet. ufak, minnacık bir kelebek! her şeyi güzel yapan bu olsa gerek.
  • " Ey Nefsim! Seni sen yapan benim, beni de ben yapan sensin. Ya yola gel beraber gidelim ya da yoldan çekil ben Hakka gideyim..."

    .
  • “Siz,” dedi, “adınız ne?”
    “Murtaza Ağa.”
    “Siz açık sözlü mert bir adamsınız.”
    “Mert…” dedi Murtaza.
    “Bu İnce Memed’i yakalamanın çaresini söyleyin bana.”
    “Vali Bey, bu itoğlu yakalansa da yakalanmasa da olan oldu zaten. Kurdun ağzına kan değdi. Hem de eşeğin aklına karpuz kabuğu düştü. Bundan sonra bizi de hükümütemizi de iflah etmez bu köylüler,” dedi Murtaza. “Bu İnce Memed yüzünden.”
    Vali:
    “Ben böyle açık sözlü insanları severim.” dedi
    “İyi yaparsın, has yaparsın, münasiptir,” diye öğündü Murtaza “Ben hep doğru sözlü olurum, iğ gibi…”
    “Gelin şöyle yanıma oturun.”
    Murtaza gitti onun yanındaki sedire çöktü, ellerini de dizlerinin üstüne koydu.
    “Vali Bey,” dedi, “sana bir hikaye daha anlatayım da sonra varayım gideyim işime.”
    Vali:
    “Anlatın bakalım. Rica ediyorum.”
    “İnce Memed üstünedir. Bu böyle biline. Hiç kimse alınmaya. Yılanı küçükken ezmek gerek. İnce Memed büyüdü. Belki şu dağdaki yeni türeyen eşkiya belki de asıl İnce Memed değildir. Artık İnce Memed’i hiç öldüremeyiz . İnce Memed ölmez. Durun bakalım, anlatayım. Yılanı bilir misin, kocaman yılanı? Benzetmekte hata olmaz.”
    “Bilirim.” dedi Vali.
    “Yılan nasıl ölür bilir misin?”
    “Bilmem.” dedi Vali.
    “Başını bir taşla ezersin, ölür. Bu bir!”
    “Ölür,” dei Vali. “Bu bir.”
    “Bir de boğarsın yılanı, bu iki. Bir de kurşunlarsın, bu üüüç! Yılan türlü türlü ölür bir de… Hastalanır ölür, leylek yer, ölür, şöyle ölür böyle ölür. Bir de nasıl ölür, bilir misiniz?”
    Valinin hoşuna gidiyordu Murtaza’nın konuşması.
    “Bir de nasıl ölür?”
    “Bir de nasıl mı ölür, sorduğu şeye bak Vali Beyimin! Bir yılan iğne ucu kadar bir yara alırsa… İğne ucu kadar bir yara ne ki! Bir insan, bir hayvan iğne ucu kadar bir yara alırsa ne olur? Hiç bir şey olmaz, düşünmeyin, hemen iyi olur. Halbuysam ki bir yılan iğne ucu kadar bir yara alırsa ölür. Nasıl ölür derseniz, işte onu siz görmediniz, bilemezsiniz. Ben bilirim. Yılan iğne ucu kadar da olsa bir yara alınca, sarıca karıncalar o yaraya üşüşürler. Bir gün içinde yılanı yer bitiriverirler. Anladın mı şimdi Vali Bey?”
    Vali onun gözlerinin içine gözlerini dikmiş düşünüyordu:
    “Evet,” dedi “sözünüzü bitirin.”
    “İşte İnce Memed yılandaki açılan bu iğne ucu kadar yaradır.”
    Yaşar Kemal
    Sayfa 339 - YKY
  • Devrik bir devriliş hizmet etmez asla devrime. Devrim bu devir alır hatta evrilir belki de devrilmez...

    Düşüyorum her seferinde daha hızlı ama daha iyi...

    Kafama göre bir yola gideyim diyorum, yol yokmuş, rastgele gidilen yol ise en kafa olanı!

    Kendi devrimimi gerçekleştireceğim az kaldı, diye düşünürken neden bahsettiğim konusunda hiç bir fikrimin olmayışı beni daha dar bir sokağa da sokmadı. Geniş bir bahçeyse, hiç düşünmedim bile. Belki bir uzay boşluğu, olsa olsa bu. Demek ki ben düşünürken bile değişiyor düşünülenler, bu bir delilik sınırında tek ayak üstünde gezinti gibi, sesler geliyor arkadan veya bir yerlerden işte. Yürümek seke seke de olsa durmaktan iyi mi? Hayır. Tam olarak olmak istediğim noktadan bir o kadar uzağa fırlatılmış hissiyatı, dinamik etkilerden nezaketen uzak olma isteği. Bu akşam balık yemek istiyorum, bir tanımadığım tanığıyla zamanın. Özgürce saçmalayıp, gülmek. Ya da edebiyat ve sanat, felsefe ve mizah. Bunları barındıracak bir resim yapmak istiyorum ancak zihnimde! Fırça tutmuşluğu olmayan insanların resme merakı nasıl bir cehalettir, hiç anlayamam.

    Kendimi hiç...

    #ockham
  • Sağır kulağa sözüm yok, köre ne göstereyim
    Duymazlıktan, görmezlikten gelenler;
    Bir de size sormalı, ya ben nereye gideyim?