• 447 syf.
    ·438 günde·6/10
    Kitabı okudum,
    tavsiye ettiği birçok tedavi metodunu da uygulamışımdır.

    Kitapta doğru bilgiler var;
    başka geleneksel tıp kitaplarında da bazı tavsiyeleri tam tersi olarak yazıyor, ve bence bazı şeyler bu kitapta yanlış.

    Bu kitap yazarını tanıyan çok taassub ehli kimseyle tanıştım; biri hatta "o kadın ne derse doğrudur" gibi ipe sapa gelmez cümle kurdu da, içimden oha dedim.. Bunlara ne söylesen boş, kafalarının dikine gitsinler bakalım, taassubtan gözleri kör olmuş..

    Son baskına da bir göz attım; daha girişte "sarsılmaz bir mantıkla yazılmış olan.." bu kitap diye başlamış, önyazı olarak.
    Ne diyelim, o kadar hata var ki, nasıl sarsılmaz yazmışlar bir garip geliyor..
    --
    Bir kere kitapta şöyle bir tabir geçiyor, '.. demekki tedavi olmayıp sabretmek en mükemmel seçim, fakat sabredemeyenler içinde tedavi olmak caizdir.' buna benzer biryazı.

    Yahu caizdir felan yazılmışta, yerine göre tedavi olmak farz,
    dişim çürükse doktora gitmeyip şok geçirip öleyim mi?!
    Ya bir kere caizdir denmesi bir tuhaf; ve ne yani, doktora gitmezsek sabredememiş mi oluyoruz?! :)

    Böyle tuhaf şeyler kitapta az değil..
    Nasıl sarsılmaz bir mantıksa!! :D
    --
    Bu sonuçta bir geleneksel tıp kitabı, bunu okuduysanız başka geleneksel tıp kitapları da var, tavsiyem bir de onları okumanız,
    o zaman bu kitapta ki bazı bilgilerin çok ama çok yanlış olduğunu göreceksinizdir.

    O kitaplardan bazılarını yazayım;
    Marifetname (bedir yayınevi), çamlıca kitapevinden

    Daha da kitap vardır, aklıma şimdi bunlar geldi;
    --
    Ve bir de şu Açlık Meselesi;
    Peygamber Efendimiz'den sallallahu aleyhi vesellem'den örneklerde vererek açlığı tavsiye ediyorlar yanılmıyorsam, bir kere Peygamber Efendimiz'e 40 adam kuvveti verilmiştir, bu konu hakkında Mektubat kitabından alıntıladığım bir yazıyı aşağıya kopyalayacağım, sonuçta dînî bir mesele, ben söz sâhibi değilim dini konularda, aşağıda bu konu hakkında çok güzel bir açıklama var.

    Uzun süre aç kalmak aklı giderebiliyor, işte çalışırsan bu açlık işini nasıl yapacaksın; bu tek başına olacak bir iş gelmiyor bana.

    Açlıksa eğer, eylem amacıyla ölüm oruçları tutanlar var, haberlerden biliyoruz, bunların sonlarıda haber aldığıma göre sonunda çok iyi olmuyor; uzun açlıktan sonra çok iyi halde olmuyorlar.
    --
    Yâni, bu kitapta güzel bilgiler var (diş temizliği, giyim kuşam hakkında ki bilgilerden çok istifade ettim), fakat kendinizi kaptırıp, kendinize zarar vermeyiniz; bâzı bilgiler hakikaten çok yanlış..

    Yemek yenirken su içilemezmiş, bir iki yudum belki, o da çok dayanamazsan; iyi de, Marifetname'de farklı yazıyor, miden sıcaksa, sıcak tabiatlıysan yemeğin ortasında ve sonuna doğru içebilirsin..
    Yâni rahat ol yâ..

    --
    Daha da yazmaya gerek yoktur; başka bu tür kitapları da okuyup, orada ki bilgilerle bu kitapta ki bilgileri ölçüp, biçip, tartıp yolunuzu çizebilirsiniz.
    Bana göre P.tesi-Perşembe ve eyyâmı biyz ve bîd oruçları yeterlidir;
    bir de kaliteli ürün yemeye dikkat edersin, temizliğine dikkat edersin, hacamat olursun tamamdır..

    Yine de güzel bir kitap, fakat kendinizi kaptırmayınız:)
    İyi günler.

    --
    Mektubattan yapmak istediğim alıntı:

    - İmam-ı Rabbani, Mektubat, Cilt 1, 313. Mektub (biraz uzunca):
    -
    - “Süâl 2: Tarîkat-ı aliyye-i Nakşibendiyyede sünnete uyulur. Hâlbuki O Server “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” şaşılacak riyâzetler ve sıkıntılı açlıklar çekdi. Bu yolda ise, riyâzetleri yasak etmişlerdir. Hattâ riyâzetler, sûretlerin, görüntülerin keşflerine sebeb olduğu için, zararlı olduklarını bildirmişlerdir. Sünnete uymakda zarar bulunabileceğini düşünmek, şaşılacak birşey değil midir?
    -
    - Cevâb 2: Sevgili kardeşim! Riyâzetler çekmenin bu yolda yasak olduğunu yazıyorsunuz. Riyâzetlerin bu yolda zararlı bilindiğini nerede işitdiniz? Bu yolda, nisbeti hep korumak ve sünnet-i seniyyeye uymak “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye” ve hâllerini örtmeğe çalışmak ve orta hâlli yaşamak ve yiyecekde, giyecekde ve herşeyde orta hâli gözetmek vardır. Bunların hepsi, riyâzât-i şâkka ve mücâhedât-i şedîdedir. Câhiller bunları riyâzet saymazlar. Mücâhede bilmezler. Bunlara göre, riyâzet ve mücâhede, yalnız açlık çekmekdir. Çok aç kalmağı pek kıymetli sanırlar. Çünki, hayvanlar gibi yaşayan bu kimseler, yimeğe, içmeğe çok önem verirler. Hep bunları düşünürler. Bunun için, yimemek, içmemek bunlara ağır riyâzet görünür ve sıkı mücâhede olur. Bu câhiller, nisbetin hep korunmasına ve sünnete uymağa “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye” ve benzerlerine hiç kıymet vermezler. Bunun için, bunları yapmamağı çirkin görmezler. Yapmağa çalışmağı da riyâzetden saymazlar. Görülüyor ki, bu yolun büyüklerine, hâllerini örtmeğe çalışmak ve câhillerin kıymet verdikleri riyâzetleri yapmamak lâzımdır. Böyle riyâzetleri câhiller beğenirler. Aralarında yayılarak şöhrete ve âfete sebeb olur ve sonu kötü olur. Resûlullah,(Dinde ve dünyâda parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yetişir. Bundan ancak Allahü teâlânın koruduğu kimse kurtulur) buyurdu.
    - Bu fakîre göre, uzun açlıklar çekmek, yimekde ve içmekde orta dereceyi gözetmekden çok dahâ kolaydır. Pek hafîf olur.
    - “Orta hâli gözetmek riyâzetinin, çok aç kalmak riyâzetinden dahâ üstün olduğu meydândadır. Yüksek babam “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Sülûkü anlatan bir kitâbda görmüşdüm. Maksada kavuşmak için, yimekde, içmekde orta dereceyi gözetmek yetişir. Bunu gözetince ayrıca zikr ve fikr lâzım olmaz). Sözün doğrusu da budur. Yiyecekde, giyecekde ve her işde orta dereceyi gözetmek çok iyidir. Fârisî beyt tercemesi:
    - Ağzından taşacak kadar çok yime,
    - açlıkdan ölecek kadar az yime!
    - Hak teâlâ, Peygamberimize “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” kırk erkek kuvveti ihsân eylemişdir. Bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Eshâb-ı kirâm da, insanların en iyisinin sohbeti yardımı ile “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâmü vettehıyye” bu yüke katlanırlardı.

    “Bu yüzden işlerinde ve çalışmalarında hiçbir bozukluk ve gevşeklik olmazdı. Aç iken muhârebede düşmana öyle güclü saldırdılar ki, tok olanlar bunun onda birini yapamazlardı. Bunun içindir ki, sabr eden yirmi kişi, ikiyüz kâfire gâlib gelirdi. Yüz kişi de, bin kişiye galebe çalardı. Eshâb-ı kirâmdan başkaları, öyle aç kalsalar, edebleri ve sünnetleri yapamaz olurlar. Belki çok olur ki, farzları yapamaz hâle gelirler. Gücü yok iken, bu işde Eshâb-ı kirâma benzemeğe kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları yapamıyacak hâle sokmak olur. İşitdiğimize göre, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” O Server gibi “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm”, hergün oruc tutmak istedi. Za’îfledi, tâkati kalmadı. Birgün yere yıkıldı. O Server “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” buna üzülerek,(İçinizde benim gibi kim vardır? Rabbimin huzûrunda kalırım. Oradan yirim ve içerim) buyurdu. Görülüyor ki, gücü yetmediği şeyi yapmağa kalkışmak iyi değildir.
    Eshâb-ı kirâm, insanların en iyisi kadar “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” açlığa dayanamadılar ise de, onun sohbetinin yardımı ile uzun açlıkların zararlarından korunmuş idiler. Başkaları, onlar gibi korunmuş değildirler.

    “Bunu şöyle açıklarız: Açlığın safâ verdiği, temizlediği meydânda birşeydir. Çok kimselerin [Sâlih olan mü’minlerin] kalbine safâ verir. Çoğunun da [Kâfirlerin ve dünyâya düşkün olan mü’minlerin] nefsine safâ verir. Kalbin safâ bulması, insanı doğru yola götürür ve nûrlandırır. [Âlem-i emrdeki nûrlar, feyzler, hidâyet hâsıl olur.] Nefsin safâsı, dalâlete sürükler ve zulmeti artdırır. [Nefs, âlem-i halkdan olduğu için, âlem-i halkdaki, bilinmiyen, gayb olan, gizli olan, çalınan şeyler, hastalıkların teşhîsi, tedâvîsi, cin ile tanışma gibi şeyler hâsıl olur. Böyle kâfir ve sapık kimseler, müslimânların îmânlarının bozulmasına sebeb olurlar.] Ahmak Eflâtun, nefsinin safâsına güvendi. Hayâline gelen görüntülere uydu. Bunları değerli birşey sanarak, kendini beğendi. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” Eflâtun zemânında Peygamber olmuşdu.

    “Rûhullah olan O yüce Peygambere inanmadı. (Biz gericilikden kurtulmuş kimseleriz. Bizi doğru yola götürecek öndere ihtiyâcımız yokdur) dedi. Eğer kalbini karartan safâsı olmasaydı, hayâlindeki sûretlere aldanmaz, se’âdete kavuşmakdan geri kalmazdı. Maksada ulaşmasına engel olmazlardı. Bu karanlık safâyı görerek, kendini nûrlu sandı. Bu safânın, nefs-i emmârenin ince kabuğundan içeri giremediğini, nefsinin eskisi gibi kirli, pis olduğunu anlıyamadı. Nefsinin ancak, şeker kaplanmış necâsete döndüğünü göremedi. Kalb böyle değildir. O, yaradılışda temizdir. Nûr ile doludur. Yalnız, karanlık nefse yakın olduğu için, üzeri kararmış, kirlenmişdir. Az bir tasfiye, temizlemek ile, üzerindeki pas giderek, eski hâline döner. Nûr ile dolar. Nefs ise, yaradılışda karanlıkdır, pisdir. Kalbin emri, idâresi altına girmedikce, dahâ doğrusu sünnete uymadıkca, islâmiyyete sarılmadıkca “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”, hattâ ve hattâ, ancak Allahü teâlânın ihsânına kavuşmadıkca, tezkiye bulamaz, içerden temizlenemez. Yaradılışındaki pislikden kurtulamaz. Se’âdete, iyiliğe eremez. Eflâtun, hiç aklı ermediği için, nefsinin safâsını, Îsâ aleyhisselâma inanan kalbin safâsı gibi sandı. O îmânlı kalbin sâhibi gibi, kendini de, nûrlu ve temiz gördü. Bunun için de, O yüce Peygambere “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” uymak ni’meti ile şereflenemedi. Sonsuz felâkete sürüklendi. Böyle belâya düşmekden Allahü teâlâya sığınırız!”

    “Açlığın böyle zararı da bulunduğu için, bu yolun büyükleri “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” açlıkla riyâzet çekmek yolunu tutmamışlar, yimekde, içmekde, orta dereceyi gözetmek riyâzetine, tâm ortada kalmağa çalışmak mücâhedesine sarılmışlardır. Açlığın bu büyük tehlükesine düşmemek için, fâidelerinden de, vaz geçmişlerdir. Başkaları, açlığın fâidelerini düşünerek, zararlarını göremediler. Açlık çekmeği emr etmişlerdir. Aklı olanlar, bir zarardan kurtulabilmek için, birçok fâidelerin bırakılacağını söylemişlerdir. İslâm âlimlerinin, (Bir işin sünnet veyâ bid’at olduğu anlaşılamasa, bid’ati yapmamak, sünneti yapmakdan dahâ iyidir) sözleri de, akl sâhiblerinin bu sözlerine benzemekdedir. Çünki bu iş, bid’at ise zararlıdır. Sünnet ise, fâideleri vardır. Zararlı olabileceğini, önde tutmuşlar, bid’at olabileceği için bu işi yapmamalıdır buyurmuşlardır.
    Açlıkla riyâzet çekmek sünnetinin başka yoldan da zarar getirebileceği, şaşılacak birşey olmaz. Bu sözle demek istiyoruz ki, bu sünnet, yalnız Eshâb-ı kirâm için olabilir. O zemân için olması, çok ince ve örtülü bildirilmiş olduğu için, tesavvufcuların çoğu bunu anlıyamamış, kendileri de, böyle riyâzet yapmışlardır. Birçoğu ise, bunun o zemân için olduğunu anlıyarak, kendileri yapmamışlardır. Herşeyin doğrusunu ancak Allahü teâlâ bilir."
  • 168 syf.
    ·2 günde
    28 Aralık 2019 Cumartesi
    16:19

    Sahi, kendimi unutalı ne kadar oldu dersin?
    Yok olduğumu düşüneli, aslında yok olanın zaten hiç olmayan bir şey olduğunu unutalı, ne kadar oldu? Ya da, zamanı unutalı?
    Her gün biraz daha giden sen, neredesin şimdi?
    Kimlerlesin?
    Duruyor mu hayallerin?
    Yaşamaktan yorgun düştüğün oluyor mu?
    Senin zamanın nasıl ilerliyor?
    "Kim" oldun? Bir kimligin var mı? Yoksa hâlâ tırmanıyor musun?
    Kendine ulaşabilme umudun var mı?
    Rastladın mı hiç bendeki sen'e ya da onu gördüğünü sandığın oldu mu?...

    (sayfa, 12)
    ...
    ...

    Ulaşmamız gereken tek yer kendi benliğimiz olduğu halde en çok da ona uzak değil miyiz? kendimizden kaçıp başkalarına sığınma taleplerinde bulunduğumuz vakitler en aciz olduğumuz vakitler değil mi yatağımızın yanı başında var olan boy aynalarına bakmadan nereye kadar kaçabilir olduğumuzu düşünmüyoruz ya da düşünmüyorum. Avare Kadın'ın bu duruma olan göndermesini eklemek istiyorum.

    " İşte şimdi nasılsam öyleyim! Bu akşam uzun ayna ile karşılaşmaktan, o yüzlerce defa kaçındığım, razı olduğum, kaçtığım, tekrar başlayıp yarıda bıraktığım kendi kendimle konuşmadan kurtulamıyacağım... Çaresiz! Her türlü ricatın ne kadar boş olduğunu önceden duyuyorum. Bu gece gözüme uyku girmeyecek, okumaktan da zevk almayacağım..

    (Avare Kadın, Colette)

    Her türlü ricatın boş olduğunu artık ben de önceden duymaya başlıyorum, sığındığım her yazar da bunu daha iyi anlamama yardımcı oluyor.

    Ahmet Cemal, ona bir tesadüf eseri denk geldim (tabi sonradan çevirdiği 9 kitabı okumuş olduğumu öğrendim) şuan ki hayatımın yarısı çalışarak geçti bundan sonraki yıllarda da artık çalıştığım yılların oranı gittikçe artacak, yaşadığım her yerde kendi çapımda kütüphanemi kurarım genelde sahaflardan ya da internet üzerinden alışveriş yaparım, Şuanda da Gaziantep ilinde yaşıyorum iş yerine peş peşe gelen kargolar iş arkadaşlarımın dikkatini çekmeye başlamıştı, çünkü gelen her kargoda ne ayakkabı, ne giyim, ne başka bir şey daima kitap oluyordu, işte aylar evvel birkaç kişi daha benim de almam gereken kitaplar var gibisinden söylemlerle bana geldi toplu bir sipariş verdik belli bir miktardan sonra bazı kitapla kampanya dahilinde 1 liraya düşüyordu orada Ahmet Cemal'in İnsana Dönmek kitabı da vardı, onu da aldım incelemesini de buraya bırakayım.
    #55135812
    İnsana Dönmek kitabının birkaç denemesinden sonra hemen Dokunmak, Kıyıda Yaşamak ve Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitaplarını ve ardından Ahmet Cemal'in en çok sevdiği Avare Kadın kitaplarını sipariş ettim.
    #58157963
    Şimdi de Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitabının birkaç denemesinden sonra beş kitabını daha sipariş edip bu incelemeye koyuldum. Bazı yazarlar daha çok içselleştiririz Ahmet Cemal benim için öyle bir yazar, ben içimden geldiği kadar yazarım uzun mu kısa mı olur bilemem kimse için de yazmam çünkü hep herkesten uzak bir yaşam seçtim Ahmet Cemal kadar Kıyıda Yaşamadım belki ama o yönde olduğumu söyleyebilirim.


    Ahmet Cemal kendi kendisiyle yüzleşen bir insan ve bunu en özel yanlarıyla bizlere, okurlarına aktaran bir yazar, çocukluk tramvaları, babasının üzerindeki etkileri ve annesinin kötülediği kadınların, annesinin sürekli olarak komşuları ile toplanıp toplanıp babasını ve babasının birlikte olduğu kadınları kötülemesi hayatında dönüm noktalarından biri oldu.

    "Aslında o yolculuğun başlangıç noktasında da yalnızdı. Yani bir yaşamın sinir boylarına vardığını söyleyebileceği noktadan çok,ama çok önce.
    Yine bir kıyıda, tek başınaydı, ve çocukluğunun kıyıları hep ıssızdı.
    Issız ve yalnız.
    Bir türlü ulaşamadığı bir kadın ve bir de adam vardı. Hep bir uçurumun kenarındaydılar, ve o uçurumu geçip onlara kavuşabilmesi için hiçbir zaman önünde bir köprü kurulmadı.
    Kurmadılar.
    Onlar, çocuk henüz o ıssız kıyılara çıkmazdan önce, bir deftere attıkları iki imza ile sanki tanıkların önünde birbirlerini lanetlemişlerdi, ve o çocuk da bir anlamda soydan gelen bu lanetin yüküyle doğmuştu.

    Nikahları sanki bir buzdağının üstünde kıyılmıştı.
    Çocuk onları tanıdığında, birbirlerine öylesine sevgisizdiler.
    Karı ve kocaydılar
    Ana ve babaydılar.
    Dondurucu bir soğuğun ortasında boşuna sevgi beklemekte olan bir çocuğun büyükleriydiler."

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 58)

    İşte bu sevgisizliği hayatında hep insanlara sevgiyi aşılamakla gidermek istedi Ahmet Cemal, bir öğrencisinin Amerika'dan ona attığı mektubunda ona siz bana insanları sevmeyi öğrettiniz hocam demesi kadar yüce bir uğraş verdi Ahmet Cemal.

    Sürekli babasını kötü bir adam olarak ona tanıtan annesi ve annesinin kadın komşularının üçgeninde geçen çocukluk yılları ona hep baban gibi alkolik olma, baban gibi orospuların peşinden gitme nasihatleri verildi ama kimse ona babasını anlatmadı babasının neden içtiğini ve neden başka kadınlara gittiğini de, bu durumun Ahmet Cemal'e geri dönüşü ise hayatının bütün kadınlara kapalı kalışı oldu...

    "Önce Asmalımescit'teki Nil Lokantası'na uğrayacağım. Şimdi babam oradadır.
    Onu bana kimse tanıştırmamıştı.
    Yalnızca anlatılanlardan biliyorum.
    Onunla hiç tanışmadım.
    Kendi kendime anlattıklarım da yalandı.
    Çünkü bana da anlatılmıştı.
    Bu gece, belki de ilk kez tanıyacağım babamı.
    Öldü.
    Hem de yıllardır ölü benim babam. Feriköy'de.
    Ölü, ama ne var bunda? Yine de tanışamaz mıyız?
    Çünkü ben bir ölüyü değil, ama babamı tanımak istiyorum.
    O yaşarken aramıza girenler, onu hep kötülemiş olanlar, ölümünden sonra çekildiler.
    Benim için, "Artık babasını istese de tanıyamaz!" diye düşünmüş olmalılar.
    Ne kadar büyük bir yanılgı!"

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 70)

    Yabancı bir lisede okurken bir gün dışarıda babasıyla buluştu Ahmet Cemal, (babası da eve hiç para bırakmaz hiçbir katkı da sağlanmazdı, çünkü babası o evi sevmiyordu ve o evdeki kadını da sevmiyordu ama oğlunu da bu ikilem içinde harcıyordu) babası ona bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordu, o da iki kalın bir de ince defter gerekli diye söyledi, o gün ve sonraki günde de eve gelmedi babası bir sonraki günün sabah sekizinde bir köprü başında elinde bir paket içki kokar vaziyette oğlunu bekliyordu havanın çok soğuk olmasına rağmen oğlunun deftersiz kalmaması için geceden kalma haliyle insanların önünde oğlunu bekleyecek kadar onu seviyordu babası...


    Ahmet Cemal hiçbir zaman paranın peşinden gitmedi hiçbir zaman mal mülk peşinde koşmadı tek hazinesi duvarları örten kitaplarıydı. Kazandığı parayı ihtiyaç sahiplerine yardım ederek harcardı, insanın içindeki sevgiye inanırdı.


    "Ben paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerceklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem, gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise, ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha yapmak istediğim belki çok şey var. Ama ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yapmamı, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

    Günlerden bir gün, beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında - Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, külrengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak .."

    (Kıyıda Yaşamak, sayfa 130)

    Bu kitabı ilk okuduğum vakit hiçbir alıntı paylaşmadım, o günkü ruh halim kimseyle bir şey paylaşmak istemiyordu ama Ahmet Cemal Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitabında şöyle söylüyor:

    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Ahmet Cemal'in de onun kitaplarının da daha fazla yankılanmasını istiyorum sanırım. Çünkü o hayatını hep edebi yankılara ayırdı sonunda ise sessiz, kimsesiz ölmeyi isteyecek kadar yalnız olduğunu hissederek veda etmeyi istiyordu lakin kitaplıklarımızın raflarında, hayatımızın bazı anlarında onu anarak ve onun bizimle paylaştığı düşüncelerle biraz daha olgunlaşarak yaşadığını düşündüğü kıyıdan çekip kurtarabiliriz tıpkı 72. Yaş gününü kutladığı bir günden sonra bir okurundan aldığı bu mailde yazan mektup gibi...


    "Merhaba,
    Yeni yaşınızı kutluyorum.
    Yaşamaya değer bir ömür sürmenizi diliyorum. "İyi ki yaşadım, iyi ki yazdım, iyi ki çevirdim," diyebileceğiniz bir ömür.
    Hani sıklıkla hatırlatırsınız ya, "Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir," diye. Sizin, yaşanmaya değer bir ömür yaşadığınızı düşünüyorum.
    Nerden mi biliyorum? Şuan size bu mektubu yazarken, masamda duran Zweig'ın Montaigne denemesi, karşımdaki rafta duran Niteliksiz Adam ciltleri, bırakın size, asıl bize, "İyi ki yaşadı Ahmet Cemal," dedirtiyor. Daha ne var ki...
    Hep "Kıyıda", hep "Giderayak" yaşadığınızı düşündünüz, biliyorum, belki de öyleydi.
    Ama nasıl yaşarsanız yaşayın, bir taşra kentinde minicik bir evdeki kütüphanede Zweig'lar, Kafka'lar, Canetti'ler, Lukacs'lar, Bachmann'arla bir dünya sunulduysa eğer bana...

    Bu Ahmet Cemal sayesindedir.
    O halde iyi ki doğdunuz..

    Şeref Bey'i bilmem ama Ahmet Bey hep burada olacak, kitaplığımda, kütüphanemde..."

    Ve şöyle cevaplar Ahmet Cemal:

    "Bu mesajı okuduğumdan beri, hayatımda belki de ilk kez, geride kalan yetmiş bir yıl boyunca çektiğim tüm sıkıntılara ve yoksulluklara, sırtıma yüklenmiş onca ezikliğe rağmen, aslında ne kadar varlıklı yaşamış olduğumun bilincine güçlü bir biçimde vardım.
    Ve artık kendim hakkında çok iyi bildiğim, çok emin olduğum bir şey var: Bir defa daha yaşamak elimde olsaydı eğer, noktasına virgülüne dokunmadan yine bu hayatı yaşamayı, böyle yaşamayı seçerdim!'

    Ahmet Cemal'i 2017 yılında kaybettik, ne yazık ki ona bir daha bir mail atacak durumda değiliz belki de bu geç kalınmışlığı onu daha fazla okuyup, anlayıp ve daha fazla anlatmaya çalışmak telafi etmek durumdayız artık,

    İyi ki doğdun, iyi ki yaşadın, iyi ki çevirdin ve iyi ki yazdın Ahmet Cemal!
  • 438 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Merhaba arkadaşlar. Hiç söyle bir düşünceniz oldu mu? Bir zaman sonra gideceğim yer, geleceğim burası olacak. Burası? Bir Akıl Hastanesi. Çoğumuz bunu düşünmüşüzdür ve düşünmekte de haklıyızdır. Neden biliyor musunuz? Çünkü içimizde bir yerlerde bir güç var ve bu güç gerek şartlar, gerek seçimler gerekse de karşılaştığımız durumlar nedeniyle bir patlama yapabiliyor. Bunu nasıl örneklendirebilirim? Misalen burada çok kaliteli bir okuyucu kitlesi var. Hatta -afedersiniz- tuvalette bile kitaplarını bırakamadıklarını biliyorum. Çünkü insanlardan korkuyor, çekiniyor, güvenmiyor, kimseyle arkadaşlık etmiyor, ayda yılda bir dışarı gezmeye gidiyor onun dışında işinde gücünde ve kitaplarından ayrılmıyor. Gerek matbaa baskısı gerek elektronik baskı olsun sürekli okuyan bir grubumuz var ve insanlardan çekinceleri onları bir süre sonra ruh hastası yapacak. Merak etmesinler ben de onlara katılacağım ilerde ve en azından nerede olursak olalım bir tanıdık görme hissi insana huzur verir.

    Neyse şu kitabın adının nereden geldiğini de yazalım da ayıp olacak yoksa koca kitaba. NAL aslında hastanelerde psikolojik tedavi görmüş olanların da anımsayacağı, hocaların da sıkça kullandığı NALLAMAK teriminin orijinali olacaktır. Misal: Nallayın şunu! Neyse, konumuza dönersek şöyle bakıyoruz. Türkçesi Haloperidol, Biperiden ve Klorpromazin. Bunların ticari isimlerinin ilk harfleri alınarak kullanılan bir terim.

    Bunun dışında örneklendirmeye devam edersek SEVGİ sorunu yaşayan dostlarım da var gene burada. Karşısındakine değer veren, onu önemseyen, en önemlisi ona da bir İNSAN olduğunu hissettiren kardeşlerimiz bunlar. Sahi, bnları söyleyince hemen akla AŞK geliyor? Bence bu zaman kaybı. Karşınızdakini İNSAN yerine koyup sadece insan olduğu için değer verirseniz bu yeter. Bakıldığı zaman bunu dahi yapamayanlar var ama nasıl yapsınlar. Çok sevdiğim, üstad kabul ettiğim bir insanın 2 dizesi yeter onları anlatmaya: Kaybetmedim Hiçbir Zaman Dürüstlüğümü ama Dürüstlükten Çok Kaybettim.

    Bir diğer dikkat çekeceğim husus İNCELEMELER. Mesela bu kitapta 14 benimle beraber 15 okuma mevcut. 3 benimle beraber 4 olan bu inceleme sayısında 4 kişiden birinin inceleme yaptığını görüyoruz. Neden buu kadar yüksek oran sizce? Ortalama 100-150 arası okumaya 1 inceleme düşer. Neden %1 olan bu rakam %25 seviyelerinde düşündünüz mü? İnsanlar çok beğenmiş ve kendi duygularını ifade etmek istemişler, etkilenmişler çünkü. Ne kadar uzun olursa olsun bir kitabın inceleme sayısı 20 25’i çok fazla aşmıyorsa ben hepsini okuyup öyle yaparım incelemelerimi. Kendime bir nokta ararım. Bazen de ya da her neyse uzatmayalım.

    Mesela bazı şiirler şarkılara konu olmuş deniliyor. Sayfalar 77 olduğunda Erkin Koray’ın seslendirdiği ÇÖPÇÜLER şarkısı -dillere pelesenk olmuş, güzel bir şarkıdır- Aşkımı Düşürmüşüm başlığı ile karşımıza çıkıyor. Gene sayfalar 84 olduğunda Betül Demir’in seslendirdiği (çok güzel söylemiş ama bir türlü yükselememiş) Çankaya şarkısının sözlerinin nereye ait olduğunu görüyoruz. Şiirin ismi: BENİ.

    Dikkatinizi çekmek istiyorum sırası gelmişken. Günümüzde 1 günde popüler olup 2 günde unutulan ama milyonları da kendilerini dinleyen AKILLI (!) sürü tarafından kapatıp götüren insanlara bakıyorum şöyle bir. Bunların ne şarkısını dinler, ne şiirini okur, ne filmlerini seyreder, ne kitaplarını okur, ne de bunlara destek olurum. Bir de şu kitabı göz önüne alalım. Hiç duymadığımız insanlar, AKIL SAĞLIĞI sıkıntılı olduğu için Hastaneye kapatılmışlar. Yazdıkları şiirleri, şiirlerin düzenlerini, kafiyeleri bir görseniz, bir okusanız, ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Ah, ah.

    Elimden geldiğince kapsamlı bir inceleme tutmak istiyorum. Kitabın ilk bölümü bir tanıtım yazısı ile beraber şiirlere ayrılıyor. Az önce bu konuda fikrimi belirttim ama gene söyleyeceğim. Birkaç arkadaşa gönderdim ve çok beğendiler. Yani inanası gelmiyor insanın, hani görmesek. Bolca resimle de süslenmiş bir kitabımız var diyebilirim. İkinci kitap ise anılardan oluşuyor. Burada da gene yazılar arasında çok güzel sözler bulmak mümkün. Bu sözleri bir akıl hastası yazdığı için kendimden şüphelendim. Bir akıl hastası bile bunları yazabiliyorsa biz cümle bile kurmuyoruz dedim kendi kendime. Öyle güzel sözler vardı ki.

    Psikoloji okuyan dostlarıma gene tavsiyemdir. Kitapta verildiği şekliyle değiştirmeden aktaracağım. Bakırköy’ün 40. Yılı ve Bakırköy’ün 50. Yılı kitapları mutlaka okunmalı, özellikle Türkiye’de Freud ile yazışmış tek Türk Psikiyatristi İzzetin Şadan’ın Hatırat’ı mutlaka ama mutlaka okunmalı. Artık seçim sizin öğrenim görevlileri. Zaten işini ciddiye alan, bu işi severek yapan, insanlara yardım edeyim diye düşünenler bu kitapları evvelden yiyorlar bile.

    Bu işi ciddiye alanlar arasında dönemin en popüler insanlarından biri olan Doktor Adil Üçok öne çıkar. Kendisinden bahseden herhangi bir haber yahut resim olmadığı için biraz canım sıkılıyordu ama kitap bana bu konuda çok yardımcı oldu, kendisi ektedir.

    https://i.hizliresim.com/NLjqAY.png

    Son olarak da kitabın içeriğini paylaşarak veda etmek istiyorum. Esen kalın, keyifle okuyun efendim..

    https://i.hizliresim.com/RgjBq1.png

    https://i.hizliresim.com/p5O9L0.png
  • Luna Yayınları Öykü Yarışması'na göndermiş olduğum öyküm. Bakalım sonuç ne olacak. Mühim olan katılmak tabii.

    "Bu akşam saatleri sessizliği, kendi kabuğuma çekilmem için en uygun zaman dilimiydi aslında. Her akşam aynı sessizliğe gömülüyor olmamın nedenini anlatmayı istediğim zamanlar çok olmuştu. Ama bu durumu anlatacak ne bir kimsem vardı, ne de dudaklarımda güç. Her zaman susmayı seçen bir kadındım. Küçük yaştan beri dudaklarıma sürdüğüm en güzel ruj, sessizliğin kırmızı tonuydu. Susmayı ve suskunluğun mayhoş tadını en iyi bilenlerden biriydim. İşte yine aynı şeyi yapıyor ve kendimi bu acı verici ana bırakıyordum.
    Böyle zamanlarda bir şeyler yazıyordum hep. Yazmak, kendimi ifade edebilmemin tek yoluydu. Kendimi, sadece kendime ifade ediyordum yazarak ama bu bana yine de yetiyordu. Yıllardır böyleydim. Sadece yazıyordum. Yapabileceğim başka bir şey yoktu çünkü. Ya kendi kendime saatlerce, günlerce öylece susmak ya da konuşmak istediğimde sadece parmaklarımı konuşturmak… Bense genellikle ilk seçeneği seçiyordum.
    İşte yine böyle bir vakitti. Susmakla yazmak arasında yorgun bir şekilde gidip geliyordum. Uzun süren bir suskunluk tercihi sonrasında yatağıma uzandım ve bir şeyler yazmak için dizüstü bilgisayarımı tamlamasına uygun bir şekilde dizlerimin üzerine koydum. Alışkanlıktan olmalı ki, ilk önce maillerimi kontrol ettim. Çünkü son yıllarda insanlarla sadece bu şekilde iletişim kuruyordum. Bu durum benim için sanal bir heyecan ya da zevk değil, tamamen gereklilikti.
    Posta kutumdaki mailler arasında en son geleni dikkatimi çekmişti. Gözlerime inanamıyordum. Bu ismi çok iyi hatırlıyordum. Lise yıllarımda uzun bir dönem hayatımı paylaştığım ve belki de gerçekten büyük bir aşk beslediğim erkek arkadaşımdı. Büyük bir heyecanla gelen maili açtım. Yazılanları okuyamıyordum. Bunun sebebinin ekranı titreten dizlerim olduğunu fark ettim ve biraz olsun kendime gelip okumaya devam ettim. Gelen mailde şöyle yazıyordu:
    “Merhaba Hazal… Cümlelerime nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Umarım beni hatırlamışsındır. Ki unutmuş olabileceğini hiç sanmıyorum. Çünkü ben seni bugüne kadar hiç unutmadım. Yirmi üç yıl sonra sana tekrar ulaşabileceğimi hiç tahmin edemezdim. Neden bunca zaman karşılaşmadık ya da birbirimize ulaşmaya çalışmadık bilemiyorum. Belki de böyle olması gerekiyordu. Belki de hayat bizi, herkese yaptığı savurganlığı yaptı ve farklı yerlere savurdu. Neyse… Yıllar sonra nereden çıktı bu geciken mektup diyorsun şu an biliyorum. Daha önceleri sana ulaşmayı çok denedim ama başaramadım. Senden hiçbir haber alamadım. Liseden sonra buradan taşınmış olman bunda en büyük etkendi sanırım. Çok istemiş olsaydık belki bu engeli bile aşar, bir şekilde görüşebilirdik ama bunu ikimiz de yeterince istememişiz anlaşılan.
    Sen bu şehirden gittikten sonra ben üniversiteyi kazandım ve eğitimime devam ettim. Şu an özel bir şirkette yöneticilik yapıyorum. Evlendim ve bir tane kızım var. Dünyalar tatlısı. Şu an genç bir kız oldu. Liseye gidiyor. Tıpkı senin o yıllardaki halin gibi ve inanılmaz derecede sana benziyor. Çok tuhaf değil mi? Belki de sana benzemesinin sebebi, ona senin adını vermiş olmam olabilir mi ne dersin? Evet, onun da adı Hazal… Şu an yüzündeki o şaşkınlık ifadesini tahmin edebiliyorum. Yıllar önce bildiğim o tanıdık ifadeyi nasıl unutabilirim ki.
    Dün akşam ofisimde otururken dışarıyı izliyordum. Odam, bütün şehri ayaklarımın altına seren bir pencereye sahip ve buradan gün batımını izlerken aklıma sen geldin. Bugün sana ulaşabileceğim her yolu denedim ve sadece mail adresine ulaşabildim. Hala kullanıyor musun bilemiyorum ama eğer bu satırları okuyorsan çok mutlu olurum.
    Çok geciktim biliyorum ama eğer bu mail sana ulaştıysa seninle görüşmek isterim. Neredesin, ne yapıyorsun, kiminlesin, evlendin mi, senin de bir kızın var mı bilmiyorum ama seninle görüşmek ve her şeyi öğrenmek istiyorum. Umarım bunca gecikmişlik sonrasında bile olsa bu şansı bana verirsin. Gerçekten seninle görüşmeyi çok istiyorum. Bu satırları okuduysan eğer en kısa zamanda cevabını bekliyorum. Bir gün, bu gün batımını seninle birlikte izleyebilme ihtimalini bekliyorum. Sevgilerimle…”
    Gözlerimden akan yaşların sebebini anlayamıyordum ve içimdeki duygu fırtınasını tarif edemezdim. Mutluluk mu, heyecan mı, geçmişin acı hatıraları mı bilmiyordum. Bütün bu satırlar beni mahvetmişti. Her şey bir yana, kızına benim adımı vermesi inanılmazdı. Bu imkansızdı… anlatılabilecek bir duygu değildi. Az önce yazılanları okumama engel olan ayaklarım şimdi daha büyük bir hızla titriyordu. Kendimi kaybetmiştim sanki. Gözlerim, kendisine inanamıyor olmamı desteklercesine yanaklarıma yaşlarını süzüyordu.
    Bu inanılmaz duygular arasında öylece kalakalmıştım. Ne yapacağımı, nasıl bir cevap vereceğimi, hatta cevap bile verip veremeyeceğimi bilemiyordum. Şu anki durumum farklı olsaydı bir dakika bulmaz cevap yazmaya başlardım ama şu an yapamazdım. Ona yaşadığım acıları anlatamazdım. Onunla görüşemezdim.
    Ona; ne on altı yıl önce geçirdiğim trafik kazasından mucizevi bir şekilde nasıl kurtulduğumu, ne de o kazadan sonra beynime aldığım darbe sonucu sağır ve dilsiz bir kadın olarak kaldığımı anlatabilirdim.
    Ben; o kazadan sonra hiç kimseyle konuşamayan, evrendeki hiçbir sesi artık duyamayan, zavallı bir kadındım. Ve bu katlanılması imkansız gerçek, kendi kabuğumda sessiz ve kimsesiz yaşamam için fazlasıyla yeterli bir acıydı."
    Okan Kuzu
  • Saliha Bir Hanım İstiyorum   
    YAŞANMIŞ GERÇEK BİR HİKÂYE BİR DELİKANLININ GÜNLÜĞÜNDEN MUTLAKA OKUYUN!
    Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem yuva kurma konusunu açtı. Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış. Kızın, ailesinden daha da dine bağlı olduğunu duyunca sevindim. Gittik bir görelim görüşelim dedim. İlk ailesiyle konuştum.
    Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu; şaşırdım kaldım.
    Bir şey diyemedim.
    Kına gecesinde en iyi müzisyenler olacakmış.
    Düğünde keza…
    Ev dayalı döşeli olacakmış, emde hepsi en pahalısından.
    Araba olacakmış hem de son model; çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende.
    Anne hadi kalkalım diyecektim utandım. Kızla görüştürmek istediler. İslamiyet’e uygun olarak görüştük.
    On beş bilezik, en güzel gelinlik(10 bin TL),en büyük düğün salonu… Ne diyeceğimi bilemedim. Ben Saliha bir eş istiyordum sadece. İstekleri bir türlü bitmiyordu. O anda yan taraftaki aynaya göz ucuyla kendime baktım. Görünüşümde de bir iş adamı profili yoktu. Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir? Dedi. Bir an önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım; geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı. Tekrar sordu isteklerin nelerdir? Hayırlısı olsun, dedim kalktım. Nezaketle evden ayrıldık. Yolda giderken telefon geldi; amcam arıyordu. Yan komşuları Serhat amcanın kızı varmış. Serhat amca çok iyidir, çocukluğumdan beri tanırım kendisini. Tamam, amca geliriz, dedim.
    Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle yola koyulduk. On beş dakika sonra evlerine ulaştık. Çocukluğumuzdan sohbet açıldı, başladı beni övmeye. Kızardıkça kızardım utancımdan bir şey de diyemiyorum. Derken söz asıl konuya geldi. “Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü Teâlâ’nın izniyle” dedi ve isteklerini saymaya başladı. O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı. En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı, şaşırmıştım açıkçası. Gözümü uzun süre yerden alamadım. Serhat amca gençleri görüştürelim dedi. Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı. Önceki görüştüğüm kız gibi ne varsa her şeyi istiyordu. Konuşmasını çalan telefonu böldü. Açıp konuştu, kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı. Sonra tekrar… Dayanamadım arayan kim diye sordum. Eski nişanlısıymış, ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. “Oturduğun kişi kimdi ki?” dedim. Çalıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş. Demek önceden çalışıyordunuz? “Evet, ben masörüm”, dedi. Şoktan şoka giriyordum. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı. Evlilik amacını sordum. Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat, farklı bir ortam istiyormuş. Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş. Daha fazla dayanamayıp izin istedim, kalktım. Ben sadece Saliha bir eş istiyordum. Annemle nezaketle evden ayrıldık. Daha sonra öğrendim ki: Serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş. Gülümseyip: bugün öven yarın söver, dedim içimden. Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim. Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup hakikat kitapevinin kitaplarını okuyordum.(Sayfamızda paylaşım yaptığımız Mektubat kitabı ve kaynak olarak kullandığımız kitapların kitabevidir). Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden her gece ağlayıp dururdu. Ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarır ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışırdı. Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte balkona çıktım. Beni görünce o da balkona çıktı. Bir konu bulup yine konuşmaya başladı. ”Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar?”. İşte beklediğim fırsat gelmişti: okumak istersen vereyim deyince, olur dedi. Besmele çekip iki üç metre uzaklıkta ki kıza kitabı attım. “Hadi gir de evde okumaya başla” dedim. Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu. Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu. Aradan aylar geçmişti. O zaman zarfında annemle birkaç kızla daha görüşmeye gittim; fakat netice aynı değişen bir şey yoktu. Bir salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum. O gece iki rekât namaz kılıp yattım. Acayip bir rüya gördüm. Birine bu rüyayı anlatmalıydım. O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı. Gözüm dolunayda, telefonu cebimden çıkarttım. Kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım. Arayan ses tanıdıktı. Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki.
      
    Arayan, en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim. Çocukluğumuzdan konu açıldı sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim. Tozlu bir köy yolunda gidiyordum. Elimde bir tane kılıç vardı. Etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafaları yukarıya doğru… Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı. Kılıçla kendimi savunuyordum. Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum. İleride uyuyan biri vardı. Bilmediğim bir ses işittim; ama ortalıkta kimse yoktu. Uyuyan kişiye baktım. O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir, dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim. Ali rüyamı yorumlamaya başladı. Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi. Konu yine evliliğe geldi.Başımdan geçenleri anlattım.Dertliydim bu konuda, benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı; sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı. Ali sıkıntılarımı uzunca dinledi. Bu sefer o konuşmaya başladı. Evden çıkarken annem, bizim mahallede bir kız varmış onunla seni görüştürmek istiyorlar. Yok, Ali, bundan sonra kimseyle kolay kolay görüşmek istemiyorum” dedim. “Kızda pek istekli değilmiş zaten” dedi. Niye diye sordum. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten iyice soğumuş. Ali ’ nin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş. Tamam dedim, yarın gideriz diye sözleştik. Rüyam gerçek mi olacaktı acaba. Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü Teâlâ’nın izniyle aşmıştım. Ali ile vedalaşıp eve geldim. Konuyu anneme açtım. Yarın görüşmeye gidecektik. Çok heyecanlıydım. Sabah erkenden kalkıp giyindim. Heyecanım dinmek bilmiyordu. Evin içinde bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum. İlk defa bu kadar heyecanlıydım. Öğle namazını kıldıktan sonra annemle yola koyulduk. Ali, bizi kızın evine kadar götürdü. Kapıyı çaldım. Kapıyı babası açtı eve buyur etti. Biraz sohbet ettik. Söz asıl konuya geldi. Kızın babası; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi. Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum. İlk defa dünyalık bir konu açılmamıştı. Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim. Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı.Kız odaya girdi.
    Nurani yüzlüydü. Önüne bakarak konuşmaya başladı. Diğer kızlar gibi bilezikten, gelinlikten girmedi konuya. İlk sorusu namazdan oldu.
    Bana namaz kılıyor musun? Demedi. Namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi. On beş dakika civarında diye söyledim. Memnun oldu; sonra birikmiş ne kadar paran var? Deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim.”45 bin lira var”. “Paranın zekâtını veriyor musun? “deyince yanlış düşündüğüm için utandım. Evet, veriyorum dedim. Konuşmasına ağır ağır devam etti. “Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya, zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı. Size ilk sorum namaz oldu; çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelmez. Ailesinin hakkını gözetir; haksızlık yapmaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlûkat sever, mahlûkatın sevdiğini de Allahü Teâlâ sever. Allahü Teâlâ’nın sevdiği kul ise makbul olunan kuldur”, dedi ve konuşmasına devam etti. Zekâtı sordum; çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü Teâlâ ondan nasıl razı olur ki… Ne kadar doğru konuşuyordu. Konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye devam etti. Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum; çünkü benim okuduğum Ehlisünnet âlimlerinin kitaplarını okuyormuş. Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı. Ben sormadan her şeyi anlattı. Son olarak annemle konuşmak istedi. Ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim; dışarı çıktım. Annemle de on dakika kadar içeride konuştular. Annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık. İki tarafta birbirinden memnun olmuştu. Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş; çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü Teâlâ razı olmazdı. Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi. Abdest aldım. Odam da iki rekât namaz kıldım. Birkaç gün önce gördüğüm rüya aklıma geldi. Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım. Bugünden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık.
     
    Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu. Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor; ben ise dini yönden uygun olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Onlara göre düğün çalgılı olurmuş. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış. Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum. Bir akşam evde akrabalarla toplandık. Bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı. Herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim. Kimse yüzüme bakmıyordu. Utanmışlardı açıkçası. Bu konu da böylece kapamıştı. Bir perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık. Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazı bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum. Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu. Düğün günü gelip çatmıştı. Adeta heyecandan ölecek gibiydim. Elim ayağıma dolaşıyordu. Düğün tam istediğim gibi olmuştu. Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslam’ın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekâsına, güzel ahlakına, güler güzüne hayrandım. Onsuz zaman geçmiyordu. İşteyken fırsat buldukça arıyordum. Sesini duyunca da çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüzlü karşılardı. O anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum. Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım. Arada bir arabamla gezerdik. Yine bir gün gezmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir, sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım. Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk. Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu. Benim uykum çok hafif olduğu için hemen uyanıyordum. O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı. Kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi; fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti.
     
    Ben rahatsız olmayayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı. Kapı kilitliydi. Eşim” Bismillahirrahmanirrahim” dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıktı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı; terlemeye başladım. Yataktan kalktım. Gözlerimi kapıya odaklanmıştı. Yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu. Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Eşim kapıyı açmadan odaya girdi. Kalp atışlarım iyice artınca dayanamayıp uyanmış gibi yaparak yatakta doğrulup oturdum. Eşimin yüzüne baktım. Âdeta yüzü nurlanmış parlıyordu. Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim, diye sordu. Yok, çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı. İşe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi? Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum. İşten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş. Selam verip içeri girdim. Elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık. Yemeği yedik. ”Bugün neden durgunsun, bir şey mi oldu?” diye sordu. Cevap veremedim. Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki. Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı. Gözlerinin içine bakıyordum. “Buyur söyle” dedim. ”Ben hamileyim” dedi. Ondan sonrasını hatırlamıyorum anda ayaklarım boşaldı. Düşüp kalmışım yerde. Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu. Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca, utanıp yüzünü yere çevirdi. Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam. Akşamları işten eve gelirken bebek eşyaları alıyordum. Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurup duruyorduk. Çocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı? İlk önce namaz kitabındaki bilgileri mi öğrenmeliydi? Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık? Yok, yok ilk önce halifelerin menkıbeleriyle kalbini yeşertmeliydi. Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik. Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim. Gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu. Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı.
    Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti. Anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu. Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi. Peki, kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti. Beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti. O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi. İlmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi. Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; “ilmihalin şu sayfasında yazıyor” derdi. Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı. İslamiyet’i yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü Teâlâ’ya her saniye şükretsem az gelirdi. Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım. Her zamanki gibi işten geldim. Yemek yedik. Konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım. Giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım.
      “İslamiyet’in en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum” dediğim anda eşim konuşmaya başladı. “Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü Teâlâ ona daha iyilerini ihsan eder”. Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu. Eşimde konuşmasını bitirmişti. O günden sonra ona olan davranışlarım da daha dikkatliydim. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum. Bir akşam annem aradı. Komşu kızının iki gün sonra düğünü varmış. Beni de davet etmişler. Eşimle birlikte düğüne gittik. Her şey İslam’ a uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi. Düğündeki İslam’a uyma titizliğini görünce çok sevindim. Bir akşam kendisine balkondan kıyamet ve ahiret kitabı verdiğim kız aklıma geldi. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi. O kızın kardeşiymiş. (Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk.) “Abi eğilir misin?” dedi. Eğildim, kulağıma ablasının, bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Onun bu duruma gelmesine ben vesile olmuşum. Bunu öğrenince çok sevindim. Eşim hamile olduğu için düğünde fazla kalamadık; eve gittik. Aradan aylar geçmiş ve eşim doğum yaptı ve oğlum olmuştu. Hayatımızdan çok memnunduk. Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk. Eşime; üstadım diye hitap ediyordum benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesileydi. Geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca onu alıp başka odaya gidiyordum. Aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü. Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu. Bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu. Eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu. Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu. Uyuyor sandım. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Annemi aradım gelmesini istedim. Eşimi, diğer gün defnettik. Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan da gelmeye başladı. Her gittiğimde o kokuyu duyardım. Onu çok özlüyordum. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum. Her an onu düşünüyordum. Aylar sonra eve girmek için cesaretimi topladım. Gözlerim doldu; ağlamaya başladım. Balkona çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı. Ali’nin beni aradığı o akşam aklıma geldi. O akşam da aynı dolunay vardı. Gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım. Üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım. O güzel kokuyu tekrar hissetmeye başladım. Arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm; eşim nurlar içinde arkamda duruyordu. Heyecandan bir şey söyleyemiyordum. Başım dönmeye başladı; bayılmışım.
    Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu. Kalktım etrafıma baktım. Eşimi gördüğüm anda sabret dediğini hatırladım. Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim. Elimi cebime attım; bir tane mendil vardı. Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil, ayağa kalkarken yere düşmüştü; bulamamıştım. Eşim bulup saklamış. Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı.
    BU GERCEK BİR HİKÂYEDİR. LAKİN GERÇEKLİĞİNİ SORMADAN HİKÂYEDEN BİR HİSSE ALMAKTIR ÖNEMLİ OLAN, HİSSE ALANLARA NE MUTLU!
     BU HİKAYENIN YAZARI, YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR…
     
    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim. Hikâyede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır.) Allahü Teâlâ herkese böyle eş nasip eylesin. SON.
     
    (Kıymetli vaktinizi ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Bekâr ve evli kardeşlerimizin bu kıssadan hisse alacağına inanıyorum. Bu hikâyedeki Saliha hanıma bir Fatiha bağışlamayı da ihmal etmeyelim lütfen.)
     MUSTAFA KUŞ
  • Bir insan vardır. hayatı kin, haset, nefret, yarış ve yukarıdakilere özenmek ve aşağıdakileri ezmek ile geçer. Yani hayatını sadece kendi öz benliğine hapsolarak solipsist bir şekilde yaşamaktadır. Hayatı dikey bir düzlemden ibarettir. Kendisine hiçbir zaman dışarıdan bakamamıştır. dışarıdan bakmayı bilememiştir. Hayatını kendisine ve insanlığa dışarıdan bakmayı bilememişlerle yarış içerisinde geçirmiştir. Ancak bu kendisine dışarıdan bakmayı bilmeden ömürlerini geçirenler ise daima tanrıya inandıklarından ve tanrıyı sevdiklerinden bahsetmektedirler. Bu tanrı seviciler yeri geldiğinde ibadet de ederler, bazıları ise her zaman ederler.
    Büyük bir kutu düşünelim, içinde ise bir yığın fare var. Bu fareler sadece kendilerinin varolduğuna inanmaktadırlar. Onlar için başkaları yoktur. Yani bunlar solipsist. büyük kutunun içerisindeki bir bölmede ise büyük bir peynir bulunmaktadır. Bu fareler kutunun içindeki yalnızca bensem bu peynir yalnızca benim için vardır diyecektir ve hepsi peynire dadanmak için mücadele etmeye başlayacaktır. Bunun sonucunda fareler mücadele etmeye başlarlar ve çok az kısmı peyniri ele geçirecektir. Peyniri ele geçirenlerden bir kısmı peynirin daha büyük olan kısmına el koymuştur, bir diğerleri ise daha küçüğüne. Bu peyniri ele geçirme durumundan ise sadece peynirin en büyüğüne el koyan bir fare mutlu olmuştur. Bu mücadelenin sonunda peynire el koyanlardan bir kişi hariç hiçbiri mutlu olamamıştır. peynire ise hiç ulaşamayan farelerin ise durumu daha beter. Bu fareler hiçbir zaman kendilerine dışarıdan bakmayı bilemedikleri için herkese yetecek kadar peynirin olduğunu öğrenememişlerdir ve toplumsal bilinç geliştirememişlerdir. Bu toplumsal bilinç geliştirerememe durumu ise bir kişi hariç hiç birinde mutluluk sağlayamamıştır. Büyük bir kutudaki farelerin hali böyleyken diğer kutudaki farelerin de hali böyledir. Diğerleri peyniri ele geçirse de bir kişi daha fazlayı ele geçirdiği veya paylaşmayı bilmedikleri için mutsuzdurlar. Bu mutsuzlukların bütün kaynağı kendilerine ve topluluk oluşlarına dışarıdan bakan bir bilinç geliştirmemelerinden oluşmaktadır.
    Şimdi gelelim kendisine ve topluma daima dışarıdan bakmayı başarabilmiş bir kişiliğe, bu kişi topluma bakabilmekle birlikte kendine has bir bireysellik de geliştirebilmiştir. Bu kişi aynı zamanda bir mizoteisttir. Mizoteist olmasındaki neden ise dünyadaki bütün kötülük arzeden olayların ve olguların kaynağında merhameti olmayan bir tanrının olması konusuna temas etmesidir. Bu adam dünyadaki bütün acılara hep dışarıdaymış gibi bakabilmeyi başardı, çünkü o hiçbir zaman bedeninin içerisindeki kör bir bencilliğe mahkûm olmadı. o kendisine bile daima dışarıdan bakabildi ki bu benliğinden koyu bir acziyet hissetti. Bu adam insanlarla kin, haset ve nefret yarışısına giremedi, o kimseyle yarış etmeye bile ihtiyaç duymadan bütün insanlıktan nefret etmeyi tercih etti; çünkü o hayatı sevmedi. Peki bu adamın dışarıdan bakması kimin bakmasıdır sizce? Acı çeken bir tanrı vardır o hariçte bakanın adamın düşlerinde bir türlü olamayan, ve tanrı bu adamı kendi acısıyla ödüllendirdi. Bu adamın tanrıya olan sevgisizliği, aslında tanrının acısına onu ortak etmesidir. Bu adam biliyordu tanrı hükmediyorsa eğer merhamet dolu olmalıdır diye, tanrı biliyordur ben merhamet doluyum ama insandır birbirine zulmeden, ve tanrı biliyordu kendisi sevmeyen ve bilmeyen o dost insanlığa kendisi gibi dışarıdan baktı, hatta daha da ötesi, bu adam kendisine bile dışarıdan baktı. dedi tanrı bu adamın nazarı benim nazarıdır. Tanrı sevdi insanlığa kendi nazarından bakan adamı ve tanrı ödüllendirdi onu kendi nazarındaki acının merhamet dolu kollarıyla... ve tanrı neden bunu yaptı? Bu tanrının nazarıdır. Biliyordu tanrı kendisine dışarıdan bakmayanların kendisine olan sevgilerinin bir yalandan ibaret olduğunu ve biliyordu tanrı kendisini asıl sevenin kendisine dışarıdan bakıp kendisinden(tanrıdan) bile vazgeçenin olduğunu... Bu adam hiçliği tercih etti, diğerleri ise varolmayı.
  • Çıkarlarını düşünmeyenler unutulacaktır. Her olayda bir kenara çekilenler
    gerçekten de bir kenarda kalacaklardır. Yaptıkları işlerin gizli kalmasını
    isteyenler, bunda başarıya ulaşacaklardır. Kimse, onların varlığıyla tedirgin olmayacaktır. Bir gün öldükleri zaman, arkalarında küçük bir iz, bir anı, bir gözyaşı, bir eser bırakmadan yok olacaklardır. Gazetedeki ölüm ilanı bile,
    yedinci sayfada bir kenarda kalacak, kimsenin gözüne çarpmayacaktır. hayattan çıkarı olmayanların, ölümden de çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların
    adlarını duyurmaya yetmeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler
    büyürken, onların mezarlarını otlar bürüyecektir. Mezarları bir kenarda
    kalmasa bile, büyük ve muhteşem anıtların arasına sıkışıp kaybolacaktır.
    Cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. Ağız tadıyla bir
    keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır. Hayattan çıkarı olmayanların hayatı ,
    çıkmaza sürüklenecektir. kendini beğenmişliğin cezasını daha bu dünyadan çekmeye başlayacaklardır. sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını bilmedikleri için, yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir. Duygu alıverişinden nasipleri olmayacaktır. Duygusuz, hareketsiz, tatsız bir hayat yaşadıkları sanılacaktır. Çektikleri acılarla, yüzlerinin buruşmasına, saçlarının beyazlaşmasına izin verilmeyecektir. Güldükleri zaman sevinçli, ağladıkları zaman kederli
    oldukları sanılacaktır. Hayattan çıkarları olmadığı da asla kabul
    edilmeyecektir. Böyle bir yanlışlığa düşülmeyecektir. Aslında, hayattan
    çıkarları olduğu ispat edilecektir, Çıkarlarını korumak için canları çıktığı
    halde, bunu beceremedikleri için,
    çıkarlarıyokmuşdabirşeybeklemiyormuşçasınagillerden göründükleri yüzlerine
    vurulacaktır. Onlar da bu saldırılara bir karşılık bulamayacaklardır.
    kendilerini yokladıkları zaman, bütün ileri sürülenlerin gerçek olduğunu,
    hayatlarını boş yere harcadıklarını, ne yazık ki artık çok geç kaldıklarını
    onlar da açık ve seçik olarak göreceklerdir. Işte o anda dahi, delice bir
    harekette bulunmalarına, anlamsız bir hayatı anlamlı bir şekilde bitirmelerine
    göz yumulmayacaktır.
    Kendilerini öldüremeyeceklerdir....
    Onlara anlatılacaktır ki, böyle bir davranış bütün yaşamlarıyla çelişki içindedir, gerçekle ilgisi
    yoktur: kendilerini öldürürlerse, onlar hakkında varılan isabetli yargıları
    çürütmek için gene boş bir çaba göstermiş olurlar. Bu hiçbir şeyi değiştirmez!
    Onlar, bu rezilliğe de katlanarak sürünmeye devam edeceklerdir. Hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır? hayattan çıkarı olmamak, hem Tanrı'nın hem de insanların gözlerinde affedilmez bir suçtur; gelişip yayılmaması için gerekli her türlü tedbir alınacaktır. bütün tarih, bütün iktisat, bütün sosyoloji, bütün psikoloji, kısaca bütün -lojiler, hayatın
    çıkarcılığa dayandığını göstermek için yırtınacaklardır, yırtınmalıdırlar.
    "Ben çıkarıma bakarım" diyeceksiniz, bunun için "babamı bile tanımam"
    diyeceksiniz. kimseyi tanımayacaksınız; hele hayattan çıkarı olmayanları hiç!
    Oğuz Atay
  • Evliyanın Vasıfları 

    Sual: Evliya nasıl tanınır, vasıfları nelerdir?

    CEVAP
    Çalışmak farz olduğu için, enbiya ve evliya da çalışır. Mesela Âdem aleyhisselam, çiftçilikle uğraşırdı. Nuh aleyhisselam marangoz, Davud aleyhisselam demirci idi. Evliya-i kiram da çeşitli meslek sahibi idiler. Allahü teâlâ, (Sevdiklerimi [evliyamı] halkın içinde saklarım, herkes tanıyamaz) buyuruyor. Onları tanıyan kimseler az da olsa vardır.

    Evliyanın vasıflarından bazıları şöyle bildirilmiştir:
    1- Evliyanın kerameti olur. Gaybı yalnız evliya değil, melekler ve hatta Peygamberler bile bilmez. Ancak Allahü teâlâ, dilerse, herhangi bir kuluna da bildirir. Peygamber efendimizin gaybı bildiren çok mucizesi vardır. Evliyanın da gaybı bildiren çok kerametleri görülmüştür.

    2- Evliyayı gören kimsenin gönlü ona mail olur. Evliyanın her sözü, her hareketi İslam’a uygundur. Yanında bulunan kimselerin kalblerinde Allah korkusu ve Allah sevgisi hâsıl olur. Başka şeylerden soğur. Evliya, ölü kalbleri diriltir. Kalblerdeki pası temizler. Onun yanında duranın günah işleme arzusu yok olmaya başlar.

    3- İtikadında bozukluk olan evliya olamaz. Amelde ve itikadda bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’atlerden temizlenmedikçe ve doğru itikad ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez.

    4- Evliya bütün kötü huylardan uzaktır. İyi huylarla süslenmiştir. Kendisine zulmedeni affeder, darılana iyilik ve ihsanda bulunur. Onda mal, mevki ve şöhret hırsı bulunmaz. Övülmeyi sevmez. Yerilmekten korkmaz. Tevazu sahibidir. Kendisini kimseden üstün görmez. Hiç kimseyi aşağılamaz. İlim sahibidir, ihlâsla amel eder. Kimsenin zararını istemez. Herkese merhamet eder, acır. İnsanların saadeti için çalışır. Sözünde durur. Emanete riayet eder. Kimseye hıyanet etmez. Suizan, gıybet ve fitneden kaçar. Haklı olsa da münakaşa etmez. Belalara, sıkıntılara göğüs gerer. Nimetlere şükreder. Ehline danışarak iş yapar. Günah işlemekten ve bilhassa imansız gitmekten çok korkar. Çok istigfar eder.

    Kısacası evliya en iyi insan demektir. Muhammed Salim hazretlerine, (Bir kimsenin evliya olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile bir kimsenin veli olduğu anlaşılır) buyurdu.

    Eskiden evliya çok idi 
    Eskiden Abdülkadir-i Geylani, imam-ı Rabbani ve Ahmed Rıfai hazretleri gibi mürşid-i kâmil olan evliya var idi. Evliya oldukları bazı vasıfları ile bilinirdi. Böyle zatların vasıfları kitaplarda bildirilmiştir. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olana Evliya denir. Başkalarının da kavuşmalarına vasıta olana Mürşid denir. Mürşid-i kâmilin, yani rehberlik eden evliyanın alameti, itikadının düzgün olması ve İslam ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslam ahkâmına uygun olmayan zat, havada uçsa da, rehber olamaz. Evliya ile konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur. Allahü teâlâdan başka her şey kalbe soğuk gelir. Allahü teâlâ, (Evliyam şunlardır ki; ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım) buyuruyor. Resulullah efendimize, evliyanın alametleri sorulunca, (Onlar görülünce Allah hatırlanır) buyurdu. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.

    Mürşidin vasıfları
    Eski mürşidlerin vasıflarından birkaçı şöyledir:
    1- Lüzumlu akaid ve fıkıh bilgilerine vâkıf idiler. Fıkıh bilmeyen evliya olamaz.

    2- Hep güler yüzlü olup, bir anne şefkati ile talebeyi terbiye ederler idi.

    3- Hiç bir talebenin parasında gözü olmazdı. (Allah’ın evliyası, cömertlik ve güzel ahlak üzere yaratılmıştır) hadis-i şerifine uygun vasıfta olup, talebelerine elinden gelen yardımı yaparlar idi.

    4- Talebelerinin sırlarını gizli tutarlardı. (Seçilmişlerin kalbleri sırların mezarıdır) denirdi.

    5- (Üstada da, talebeye de saygılı olun) hadis-i şerifine göre merhametli ve tevazu sahibi idiler.

    6- (Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır) mealindeki âyet-i kerime mucibince ilimleri ile büyüklenmezlerdi.

    İlmi ile mağrur olanlar, ilimleri az olanlardır. Az bir şey öğrenince her şeyi öğrendiklerini zannederler. Fazla bilgi sahibi olanlar, ilmin sınırsızlığını ve sonuna ulaşmaktan aciz olduklarını bildiklerinden tevazudan ayrılmazlar. Zaten âlim, bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu bilen zattır.

    7- Bilmedikleri olursa, “Bilmiyoruz” demekten çekinmezlerdi.
    Peygamber efendimiz de, bütün yaratılmışların en üstünü olduğu halde, (Bilmiyorum, Cebrail aleyhisselama sorayım da öyle cevap vereyim) buyurmuştur. Hazret-i İbni Abbas da (Bilmiyorum diyemeyen helak olmuştur) buyuruyor.

    8- Malayani, yani boş konuşmazlardı.

    9- Talebeleri de üstün kimselerdi. Her talebe, Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanardı. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldeydi. Uykuları kaçar, gözyaşları dinmezdi. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrerdi. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınırdı. Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görürdü. Her nefeste Allah’ı düşünür, gaflet ile yaşamaz, kimseyle münakaşa etmezdi. Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilirdi. Eshab-ı kiramın hepsini, “radıyallahü teâlâ anhüm ecmain” diyerek iyi bilir, hepsinin iyi olduğunu söylerdi.

    10- İlmiyle amildiler. Yani bildikleriyle amel ederlerdi. Bildiği ile amel etmeyen, kendi görüşünü din gibi ortaya atan ve bölücülük yapanlar kötü âlimlerdir. Kötü âlimler Kur’an-ı kerimde (Kitap yüklü merkebe) benzetilmiştir. (Cuma 5)

    Bilin ki, evliyada üç alamet bulunur:
    Biri, görenin gönlü, hep ona mail olur.

    İkinci alameti sohbetten anlaşılır,
    Her ne dese, dinleyen sözüne kail olur.

    Üçüncüsü şöyledir, onun cümle azası,
    Dinin edepleriyle, her zaman âmil olur.

    Evliyayı sevenler ona gönül verenler,
    Sayısız nimetlere şüphesiz nail olur.
    Basireti açılır, gafleti zail olur.

    Üveysilik nedir?
    Sual: Üveysilik nedir?
    CEVAP
    Peygamber efendimiz veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir. Kitaplardaki bilgiler şöyle:
    Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur. (Dürr-ül-mearif)

    Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i Mazheriyye)

    Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır. Böyle bir kimse, istediği velinin üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir.

    İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Resulullah efendimizin vârislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Resulullaha da üveysi olmuş olur.

    Evliyanın farkı
    Sual: Evliya da insan olduğuna göre, diğer insanlardan farkı nedir?
    CEVAP
    Evliya da insandır; fakat bir veli, evliya olmamış binlerce Müslümandan üstündür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Hiç bir şey, mislinin, bin katı olamaz. Fakat gerçek mümin, [veli kul, arif-i billah] bin insandan daha iyidir.) [Taberani]

    Kur'an-ı kerimde de bu müminlerin yani evliyanın, ariflerin üstün olduğu bildiriliyor:
    (Siz gerçekten mümin iseniz, çok üstünsünüz.) [Al-i İmran 139]

    Evliya ve mürşid-i kâmil
    Sual: Her evliya aynı zamanda mürşid-i kâmil midir?
    CEVAP
    Her mürşid-i kâmil evliyadır; ama her evliya mürşid-i kâmil değildir, hatta mürşid bile olmayabilir. Mürşid-i kâmil, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, tasavvuf ilminde uzman Ehl-i sünnet âlimi demektir. Derin âlim yani müctehid olmayan, mürşid-i kâmil olamaz. Başka ilimlerin uzmanlarına kâmil denmez. Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir. Buna, (Zül-cenahayn) denir. Akılla anlaşılan bilgilere (ilim), kalble anlaşılan bilgilere (marifet) ve (irfan) denir.

    İnsan çalışmakla evliya olabilir; fakat mürşid-i kâmil farklıdır. Mürşid-i kâmil, hem zahiri ilimlerde, hem de tasavvuf bilgilerinde ihtisas sahibidir. Kâmil ve mükemmildir, yani hem yetişmiştir hem de başkalarını yetiştirebilme kabiliyetine sahip büyük âlimdir.

    Bir kimse, kitap okumadan evliya olabilirse de, mürşid olamaz. Mürşidin, müctehid olması ve marifette, (Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye) mertebesinde bulunması lazımdır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    (Mürşid-i kâmilin bakışları, kalb hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür.)

    Abdulhak-ı Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:
    (Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bu dört imam, İslâm dininin dört temel direkleridirler.)

    Ulema ve evliya
    Sual: Âlimler mi daha üstündür, yoksa tasavvuf yolunda ilerleyen evliya mı?
    CEVAP
    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    İlim öğrenen kimse, nefsine uyarak günah işlerse, kendine zarar yaparsa da, onun ilminden faydalananlar olur. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur. Tasavvuf yolunda ilerlemeye çalışan kimse, kendini kurtarmakla uğraşır. Başkalarına faydası olmaz. Dinimiz, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan, daha üstün tutar. Tasavvuf yolunda ilerleyen bir kimse, tasavvufta bildirilen makamlara erer ve sonra insanları davet etmek vazifesiyle şereflendirilirse, İslamiyet'i bildirenlerden, herkesi saadete erdirenlerden olur. İslam âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediği seçilmişlere ihsan eder. Onun ihsanı pek büyüktür. (1/48)

    Eski mürşidler
    Sual: Eskiden Mürşid-i kâmil olan zatlar, müridlerinin hallerinden nasıl haberdar olurdu?
    CEVAP
    Bazıları, Hazret-i Ömer’in gördüğü şekilde, televizyon ekranındaki gibi net görürlerdi, buna tayy-i mekân denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlardı. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunurdu.

    Bid'at ehli evliya olamaz
    Sual: Evliya zatların hepsi Ehl-i sünnet miydi? Bid’at ehlinden evliya olamaz mı?
    CEVAP
    Bid’at ehli, hakiki Müslüman değil ki, evliya olabilsin. Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi. Bid’at sahiplerinden hiçbiri, Allahü teâlânın marifetine yaklaşamamıştır. Evliyalık nurları, bunların kalblerine girmemiştir. Amelde ve itikatta olan bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet itikadıyla süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalb, yakîn nuruyla aydınlanamaz. (Merec-ül-bahreyn)

    Allah’ı hatırlatan zat
    Sual: (Bir kimse, görülünce veya sohbetine gidilince, eğer dünya sevgisi unutuluyor, âhirete rağbet artıyorsa, o kimse Allah adamıdır) deniyor. Bu söz doğru mudur?
    CEVAP
    Evet, doğrudur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Evliya görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Mace]

    (Evliya o kimselerdir ki, onlar görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Ebi Şeybe, Ebu Nuaym]

    (Hak teâlâ, “Ben anılınca evliyam hatırlanır, onlar anılınca, ben hatırlanırım” buyurdu.) [İ. Begavi - Mesabih]

    (Öyle zatlar var ki, Allah’ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görülünce Allah hatırlanır.) [Taberanî]

    (Her âlimin sohbetine gitmeyin! Ancak şu beş şeyden sakındırıp, diğer beş şeye davet eden âlimin sohbetine gidin!
    1- Şekten, yakîne sevk eden, [Şüpheli inanıştan sakındırıp kesin imana yönlendiren]
    2- Kibirden uzaklaştırıp, tevazua yönelten,
    3- Nefreti, düşmanlığı bıraktırıp, hayra sevk eden,
    4- Riyadan uzaklaştırıp, ihlâsa çeviren,
    5- Dünyadan, zühde [tamahtan, tok gözlü olmaya] çağıran.) [Asakir]

    Görülünce Allah’ı hatırlatan zatların sohbetine gitmeli, böyle zatları sevenlerle beraber olmaya çalışmalı. Böyle büyük zatlar bulunmazsa, onların kitaplarını okumalı, çünkü (Kitap okumak, sohbetin yarısıdır)buyurulmuştur.

    Evliyayı hatırlamak
    Sual: Hadis düşmanı biri, (Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben zikrolununca Evliyam hatırlanır. Onlar zikrolununca da ben hatırlanırım) mealindeki hadis için, (Bu hadis, Kur'anın tevhid inancına aykırıdır) diyor. Bir hadis, tevhid inancına aykırı olur mu?
    CEVAP
    Sanki hadis-i şerifin tevhid inancı ile Kur'an-ı kerimin tevhid inancı farklı gibi ayrım yapılıyor. Kimi mezhepsizler de, (Bu hadis, Kur'an-ı kerimin ruhuna aykırıdır) diyorlar. Kur'anın ruhu, hadisin ruhundan farklı gibi, ayrı bir yol çıkarıyorlar. Kur'an-ı kerimde, Peygamberlerin yoluyla Allahü teâlânın yolunu ayıranların kötü hâli bildiriliyor:
    (Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp, ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, kâfirdir.) [Nisa 150,151]

    Hiçbir hadis-i şerif, elbette tevhid inancına aykırı olamaz. Bu hadis-i şerifi, Ebu Nuaym ve İmam-ı Begavi gibi büyük hadis âlimleri bildiriyor. Yine, bu konudaki iki hadis-i şerif meali de şöyledir:
    (Evliya görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır.) [İbni Mace, Hakim-i Tirmizi]

    (Gördüğünüzde sizlere Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi ahireti düşünmenize yarayanla beraber olun!) [Ebu Ya'la]

    Mürşid-i kâmil yok mu?
    Sual: (Bugün evliya, mürşid, dergâh, tarikat yoktur. Bunun için dînî anlamda emîr yoktur) deniyor. Bunlar doğru mu?
    CEVAP
    (Evliya, mürşid-i kâmil yok) demek, hattâ mürşid olarak bilinen zatlara, mürşid değil demek çok yanlıştır. Dünya evliya zatlardan boş değildir. Belki azdır, ama mutlaka vardır. Yok demek, akıldan veya ilimden noksanlık alametidir. Din kitaplarında birler, üçler, yediler, kırklar, beş yüzler gibi adlandırılan Evliya zatlardan bahsedilir. Ebdal denilen evliya her zaman bulunur. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
    (40 kişi olan ebdallerin bereketiyle düşmana galip gelir, beladan kurtulursunuz.) [İ. Asakir]

    (Yeryüzünde her zaman [ebdallerden] kırk kişi bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketiyle yağmur yağar.) [Taberani]

    Peygamber efendimiz böyle buyururken hâşâ o nasıl yalanlanabilir?

    Evliya zatları herkesin tanıması elbette zordur. Âlimlerimiz, (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruyor. Zaten ben evliyayım diyen, veli değildir. Evliya zatlar, kendilerini gizler. Bunun için evliyayı tanımak zordur. Piyasada, (Ben evliyayım, ben mürşidim) diyen çok olsa da, bunlara itibar etmemeli.

    Üçler, yediler, kırklar gibi adlandırılan Evliya zatlar nasıl inkâr edilir? Bir hadis-i şerif:
    (Her asırda salih zatlar vardır. Bunlar 500 kişi olup kırkı ebdaldir.)[Ebu Nuaym]

    Ayrıca her asırda gelen, müceddid olan büyük âlim ve evliya zatlar da vardır. Bir hadis-i şerif:
    (Allahü teâlâ, her asırda dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.) [Ebu Davud]

    Dini bid’atlerden temizleyen müceddid zatları inkâr etmek daha kötüdür. Müceddidlerin çoğu mürşid-i kâmildir. Her zaman Ehl-i sünnet olan, doğru bir taife de [bir grup] bulunur. Bunların başında bir emîr, bir mürşid-i kâmil vardır. Bu taife Kıyamete kadar devam eder. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Ümmetimden bir taife [grup], Allah’ın emriyle hak üzere hareket etmekte devam eder.) [Buhari]

    Hak üzere olup da mürşidsiz bir taife, bir grup düşünülemez.

    Mişkat’taki, (Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunur. Onlara karşı çıkanlar, doğru yolda olan bu kimselere zarar veremez.) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, (Evliya yok, mürşid-i kâmil yok, emîr yok) diyenler, Kıyamete kadar devam edecek olan doğru gruba asla zarar veremez.

    Dinimizin yayılması, eskiden tekkeyle, dergâhla olurdu. Tekke, dergâh yok diye, mürşid yok demek ahmaklıktır. Mürşid, bir tekkede, dergâhta oturan zat değildir.

    Mürşid-i kâmil, bütün sözleri, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, İslâmiyet'i iyi bilen Ehl-i sünnet âlimidir. İnsanların Allahü teâlânın rızasını kazanmalarına vasıta olan zattır. (İ. Ahlakı)

    Mürşid-i kâmile kavuşmak, en büyük saadettir. Onu aramak birinci vazifedir. Hakiki Mürşid, kıyamete kadar mevcuddur. Halis olan taliblere kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır. (H.S.Vesikaları)

    (Dünyada böyle insan yok) demek ilmî değil, indîdir. Nefis, kimseye tâbi olmak, itaat etmek istemez. Emîrsiz yaşamak ister. (Ben kitaplara uyarak dinimi yaşarım) der. Hâlbuki dinimizde emîrlik çok önemlidir. 2-3 kişi bile bir araya gelse, biri emîr tayin edilir ve o emîre uyulur. Emîrsiz, başıboş dine hizmet olmaz. Bunun için Hazret-i Ali de, (Mutlaka bir emîr tayin edin! Emîrsiz olmak şeytanla beraber olmaktır) buyuruyor.

    Evliya, işlerinde hiç hata yapmaz
    Sual: İnsanları, Peygamber Efendimizin bildirdiği yola davet eden ve kendilerine "Mürşid-i kâmil" denilen zatlar, yaptıkları işlerde hata yapmaz mı?
    Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
    “Müslüman olmak için, dünyaya yani haramlara kıymet vermemek lazımdır. Dünyayı hatırlamayı da kalbinden çıkarana salih Müslümandenir. Helal olsun, mubah olsun, mâ-sivâyı, yani Allahü teâlâdan başka her şeyi hatırlamayı kalbinden çıkarmaya fenâ-fillah denir. Buna kavuşan Müslümana velî, evliyâ denir. İnsanları Müslüman ve salih yapmak için uğraşan veliye mürşid denir. Evliya, her şeyi öğrenir, bilir. Ahkâm-ı İslâmiyyeye, dinin hükümlerine uymakta, dünya işlerinde aklını kullanır. Hesabını yapmakta, sanatında, ticaretinde hiç hata yapmaz. Fakat, aklındaki düşünceler, kalbine sirayet etmez, bulaşmaz. Dünyayı seven, hatırlayan kalp, hastadır. Kalbin temiz olması, dünya dediğimiz şeyleri sevmekten, hatırlamaktan kurtulması demektir.”

    Himmet etmek ne demektir?
    Sual: Bazı kitaplarda din büyükleri için himmet etti tabiri geçiyor, böyle bir şey var mıdır varsa himmet etmek ne demektir?
    Cevap: Bu konuda Reşehât kitabında, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
    “Himmet etmek, Allahü teâlânın isimleri ile münasebeti olan bir zatın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurması demektir. Bu şeye teveccüh eder, kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez, yalnız, o işin yapılmasını ister. Allahü teâlâ da o işi yaratır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet ettikleri şeylerin de hasıl oldukları görülmüştür. Allahü teâlâ, bana da bu kuvveti ihsan etmiştir. Fakat, bu makamda edeb lazımdır. Edeb de, kulun kendisini Hak teâlânın iradesine tabi etmesidir. Hakkı kendi iradesine tabi etmemektir. Hak teâlânın fermanına muntazır, hazır olmaktır.” Hâce Muhammed Yahyâ hazretleri de buyurdu ki:
    “Tasarruf sahipleri üç nevdir: Bir kısmı, Allahü teâlânın izni ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimselerin kalbinde tasarruf ederek, onu yüksek makamlara eriştirirler. Bazısı, Allahü teâlânın emri olmadan tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat, bir hâl geldiği zaman kalplere tasarruf ederler.”

    İslâm alimlerinin yazdıkları nasihattir
    Sual: İslâm alimleri, din büyükleri, dinin emir ve yasaklarını, sözle ve yazı ile bildirerek, talebelerine ve sevenlerine hep nasihat etmişler midir?
    Cevap: Evet hep nasihat etmişlerdir. Mesela Muhammed Ma’sûm hazretleri Mektûbât kitabında, sevenlerine hitaben, nasihat olarak buyuruyor ki:
    “Yazıklar olsun, ömür geçti, gitti. Bir hayırlı iş yapmadım. Dünyanın vefasız, yalancı olduğu, şimdi daha iyi anlaşıldı. Hayatı, hayal oldu. Fitneleri, dertleri bitmedi. Ahbap, arkadaşlar, öldüler, gittiler. Bu halleri görüp de, gafletten uyanmıyor, ibret almıyoruz. Pişman olmuyoruz. Tevbe etmiyoruz. Gaflet devam ediyor, günahlarımız artıyor. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 127.ci âyetinde meâlen; (Görmüyorlar mı ki, her sene, bir iki kere, dertlere, belalara yakalanıyorlar. Yine tevbe etmiyor, pişman olmuyorlar) buyurdu. Bu nasıl imandır? Nasıl Müslümanlıktır? Ne kitaptan, ne sünnetten nasihat alınıyor. Ne de, başa gelen dertlerden, hadiselerden ibret alınıyor. Uzun seneler, beraber yaşadıkları, birlikte gezip dolaştıkları, yiyip içtikleri, yatıp kalktıkları ahbaplarını, arkadaşlarını düşünsünler. Sevdiklerinin, birlikte eğlendiklerinin, yardımcılarının ne olduklarını görmüyorlar mı? Hiçbirinden bir şey kaldı mı? Onlardan haber verenler var mı? Ömürlerinin harmanını rüzgar götürdü.

    Ya Rabbi! Onların ecrinden, feyzinden bizi mahrum eyleme! Onlardan sonra, bizi fitnelere düşürme! Biz garipler, birkaç günlük ömrümüzü gaflet ile geçirmemeye gayret edelim. Tavşan uykusu ile yaşamayalım! Kalplerimizi geçici, yaldızlı, sahte lezzetlere kaptırmayalım! Bu zehirli tatlılıklara aldanmayalım! Allahü teâlânın emir ettiği ibadetleri, razı olduğu iyi işleri yapalım! Nefis ve şeytanın ve kötü kimselerin yalanlarına, fitnelerine inanmayalım! Kabir ve kıyamet azaplarını düşünerek, kendimizi şimdiden koruyalım! Bu kısa hayat ve aslı olmayan görünüşü bırakıp, ölmeden ölmekle şereflenelim! Aslımızın hiç olduğunu düşünelim! Emanet edilen ziynetleri takarak övünen ahmak kimse ile herkes alay eder. Bozuk, hileli mal satanı kimse sevmez. Varlık ve var olana yakışan her şey, hakiki var olanındır. Önü ve sonu yokluk olanın, kemali, kendi yokluğunu anlamasıdır. Kişi noksanını bilmek gibi, irfan olmaz!”

    Kaynak : dinimizislam.com