• Sabah sabah merak ettiğim tek şey: 😊hastaneye gittim doktorun kapısında beklerken orda iki sevgili de duruyordu hemşire doktorun odasından çıkıp "Bayan muhammet" dedi ve iki sevgili birlikte içeri girdiler sonra tekrar çıkıp beklediler, tekrar hemşire aynı şekilde" Bayan muhammet" dedi ve ikisi içeri girdiler Ben anlamadım kadının ismi miydi adamın ismi miydi.🤔 kim kimdi neydi çok merak ediyorum
  • İnsana sunulan en büyük ayrıcalıklardan biri ‘lisan‘. Lisanın doğal uzantısı ise ‘yazmak‘. Dolayısıyla ‘okumak‘. Bilgiye çevrilen tecrübeleri yaymak için eşsiz, benzersiz ve gayet pratik bir yöntem.

    Matbaanın icadına dek bilgiye sahip olmak, okuyabilmek, bilgi edinmek sadece küçük bir azınlığa tanınmış bir haktı. Kitaplar hattat denen uzman yazıcılar tarafından elle ve epey uzun süren, zahmetli bir çabayla yazıldığı için hem sayıca az hem de bedeli açısından sıradanlar için hayli ulaşılmazdı (Matbaanın mucidi Johannes Gutenberg’in bastığı ilk eserlerden birinin İncil olması boşuna değildi. Zira o dönemde Hristiyanların çoğu okuyamadığı bir kitabın buyruklarına iman ediyor; bu da ‘kitabı elinde tutan’ ruhban sınıfına ‘doğal’ bir üstünlük sunuyordu).

    Zamanda hızla bir yolculuk yapıp günümüze geldiğimizde mevcut şartları o günle mukayese etmek neredeyse imkansız. Bilgi bugün kitaptan dergiye, internet sitesinden elektronik yayınlara kadar birçok formda mevcut, ulaşılabilir, bol ve tarihte hiç olmadığı kadar ucuz; hatta kimi zaman ücretsiz.

    Fakat bu bolluğun karşısında bugün çok daha güçlü iki engel var: ilgi (dikkat) ve zaman. rili – ufaklı ekranlarda sosyal medyadan akanları hipnotize olmuşçasına takip etmeye çalışan insanlardan her şeyi bir kenara bırakıp, bir koltuğa çakılıp, saatler boyu bir şeyler okumasını beklemek kolay değil. Ama bilginin güç olduğunun her fırsatta yüzümüze çarpıldığı bu devirde, güce sahip olmak isteyenler için ne yazık ki başka da bir seçenek yok.


    Kimi zaman kulağımıza çalınan ‘kapanan kitapçılar’ haberleri bu güce inanmadığımızı mı gösteriyor peki? Bence, hayır. O çok daha karmaşık bir kapitalist denklemin doğal sonucu bence. Dahası, Türkiye’nin yarısı kitap okumadığını söylerken, ihtiyaç listesinde kitap 235. sırada yer alırken kitapçıların ‘Yeni Çıkanlar’ raflarında ömür boyu okuyamayacağımız kadar çok kitabın yer almasını nasıl açıklayabiliriz? Demek ki (küçük de olsa) bir grup bu okuma işini başarıyor.

    İşte bu yazıda bu küçük azınlığa dahil olmak isteyen çekimserler için fikir ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Alışkanlıklara hükmetmek
    Öncelikle kitap, dergi, makale, web sitesi farkı gözetmeksizin okuma denen eylemin bir sonuç (ya da en hafifinden bir araç) olduğunu anlamak gerekiyor. Yani okumak denen şey bir arayışın sonucu. Kökeni ise merak. Bilmeye yönelik istek.

    Bu bağlamda en çok belirli bir ilgi alanı olanlara imreniyorum. Epey gayret ettiysem de ben öyle olamadım. (Sebebini bilemediğim, infomanya derecesinde arsız, hudutsuz bir merakım var. Gergedanların boynuzu da cep telefonumun işlemcisinin ayrıntıları da neredeyse eşit oranda ilgimi çekiyor. Bir konuda uzmanlaşmanın kıymetini anlıyor fakat kendime uyarlayamıyorum. Belki de ilgimi en çok neyin çektiğini arıyorumdur; kimbilir?) Çeşitli sebeplerle okuma ile ilgili sorunlar, zorluklar yaşayanlardansanız işe öncelikle meraklarınız konusunda kendinize sorular sorarak başlamalısınız.

    Neye merak duyuyorsunuz? Neyi bilmek hayatınızı değiştirirdi? Zamanında neyden haberdar olsaydınız hayatınız farklı olurdu? Geçmişte yaptığınız hataları önleyecek bilgi neydi? Hayalini kurduğunuz hayat için neyi öğrenmeniz gerekecek?

    Bu soruların cevapları öğrenme açlığınızı tetikleyip, iştahınızı körüklemeye başlayacaktır. Daha fazla detaya girip uzatmak istemiyorum ama bu safhanın neden önemli olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır.

    Cevaplara ulaştıktan sonra işiniz kolay. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde elinizde belirecek reçetedeki ilaçları satan eczane sayısı bu kadar bol değildi.

    Mesele kitap okumak değil, ‘okumak’ (öğrenmek)
    En sık karşılaştığım hata kitap okumayı (yeni akımdaki karşılığıyla) pilates yapmayla karıştırmak. Derdimiz bir kitabı elimize alıp okumak değil, bir bilgiye erişmek. Dolayısıyla en başta bunun geleneksel, basılı bir formda olması şart değil. Şahsen cep telefonu, tablet ve bilgisayarımın ekranlarından okuduğum metinler, kitap ve dergilerden okuduğumdan misliyle fazla. Demek ki sorun teknolojik cihaz ve internet ile olan ilişkimizde değil, onlarla ne yaptığımızda gizli.

    Bilgi fazlalığıyla başa çıkmanın yöntemlerini paylaşmaya çalıştığım bir başka yazımda değindiğim gibi ‘İşinize yaramayan, vakit öldüren sosyal ağları hayatınızdan çıkarın. Vaktinizi çalmaktan gayrı bir işe yaramaz.‘

    Twitter’daki goygoy, Instagram’daki sahte mutluluklar, Facebook’taki Yılmaz Özdil yazıları, komik kedi videoları ve halanızın korkunç kadrajlı altın günü fotoğrafları varsın eksik kalsın. Bir süre sonra sosyal medyada karşınıza çıkan çoğu şeyin (bu yazıda anlatmaya çalıştığım anlamda) bilmenizde fayda olmayan, kamu malı olmuş (ve çoğunlukla havanda su döven) gündelik telaşlar olduğunu fark edeceksiniz. Oysa biz kendi ‘biricik’ hayatımızın anahtarını arıyoruz.

    “Dil bir hapishanedir”
    Dil, zihninizin sınırlarını belirler. Neyi düşünebileceğinize dağarcığınızdaki kelimeler karar verir. Ünlü Filozof Ludwig Wittgenstein‘ın sevdiğim sözüyle özetlersek: “dünyamızın sınırlarını dilimizin sınırları belirler”.

    Dolayısıyla okumadan lezzet alabilmenin dil hakimiyetiyle doğrudan bir ilişkisi var. Bu yetenek aynen bir spor branşında sivrilme adına yapılan antrenman gibi okuyarak (biraz da yazarak) gelişen bir meziyet. Gündelik hayatı birkaç yüz kelime ile yaşadığımızı pek çok vesileyle duymuşsunuzdur. Bu yüzden ilk işimiz anadilimizi öğrenmek olmalı. Okuyunca garip gelmiş olabilir ancak (sadece) yüzde 14’ü yabancı kökenli olmak üzere 570 bin Türkçe kelime olduğunu hatırlatırsam söylediklerim biraz daha anlam kazanacaktır (TDK ve Nişanyan Sözlük benim en çok kullandıklarım arasında).

    Dilin derinliklerine daldıkça inceliklere kapılıp gideceksiniz. Örneğin namus ve (çok az dilde karşılığı olan) iffet kelimelerinin dahi aynı olmadığını görüp yaşamın dili, dilin de zihni nasıl programladığını kavrayacaksınız. ‘Öğleden sonra metresle yapılan hızlı sevişme’ eylemi için ‘Cinq a sept‘ diye bir kelime belirlemek Fransızlardan başka kime layıktır mesela?

    Buyrun bir merak konusu daha!

    Dil, avlusunu ve duvarlarının yüksekliğini kendimizin belirlediği bir mapushane. Fakat bu kendi dilimizle de sınırlı değil.

    Lanet mi yoksa nimet mi bilmiyorum ama pek çok bahaneyle karşınıza İngilizce diye bir lisan da çıkmıştır eminim. Üstelik bugün bu dil sadece İngiliz ya da Amerikalılara ait değil. Aksine neredeyse evrensel bir Esperanto. Dünyanın yeni ortak lisanı. Pakistan’da garsona sipariş verirken, Hollanda’da mantar peşinde koşarken, Japonya’da taksiciye dert anlatırken aklınıza gelen ilk ortak payda.

    Dahası bu kolektif kullanım sonucunda İngilizce kendi içinde de görülmedik bir dönüşüm içinde. Dilbilimcilere göre 25 yıl içinde Amerikan İngilizcesiyle Britanya İngilizcesi arasındaki fark dahi İtalyanca ve Fransızca kadar açılmış olacak (Çingilizce ve İngrizce lehçelerine hiç girmeyeyim).

    Meraka yönelik açlığınızı tabldot tepsiler yerine uçsuz – bucaksız bir açık büfeden gidermek istiyorsanız İngilizce -mutlaka değil ama- neredeyse şart (Ben yine insaflıyım; Bedri Rahmi Eyüboğlu en azından üç dilde ana avrat dümdüz gitmeyi şart koşuyor).

    Peki nasıl öğreneceksiniz? Onun da ilacı internette var; üstelik bedava! Siz yeter ki niyet edin. Türkçe arayüzlü Duolingo hiç fena bir başlangıç sayılmaz mesela. Film izleterek İngilizce öğreten çok daha eğlenceli ve ilginç bir (Türk girişimi) seçenek de var: Voscreen. Peki ne okuyacağız?
    Buraya kadar geldiğimize göre neden okumamız gerektiğini az-çok anladık. Kişisel meraklarımızı da keşfettik. Şimdi harekete geçme zamanı. Bu safha aynı zamanda benim en zorlandığım alan. Pek çok şeyde olduğu gibi kitaplar konusunda da tavsiyelerin yöntem olarak hatalı olduğuna inanıyorum. Bu, birisine “mutlaka pamuklu yeşil tişört giymelisin, çok yakışır” demekten farksız.

    Ama mutlaka bir öneri isterseniz ‘Çok Satanlar’ yazılı raflardan uzak durmanızı söylerdim. Çünkü o gruptaki kitaplar çoğunlukla yayınevi ve kitap zincirlerinin ‘akçeli ilişkileriyle‘ şekillenir. Çok satmazlar ama çok satmaları istenir. Bu yüzden gözümüze sokulur. İnsanların çoğu da bu yönlendirmeye her zaman uyar. Tercih sizin elbette.

    Bu yüzden bu kısımda topu taca atıp, neyi nerden alabileceğiniz ve nasıl okuyabileceğiniz konusuna geçmeyi tercih ediyorum.

    Kitap alışverişi için birkaç tüyo ve alternatif kaynak
    “Kitaplar çok pahalı” cümlesini sık duyuyorum. Bazıları cidden öyle. Fakat ben kitaba başka bir açıdan bakıyorum. Örneğin Bill Gates adlı bir Amerikalı küçük yaşından itibaren eline (altın tepside) geçen birçok fırsatı akıllıca kullanarak hem dünyayı dönüştürmeyi hem de gezegenin en başarılı ve zengin insanı olmayı başarmış. Sonra ömrü boyunca biriktirdiği her önemli bilgiyi kitaplaştırmış. 30 Liraya satıyor. 30 LİRA! Sizce bu, sunulan değer için yüksek bir bedel mi?

    Kitaplar size bir ömürde birden fazla hayat yaşama fırsatı sunar. Yüzlerce yıl geçmişe ya da geleceğe taşır. Hayatınız boyu tecrübe edemeyeceğiniz şeyler yaşatır. Zamanı hızlandırır. Sizi Dünya vatandaşı yapar. Liste böyle uzar, gider. Bundan sonraki önerileri maddeler halinde sıralayacağım:

    Büyük şehirlerde yaşayan ‘çoğunluklardan’ iseniz büyük zincir kitapçıların çoğunda kitapları almadan önce rahat koltuklara kurulup dilediğiniz süre boyu inceleme, kurcalama, okuma (hatta vaktiniz varsa baştan sona okuma) imkanınız var. Bu ayrıcalığı kullanın.
    Kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak için (bulunduğunuz şehirde varsa) kitapçılar harika bir seçenek. Ama kitap satın almak için akıllıca bir tercih oldukları söylenemez. Baktığınız kitapları kitap zincirlerinin kendi web sitelerinde dahi ortalama yüzde 20 – 30 ucuza almak mümkün. Bu az – buz bir indirim değil. Tek sorun hemen sahip olamama, hemen ele alıp okuyamama sıkıntısı. Kargo ulaşıncaya kadar başka şeyler okursunuz artık
    Yukarıdaki tavsiye için tek istisnam mahalle kitapçıları. Yaşadığınız yerde büyük zincirlere bağlı olmayan küçük bir kitapçınız varsa 3-5 Lirayı helal edin. O da hayatta kalsın.
    Kitap, internetten daha ucuz. Fakat elektronik seçenekler arasında da farklar olabiliyor. Ben her alışveriş öncesi Kitapmetre sitesine bakıyorum. Fiyat farkları düşündürücü aralıklarda seyredebiliyor.
    Kitapları e-kitap okuyucularda da okuyabilirsiniz (e-kitap okuyucu ile tabletler arasında tül perde ile panjur kadar fark olduğunu hatırlatmak isterim). Ben yaklaşık 5 senedir gayet memnun bir şekilde Kindle Paperwhite kullanıyorum (şimdi baktım da 139 Dolar’a aldığım cihaz yenileri çıkınca 45 Dolar’a inmiş).
    Kindle normalde (haliyle) sadece Amazon’un e-kitaplarıyla uyumlu ancak elinizdeki mevcut arşivi Calibre ve benzeri hizmetlerle dönüştürüp aktarmanız mümkün.
    Türkiye’de yasal olarak yayımlanan (son derece kısıtlı) e-kitapları çevirmeyle uğraşmadan okumak isterseniz Calibro (resmi sitesi), ve Kobo gibi seçenekler olduğunu da hatırlatırım.
    Denk gelirsem; en hoşuma giden (‘okuma’ desem olmayacak) tüketim şekillerinden biri de sesli kitap formatı. Genellikle bir seslendirme sanatçısının ağzından (hatta becerebiliyorsa bazen bizzat yazarının ağzından) kitabı dinlemek müthiş bir konfor. Kulaklığını tak ve yepyeni bir dünyanın içine dal. Yaklaşık 5-6 saatte bir kitabı bitirmenin keyfi bir başka oluyor. (İngilizce) sesli kitaplar için Audible kullanıyorum; Türkçe kitaplar için de Seslenen Kitap seçeneğini hatırlatmış olayım.
    “Kitabın tamamını sesli bile dinlemeye vaktim, dikkatim yok. Ben çok meşgul bir insanım. Tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli işlerim, uğraşlarım var” diyorsanız (giderek artan sıklıkla kullandığım) tembel işi, (yani ‘çağdaş’) bir çözüm var: Blinkist. Almanya merkezli bu hizmet ücretli ve ücretsiz üyelik modellerine sahip. Ücretsiz üyelikte her gün sizin için seçilen 1 kitabın, yıllık 50 Dolar verirseniz ise (sürekli büyüyen) arşivindeki tüm kitapların ÖZETİNİ okuyorsunuz (yıllık 80 Dolar verince sesli olarak dinlemek de mümkün). Aslını okumuş kadar oluyor mu? ELBETTE HAYIR! Ama fikir veriyor. Hiç yoktan iyidir.
    Bazen anlaşılmaz fiyat etiketlerine sahne olsa da Türkiye’deki neredeyse bütün sahafları birleştiren Nadir Kitap sitesi de ikinci el ya da baskısı bitmiş kitap ve dergiler için harika bir kaynak.
    En hoşuma giden, mucize kabilinden hizmeti ise en sona sakladım: Better World Books. 2002 yılında aynı üniversitede okuyan 3 arkadaş tarafından kurulan ABD merkezli bu site ülkedeki neredeyse bütün sahafları ve 2 bin 300’ü aşkın üniversitenin 3 binden fazla kütüphanesini bünyesinde barındırıyor. Kütüphanelerden (çeşitli sebeplerle) imha edilmesine karar verilen kitapları toplayıp neredeyse kağıt maliyetine satıyor. Şu ana kadar sattığı kitap sayısı 250 milyon adedi geçmiş durumda! Kazancının büyük bölümünü eğitim kurumlarına aktarıyor. Yoksul ülkelerdeki kütüphanelere bağışladığı kitap sayısı 21 milyonu geçmiş. Ama hala en güzel ayrıntısını söylemedim: KARGO BEDAVA! Kütüphanemdeki İngilizce kitapların hatırı sayılır bir bölümünü bu siteden aldım. Amazon’dan alacağım bir (basılı) kitabın nakliye bedeline buradan 10 kitap almak mümkün. Mucize desem bile tarif etmeye yetmiyor. Kitap okutayım derken kitap kadar yazı yazmışım. Burada noktalayalım. Aklıma gelenler olursa döner, güncellerim.

    Kapatırken (daha önce başka bir vesileyle paylaştığım) hatırlatmayı tekrarlayayım: Kitap okumak istiyorsanız yanınızda kitap taşıyın. Okumak için asla uygun bir zaman, yer, vesile, fırsat olmayacak. Ama cebinizde, çantanızda, tuvaletinizde, başucunuzda, çekmecenizde, arabanızda; kısacası elinizin altında kitap olursa okumaya ne kadar çok vaktiniz olduğunu göreceksiniz.

    Merakınızın asla sönmemesi dileğimle.
  • Kuzey Masalı'nı okuduktan sonra Julie ve Alex'in de macera dolu hikayesini okudum. Kuzey Masalı'nda olduğu gibi bol kahkahalı, eğlenceli ve bol heyecanlıydı. Alex ne kadar iddialı konuşsa da Julie ile gerçek anlamda tanıştığı zaman dünyası dönüyor. Bazen uzun zamandır yanımızda olan insanın kim olduğunu bilemeyiz, Alex gibi. Alex'in Julie'nın peşinden durmadan koşması ve türlü taklalar atmasına hiç değinmiyorum. Eski defterler açılıyor, Julie'nin yaralarını gören Alex ne yapsa az kalır. Julie için en kötü en berbat durum. Alex'e o satırlarda baya saydırdım. Ve bir görevle başlar yakınlaşmaları. Alex'in ister kadınlara olan yaklaşımı olsun ister o namı değer ünü olsun, iş Julie geldiğinde hiçbir işe yaramazlar. Alex'in vurdum duymaz halleri ve gel-gitleri beni sinir etmişti. Onda çözemediğim, ısrarla sakladığı asıl yüzünü göstermeyişinin nedeni ne? Bunu okuduğumda az çok tahminlerim tutmuştu ama babasının da gerçekleri anlatamasıyla iyice dumura uğradım. Sizde okurken ben gibi şaşıracaksınız. Görev demişken öyle bir görev ki hiç aksiyon olmayan bölümü yok. Yine işin içinden Cemre çıkıyor ama serinin ilk kitabından daha beter hele son sayfalarını okurken 'Hönk' diye kalacaksınız eminim.
    Arthur bir an nefretimi toplayacakken son dakika vuruşu ile her şeyi toparlayıp o da bir şeyler anlatınca; vay be kimlerin ne sırları ne anlatacakları varmış, dedim.
    Alex'e acıdığımı söyleyemem. Kuzey'e neler çektirmişti etme bulma dünyası, Alex Bey. Kuzey sana az bile yaptı. Masal'ı da unutmayayım, hakkından geldi Alex'in.
    Kitap eğlenceyi garanti veriyor böyle vıcık vıcık bir aşk da değil aksiyon var gizem desen elini sağlasan ellisi yani. Her şey yerinde herkesin okuyabileceği bir kitap. Okuyun bence tavsiyemdir.
    Azra ve Mert'in hikayesini de merakla bekliyorum.
    Zack'in görevini merak ediyorum öyle bir yerde bitti ki hemen Yemezler Güzelim'i okumalıyım.
  • Kitabı bitirdikten sonra ben bunun yorumunu nasıl yazacağım diye kara kara düşündüm. Hani, nasıl anlatsam yetersiz kalacak ve sanki beceremeyecekmişim gibi hissediyorum. Elimden geldiğince, kitaptan ve düşüncelerimden bashedeceğim... Hideo, bir dehadır. Daha küçük yaşında kodlarla başladığı yolculuk, onu dünyanın en ünlü insanı yapar. O Warcross oyunun yaratıcısıdır. Şöyle düşünün ki; gözünüze taktığınız bir gözlük ile tamamen dünyadan soyutlanıyorsunuz ve bambaşka bir dünyadasınız. Artık, orada oyunlar oynuyorsunuz. Tabii bu gözlüklerin ya da yeni hali olan lenslerin, bizim bildiğimiz sanal gözlüklerle alakası yok! Warcross, bir virüs gibi yayılarak tüm dünyayı sarmıştır. Dünya çapında oyunlar düzenleniyordur. Günümüzdeki futbol oyunlarını gibi ama, birebir aynı değil. Çünkü, Warcross her yaştan insana hitap ediyor. Her şey yolunda gibi görünsede Warcross ve Hideo'yu tehdit eden, oyunlara sızın birisi vardır. O kişiyi ne kadar bulmaya çalışsa da imkansızdır. İşte, Emika devreye burada giriyor. Emika da harika bir hackerdir ve istemeden de olsa tüm gözleri kendisinin üzerine çeker. Hideo da ondaki cevheri fark etmiştir. Kendisine engel olmaya çalışan kişiyi bulmak için Emika bulunmaz bir fırsattır. Emika'nın, bu yolda ilerleyişi hakkında pek bilgi vermek istemiyorum ki, kitabın gizemi bozulmasın. Sadece şunu söyleyeyim Hideo'yu engellemek isteyen kişi 'Sıfır', yani kod adı. Sıfır'ın kim olduğunu öğrendiğimde ise şaşırmadım. Az çok tahmin ettiğim kişiydi ve onun neden böyle bir şey yaptığını çok merak ediyorum. Özellikle, geçmişini bunu neden merak ettiğimi okuyanlar bilir.
    Ve sonu nasıl bir sondu! Hemen çıksın ve hemen okuyayım istiyorum. Çünkü öyle bir bitti ki kafamda soru işaretleri uçuşuyor.
    Hideo'nun geçmişini ve özellikle Emika'ya anlattığı pişmanlığını okurken derinden hissettim. Onun yerinde asla olmak istemezdim, omuzlarındaki yük fazlasıyla ağır. Emika, Hideo'ya yardım ederken onun gerçek amacını öğrendiğimde şok oldum. Evet, geçmişte yaşadığı şeyin bir başkasının başına gelmesini istemiyor ama sahip olduğu güç hem tehlikeli hem de sahip olmakta ki amacını desteklemeden edemedim.
    Kitabı aynı Emika gibi bitirdim; hangi tarafta olmalıyım diye.
    Okurken, o seviyedeki teknolojiyi anlamak biraz zor. Aslında anlamakta zorlanmadım sadece bazı yerler havada kaldı. Onun haricinde kitabı çok beğendim ve o teknolojiyi hayal etmek benim için inanılmaz zevkti. Hele o oyunlar yok muydu? Okurken nefesimi kesti. Kesinlikle tavsiye ediyorum! Ve hemen devam kitabı gelsin!
  • Kitap büyük bir aşkı anlatıyor. Ayaz ve Kader amca çocukları, aralarında yaş farkı da var. Ayaz Kader'i doğduğu andan beri seven deli bir aşık. Mardin'in en güçlü ağalarından ama bir ağadan çok aşık bir adam.
    Aşkı için her şeyi yapan bunda zerre kadar pişmanlık duymuyor. Kader ise okumak isteyen Ayaz'ın aşkını büyüklüğünü fark edemiyor, o güne kadar sadece okumak isteyen kendi halinde bir kız. Ve Ayaz'ı gördüğü her yerde kaçıyor. Kader'in ailesinin başına kötü bir olay geliyor ve Ayaz'ların evinde kalmak durumunda kalıyorlar. Sonra herşey çorap söküğü gibi ilerliyor. Kader ne kadar kaçmak istese de Ayaz gibi deli aşıktan kaçamıyor. Hikaye bunun üzerine kurulu ama asla berdel ve töre gibi şeyler asla yok okurlen sizi rahatsız edecek unsurlar yok. Ama belki akraba evliliği/aşkı ile ilgili bakış açınız önemli ama burada kimse kimseyi zorlamıyor evlenmek için. Bu yüzden önyargılı olmayan derim. Hatta kitabı okurken ben çok eğlendim. Özellikle Ayaz'ın deliliklerini okumaktan keyif aldım çılgın bir aşık. Kader ise aşkı bilmeyen ama ona aşkı en güzel öğretebilecek insana evet diyor. Acı yok mu? Var olmaz mı hiç, onu da okuyup görün derim. Mardin'de macera bitip İstanbul'a taşınıyor oradaki komik ve aşklı sahneler en güzeliydi. Unutmadan Azat ve Gül, Boran ve Dicle'nin hikayesini de merak ediyorum. Hakan var bir de katan. Tama bir olay o da. Kitapta beni rahatsız eden unsur sadece yazım hatalar çoktu. Keşke dikkat edilseydi. Bir okurun en çok dikkatini çok dağıtıyor.
    En sevdiğim sahneler
    Kader'in gül tatlısı yaptığı zaman.
    Beyaz gömlek
    Kütüphane
    Gelinlik.
    "Seni sevmek sevgilim, seni sevmek yaşamak gibi ve nefea almak gibu benim için. Ekmek, su gibi muhtacım sana, görmüyor musun? Dokunduğun ber yer alev alıyor bedenimde."
    "Bir nefrs kadar yakınken ben sana,
    Bir ömür kadar uzaksın sen bana."
  • Kör olmak, herkesi eşitledi. Aslına bakarsanız hepimiz insan oluşumuzla zaten eşittik. Kör olmak sadece görme duyumuzu etkiledi, körlük ise hep bizimleydi. Kitapta duyusal bir körlükten bahsediliyor gibi görünse de böyle olmadığı ilerleyen sayfalarda anlaşılıyor. Körlük bana kalırsa bir insan olma durumu. Çünkü meydana gelen olayların hiçbiri kör olmakla ilgili değil hep insan olmaktan. Kötü olmaktan. Ben körlük kelimesini incelemem boyunca "insanın kötülüğü " anlamında kullanacağım. Çünkü bence insanlar herhangi bir felakette hatta felaket bile olmaksızın olağan bir durumda da bu hale gelebilirler ve belki de çoktan bahsedilen haldeyiz.

    İncelemeye başlamadan önce söylemek isterim ki kitaptan bahsettiğim kısımlar bulunmakta. Kitabı henüz okumamış olanlar eğer ki rahatsız oluyorlarsa şimdiden inceleme okumayı kitabı okuduktan sonraya ertelemeliler.

    İncelemeye başlamadan bir diğer husus :)
    Teşekkürler Batuhan! ( Batuhan Güneş ) Israrla bu kitabı oku dediğin, ısrarla bu incelemeyi istediğin ve ısrarsız bu güzel arkadaşlık için. Okusan seversin demiştin, ben çok sevdim bu kitabı. Sevdiğim şeyler hakkında konuşmakta zorlanırım ve söylediğim şeyler de az çok okunana layık olsun isterim. Umarım güzel bir inceleme olur.


    Anlatımı, kullandığı dilin etkileyiciliği ve sembolleri ile Saramago tekrar tekrar okumak istediğim bir yazar oldu bu kitapla. Ki bu okuduğum ilk Saramago kitabıydı. Kitabın dış özellikleriyle ilgili olarak noktalama işaretleri beni rahatsız etmedi. Hatta bence çok güzel bir yaklaşım. Neden kalabalık etmişiz ki onca işareti yazımıza dedim kendime. Bir nokta bir virgülle de anlatılabiliniyormuş her şey.

    Ölüm ve körlük

    "Körlük bulaşmaz, ölüm de bulaşmaz buna rağmen herkes ölür." Bu söz hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Nasıl ki ölmek hepimiz için geçerli ve gerçekse körlük de öyledir. Herkes insan olmakla zaten körlüğü de içinde barındırır. Insan kötüdür ve bu yalnız kendisinden kaynaklanır. Kitabın sonunda doktorun karısının da söyleyeceği gibi "biz kör olmadık" ve ben devam edecek olursam " zaten hep kördük."

    Başta söylediğim gibi körlük ve insanın kötülüğünü özdeşleştiriyorum. Bu kelimeye bu anlamı yüklememe gelecek olursak bence insan kötüdür. Ne olduğu, neden ve nasıl yöneldiğini bilmediği iyilik insanda baskın değildir. İyi olmak doğal olan değildir, samimi değildir bence. Iyi olmak sürekli hedefleniyor ve iyiliye kendiliğinden ve kolayca ulaşılamıyorsa bence bu ona yabancılığımızdan, kötülüğümüzün nispeten daha büyük oluşundan. "Kötülük her zaman en kolay yapılan şeydir." Kötüyü anlatmak da hep daha kolay olmuştur. Kötü insanın içindedir. Kötü olmak gerçektir ama olmaması gerektiğine inanılandır çünkü iyi olmak üzerine sürekli baskı altındadır insan. Bu baskılar ortadan kalkmadıkça insan kendi olamaz, kendi gibi davranamaz.

    Hep bana kalırsalı cümleler kuruyorum. Çünkü bunları temellendirecek bilgi birikimine sahip değilim henüz. "Şu kişinin de dediği gibi " diyemiyorum. Bunu yapabilmek için bol bol okuyorum. Şimdi yaptığım "bence"lerle dolu incelememi ilerde daha sağlam temellere dayandırarak tekrar yazmak çok isterim.

    İnsan bencildir.

    "Bir salgında suçlu aranmaz, herkes kurbandır." Ama kimileri daha az kurbandır. Bunlar ilk kurbanlar dışındakilerdir çünkü onların hala kaçma şansı vardır. İlk yapmak istedikleri kaçmaktır. Kaçma şansından önce ise düşündükleri yok etmek olabiliyor. Sanıyorlar ki böcek ölürse zehir de kalmaz. Ama bu böyle değil. Özellikle de salgının konusu körlükse.

    Hükümet ve askerler

    "Körler ülkesinde de tek gözlüler kral olur." İnsanın olduğu yerde mutlaka otoriteler doğar. Insan kendisinden az da olsa daha güçsüz birini gördüğünde hemen kıskacı altına almak ister. Sahip olduğu bir gücü vardır ve bununla hem korkuyu hem güveni besler. O varken ne kadar güvende hissediyorsanız o olmadığında da bir o kadar korkacaksınızdır. Bu otorite size uymanız için kurallar listelerler. Uymadığınızda mutlaka sizi korkutacağı silahı hazırdır. Bazen ateşli bir silah, bazen açlık, bazen soğuk...

    Hayvan gibi

    "Tam anlamıyla insan gibi yaşayamıyorsak en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak" için elimizden geleni yapalım. Tamam ama insan gibi ne demek? Bana kalırsa "insan gibi" ifadesi çok idealize edilmiş. Yapılan eylemi bir insan yapıyor ve biz bunu hoş görmüyorsak demek ki burada insan gibi yapmamak lazım o hareketi. Hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım çünkü o yöne evrilmeye çok müsaitiz. Bir de haddimiz mi diye düşünmeye gerek duymadan onları kirlilikle, arsızlıkla, vahşilikle, kötü işler yapmakla suçlarız. Hayvanlara kendimizde gördüğümüz kötü özellikleri yakışırtırırız. Özellikle de bizi kimsenin görmediği yerlerde hayvanlaşırız en çok. Kimsenin bizi görmediği, bilmediği bir yerde iyi olmak için üstün çabalara girmeyiz.

    Sapkınlık

    Biz hayvanlardan aklımızla ayrılıyoruz,güdülerimizi ne kadar kontrol edebildiğimizle ve bunu her ortamda sağlayabilmekle. O kurulan ahlaksızlar koğuşu kitapta en rahatsız edici yerlerdendi bence. Kadınlara karşı bu tavır kabul edilemezdi. Bu konuda fazla şey söyleyemeyeceksem de makas ile biten azabın ve yangınla kül olan o yapının ardından bakınca üzgün değilim. Bana kalırsa helak oldular ve olmalılardı.

    Doktor, asker, papaz ve insanlar

    Doktor kör olduğunda, asker ve papaz da kör olduğunda artık kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı bellidir. Artık doktorun tedavisine kimsenin ihtiyacı yok ve bu körlük durumuna bir çözüm varsa doktorun da buna ihtiyacı var. Kapıda bekleyen askerler ne zaman ki sadece kendilerini düşünmek zorunda kaldılar o zamandan sonra güvenilirlikleri de kalmadı anlayışları da. Papaz ise o beyaz boyalarla bir yandan aydınlattı gözlerdeki karanlığı bir yandan kararttı geleceğe duyulan bütün aydınlık bakışları. Artık ne ben varım ne güvendiğiniz diğerleri ne kilise ne Tanrı diyordu. Herkes, her şey kördü artık. Herkes kendi başının çaresine bakmalıydı.

    Yaşama bu sıkı bağlılık

    Insanlarla ilgili benim en çok düşündüğüm şey şu: Neden ümitsizliğe kapılmadılar, neden ölmek istemediler, neden vazgeçmediler yaşamak için mücadele etmekten? Yalnızca yaşlı kadın "hayatımda ilk kez ölümü düşünüyorum" demişti. Onunki hayattaki yalnızlığındandı galiba. Bizim ise yaşamak arzusu sınırsız içimizde. Çaresiz kalsak, yalnız kalsak, sonumuz ne olacak bilmesek de ısrar ediyoruz bir nefes daha solumak, bir ritim daha duymak için.

    İstisna görmek

    Saramago: "İstisnası olmayan kural yoktur." diyor. Ben bu istisna sözcüğüne kitap bağlamında iyi insan gözüyle bakıyorum, kör olmayan insan. Çünkü herkes kör. Arada kör olmayan biri varsa da insan öldürebiliyor. Düşünün ki tek görebilen insan, adam öldürüyor. Kendi de dediği gibi belki en kör kendisi.
    Kavga körlüktür, adam öldürmek körlüktür. Körlük olmasa dediğimiz şeylerdir, olmasın istediğimiz şeylerdir. Körlük bizi tam olarak tanımlayan kelime diyemiyorsam da insan da kördür işte. Kör olmadığı zamanlar olmuş mudur ya da bundan sonra olacak mıdır bilmiyorum.

    Görünüme göre kötülük

    Körlüğün sınırı olamayacağı gibi yüzlerde de çerçevelenemez. Iyi veya kötü olmanın görünüşle hiçbir alakası yoktur. Eğer olacaksa böyle bir şey şundadır, biz iyi insanları güzel görme eğilimindeyiz. Demek istedigim şey kötülük her çehrede yer bulabilir.

    İnsan

    İnsan sahip olduğu her şeyin nankörüdür. Şükretmek nedir bilmez, yanan ışığa, gören göze, bir parça ekmekten yayılan kokuya.. Kör olmadan önce hayran kalmaz, aç olmadan önce minnet duymaz. Sınırlı olan şeyler için canla başla savaşır elindekilerinin ise hiç kıymetini bilmez.Insan acizdir. Sorunlarıyla tek başına baş edemez. Anlatsa anlatamaz, anlatmasa taşıyamaz. Bazen susarak anlaşılmak ister çünkü tarifi olmayan duyguları anlatmaya çalışmak onları basitleştirmekten başka bir şey değildir. Bazen anlatmak gözden akan yaştır. O gözyaşını yere düşmeden tutabilen insanlar yok artık. Çünkü hepsi kör oldu. Örgütlenmek ise tek çözüm ama en zoru da yine bu. Her köşe başında başka başka insanlar. Hepsi birbirinden aciz ve birbirinden muhtaç durumda. Bir araya gelmeleri, el ele vermeleri çok zor. Çünkü bunu yaptıklarında kuru ekmeklerini ikiye bölmek zorunda kalacaklar.

    Kadınlar

    Yazar " kadınlar birbirlerinin içinde yeniden doğarlar" diyor. Doktorun karısı öylesine seçilmiş biri değil bence. Çünkü kadın her yere yetmeye çalışan, derleyen toparlayan kişi rolünde burda da. Oysa bir kör gibi davranabilirdi hiçbir şeye dahil olmadan sadece kendini ve eşini gözetebilirdi. Birleştirici bir güç olarak karşımızda. Bu kadınla bir olan birlik olan da genelde diğer kadınlar. Ben bu kadında derin bir bilgelik görüyorum. Ulaştırıcı değil yönlendirici olmasıyla herkese kendi olması için fırsat verdi. Her yere ulaşmaya çalıştı. Herkese yetmeye çalışırken kendi de günden güne tükendi. Yine de en güçlü karakterdi kesinlikle.

    Merak ediyorum tek kör olmayan kişi bir erkek olsa bu kitabın seyri nasıl değişirdi?

    Doktorun karısından sonra benim en çok dikkatimi çeken karakter gözyaşı yalayan köpek. İlk ortaya çıktığı andan itibaren onu hiç sevmedim. Ismi bile itici aslında gözyaşı yalayan köpek, gözyaşıyla beslenen köpek. Gözyaşına acıdan akar gözüyle bakarsak insanların acılarıyla beslenen bir karakterdi benim gözümde. Sadece kendi menfaati- karnının az çok doyması- için vardı. Onun dışında yok oluyor, başkalarına takılıyordu.

    İsimlerimiz, sıfatlarımız

    Körler arasında isimler de sıfatlar da bir işe yaramaz. Bence yazar kişilere isim vermek yerine onlara uygun lakaplar bularak "insan"a çok daha uzaktan bakmıştır. Böyle olunca aileleri, dini ve siyasi görüşleri, sosyal statüleri geri planda kalmış ve kim oldukları kimden geldikleri önemsizleşmiş oldu. Ben bu lakaplar arasında en çok " sen nereye gidersen ben de oraya diyen kadın" tamlamasını sevdim.

    İlk kör, hep kör adam ve diğerleri

    İlk kör adam bence hep kördü. Gözleri açıldığında bile kendinden başkasını görmeyen bencilliğiyle körlüğüne devam etti. Karısı bazı zamanlarda kocasına karşı baskınlaşsa da topluluk içinde çok pasif ve çok geri plandaydı. Koyu renk gözlüklü kız çok özveriliydi ama bence doktorun karısı olmasa kendi köşesine çekilir ve pek bir işe girişmezdi. Yine de geldikleri noktada büyük rol oynadı doktorun karısına yardımlarıyla. Gözü siyah bantlı yaşlı adam sadece içinde bulunduğu anı yaşamak düşüncesindeydi. Geleceğe yönelik düşünceler içinde değildi. Gözlerinin görmesini bile o kadar istemiyor gibiydi. Ufak bir bölümde tanıklık etmiş olsak da koyu renk gözlüklü kızın komşusu yaşlı kadına çok üzüldüm. Onun yalnızlığına, yalnız bırakılışına, sessiz sitemine, kırgınlığını hoşçakalın demeyerek gösterişine ve hazin ölümüne. Şaşı gözlü çocuk bana insanın unutkanlığını çağrıştırdı. Ilk başta anneden başka söz söylemezken sonrasında bundan tamamen vazgeçmesi ve kaldığı yere sağladığı uyumla insanın her şeye alışabileceğini simgeliyor bence. Ben doktoru sevemedim. Çok pasif buldum, güçsüz ve işe yaramaz. Karısına bile destek olmak konusunda çok yetersizdi. Kısaca karakterler üzerine de düşüncelerim bunlar.


    Hükümetin deyimiyle " beyaz felaket"in beyazı gitti ama felaketi hala bizimle kaldı.
  • Geçen hafta katıldığım bir eğitimde, ikinci gün öğle yemeğinde, arkadaşlarımızdan biri önceki gün oturduğundan farklı bir sandalyeye yönelince, herkesin hep bir ağızdan “Ama orası senin yerin değil” demesi ve onun da “Pardon” diyerek önceki gün oturduğu yere geçmesi üzerinde düşünüyorum o günden beri.
    Eğer böyle bir olay geçmeseydi, benim de diğer herkes gibi, gayet doğal ve içgüdüsel bir şekilde önceki gün oturduğum sandalyeye yöneldiğimin farkına varamayacaktım.
    Buna çok şaşırmıştım, çünkü bugüne kadar hayatım, çevremden her konuda maymun iştahlı olduğum eleştirilerini dinleyerek geçmişti. Evimi, işimi, arabamı ve hayatımı sürekli değiştirmek benim için hem kolay hem gerekliydi.
    Peki o zaman nasıl oluyordu da aynı evde iki yıl üst üste oturamayan ben, içgüdüsel olarak önceki gün oturduğum sandalyeye yöneliyordum diğer tüm sandalyeler boş bile olsa…
    Alışkanlık ve güven ilişkisi üzerinde düşünüyorum önce…
    Güven duygusunun bildik, tanıdık görüntülerle, kokularla, tatlarla, seslerle ve dokunuşlarla geldiğini fark ediyorum. Yeni doğan bir bebeğin ancak annesinin kokusu ile huzur bulması gibi, babaannemizin yaptığı böreğin tadını her hatırladığımızda yaşam karşısında güvenimizi tazelediğimiz gibi veya yabancı bir ülkede bizim dilimizi konuşan insanlarla tesadüfen karşılaştığımızda içimizden onların boynuna sarılmak gelmesi gibi…
    İşte tam da bunun için doğduğumuz andan itibaren başlıyor alışkanlıklarımız. Kalktığımız ve yattığımız saatlerden gün içinde yaptığımız faaliyetlere kadar, her şeyin tanımlı ve belirli olduğu bir yaşamın bebekken bize huzur verdiği kesin.
    Diğer yandan, bu güven ortamını ciddi şekilde tehdit etse bile, yeniye ve bilinmeze duyduğumuz merak ve heyecanın da önüne geçemiyoruz.

    Bilinenin huzuru ile bilinmezin heyecanı arasında gidip gelirken yaşadığımız çocukluk deneyimlerimizin güven duygumuzun şekillenmesinde ne kadar belirleyici olduğunu şaşkınlıkla fark ediyorum.
    Çocukluğumda, yeniye ve bilinmeze duyduğum merak nedeniyle başımın belaya girdiği, canımın çok yandığı, büyüklerim tarafından azarlandığım ya da küçümsendiğim bazı anılar canlanıyor zihnimin derinliklerinde, henüz gün yüzü görmemiş gizli anılar.
    Her anı bana “alışkanlık eşittir güven” denklemini doğrular gibi sanki.
    Farkına bile varmadan, yeniyi denemenin bana zarar vereceğini ve beni küçük düşüreceğini kaydediyorum tazecik zihnime. Alışkanlıklarımın esiri olmak üzereyim. Sıradan ve sıkıcı bir hayat bekliyor beni, her gün aynı işe aynı yoldan gittiğim, aynı kazağı rengi solsa da, yakası sökülse de yıllarca giydiğim, evdeki eski bir bardak kazayla kırıldığında bile sinir krizi geçirdiğim, sevdiklerimi kaybettiğimde onlara ait eşyaları sanki yarın gelip kullanacaklarmış gibi hazırda beklettiğim bir hayat.
    Çünkü en ufak bir şey değişirse sırça köşküm kırılacak, kendime güvenimi üzerine inşa ettiğim duvarlar yıkılacak, dengem bozulacak, sonsuzluğun girdabı beni yutacak.
    Neyse ki imdadıma yetişiyor babam…
    Benim için yeni ve bilinmez olanları deneyimlemedikçe kendimi geliştiremeyeceğimi öğretiyor. Yaşamda cesur ve güçlü adımlar atmamı sağlıyor. Sırça köşkümü kırmak için cesaretlendiriyor beni, güveniyor bana. Yaşamda güvenle var olmak için hiçbir şeye ve hiç kimseye tutunmak zorunda olmadığımı fark ediyorum.
    Yeni ve bilinmeze doğru attığım cesur adımlarla ve bu yolda edindiğim başarılarla kendime olan güvenimi geliştiriyorum.
    Yeni bir denklemim var artık. “meydan okuma eşittir güven”.
    Diğer yandan, sırça köşkümü kırmak hiç kolay olmuyor… Alışkanlıklarımın esiri olmamak için alışkanlık fobisi geliştiriyorum farkına bile varmadan. Sıra dışı ve heyecanlı bir yaşam bekliyor beni şimdi, tüm toplumsal tabulardan arındığım, işimden, evimden, arabamdan ve tüm eşyalarımdan kısa bir süre içinde sıkıldığım, evlenmekten, çocuk sahibi olmaktan korktuğum, geleneksellikten tümüyle uzak bir yaşam.
    Ve ben zihnimin derinliklerinde birbiri ile çelişen iki kaydı ancak bugün birlikte dinleyebiliyorum.
    Hangisi doğru ? Hangisi gerçekten ben ? “Alışkanlık eşittir güven” mi yıllardır hiçe saydığım gibi? Yoksa “meydan okuma eşittir güven” mi yetişkin yaşamımı üzerine kurduğum gibi?
    Ne biri ne de öbürü…
    Bilinenin huzuruyla sağalmanın ve bilinmezin heyecanına koşmanın hiç de zıt içgüdüler olmadığını, hatta birbirlerini çok güzel bir şekilde tamamladıklarını fark ediyorum yıllar sonra hayretle. Eğer ben onları kendime olan güvenimin önkoşulları haline getirmezsem.
    Güven duygusunu beslemek için alışkanlıkların esiri olmanın da alışkanlık fobisi geliştirmenin de aynı derecede sınırlayıcı ve koşullandırıcı olduğunu görüyorum.
    Bir üçüncü denklem buluyorum sonunda diğer tüm denklemleri etkisiz hale getiren “Güven eşittir sevgi” denklemi.
    Kendimi sevmek, sadece var olduğum, ben olduğum için sevmek, beklentisizce, korkusuzca, koşulsuzca sevmek…
    Bu sevgi, güven duygusunu da alışkanlıklardan, koşullardan, meydan okumalardan ve sonuçlardan bağımsız olarak hissetmemi sağlıyor.
    Ve gerçek “ben”im, “güven eşittir sevgi” ile bireysel gelişim yolunda zincirlerinden biraz daha kurtuluyor, biraz daha özgürleşiyor.