• Ersever’in gazete ve ajanslara gönderdiği bildiri “Ben A. Cem Ersever, PKK’yla mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu, mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğine, TC’nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığına inandığımı ve 1992 yılında zevahiri kurtarmak gerekçesiyle bilgisizce yapılan Kuzey Irak harekâtının devleti bir açmaza soktuğunu, PKK’ya siyasî kazanımlar getireceğini, güçlenmesini kazanımlar getireceğini, güçlenmesini sağlayacağını, siyasî işportacı Celal Talabanî isimli şahsın Türkiye’de sadece PKK’nın askerî gücünü ele geçirmek maksadıyla tezgâhlar peşinde olduğunu beyan ederek, 1993 yılı mart ayında kıdemli binbaşı rütbesinde Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup komutanlığı görevinden kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum” diye uzun bir cümleyle başlıyor. Ersever’in açıklaması şöyle sürüyor: “1984 yılından bugüne kadar yapılan yanlışlar, ihanetler ve uygulamalar konusunda Türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyorum ve Türk basınıyla kamuoyu önünde Celal Talabanî’nin ihanetleri, PKK ilişkileri, Güneydoğu’daki gerçek durum, köy korucuları, itirafçılar, faili meçhul cinayetler hakkında ve bazı siyasîlerin örgütsel konumları hakkında açıklamalarda bulunacağım. Basında yer alan, hükûmet yetkililerinin demeçleri de insanı çileden çıkaracak cinsten olan demeçlerdir ve her zamanki gibi aldatmacadan başka bir şey değildir. Her zamanki gibi koltuğundan olma kaygısıyla halkın gözünün içine baka baka yalanlar sıralandı. Terörist Apo’yu ateşkes kararından sonra ‘Bay Öcalan’ diye telaffuz etmeye başlamadılar mı? Mademki PKK’nın ateşkesinin toparlanmak için bir taktik olarak ele alındığını biliyordular, neden bahar operasyonlarını durdurdular? Toparlanıp bir yol kesmeyle kırk insanı katletmelerine neden fırsat verildi? Mademki her şeyi biliyorlardı, yüz kişi sıkıştırıp on kişi öldürebilmek için kırk insanı yem olarak mı kullandılar? Yoksa oynamaya mecbur oldukları oyunda Apo ‘mızıkçılık’ mı yaptı? Bakın, Apo onlarla dalga geçercesine ‘İsterlerse ateşkes devam eder, hâlâ vakitleri var’ diyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni ne hale soktuklarının farkında mıdırlar? Ben pek sanmıyorum. Ne zaman misyoner danışmanlar tarafından yönlendirilmekten kurtulacaklar? Yine aynı masalları yutturmaya devam ediyorlar.”
  • 173 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Uzun zamandır yazmak isteyip de gerek ufak tefek sağlık sorunlarım, gerek iş yoğunluğum sebebi ile hep ertelediğim inceleme ve yorumuma başlıyorum. Amele adamın işi mi yoğun olurmuş demeyin, "bu gün fazla mesai var" dediler mi içinden ne kadar isyan etsen de sessiz sedasız tamam diyorsun. Yaşım gereği de mermer işi artık ağır gelmeye başladı. Eski araba gibi her gün bir tarafımız sorun çıkarıyor. Neyse kitaba dönelim.

    Hayatın bazı parçaları vardır hep gözümüzün önündedir de illa biri gözümüze dürtmeden göremeyiz. Bu kitap da öyle bir parça işte. Evet iyi ile kötü, kibirle tevazu, çalışkanlık ile kısa yoldan köşe dönmenin mücadelesi bu kitapta da sürüyor. Yazarımız emekli ama sanırım sağlık sektöründen emekli ki o ortamları çok net tasvir etmiş, ve oradaki insanları çok iyi anlatmış. bu kitabı ben yazsaydım sanırım hastane yerine bir okulu tercih ederdim.

    Aslında hikayesi öyle sıra dışı bir şey değil. hatta oldukça sıradan bile denilebilir. Yazarın kaleminde sıradan bir hikayeyi bile özel kılan bir taraf var. hızlı gelişen olaylar nedeniyle sıkılmadan okuyabiliyorsunuz. Bazı okuyucuyu yıpratan yoğun tasvirler de yok. dili de son derece sade. Bana mı öyle geldi bilmiyorum, yabancı kelime kullanmamaya çok özen gösterilmiş gibi sanki.

    Hikayemizin sonun daha iyiler iyi konuma geçti, kötüler zelil oldu. Bazen böyle şeyler olmakla birlikte genelde pek böyle bitmiyor gerçek hayattaki hikayeler. Kahramanların tamamı uç noktalardan seçilmiş. mesela ben Sinan karakterinin bu kadar kusursuz bu kadar beyaz olmasından açıkçası rahatsız oldum. Ha keza Sevda'nın ise bu kadar tabiri caizse aptal olmasını da kabul edemiyorum. Yazarımız burada ilk kitabı (ben öyle biliyorum) olmasının etkilerinden kurtulamamış.

    Daha fazla uzatmadan sürçü lisan ettikse affola. Her şeyin kitaplardaki kadar güzel olduğu bir dünya diliyorum. hoş ve esen kalınız.
  • Beşeri Şef, planları ile sarhoş olduğu bir sırada Başkatiple Başyaver telaşla içeri girdiler. Birisi haykırdı:

    - “Aziz Şefim! İşler çok fena, haber!”

    - “Ne var? Ne oluyor?”

    - “İhtilal çıktı! Hızla gelişiyor!

    Beşeri Şef, öfkeyle yerinden fırladı:

    - “Nankör millet! Bu kadar iyiliklerime, hizmetlerime rağmen hala bana isyan ediyor, ha!”

    Başyever Orgeneral Karabet Şapşalyan açıkladı:

    - “Hayır aziz şefim: İsyan eden millet değil, Türkçüler!..”

    Şef çılgına döndü:

    - “Türkçüler ha!.. O barbarlar, o bozguncular yine mi başkaldırdı? Çabuk Nevzat Tandoğana söyleyin: Atlı polisleri, motosikletli polisleri üzerlerine sürsün! Yakalayın! Tevkif edin! Atın tabutluğa hainleri!…..”

    Başyaverler Başkatip bakıştılar. Şef büsbütün hiddetlendi:

    - “Ne duruyorsunuz? Ne bakıyorsunuz? Tandoğana haber versenize…”

    - “Aziz şefim: Tandoğan kim?”

    - “Bunadın mı? Ankara valisini bilmiyor musunuz?”

    - “Aman aziz şefim… anakara valisi Tandoğan değil ki…”

    - “Ya kim?”

    - “İki gün önce tasdik buyurmuştunuz: Apostol Çakaloğlu.”

    - “İyi ya… Çabuk Apostoluma haber verin: Türkçüleri yakalasın!..”

    - “Aman aziz şefim: Apastolun başaracağı iş değil. Çünkü Türkçüler silahlı bir ihtilal çıkardılar. Her yerde partimizin bayraklarını ve Beşeristan bayraklarını indirip ay yıldızlı al bayraklarını dalgalandırıyorlar. kArşı koyanları öldürüyorlar. Apostolu da al aşağı etmişler…”

    - “Vay hainler vay! Orta Asya canavarları vay! Ben onlara gösteririm. Çabuk, ordu kuvvetleri üzerlerine yürüsün. Uçaklar havadan taarruz etsin!…”

    - “Aziz Şefim. Türkçüler bütün benzin depolarını boşaltmış. Uçaklar işlemiyor. Ordu birliklerinin çoğu da Türkçülere katıldı…”

    - “Vay hainler var!.. Çabuk donanmaya haber verin. Asileri bombardıman etsin!…”

    - “Aman aziz şefim!… Donanmanın ateşi Ankaraya kadar uzanmaz ki…”

    - “Ne demek uzanmaz? Uzatın efendim…”

    - “Uzansa uzatalım. Fakat durum çok kötü Türkçüler Çankayaya doğru yürüyor…”

    Beşeri Şef, sapsarı oldu. Hemen yazı masasına koşup gözden bir tabanca çıkardı:

    - “Çabuk, başbakan Hasan Ali’yi çağırın…”

    - “Aziz şefim! Hasan Ali, Mevlevi sikkesi giyerek Türkçülerin ortasında dönmeye başlamış. Mevlevilik Türk tarikatıdır, ben de Mevleviyim diyip Türkçü olmuş!…

    - “Vay kaşları yolunası hain var!… Öyleyse çabuk Başbakan Yardımcısı Ahmet Erim Yalman’ı çağırın!…

    - “Aman aziz şefim, ne diyorsunuz? Türkçülerin yürüyüşe geçtiğini duyar duymaz korkudan ödü patladı, öldü…”

    - “Hay korkak çıfıt hay!… Şimdi ölmenin sırası mıydı? Öyleyse çabuk, Beşeri Eğitim Bakanı Falih Rıfkı’yı çağırın! Onda Aristo aklı vardır. Elbet beni kurtaracak bir çare bulur…”

    - “O da kendisinin kültür Türkçüsü olduğunu, kültür Türkçüsü ile ırk Türkçüsü arasındaki farkın yoğurtla ayran arasındaki fark kadar olduğunu söyliyerek onlara katıldı…”

    - “Öyleyse çabuk Muhafız Tümeni Komutanı Tümgeneral Salamon Toledo’yu çağırın!”

    - “Efendim! İhtilal patlak verir vermez o, askeri bir uçağa binerek İsraile kaçtı…”

    - “Bunu nasıl yaptı? Ben onu Beşeristanın vatanperverlik potasında kaynatarak tam bir Beşeristanlı yapmıştım?”

    - “İyi kaynamadığı anlaşılıyor.”

    - “Öyleyse çabuk, Dışişleri Bakanı Bayan Aliye Itır’ı çağırın!”

    - “Aziz şefim! O da Türkçülerden birine aşık olup onlara katıldı.”

    - “Hay Allah kahretsin!… O suratsız, barbar, kanlı katillerin nesine aşık oldu da onlara geçti. Bari ayna gibi parlak kafalı Ömerime aşık olsaydı. Çabuk yakalayıp asın!…”

    - “Aman aziz şefim! Nasıl yakalarız? Türkçüler Çankayaya yaklaşıyor!….”

    Beşeri Şef şaşkınlıkla ne yapacağını kestiremezken Başyaverle Başkatip:

    - “Çabuk, kaçalım!”

    Ağır bombardıman uçaklarından biri Beşeri Şef için çoktandır, hazırlanmış, hatta içine yatak bile konmuştu.

    Hızla bahçeye indiler. Otomobile binerek uçağın bulunduğu yere vardılar.

    Şef birdenbire heyecanla bağırdı:

    - “Eyvah!…. Bütün “Z” vitaminlerim köşkte kaldı. Dönüp alalım…”

    - “Aman aziz şefim!… Türkçüler köşke yaklaştı bile… Dönersek yakalanırız…”

    İster istemez uçağa doldular. İçinde her şey vardı. Pilot Niko Pavlaidis, Şefin özel doktoru Mişon Ben yaş, Daire Müdürü Hamparsum Baronyan ile diğer birkaç kişi de beraberlerdi…

    Türkçüler köşke girerken uçak havalandı. Beşeri Şef ölü rengindeydi. Boyuna “nankör millet, nankör millet!” diye söyleniyordu.

    Pilot nereye gidileceğini sordu: Beşeri Şef, çenelerini birbirine çarparak:

    - “Amerikaya!” dedi

    - “Aziz Şefim!… Oraya kadar gidemeyiz. Uçağımızın benzini ve yapısı bakımından imkansızdır.”

    - “Öyleyse Londraya…”

    - “O da öyle…”

    - “O halde Rusyaya…”

    Pilot, uçağı Rusyaya yöneltti. Beşeri Şef mırıldanıyordu:

    - “Sevgili dostum Stalin elbette bana bir köşk tahsis eder. Bir de emekli maaşı bağlar…”

    Başyaver bu sözleri işitince Şefi ikaz etti:

    - “Aman aziz şefim: Rusyada Stalin filan yok ki… Orası da ihtilaller içinde çalkalanıyor. Hem onlar şimdi Türkçülerden kaçan bir şeyi kabul etmezler…”

    - “Öyleyse Almanyaya gidelim……”

    Pilot, uçağı Almanyaya doğru çevirdi. Şef hala mırıldanıyordu:

    - “Değerli dostum Hitlerle oturup bira içeriz. Almanya ihtisasa saygı gösteren bir memlekettir. Benim devlet idaresi hususundaki ihtisasımdan istifade etmek isterlerse ayda 10.000 marka vazife kabul ederim.”

    Başyever yine söze karıştı:

    - “Aziz Şefim!… Hitler öleli çok oldu. Şimdi Almanyada yine imparatorluk var. Hem Almanlara harb ilan etmiştiniz. Onlar sizi isterler mi?

    - “Harb mi ilan etmiştim? Oh, o Çörçil keratası!… Beni o kandırmıştı…”

    Mademki Almanyaya gidemiyoruz! İtalyanlar da sizi kabul etmez. Çünkü….”

    Beşeri Şef birdenbire karşındakinin sözünü kesti:

    - “Viyolonselimi verin!”

    - “Aziz şefim! Viyolonseli ne yapacaksınız?”

    - “Verdi’den bir parça çalacağım.”

    - “Neden?”

    - “İtalyanlar müzikçi millettir. Bestemi duyunca beni kabul ederler.”

    - “İyi ama viyolonsel köşkte kaldı.”

    - “Hay Allah kahretsin… Öyleyse Yunanistana gidelim. Aziz dostum Venizelos’la oturup duziko içeriz…”

    - “Aziz Şefim! Venizelos da öleli çok oldu.”

    Beşeri Şef, kızar gibi oldu:

    - “Canım, kimi sorsam öldü diyorsunuz. Neden öldüler? Bak ben öldüm mü?

    - “Siz onlardan daha önce ölmüştünüz, Aziz Şefim.”

    - “Delirdin mi? Neden ölmüşüm? İşte yaşıyorum ya!…..”

    - “Buna yaşamak denirse yaşıyorsunuz, Şefim!…”
  • “Ben insanlıktan emekli oldum.”
  • TIPKI BEN:)
    emekli oldum, gidecek yerim yok,
  • 203 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba Dostlar! Toplumcu Gerçekçi bir yazar olan Osman Şahin'in ilk okuduğum kitabı ile sizlerleyim. Osman Şahin'in ismini okuma etkinliği sayesinde duymayan kalmadı sanırım. Bizleri bu değerli yazarla tanıştıran BilgeSevgi 'ye, etkinliği hazırlayan Ebru Ince 'ye ne kadar teşekkür etsek azdır. Beni etkinliğe davet eden Demet 'e de özellikle teşekkür etmek isterim. Beni unutmadığın için çok teşekkür ederim Demet .

    Kimdir bu Osman Şahin? BilgeSevgi 'nin incelemesini (#82931392) okuduğum ilk anda beni bir merak sardı. Adını hiç duymadığım bir yazardı çünkü. Üstelik romanları en çok filme çekilen yazar. Hem de bildiğimiz bir çok filmin yazarı.

    Osman Şahin
    Osman Şahin 1940 yılında Mersin'in Arslanköy kasabasında yoksul bir ailenin 13 çocuğundan biri olarak dünyaya gelmiş. Ayakkabısız olarak köyünden çıkıp, girdiği sınavı kazanarak Dicle Köy Enstitüsü'ne okumaya gitmiş. İlk ayakkabısını da orada giyinmiş. İlk defa ayakkabı giyeceğinin heyecanı ile 35 numara olan ayağına 48 numara bir ayakkabı alır. Çocukluk işte.' Ayak numarası nedir bilmiyordum ki' derken öyle tatlı konuşuyor ki, onu dinlerken duygulanmamak elde değil (Sunay Akın ile İşte O Çocuk)

    https://youtu.be/Cw229k4uEpE (izlemenizi tavsiye ederim)

    Ayak numarasının ne demek olduğunu bile bilmeyerek girdiği Dicle Köy Enstitüsü'nde öğretmen olarak mezun olmuş. Mezun olduktan sonra Siverek'e bağlı, Kalemli Köyü'nün öğretmenliğine atanmış. 18 yaşındaki bu genç öğretmen büyük aşiret kavgalarının içinde bulmuş kendini. Görev yaptığı sırada notlar almış. Sonraları ise bu notlardan kitaplar yazmış.

    Osman Şahin daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümüne girmiş. Mezun olduğunda Malatya Lisesi'ne beden eğitimi öğretmeni olarak tayin olmuş (memleketim).

    Malatya, Elazığ, Tunceli, Maraş dolaylarında 14 yıl görev yapmış. Buralarda bulunduğu sırada 33 köy hakkında alan araştırması yapmış. Daha sonra bu araştırmalarını da kitaplaştırmış.

    '1967-1974 yılları arasında İzmit'e spor öğretmeni olarak atanır. Türkiye Öğretmenler Sendikası'nda (TÖS) çalışır. 1970'te yayımlanan ilk kitabı “Kırmızı Yel” TRT Öykü Ödülü'nü kazanır. Daha sonra Türk sinemasında filme çekilen Kibar Feyzo, Adak ve Fırat'ın Cinleri hikayeleri bu kitabında yer alır.'

    Osman Şahin'in ilk öyküsünü Yılmaz Güney satın almış. 'O parayla İstanbul'da bir ev alır ve öğretmenliğe Suadiye Lisesi'nde devam eder. Daha sonra Trabzon'un Arşın ilçesine tayini çıkar. Buradan emekli oldu.'

    '1978 yılında Aydınlık gazetesinde yayımlanan bir kitap tanıtım yazısı yüzünden 1,5 yıl hapis cezasına mahkûm olur. 1983'te Şile ve Yalova cezaevlerinde yatar. Cezaevinde iken “Firar” filminin öyküsünü yazar. Ayrıca daha sonra cezaevinde gördüğü, duyduğu, yaşadığı olayları 1996 yılında Kolları Bağlı Doğan adlı kitabında hikâyeleştirir.'

    Gördüğünüz gibi Osman Şahin nereye gitmişse hep çevreyi gözlemlemiş, alan araştırmaları yapmış, notlar almış. Araştırmalarını ise bir süre sonra kitap haline getirmiş. Herkes köyde görev yapar ama Osman Şahin gibi çevreyi gözlemleyip, alan araştırması yapıp sonra da kitap haline getirmek her babayiğidin harcı değildir.

    Yeraltında Uçan Kuş
    Gelelim kitabımıza. Yeraltında Uçan Kuş, her ne kadar devamı değildir başlı başına bir romandır dense de Bucaklar'ın devamı. Önce o kitabı okumak istedim ama hangi siteye baktıysam kitabın satışı ya yok diyor ya da tükendi diyor. Anlam veremedim.

    Osman Şahin yazdığı belgesel romanında, ilk görev yeri olan Kaleli köyündeki öğrencisi Adnan Bucak'ın kan davası yüzünden 16 yaşında adam öldürmesi ve bunun devamında yaşadığı hapislik hayatını kaleme almış. Romanını çok sevdiği öğrencisi Adnan Bucak'ın ağzından anlatmış. Adnan küçük yaşta işlediği cinayetin vicdan azabını yıllarca çeker.

    "Ey Fırat, hayatımı dinle! Yüreğimin yükü yıllarca ağır geldi bana. Çocuk yaşımda elime silahı tutuşturdular. Kardeşlerimin, amcamın, sevgili babamın, yaşıtlarımın ölümlerine tanık oldum. Onları toprağa değil de, yüreğimin içine gömmüşler sanki. Körpe yüreğim yıllardır o güzel ölülerin ağırlığını taşıyor. İçim yıllardır kocaman bir mezarlık sanki." (s.139)

    Küçük yaşta girdiği cezaevinde gençliği tükenir.

    "Kolay değil, beş ay Siverek Cezaevi'nde, iki buçuk yıl Tekirdağ Ce­zaevi'nde, iki yıl Bursa Hapishanesi'nde, altı aydan beri de yarıaçık ce­zaevinde olmak üzere, beş buçuk yılı şutlamak ...Gençliğimin en gü­zel yılları dört duvar arasında, bin türlü sıkıntı içinde geçmişti." (s.138)

    Kolay değil gerçekten. Hele bir de üstüne ağır cezaevi koşulları insanlıktan çıkarıyor. En ağır koşulları ise Bursa Hapishanesinde yaşar.

    "Dayak faslı bittikten sonraki günlerde de işkence değişik biçimde sürer, giderdi. Direnen mahkuma görüş yasağı verilirdi. Sebze, meyve yemesi aylarca yasaklanırdı. O zaman da pis, havasız, kalabalık koğuş­larda sebzesi, meyvesi yasak edilen mahkumun saçları dökülürdü. Aynı mahkumun mektup yazma, gönderme, mektup alma özgürlüğü de kısıt­lanırdı. Gelen mektubu verilmez, yazdığı mektup gönderilmezdi. Bu mahkumlar havalandırmaya da çıkarılmazlardı hiç." (s.89)

    Adnan Bucak'ın hapislik yıllarında yanında hep kader ortağı olan Koçali vardır.

    "Koçali ile olan yazgımız da ayrı bir şeydi. Nereye gidersek gidelim, onunla yazgımız bağlanmış gibiydi. İkimiz birlikte öldürülen babaları­mızın öcünü almış, birlikte kaçmış, birlikte dağlarda, evlerde gizlen­miştik. Yine ikimiz birlikte teslim olmuş, birlikte aynı kelepçeyi taka­rak, hapse atılmış, yine birlikte yargıç önüne çıkarılmış, birlikte Sive­rek'ten Tekirdağ Hapishanesi'ne, Bursa'ya, Bursa'dan İmroz Yarıaçık Ce­zaevi'ne gönderilmiştik ve şimdi de yine aynı yerde yatıp kalkıyor, ye­meklerimizi birlikte yiyorduk. Bütün bunları insan öz kardeşiyle bile ya­pamazdı." (s.134)

    Bursa Hapishanesinin tek iyi yanı zengin bir kütüphanesinin olması sanırım. Çünkü Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusuf Aslan'la orada tanışır.

    "Cezaevinin zengin bir kütüphanesi vardı. Fırsat buldukça kütüp­haneye gider, kitap okumalarımı sürdürürdüm. Ne zaman kütüphaneye gitsem, Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusuf Aslan'la karşılaşırdım. (s.95)

    Hapislik hayatının en iyi koşullarını da İmroz Yarıaçık Ce­zaevi'nde geçirir. Hatta ilk aşkını da orada bulur. Maria adında bir Rum kızına aşık olur.

    "Maria bana "Fırat" derdi, ben de ona "Ege". Ege ile Fırat'ın ilişkisi, aynı yoğunlukta günlerce, haftalarca sürdü." (s.169)

    Okuyacağınız bu kitapta çok şey bulacaksınız. Kurgu değil, hepsi de gerçek. Hapislik hayatı zor. Hele bir de 16 yaşında girmişsen en güzel yıllarını kaybetmişsin demektir. Osman Şahin çok yalın bir dille yazmış belgesel romanını. Okurken kelimeler adeta akıp gidiyor. Okuyan çok şey kazanır, benden söylemesi. Meraklısına şimdiden keyifli okumalar.
  • 240 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Okudukça inanamıyorum bu insanlar bu acılarla nasıl basetmis ben şuan okurken bu denli agresif şüpheci biri oldum bu insanları neyle nasıl suçlarlar. . Yazık. . En büyük hayal kırıklığım o serefsizler in ırkçı köpeklerin insanlara ettikleri zulumler ki birgün dersanede okuyordum bi cafede oturduk oyun oynadık yedik ictik kafe sahibi arkadaşımın arkadaşıydi bir süre sonra oda katıldı birlikte sohbet ettik ben Polis sınavına girdiğimden ama anlamını anlamadığım şekilde alinmadigimdan bahsettim. Bana iyi ki olmamis sin boşver sen kaldiramazdin dedi anlamadım detaylı konuştum . Babasını şüphe üzerine alıp yaptıkları işkenceden bahsetti babasının 2 hafta şalvar benzeri bi etekle evde kaldigindan oturamadigindan ona jopla tecavüz ettiklerinden bahsetti acısını gözlerinden okumuştum . Yinede inanmak istememistim babamın karakolda memur olmasından mi bilmiyorum inanmayı bi türlü kabul etmemistim . Sonra babamın emekli olmasına yakın evde temizlik yaparken dolabın üst köşesine saklanmış kağıtlar buldum babam çalıştığı yeri mahkemeye vermişti gizlice emekli olmuştu . Babamı emekliliğine 1 gün kala seni oldurecez demislerdi . Babama yıllarca sen ajansın diye işkence etmişlerdi babam onların birçok pisliğine şahit olmuştu .okuduklarıma inanamıyordum babam sert ve ağzı bozuktu şimdi anlıyorum annemin babanız böyle değildi gençken derdi hep memuriyete başladıktan sonra günden güne değişti demisti aman kanında varmış vs deyip durmustum. . Şimdi okudukca diyorum ki bunları gören yaşayan şahit olan vs. Biri nasıl normal kalabilir ki ben duyduklarimdan bu kadar etkilenmisken. Suan neden hala okuyorum bilmiyorum ama okudukca okuyorum sanki birgün bunları yüzlerine vuracak bu pislik insanlara haykiracak gücü bulabilecekmisim gibi..