• Döndük mü yine gerisin geri?
  • --Ferda… Mavi gömleğimi bulamıyorum. Yoksa kirli sepetinde mi?
    --Hayır, Birtanem… O gömleğini ve birkaç parça giyim eşyanı geçen hafta gelen tamirciye verdim.
    --Tamirciye mi? Sen şaka yapıyor olmalısın. O gömleği ben çok seviyordum.
    Bir anda sinirlendi. Ama biliyordum alevi çabuk sönüyordu.
    --Tamer’cim… Onlar seni pek de açmıyordu. Ben sana yenilerini alırım.
    --Başka hangi eşyalarımı verdin? En azından bana sorsaydın ya…
    Üzgündü. Kendisine ait eşyalardan kolay kolay vazgeçemiyordu. Kendisine söylesem buna asla izin vermeyecekti.
    --Geçen hafta tamirci mi geldi, dedin? Benim neden haberim yok?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Banyonun musluğu damlatıyordu. Armatürleri değiştirdim. Fark etmedin mi?
    Fark etmediğini biliyordum. Dalga geçer gibi konuştu.
    --İyi bari yeni armatürle banyo yapayım ben de....
    O banyodayken ben ortalığı toparlıyordum. Bir ara telefonuna mesaj geldi. Aslında pek ilgilenmedim. Her zaman mesaj gelirdi. Ama telefonuna yakındım ve göz ucuyla baktığımda bir kadından geldiğini gördüm. Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Mesajı okudum. Ama o an ki düşüncem; belki önemli bir mesaj olabilirdi. Haber vermem gerekebilirdi. Kadın mesajında Cumartesi günü saat 17.00’teTaksim’de bir kafede buluşmak istediğini söylüyordu. Normal zamanda belki de dikkatimi çekmezdi bu mesaj… Ama cümlenin sonunda “canım” yazıyordu. İlginç gelmişti bana… Daha doğrusu kocama canım diyen ve buluşmak isteyen kadının davranışı ilginç gelmişti. Kocamın bu kadar seviyesizliğe izin vermemesi gerektiğini düşünüyordum. Aklımda başka en küçük bir art niyet yoktu. Çünkü ben hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım. Oldukça güzel bir kadın olduğumu biliyordum. Üstelik de akıllı ve zekiydim. Gençliğimden beri her zaman kendime yatırım yapmıştım. Bunun karşılığı olarak da iyi bir şirkette üst düzey yöneticiliğe kadar yükselmiştim.
    Gençliğimden beri her zaman göz önündeydim. Erkeklerin ilgisini hemen çekebiliyordum. Ama ben Tamer’i sevdim. Çünkü onun sevgisine inandım. Bana güzel bir kadın gibi değil de; bir sevgiliye bakar gibi bakıyordu. Yüreğimi okşuyordu sözleri… Birkaç yıl iki sevgili olarak ilişkimizi devam ettirdik. Sonra da görkemli bir düğünle evlendik. Çevremizdeki insanlar daha çok Tamer’i tebrik ediyorlardı. Ne de olsa harika bir kadınla evlenmişti. Gerçekten de o gelinliğin içinde bir kuğu kadar güzeldim.
    Ben her zaman güzeldim.
    Düzenli spor yapan, beslenmesine dikkat eden, boş kaldığında okuyan, araştıran, yeni yeni uğraşılar edinmeye çalışan, bilgili bir kadınım. Akıllı ve aklını kullanmasını bilen bir kadınım.
    O yüzden de hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım.
    O yüzden de Tamer’in benim dışımda bir başka kadına bakacağını asla düşünmedim.
    Ama şimdi bir kadın kocama canım diye hitap ediyor ve buluşmak istediğini söylüyordu.
    Mantığım ve duygularım ilk kez farklı düşünüyordu. Üzerinde durulmaması gereken bir konuydu aslında… Yine de içimden bir ses beni rahatsız eden şeyler söylüyordu.
    Sonunda kendi kendimi rahatlattım. Tamer’in beni aldatması için aptal olması gerekirdi. Ve onun bana olan sevgisi gerçekten de görülmeye değerdi. Bu şekilde düşünerek ona haksızlık etmek istemiyordum.
    Banyodan çıktığında elbette ki o mesajdan Tamer’e bahsetmedim. Gerek yoktu. Üzerinde durmaya değmezdi. Eminim ki işgüzar bir kadın kocama yaranmak için bu şekilde bir ifade kullanmıştı. Nasılsa Tamer onun ağzının payını verecekti.
    Sonrasında bu mesajı tamamen unutmuştum. Ama cumartesi günü Tamer’in dışarı çıkmak için hazırlandığını görünce ister istemez sordum.
    --Birtanem… Dışarı mı çıkıyorsun?
    Umursamaz bir şekilde cevap verdi.
    --Evet… Bizim çocuklarla buluşacağım. Uzun zamandan beri görüşmedik. Beni çağırıyorlar.
    --Tamam canım… Selam söyle benden de…
    Bizim çocuklar dediği üniversiteden beri devam eden 5-6 kişilik arkadaş grubuydu. Hepsini de tanıyordum. Hepsi de kariyer sahibi insanlardı.
    Tamer gidince evi topladım. Yıkanacak olan çamaşırları makineye koydum. Mutfağı düzene soktum. Efe’nin odasını düzenledim. Sonra alışveriş listesi yapıp markete gittim. Döndüğümde aldıklarımı dolaba yerleştirdim. Biraz kitap okudum. Yarın giyeceğim kıyafeti hazırladım.
    Bir anda saate baktım. Malum randevuya bir saat vardı. Nedense aklıma değişik türde fikirler gelmeye başlamıştı. İçimden bir ses; saçmalama, diyordu. Aklıma gelen bu düşünceden utanmıştım. Ama yine de ani bir kararla giyinip dışarı çıktım. Kendi arabamı kullanmak yerine bir taksiye binmek daha akıllı olacaktı.
    Taksim’e giderken yolda tabletimden o kafenin adresini buldum. Güzel bir kafeydi. Camdan içerisi gözüküyordu. Tamer’i görmedim. Ama yine de şalımla yüzümü örterek taksi içerisinde beklemeye başladım. Yaklaşık onbeş dakika sonra Tamer benim yaşlarımda bir kadınla birlikte kafeden dışarı çıktı. Sonra arabasının olduğu park yerine doğru yürümeye başladılar. Kadın Tamer’in koluna girmişti. Gayet de mutlu görünüyorlardı. Üstelik de oldukça rahatlardı. Kimseden çekinmiyorlardı. Böyle bir şeye hayatım boyunca tanık olacağıma inanmazdım. Oysa onlar karşımdaydı. Ne düşüneceğimi, nasıl davranacağımı bilemedim. Bir başka kadın gibi onların önüne çıkıp ikisini de rezil edecek bir yapıda olmadım hiçbir zaman… Her zaman kendine güvenen ve her zaman ayakları yere basan bir kadındım. Başka türlü davranamazdım. Üstelik de gördüğüm kadarıyla kocamın yanındaki kadın hiç de ideal bir kadın profilinde değildi. Benimle boy ölçüşecek türde bir kadın değildi. Onlar arabayla giderlerken ben taksiyle takip ediyordum. Taksinin arka koltuğunda sanki beni görecek diye elimle yüzümü kapatıyordum. Oysa başımda şalım, gözümde güneş gözlüğüyle taksinin içinde beni görmesi, görse bile tanıması mümkün değildi. Ama ben de tanımıyordum kendimi… Yanında bir kadın olan kocamı takip ediyordum. Bu ben olamazdım. Kendime asla yakıştıramadığım bir olayın içindeydim. Bir şey olacaktı. Bilmediğim bir şey olacaktı ve Tamer kendisini aklayacaktı. Başka türlüsü olamazdı. Buna inanmak istiyordum.
    Bir süre sonra araba ünlü bir otelin önünde durdu. Arabanın anahtarını valeye verip içeri girdiler. Taksinin içinde ne yapacağını bilmeyen insanların kararsızlığı içinde bekliyordum. Böyle bir durumda ne yapılabilirdi ki… Ya da ben ne yapmalıydım. Sonra taksi ücretine biraz ilave para ekleyerek taksiciye verdim. Sanki bir anlamda bu gördüğünü kimseye söyleme demek istedim. Taksicinin bana acıdığını düşünüyordum.
    Yavaş adımlarla otelin kapısından içeri girdiğimde onlar da asansöre biniyorlardı. Ne yapacağımı bilemedim. Otelin lobisinde öylece dolaşıyordum. Sonra asansörü gören bir masaya oturarak beklemeye başladım.
    Zaman geçmiyordu. Bir kahve söyledim kendime… Kahvem geldiğinde yavaş yudumlarla içmeye başladım. Sürekli olarak elimle fincanı döndürüp duruyordum. Yukarıda neler olduğu konusunda bir fikrim vardı. Ama benim ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Burada neden bekliyordum ki… Ya da neden yukarıda değildim. Buraya neden geldiğimin bile farkında değildim aslında… Sanki beni tüm duygularımdan arındırmışlardı. Sanki benimle hiçbir alakası olmayan bir olayın gözlemcisi gibiydim.
    Tamer’le ilk karşılaştığım günler aklıma gelmişti. Erkekler her zaman peşimdeydi. Çünkü gerçekten güzel bir kadındım. Bu durum etrafımdaki erkekleri cezbetse de daha çok kadınların olumsuz tepkilerini alıyordum. Kıskanılıyordum. Hatta evli arkadaşlarım bile zaman zaman eşlerini benden korumak için komikçe davranışlar sergiliyorlardı. Oysa ben sadece kariyerimi düşünüyordum. İşimde başarılı olmayı… Kısa ilişkilerim olmuştu ama sadece Tamer gülümsememle ilgilenmişti. İlk tanıştığımızda bana söylediği söz; “Bir gülümseme bir kadına ancak bu kadar yakışabilir” olmuştu. Bu sözü o kadar hoşuma gitmişti ki… Sonra da beni zaman zaman gördüğünü, uzaktan takip ettiğini ve özgüvenime hayran olduğunu söylemişti.
    Gülümsemem ve özgüvenim…
    Benim çok değer verdiğim iki özelliğim…
    Oysa diğer erkekler hep güzel olduğumdan bahsetmişlerdi. Güzel olduğumu biliyordum. Bildiğim bir şeyin bana söylenmesi hiç de ilginç gelmiyordu bana… Ama Tamer iç dünyamı okuyordu. Yani söylediklerimden değil, söylemek istediklerimle beni tanımaya çalışıyordu. Çok iyi bir dinleyiciydi. Ayrıntıya önem veriyordu. Anlattığım bir şey olduğunda çok mantıklı sorular soruyordu. Nezaketen dinlemediğini belli ediyordu.
    Buluşmalarımız sıklaşmıştı. Hatta çalıştığım şirketin personelin moralini artırmak için düzenlediği balolara da Tamer’le katılıyordum. Onunla yaptığım samimi danslarımızı herkesin görmesini istiyordum. Daha doğrusu şirketteki erkeklere bir şekilde gözdağı veriyordum bu hareketimle…
    Tamer gerçekten de beyefendi bir erkekti. Kadın ruhundan anlıyordu. Beni maço duygularla sahiplenmiyordu. Özgür bırakıyordu ama üzerimdeki hakimiyetini de belli ediyordu. Yine de ben onun bu davranışını anlamsız buluyordum. Kendime her zaman güveniyordum. Kendi kanatlarımla uçmuştum şimdiye kadar… Tamer’in bu erkekçe tavırlarını fazla iyi niyetli bulsam da rahatsızlığımı belli etmiyordum.
    İki yıl sonra evlenmiştik. Ne harika bir düğün olmuştu. Ne kadar da mutluyduk. Hele de ben… Yuvamı çok seviyordum. Her işle kendim ilgileniyordum. Eşyaların seçimi de dahil yerleşimine kadar ben karar veriyordum. İşyerinden arta kalan zamanımı tümüyle evde geçiriyordum. Huzur buluyordum. Hele de Tamer’le birlikteysek… Yuvam benim cennetimdi. Cennetimi seviyordum.
    Üç yıl sonra Efe dünyaya geldi. Canım yavrum… Dünyanın en güzel bebeğiydi benim için… Elbette ki çok özeldi. Özel olarak yetiştirmeyi istiyordum. Bu konuda uzman kişilerin kitaplarını okuyor, öğrendiklerimi Efe’nin daha sağlıklı ve daha güzel yetişmesi için kullanıyordum. Kimseyi karıştırmıyordum. Eskiden kalan yöntemleri uzak tutuyordum. Her ne kadar Tamer’in ailesi zaman zaman kendi düşüncelerini söylese de, dinliyor gözüküyor ama uygulamıyordum. Her şey küçük yaşta öğrenilmeliydi. Bir müzik aletini çalmayı öğrenmeliydi. En az iki yabancı dili ana dili gibi konuşabilmeliydi. Yüzme ve basketbol konusunda kendini yetiştirmeliydi. Bütün bunları yaşı elverdiğince hayatına sokmayı planlıyordum. Hiçbir masraftan da kaçınmıyordum.
    Tamer benim bu fedakarlığımı kimi zaman şaşkınlıkla, kim zaman da hayranlıkla izliyordu. Bendeki bu enerjinin kaynağını merak ettiğini söylüyordu. Mutluyduk. Hem de çok fazla mutluyduk. Evimizde pek tartışma olmuyordu. Buna izin vermiyordum.
    Karşı koyamadığım, engelleyemediğim tek şey zamandı.
    Zaman da su gibi akıp gidiyordu.
    Efe 15 yaşına gelmişti. Dile kolay 18 yıllık bir evlilik… Her zaman huzurla, mutlulukla, sevgiyle dolu dolu geçen 18 yıl… Bir kez bile kavga etmeden, bir kez bile birbirimizi kırmadan, incitmeden geçen 18 yıl…
    Ve ben şimdi bir otelin lobisinde kocamın üst kattaki odalardan birinde bir kadınla neler yaşadığını merak ederek bekliyordum. Beynimde o kadar çok ses yankılanıyordu ki… Ama tüm sesler birbirine karışmış gibiydi ve hiç bir şey anlaşılamıyordu.
    Neredeyse üç saatin sonunda asansör kapısı aralandı ve Tamer’le yanındaki kadın dışarı çıktı. İkisi de mutlu görünüyorlardı. İşlemler için resepsiyona giderlerken ben hala ne yapacağımı bilmiyordum. Belki de saklanmak istiyordum. Sadece kocam ve yanındaki kadından değil, herkesten… O an burada olmamayı istiyordum aslında… Ya da yer yarılsaydı da içine girebilseydim. Otelden dışarı çıkarlarken bir an Tamer’in bana baktığını gördüm. Başımda şal, yüzümde ise güneş gözlüğü vardı ama yine de beni tanıyabilirdi. Başımı çevirdim. Sanki o büyük yanlışlığı yapan bendim. Sanki onun yaptığı ihanet değil de orada olmak, onları takip etmek daha büyük bir yanlışlıktı. O yüzden başımı çevirdim ve beni görmemesini diledim.
    Bir an bakışlarımız karşılaştı. Sanırım beni tanımıştı. Yüzündeki ifadeden anlamıştım.
    Onlar gittikten sonra bir süre daha oturduğum yerde öylece kalakaldım. Ben ihanete uğrayan bir kadındım artık… Kocam beni bir kadınla bir otel odasında aldatmıştı. Buna inanamıyordum. Böyle bir olayın benim başıma gelmesine gerçekten inanamıyordum. Üstelik de kadın öyle fazla özelliği olan biri değildi. Güzellik ve çekicilik konusunda benimle asla yarışamazdı. Kıyafeti bile zevksizdi. Tamer’in böyle bir kadınla beni aldatmış olmasını hala anlayamıyordum. Tamer’i tanıyordum. Onun kaliteli zevkleri vardı. Zevklerinin bu denli zayıflık göstermesini anlayamıyordum.
    Yıllar boyunca her zaman iyi bir eş olmaya özen göstermiştim. Her zaman iyi bir anne olmaya çalıştım. Hiçbir zaman evimi, yuvamı ihmal etmedim. Evimde her zaman ama her zaman fedakarlık yaptım. Eşim, çocuğum mutlu olsun diye tüm enerjimi onlara harcadım. Şimdiyse kocam hiçbir konuda benimle yarışamayacak bir kadınla beni aldatmıştı. Bu haksızlıktı. Anlamsızlıktı.
    Otelden çıkıp bir süre yürüdüm. Sanki bir boşluktaydım. Nereye gittiğimin bile farkında değildim. Sonra dönüp otele baktım. Üst katlarına… Kimbilir hangi odasında yaşanmıştı bu ihanet… Belki de şu an odadaki tüm izler silinmişti. Benim içimdeki izler de silinecek miydi acaba… Bir süre sonra unutulacak mıydı. Hiç sanmıyordum.
    Böylesi bir ihanet yaşayan diğer kadınlar ne yapıyor acaba…? Bir filmde görmüştüm, kadın kocasının üzerine bir panter gibi saldırıyordu. Kocası da kendisini savunuyordu. Ben böyle bir şeyi yapamam ki… Ya da bir arkadaşımın, dostumun yanına gidip derdimi anlatamam ki… Ben böyle bir şey yaşadığımı hiç kimseye anlatamam ki... Hatta avukata bile…
    Tanrım…
    Bir an tüm ruhumun bedenimden çekildiğini hissettim. Bir an nefessiz kaldığımı…
    Avukat sözcüğü rahatsız etmişti beni… Bunun anlamı belliydi. Avukat; mahkeme demekti. Boşanma demekti. Boşanma ise yuvamın dağılmasıydı. Mükemmel bir kadın olan Ferda’nın diğer kadınlardan bir farkının olmamasıydı. Boşanmak aynı zamanda Efe’nin hayatında olumsuzluklar yaşanması demekti. Boşanmak, herkesin diline sakız olmak demekti.
    Yolda kendinden emin şekilde yürümeye çalışırken bundan sonra nasıl bir hayat beni beklediğini düşünüyordum. Hava iyice kararmıştı ama ruhumdaki yaraları gizleyemiyordu. Duygularımdan kan akıyordu ve ben bu kanı nasıl saklayacağımı düşünüyordum. Ne acı ki, içimdeki acıyan yaralarımı yüzümdeki acı bir tebessümle saklamak zorunda hissediyordum. Yıllarca kalabalık ortamlarda kendimden emin bir vaziyette dolaşan ben, şimdi insanlardan kaçmak istiyordum. Sanki aldatıldığımı anlayacaklar diye korkuyordum. İlk kez yüreğimde anlamını bilmediğim bir korkunun varlığını hissediyordum.
    Bir taksiye binip eve gittim. Evde sadece Efe vardı. Beni görünce rahatlamıştı.
    --Neredesin, Anne… Merak ettim seni… Hiç bu saatte dışarda olmazdın. Yemek de yapmamışsın.
    Zoraki de olsa gülümsedim. Öylesine yorgundum ki…
    --Bir arkadaşımla lafladık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Şimdi sana bir şeyler hazırlarım.
    --Benim karnım tok, Anne… Dışarıdan kendime pizza söyledim.
    Başka zaman olsa dışardan bir şeyler söylemesine tepki gösterirdim. Ama şimdi bununla ilgilenecek durumda değildim.
    --İyi yapmışsın, oğlum… Afiyet olsun.
    Bu sözlerim Efe’yi şaşırtmıştı. Bakışlarından anlıyordum. Gülümseyerek odasına gitti.
    Üzerime rahat bir şeyler giyip mutfağa geçtim. Yemek yapmalıydım. Ama kime yapacaktım ki… Ben hiç aç değildim. Daha doğrusu bu durumda yemek yiyemezdim zaten… Tamer de büyük bir ihtimalle tok gelecekti. Tabi gelirse… Bu düşünce içimi acıttı. Beni aldatan adama hala yemek hazırlamayı düşünüyordum. Kendime bir kahve yaptım. Sonra da kahvemi alıp salona geçtim. Evimin salonu bir anda bana kocaman gelmişti. Koskoca bir dünya gibi… Belki de ben küçülmüştüm. Çünkü öylesine rahatsız hissediyordum ki kendimi…
    Efe’nin bile yanıma geldiğini son anda gördüm.
    --Anne… Bana aldığın o çizgili tişörtümü bulamıyorum. Hem yine odamı düzeltmişsin.
    --Üstten ikinci çekmecede… Sağ tarafta...
    --Ya, yeşil kot pantolonum…?
    --Kirliydi. Kirli sepetinde şu an… Yarın yıkarım.
    Efe’nin yüzüne bakmadan sorularına karşılık verdim. Sanki robot gibiydim o an… O da başka soru sormadan geldiği gibi hızla odasına geçti.
    İlk kez kendi evimin havasından rahatsız oluyordum. Sanki bir şey boğuyordu beni… Kendi salonumda bir mahkum gibiydim. Oysa öylesine özveride bulunmuştum ki, kendi hayatımı bile tam olarak yaşamamıştım. Bunca fedakarlık yaptığım halde kocama bile yaranamamıştım. O bile beni acımasızca aldatmıştı.
    Hava güzeldi. Balkona çıkıp biraz hava almak istedim. Şehre bakıyordum. Her yerde ışıklar vardı. Yine de bu ışıklar şehrin karanlığını aydınlatamıyordu. Tıpkı benim içimdeki dünyam gibi… İçimde de zifiri bir karanlık vardı. Güneşim sönmüştü.
    Tamer geç bir saatte geldi. Salonda bana selam verdi. Başımla selamına karşılık verdim. Sonra da her zaman yaptığı gibi üzerini değiştirip yanıma geldi. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de bir süre televizyona baktık. Ama ikimiz de televizyonda ne olduğunun farkında değildik.
    Titreyen bir ses tonuyla sordum.
    --Aç mısın?
    Kaçamak bakışlarla cevap verdi.
    --Hayır. Arkadaşlarla bir şeyler yedik.
    Zaten yemek yoktu. Öylesine sormuştum. Her zaman ki sorularımdan biriydi. O arkadaşlarının kimler olduğunu biliyorum demek isterdim. Ya da kim olduğunu…
    Kendime öylesine kızıyordum ki o an… Beni aldatan adama aç mısın diye sormuştum. Aslında nasıl davranmam gerektiğini gerçekten de bilmiyordum. Böyle bir şey herkesin başına gelebilirdi. Ama benim başıma asla gelmezdi. Never say never… Demek ki doğruymuş. Demek ki insan asla, asla dememeliymiş.
    Televizyon açıktı ama ortam inanılmaz sessizdi. İkimiz de kendi sessizliğimizde kıvranıyorduk. İkimiz de kendi içimizdeki seslerle boğuşuyorduk.
    --Neden, Tamer…?
    Yüzüme baktı.
    --Ne, neden…?
    --Sizi gördüm.
    Bir süre cevap veremedi. Ne söylemesi gerektiğini bilmeyen insanların kararsızlığını yaşıyordu. Belki de itiraz edecekti. Belki de o ben değilim diyecekti. İnkar edecekti.
    --Ben de seni gördüm. Otelin lobisinde… Yanına gelemedim. Yakışık almazdı.
    Ne kadar rahattı ya da ne kadar rahatsız, bilemiyordum. Ama sesinde bir pişmanlık yoktu. Öyle ihanet eden ve yakalanan kişi sendromunu yaşamıyordu.
    --Peki, senin bu yaptığın yakışık alıyor mu?
    --Ben ne yaptım ki…?
    Karşımdaki kişiyi tanıyordum. Kelime oyunları yapmak konusunda becerikliydi.
    --Yaptığına ihanet deniyor. Yani aldatma… Yani güveni kötüye kullanma…
    --Belki de… Ama ihanet eden insanlar suçluluk psikozu yaşar. Sence bende öyle bir tavır var mı?
    Yoktu. Aslında rahat bile sayılabilirdi. Sanki ihaneti değil de önemli bir konuyu tartışıyor gibiydik.
    --Bu senin suçsuz olduğunu göstermez. Sen evlilik kurumuna ihanet ettin.
    --Suçsuzum demiyorum. Ama haklı gerekçelerim var.
    Hayatımda hiçbir zaman şirret bir kadın olamadım. Hakkımı ararken bile her zaman hanımefendi çizgimden taviz vermedim. Her zaman kendime hakim oldum. Hiçbir zaman içimdeki fırtınanın beni ele geçirmesine izin vermedim. Her zaman dingin bir deniz kadar sakindim. Ama ilk kez, ilk kez biraz olsun sesimi yükseltmek istiyordum. İlk kez o bilindik çizgimden uzaklaşmak istiyordum.
    --Ferda… Bırak kendini… Davranışlarını kontrol etme… İçinden geldiği gibi davran bana… Bana ihanet ettiğimi söylüyorsun. Ki kısmen doğru… Buna rağmen hala o bilinen tepkinin çok uzağındasın.
    Kocamdı. Yirmi yıldan beri birlikteydik. Beni tanıyordu.
    --Söylesene, Tamer… Haklı gerekçelerin ne…? Neden bana ihanet ettin?
    --Senin yüzünden…
    Şaşırmıştım.
    --Ne…? Benim yüzümden mi? Anlamadım.
    --Anlayacağını sanmıyorum zaten… Zaten biraz olsun anlamış olsaydın bugün bu durumda olmazdık.
    --Sen yine de söyle, Tamer… O kadında olan ve bende olmayan şeyi söyle… Neden o kadını bana tercih ettiğini söyle…
    Acı acı güldü. Kendisini anlamadığımı düşünüyordu.
    --Ben seni seviyorum, Ferda… Ben seni çok seviyorum hem de… Ama sen beni yoruyorsun. Anlatabiliyor muyum, yoruyorsun.
    Elbette ki anlamamıştım. Hem beni sevdiğini söylüyordu hem de bir başka kadınla beni aldatıyordu. Yüzümdeki ifadeden açıklama gereği hissetmişti.
    --Sen bir ağacın en tepesindeki meyvesin. O kadın da aynı ağacın en aşağıdaki dalındaki meyve… Üstteki meyveler çok fazla güneş görür. O yüzden de daha olgundur, daha lezzetli… Oysa aşağı daldakiler ise daha ham...
    Verdiği örneği pek sevmemiştim. Alaycı bir dil kullanarak karşılık verdim.
    --Buna rağmen sen o ham meyveyi lezzetli olana tercih ettin.
    Güldü. Ama eskiden güldükleri gibi değildi.
    --Yukardaki meyveler lezzetlidir. Ama ulaşması zordur. Oysa aşağıdakiler öyle değil. Elimi uzattığımda koparabilirim.
    Biraz sesimi yükselttim. Verdiği örnek hiç de güzel değildi.
    --Ben senin karınım, Tamer. Tepedeki meyve değil. Ulaşmak zorunda değildin. Aynı evde yaşıyoruz. Aynı yatakta yatıyoruz. Elini uzatman bile gerekmiyor.
    O da sesini biraz yükseltti. Bu evde ilk kez bu şekilde konuşuluyordu.
    --Sen öyle mi sanıyorsun ha… Demek elimi uzatmam bile gerekmiyor. Bir bak ilişkimize… Ama senin gözlerinle değil, benim gözlerimle bak… Ya da biraz olsun objektif ol… Ben sana ulaşamıyorum, Ferda… Ben seni etkilemekte zorlanıyorum. Çünkü öylesine kendine ait bir dünyan var ki… Ve sen bu dünyaya bizi de sürüklüyorsun. Efe’yle beni… Kendi koyduğun kurallarla bizi de yönetmeye çalışıyorsun.
    Bozulmuştum. Ondan böyle bir tepki beklemiyordum.
    --Saçmalama… Koskoca adamsın. Bu sözü Efe söylese anlardım da… Senin söylemen biraz garip…
    --Düşün bir kez… Ben bu evde son kez hangi işi yaptım. Market mi, tamir mi… Ya da herhangi alınan bir şey söyle… Benden istediğin ve benim aldığım bir şey söyle, Ferda…
    --Sen ne yapmaya çalışıyorsun. Konuyu bilerek saptırıyorsun. Biz senin aldatma işini konuşuyoruz.
    --Konuyu saptırmıyorum. Her şey senin davranışlarınla alakalı…
    Güldüm. Ama aslında ne için güldüğümü de bilmiyordum. İçinde bulunduğum durum gerçekten de trajikomikti. Beni bir başka kadınla aldatan kocam beni suçluyordu. Ama henüz ne ile suçlandığımın farkında bile değildim.
    --Eskiden gençtim. Tüm enerjimi sana veriyordum. Sen hiçbir zaman diğer kadınlara benzemiyordun. Yani senin çıtan hep çok yukarlardaydı. Ama yine de seni etkiliyordum. Çünkü sen mutlu olduğunda bu dünya bana cennet oluyordu. Çünkü seni seviyordum. Seni mutlu etmeyi seviyordum.
    --Bu da demektir ki bana olan sevgin artık tükenmiş. Belki de son günlerde bana uzak olmanın nedeni bu… Hatta beni aldatmanın nedeni de bu…
    Bir anda sinirlendi.
    --Lanet olsun! Neden anlamamakta direniyorsun ha…! Neden biraz olsun çaba sarf etmiyorsun! Ben seni hala çok seviyorum, Ferda… Ama sana ulaşamıyorum. Seni etkileyemiyorum eskisi gibi… Çünkü sen beni yoruyorsun. Yoruluyorum artık. Sen benim tüm enerjimi yutuyorsun.
    Garip sözlerdi bunlar… Konuyu hala birbirine bağlayamıyordum.
    --Ben bu evde neyim, Ferda… Medeni kanun evin reisi olarak erkeği belirlemiş. Bir bak bana… Ben bu evde reis olarak hangi kararlara imza atabildim. Söyle… Evliliğimiz boyunca hem de… İyi kazanıyorum. Yine de aldığım maaş ortak hesabımıza yatıyor. Ve yine sen kullanıyorsun o parayı… Bu durum uzun zamandan beri böyle…
    Bir süre durdu. İçten içe gülmeye başladı. Belki de kendisine gülüyordu. Kendi yaptıklarına…
    --Seni istemeye geleceğimiz zaman bana ne demiştin, hatırlıyor musun?
    Cevap veremedim. Sadece yüzüne bakıyordum. Ne diyeceğini merak ediyordum.
    --Bir buket çiçek almamı söylemiştin. Hatta nasıl bir çiçek istediğini de belirtmiştin. Bir de çikolata… Ve mutlaka gümüş bir gondolda… Gondol küçük olmasın diye de ilave etmiştin.
    Ben hala Tamer’in yüzüne bakıyordum. Sanki bentleri yıkmış sel gibiydi karşımda… Oysa ben bu gece onun süklüm püklüm karşımda duracak ve benden defalarca özür dileyeceğini düşünüyordum.
    --Sen daha isteme olayından beri her şeye karışmaya başladın, Ferda… Bunu farkında olmadan yapıyorsun. Her şeye müdahale ediyorsun. Sanıyorsun ki senin elinin değmediği her şey yok olacak. Merak etme bir şey olmaz.
    Bu kadarı da fazlaydı.
    --Yok daha neler… Biz ne konuşacaktık sen konuyu nerelere çekmeye başladın.
    --Yaptığımı tasvip etmiyorum, Ferda… Ama şunu bilmelisin ki pişman değilim.
    Onun bu son sözü canımı yakmıştı. Hem de çok fazla…
    Ayağa kalktım.
    --Seni daha fazla dinlemek istemiyorum, Tamer… İster otele git, ister salonda yat. Ama yatak odasında yatmanı istemiyorum. Üzerindeki o günah kokusuyla yatak odamı kirletmene izin vermeyeceğim.
    O da ayağa kalktı.
    --Hayır… Bunu kabul etmiyorum. Ben yine de odamda yatacağım. Sen karşı çıksan da…
    Sesinde bir kararlılık vardı. Yavaş adımlarla Efe’nin odasına gitti. Onunla neşeli bir şeyler konuştu. Sonra da yatak odasına gitti.
    Ben ne yapacağımı düşünüyordum. Bana ihanet etmiş olan kocam, şu an yatağımdaydı. Üstelik de oldukça rahattı. Kendime şaşıyordum. Ben bu değildim. Ben bu kadar duyarsız bir kadın değildim. Benim gururum vardı. Kadınlık onurum… Ama yeterli tepkiyi gösteremiyordum. Her zaman kendi ayakları üzerinde durabilen, her konuda sürekli projeler üretebilen ben, bu konuda ne yapacağımı bilemiyordum.
    Aslında bu sorun bir başkasına ait olsa ona neler yapması gerektiğini söylerdim. Boşan, derdim. Hem de öyle bir boşan ki, ekonomik olarak asla belini doğrultamasın. Bu yaptığı yanına kar kalmasın. Bunu söylerdim.
    Bağırmak istiyordum. Hem de olabildiğince yüksek tonda… Hem de bir tepeye çıkararak… Öfke dolusu seslerle…
    Ağlamak istiyordum. Hem de istediğim gibi ağlamak… Kimsenin olmadığı bir yerde… Hem de hıçkırıklarla…
    İlk kez içimde büyük bir yalnızlığı yaşıyordum. İlk kez çaresizliği…
    Tamer’in yatak odasında yatıyor olması zoruma gidiyordu. Aslında onun bu evde olmaması gerekiyordu. Aslında onun canına okumam gerekiyordu.
    Hiç uykum yoktu. Aslında yaşadığım olay o kadar tahrip etmişti ki beni; uyku en son düşündüğüm şeydi. Salonda ayaklarımı altıma almış bir şekilde oturuyordum. Kalkacak, bir şey yapacak gücüm olmadığını düşünüyordum. Uzun zaman salonda öylece bekledim.
    Bir süre sonra yanıma Tamer geldi. Uykudan uyanmış gibi görünmüyordu. Uyumadığı belli oluyordu. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de sessizdik. İkimiz de o kadar çok şey söylüyorduk ki içimizden… Sessizliği o bozdu.
    --Bazen bu evde bir yabancı gibi olduğumu düşünüyorum.
    Bu cümlesi bile canımı yakmaya yetmişti. Yine başladı, dedim. Zaten bozuk olan moralimi daha da bozacaktı. Yüzüne baktım. Bana duygulu gözlerle bakıyordu. Bakışlarından rahatsız olmuştum.
    --Senin aldığın koltukta oturuyorum. Senin aldığın televizyonu seyrediyorum. Senin aldığın halının üzerinde yürüyorum. Sandalyeler, masalar, hatta penceredeki perdeler… Hepsini sen aldın. Hatta eskiyenleri sen değiştirdin yenileriyle… Yeni bir şey gördüğünde de kimseye danışmadan sen değiştirdin yine… Yani tüm değişikliği yapan sensin. Bana hiç sormuyorsun. Efe’ye hiç sormuyorsun. Hatta ne yiyeceğimize bile çoğunlukla sen karar veriyorsun.
    -- Bu eve ne alınmışsa ortak hesabımızdaki parayla alındı. Bizim paramızla… Yani senin ve benim… Sadece benim paramla alınmış olsaydı o zaman belki gurur yapabilirdin. Ama bunun için bu kadar hassas davranman gereksiz.
    --Geçen gün gelen davetiyenin üzerinde ne yazıyordu, gördün mü?
    --Hangi davetiyenin…? Seval’in oğlunun sünnet davetiyesinden mi bahsediyorsun?
    --Evet, ondan… Ferda Hanım ve Ailesi yazıyordu.
    Umursamaz bir tavır sergiliyordum. İkimiz de birbirimizi anlamıyorduk. Bu öylesine belli oluyordu ki…
    --Öyle yazacak tabi… Seval senin değil, benim arkadaşım…
    --Senin arkadaşındı. Ama senin sayende ben de tanıdım onu… Seval Hanım demiyorum ona… Seval diyorum. O da bana ismimle hitap ediyor. Demek ki o benim de arkadaşım… Ama mesele bu değil. O, bu evin reisinin sen olduğunu biliyor. Benim için acı olan da bu…
    --Tamer… Bence yanlış düşünüyorsun. Ne demek ailenin reisi… Modern ailelerde bu gibi kavramlar yok.
    --Efe bile bir sorunu olduğunda sana gidiyor. Benimle hiçbir şeyini paylaşmıyor.
    --Bunu mu dert ediyorsun. Daha çocuk o…
    --Çocuk dediğin 15 yaşında… Ve bir gün olsun baba-oğul gibi konuşamadık. Her sorununda sen ön plandasın.
    --Bu yaşlarda erkek çocukları annelerine düşkündür. Biraz daha büyüdüğünde elbette ki sana danışacağı çok şeyi olacaktır.
    --Beni anlamayacağını bildiğim halde konuşuyorum yine de… Ferda, sen gerçekten de kendini çok mükemmel bir şekilde yetiştirmiş bir kadınsın. Üstelik de zekisin. Bilgini çok güzel bir şekilde kullanıyorsun. Başlangıçta bu benim için büyük bir şans olarak değerlendiriyordum. Nasılsa evde her işe koşan akıllı bir karım var diyordum. Gözüm hiçbir zaman arkada kalmadı. Hala da öyle… Sen bu işi çok güzel idare ediyorsun. Ama ben geride kaldıkça sürekli olarak eksiliyorum. Tükeniyorum. Farkında değilsin sen, ben yok oluyorum.
    Yüzüme bakıyordu. Sözlerinde anlaşılmayı bekleyen bir insanın isyanı vardı sanki… Sanki suçlu olan kendisi değilmiş gibi bakıyordu bana…
    --Arkadaşlarla buluştuğumuzda zekanla, bilginle, kendinden emin konuşmanla onları ne kadar ezdiğinin farkında değilsin sen… Düşüncelerini çok güzel ifade ediyorsun. Üstelik de çok güzelsin. Hatta güzel bir kadından bile çok daha güzelsin. Ve sen bu kadar güzelken etrafındaki tüm ilgileri üzerine topladığının farkında değilsin.
    --Ne yani… Bildiğim bir şeyi konuşmayayım mı. Ya da çirkin bir kadın gibi mi davranayım. Ben buyum, değişemem ki…
    --Senden değişmeni isteyen yok, Birtanem… Zaten değişemezsin. Ama değişen biri var. O da benim… Ben şimdiye kadar hep seni mutlu etmeye çalıştım. Ama senin sıradan zevklerin yok. Başka bir kadını mutlu edecek, bulutların üzerine çıkaracak bir sürpriz, seni sadece gülümsetebiliyor. O kadar… Yine de ben seninle gurur duyuyorum. Yine de mutlu olman için çabalıyorum. Ama yoruldum. İnan bana yoruldum.
    Bir süre sustu. İçindeki öfke henüz dinmemişti.
    --Benim erkek olmaya ihtiyacım var. Benim gururumun okşanmasına ihtiyacım var. Benim egomun tatmin olmasına ihtiyacı var. Benim zaferlere ihtiyacım var, Ferda…
    Sesini biraz yükseltti.
    --Yahu sen benden eşyaların yerini değiştirirken bile yardım istemedin. Sana yardım etme zevkini bile benden esirgedin. İş yerinde sürekli değişik projelere imza atan, büyük zaferler kazanan ben, senin karşında küçücük bir zafer kazanmak istiyorum, anlamıyor musun. Küçük bir zafer… Sana kendimi ispat etmek istiyorum. Evdeki her hangi bir tamir olayında tamirci çağırıyorsun. Bana sormuyorsun bile… Belki benim yapabileceğim bir şeydir. Ama sen benim gücüme güvenmedin. Haklısın, belki de bozardım o tamir olacak nesneyi… Ama bir kez bozardım. Belki iki kez… Ama öğrenirdim. Sen izin vermedin bana… Sen benim ben olmama izin vermedin.
    Tamer’le her zaman mutlu olduğumuzu düşünüyordum. Çünkü hiçbir sorunumuz yoktu. İkimiz de iyi kazanıyorduk. Hatta o benden de fazla kazanıyordu. Etrafında her zaman takdir gören, sevilen bir kişinin karşımda bu şekilde isyan etmesi beni üzmüştü. Bazı konularda haklıydı. Evin her işiyle ben ilgileniyordum. Bunun nedeni belki de sorumluluk alma duygum fazla gelişmiş olmasındandı.
    -- Hatırlar mısın. Daha yeni yeni flört ediyoruz. Seni güzel bir yere götürmek istedim. Şık, nezih bir yere… Ne de olsa ilk intibaa çok önemlidir ya… Araştırdım, soruşturdum sonra da harika bir yer buldum. Benim için biraz pahalı bir yerdi ama seni seviyordum. Paranın ne önemi vardı ki… Neyse… O mekana gittik ben içimden inşallah bir terslik olmaz, inşallah olumsuz bir şey yaşanmaz diye dua ederken sen beni tebrik etmiştin. Hem de ne için, biliyor musun?
    --Ne için…?
    --Seçtiğim mekan için… Meğer orası senin en sevdiğin mekanlar arasındaymış. Daha önce defalarca gitmişsin. Düşünebiliyor musun ya, benim ilk kez gittiğim üstelik de pahalı diye içeri girerken ayaklarımın titrediği mekan senin sevdiğin mekanlar arasında…
    --İyi de, bunun neresi tuhaf ki…?
    --Neresi mi tuhaf… Sen bunu anlamadın hala değil mi. Ne demek istediğimi anlamadın. İşte o gece sen o sözleri söylediğinde ben kendimi orada bir sığıntı gibi hissettim. Sanki bir anda sen oranın müdavimi ben ise bir yabancıydım.
    --Biraz abartmıyor musun?
    --Beni anlayacağını zaten sanmıyorum. Çünkü senin anlamak gibi bir derdin yok. Senin anlaşılmak gibi bir derdin de yok zaten… Ama yine de söyleyeyim. O an ben orada ezildim, anlıyor musun. Kelimenin tam karşılığı bu… Ezildim. Ne olurdu sanki oraya daha önce defalarca gittiğini söylemeseydin. Ne olurdu sanki ben büyük bir bedel ödeyerek kapısından adım attığım o mekana sen rahatlıkla girdiğini söyleyerek beni küçültmeseydin. Ne olurdu sanki beni biraz olsun ya, biraz olsun anlayabilseydin.
    --Hatırladım o yeri… Babam da severdi orayı… O götürürdü bizi… Orayı tanımam bu yüzden… Zaman zaman da arkadaşlarla birşeyler içmek için giderdik. Hepsi bu…
    --Hepsi bu değil. Sen kendini gerçekten de çok iyi yetiştirmişsin. Üstelik de ailen oldukça varlıklı… Sana her türlü imkanı sağlamış. Sen de bu imkanları çok güzel şekilde değerlendirmişsin. Her şeyi fazlasıyla yaşamışsın. Artık küçük şeyler sana zevk vermiyor, biliyorum. Sana tek bir gül almak istiyordum o ilk günlerimizde… O zaman bile bana cimri dersin diye buket alıyordum. Ya da ne almak istiyorsam onun en iyisini… Kendimi mecbur hissediyordum.
    Gülmemek için kendimi zor tuttum.
    --Oysa ben o tek bir gülü bile büyük bir mutlulukla bağrıma basardım. Senden gelmiş olurdu nasılsa… Bence yanlış düşünmüşsün, Tamer...
    --Olabilir. Yanlış düşünmüş olsam da sebebi sensin. Her şeyi sebebi sensin. Bu evde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak olan her şeyin… Çünkü her şeyi sen planlıyorsun, sen yapıyorsun.
    -- Önemli olan senin ya da benim yapmam değil, yapılmış olması… Bizim bir çocuğumuz var. Onun geleceğe hazırlanması var. Bu evin bir şekilde devam etmesi var. İkimiz de çalışıyoruz. İkimiz de kazanıyoruz. Birlikte başarıyoruz, bazı şeyleri…
    --Ben ikinizi de seviyorum, Ferda… Ben yuvamı seviyorum. Ben sizi mutlu etmek istiyorum. Mutlu olmak istiyorum.
    Bu sözleri büyük bir duygusallıkla söyledi. Ama beni de oldukça sinirlendirmişti.
    --Neden ha… Neden beni aldattın o zaman… Hem bana ihanet ediyorsun hem de gözlerime bakarak hala beni sevdiğini söylüyorsun.
    --Sana bir cümle kullandım. Sen beni yoruyorsun, dedim. Hem de çok yoruyorsun, Ferda… Oysa o kadın öyle değil. Onunla tanışmak hiç de zor olmadı. Bir firmanın satış temsilcisi… Ofisime gelmişti. Sonra bir yerde karşılaştık. Ayak üstü biraz sohbet ettik. Oldukça rahat bir kadın… Sonra buluşmak istedi. Önce bir kahve içtik sonra da otele gittik.
    --Yeter…! Daha fazlasını duymak istemiyorum. Zaten yaşadığın rezilliği gördüm.
    --Ne gördün, Ferda…?
    --İhanetini…!
    --Hayır, görmedin.
    Yüzüne sert sert bakıyordum. Öfkem doruklardaydı.
    --Resepsiyondan işlemleri yaptırıp asansörle odaya çıktınız.
    Sesim titriyordu. Bu konuşmayı yapmak beni utandırıyordu.
    --Sonrasını görmedin. Sonra neler yaşadıklarımızı görmedin.
    Cevap veremedim. Haklıydı, sonrası yoktu. Ama bunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
    --Bir oda tuttum. Asansörle yukarı çıkarken kendimi çok kötü hissediyordum. Odanın olduğu kata çıktık. Ama odayı açmadım. Yani o odaya girmedik. Yapamayacağımı söyledim. Özür diledim. Otelden hemen ayrılmak istediğimi belirttim ona… O da bari bir şeyler içelim dedi. Anlayışlı davrandı. Ya da öyle davranmak zorunda kaldı. Otelin en üst katında restoran var. Orada birşeyler içtik. Hepsi bu…
    Yüzüne bakıyordum. Gerçeği arıyordum gözlerinde… Bana tatlı sert bir ifadeyle bakıyordu. Şimdiye kadar bana hiç yalan söylememiş kişiydi karşımdaki… Doğru söylediğine inanıyordum. Ben kocama her zaman inandım zaten… Onun dürüstlüğüne her zaman inandım. Bu sözlerinden sonra rahatlamalı mıydım peki… Ama yine de bir düşünce vardı beni rahatsız eden... Belki eylem yoktu ama o eylemi gerçekleştirmek için her şeyi yapmıştı. Bu yüzden de tam olarak masum sayılmazdı.

    --Ben seni çok seviyorum, Ferda… Ben bu hayatta sadece seni sevdim. O kadın bir anlık zaaftı sadece… Çünkü ilk kez emek harcamadan bir kadına ulaşmıştım. Belki de o bana ulaştı. Ama yapamadım. Yani sana ihanet etmek değildi, derdim. O an sen aklıma bile gelmedin. O kadın benim tarzım değildi. Yani dünya görüşümüz, özel zevklerimiz farklıydı.
    --Desene biraz bana benzeyen bir kadın olsaydı…
    --O an ne olurdu, inan bilmiyorum. Belki de o ihaneti yaşardım. Belki de sana olan sevgim beni korurdu. Çünkü ben hala bu hayatta senden daha güzel bir kadının olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü ben hala bu hayatta seni sevdiğim gibi bir başka kadını sevebileceğimi düşünemiyorum. Çünkü ben seni üzmek istemiyorum, Birtanem… Ben seninle yaşlanmak istiyorum.
    Bardağın yarısı boştu. Ya boş olan kısımların hesabını soracaktım ondan… O kadınla buluştuğu için cezalandıracaktım. Ya da dolu olan kısımla değerlendirecektim sadece… En azından zaaflarına yenilmediği için kaldığımız yerden devam edebilecektik. Gururun da sınırları olmalı… Bugün canımı çok yakmıştı ama üzerimdeki yük biraz olsun hafiflemişti.
    Bir an gülümseyerek baktı bana… Bakışlarında bir muzırlık vardı.
    --Biliyor musun, seni otelin lobisinde gördüğümde çok mutlu oldum.
    --Saçmalama… Ben o an yerin dibine girmenin hesabını yapıyordum.
    --Beni kıskanmıştın. Hem de ilk kez… Senin beni takip edeceğini asla düşünmezdim. O an koşup senin boynuna sarılmayı bile düşündüm.
    --Delisin sen ya…
    Ben bu adamı çok seviyorum. Elbette ki takip edeceğim. Elbette ki kıskanacağım. Ne de olsa benim kocam… Çocuğumun babası… Daha da önemlisi sevdiğim adam… Her ne kadar ayakları yere basan bir kadın da olsam, sonuçta kadınım. Benim olana elbette ki sahip çıkacaktım.
    O gece beraber yattık. Ama ikimizin de yakınlaşma cesareti yoktu. İkimiz de reddedilmekten korkuyorduk belki de… Belki de duygularımız hayli yorgundu. Dinlenmeye ihtiyacımız vardı.
    Ertesi sabah pazardı. Her zaman ki gibi diğerlerinden erken kalkıp markete gittim. Kahvaltılık bir şeyler aldım. Sonra da güzel bir masa hazırladım. Tamer hala uyuyordu.
    --Kalk bakalım uykucu… Neredeyse öğle olacak. Kahvaltı hazır…
    Bir müddet sonra baba-oğul ikisi de masadaydı.
    Mutfaktan Tamer’e seslendim.
    --Tamer…! Buraya gelebilir misin, lütfen…!
    --Efendim, birtanem…
    --Senin sevdiğin reçelden aldım ama kavanozun kapağını açamıyorum. Yardım eder misin?
    O an yüzünde oluşan ifadeyi sevdim.
    --Elbette, hayatım.
    Tamer kavanozun kapağını eliyle sıkıca tutup çevirmeye başladı. Ama açılmadı. Bu sefer daha da kuvvetli çevirmeye başladı. Kapak bir türlü açılmıyordu. Tamer tüm gücünü kullandığı halde başaramıyordu. Şişeyi kırmasından korkuyordum.
    --Şey, birtanem… İstersen kapağın altından kaşıkla bastır. Havasını al. O zaman belki açılabilir.
    Ama o hala bildiğini yapıyordu. Beni duymuyordu bile…
    --Canım… İstersen sana söylediğimi bir dene…
    Kendisine bir kaşık verip nasıl yapması gerektiğini söyledim. Dediğimi yaptığında kapak rahatlıkla açıldı. Kocamın yüzünde büyük bir iş başaran insanların gururu vardı.
    --Çok teşekkür ederim, Sevgilim… Eline sağlık…
    --Rica ederim.
    Tamer bir an için yüzüme baktı. Gülümsüyordu. Evet, sonuçta benim rahatlıkla açabileceğim kapağı birlikte açmıştık. Ama bu onu rahatsız etmemişti. Bilakis mutlu bile olmuştu. Sanki birlikte bir işi başarmış gibiydik.
    Kocam kendisini değersiz hissediyordu. Haklıydı belki de… Ben onu kendisini iyi hissedecek duygulardan mahrum bırakmıştım. Belki de bu yüzden kendisini bir başka kadının kollarına atmak istemişti. Kendini daha iyi hissedeceğini düşündüğü bir başka kollara… Belki de ben itmiştim onu o kadının kollarına… Kendini değersiz hissetmek, hayattan zevk almayı zorlaştırır. Kendine olan güvenini azaltır. Zamanla da yalnızlaştırır. Yalnız insan her zaman sığınacağı bir liman arar. Tamer neyse ki tam zamanında yanlıştan dönmüştü. Belki de bu olay birbirimizi anlamamız için gerekliydi.
    Ben evin her şeyine koşturarak iyi bir şey yaptığımı zannederken aslında en büyük yanlışı sevdiklerime yapmışım. Hem onların kendilerini iyi hissetme duygularını ellerinden almış, hem de kendi hayatımı farkında olmadan zorlaştırmışım. Bu şekilde davranarak fedakar eş, fedakar anne rolüne soyunmuştum. Yanlış yaptığımın farkında değildim. Tamer ilk kez içindeki duyguları net bir şekilde ortaya çıkararak benim hata yaptığımı söyledi. Üstelik inandırıcıydı. Sonuna kadar haklıydı.
    Tamer’in ihtiyacı olan şeyin ne olduğunu o kavanoz kapağını açtığında yüzünde görmüştüm. Benim gözümde değerli olduğunu görmek istiyordu. Çocuğunun gözünde pasif bir baba imajını silmek istiyordu.
    Önemli olan bir şeyin yapılması değil, paylaşarak yapılmasıydı. Ne de olsa biz bir aileydik. Herkesin kararı alınmalıydı. Belki sonuçta yine benim dediğim olacaktı ama eşim ve oğlum da kendilerini iyi hissedecekti.
    Değişmesi gereken bendim.
    Zaferi bireysel olarak değil, takım olarak kazanmalıydık.

    Özcan KIYICI
  • https://youtu.be/vpaZNmNOh-o

    Nerdesin Azapay, kara yerde misin, mavi gökte misin, yerle gök arasında bir kızıl çilede misin? Ulu yurdumuzun dağlarında çiçekler yirmi iki kez ölüp yirmi iki kez dirildi. Ve birkaç yüz yıllık ölüm uykusundan bir daha ölmemecesine dirildik. Hani bir er gelip; ‘’ÇIK EY YÜZBİN MIZRAĞIMIZ’’ demişti ya. Ne yüzbin mızrağı; beş yüz bin sine de cümle pusatlardan güçlü beş yüz bin yürek vuruyor şimdi. Yıl 1951 değil Azapay. Sen iyi bilirsin ki; bir yerde bir gök bayrak düşse, başka bir yerde bir albayrak kalkar. Ha al bayrak, ha gök bayrak. Yâni kıyamet kopana dek bizim bayraklarımız inmez.

    Kusura bakma Azapay, ben o gün çok küçüktüm. O buzlu yerde atın sürçmüştü ya… Irkımın en soylu düşlerini ipe vermiştiler ya… Ben o zaman çok küçüktüm. Zayıftım. Gök bayrağı kaldırmaya gelemedim. Büyüklerim de ne tuhaftı bilsen? Küçücük aklım, küçücük bedenim el verse de sana gelecek olsam, iyi biliyorum ki beni kollarımdan tutarak geriye savuracaklar, ‘’ Nene gerek otur oturduğun yerde’’ diyeceklerdi.

    Nerdesin Azapay! Ben beş yüz bin yürekten biriyim ki; damarlarımda deli ırmaklar akar, parmaklarımda pulat kalkanlar ezilir. Bana bir yerden ses ver Azapay!

    Seni hiç görmedim. Varsın ‘’Divâne’’ desinler ama, görsem bu kadar tanıyamazdım. Nasıl tanıyamam? Çok defa seni teneffüs ettim.

    Senin yağmuruna çamuruna, tozuna toprağına karıldığın yer benim yaşama sebebimdir. Bir güzeldin ki, Azapay, belki Tanrı seni hiçbir ere lâyık görmedi.

    Nerdesin Azapay! Bir kızım oldu, ona adını verdim. Seni unutanlara, seni bilmeyenlere inat, günde dokuz kez seni anlatıyorum. Bir kızgınım, bir üzgünüm ki sorma… Yaban illerden yaban yeller esti Azapay. Bir çok çaşıt ağızlar, bir çok yabana sözler ettiler. Ayağının tozunu düşünmek için bile ‘’Yasak’’ dediler. Gönlümüzce yaşamaya bir adım atamadık. Sen olmasan ne olurduk? Nasıl bir mağlupsun ki yedi iklimde hükmün geçer. Nasıl bir galipsin ki, havaya suya ekmeğe toprağa sinmişsin.

    Sonra uyandık Azapay. Herkes ekvatorun gâfil sıcağında güneşe taparken, bizim aklımıza rahmet yağdı. O eski değeri yitmiş sanılan canım küheylanlarla bize ulaklar yolladın.

    Nerdesin Azapay! Sesime ses ver. Özledim yüzünü göster. Biz her gün seni çağıracağız.

    Çağrımız ebedîdir. Ve bir gün geleceksin Azapay. Şimdi tutsaklara yılda bir kez ‘Konuş’ diyorlar. Tutsaklığın yılı, ayı, haftası mı olurmuş? Tutsağın derya gibi gönlünü kim sıkıştırdı haftaya. Biz, her saniyede altmış bin kez seni çağırıyoruz. İşte onun için geleceksin.

    NERDESİN AZAPAY! NERDESİN!
    (Azapay: Doğu Türkistanlı bağımsızlık kahramanı Osman Batur'un kızı) Dilaver Cebeci
  • Ben kucucuk cocuktum okula basladigimda. Bana okucak misin diye sormadilar ki. Verdiler elime kitabi defteri. Bunlari öğreneceksin dediler. Ali ata bakla basladik yola. İlkokulda iki siir ezberleyip carpim tablosunu da ezberleyince caliskan ilan ettiler beni. Artik caliskan olmustum. Bu sefer sormaya basladilar buyuyunce ne olmak istiyorsun. Level atlamistim. Anneni mi daha çok seviyorsun babani mi sorusundan farklı sorular sorulmaya baslanmisti. Heyecanlandim. Bilemedim. Ne olsam ki dedim. Doktordan korkardim.Küçükken annem yaramazlik yapma bak bu teyze hemşire sana igne yapar derlerdi. Hemsireleri de sevmezdim. Avukat nedir ne is yapar bilmiyordum. Sonradan dediler ki avukatlar yalan söyler. Yalan soylemeyi beceremezdim. Öğretmenimi cok severdim. Sonra her zaman ben öğretmen olacam dedim. Daha küçük yaşta sartlanmistim. Laf agizdan çıkmıştı bi kere. Annem komsularina beni anlatti hep. O komsunun cocugu takdir almis diye annelerin gipta ettikleri cocuk bendim. Toplumun beklentisi vardi. Oysa ben daha11 yasindaydim. Neyse ilkokul bitti. Ortaokulda caliskanlar sinifina gittim. Dershanelerde süründüm. Geldim liseye. Ağır bir ergenlik geçirdim. Hayallerim umutlarim inanilmaz derecede uçuk kaçıkti. Ben yine dera calismaya devam ediyordum. Liseyi de tesekkur takdirle bitirdim. Geldim unuverste sinavina. Kitapcik koydular onume. Bir kac tane de şeker. Sekerleri yiyemedim. Su icmek bile zamanimdan gidecek saniyordum. Sorulari defalarca okudum ve hic bir sey anlamadim. O anda ezan okundu.Annem su siseme okunup uflenmjs zemzem suyu doldurmustu. Umudum kalmamisti. Bende yardim et Allahim diyerek tum inancimla dua etmeye basladimSinav bitti. Nasil gevtindiye soruyorlardi. Hic bir sey anlamamistim. Noldu ne bitti hic bir sey hatirlamiyorum. Sanki kalemi ben oynatmadim da Allah yardim etmiş sorulari başkası çözmüş gibiydi. Saskin saskin gittim evime. Aylar sonra sinav aciklandi. 401 almisim. İlk tercihim de gelmisti. Cukurova ilahiyat. Hazirlik okucaktim. Ama bilmiyordum arapca neydi. Marife neydi nahiv sarf neydi. Öğrenmeye gitmistim. Bunca yil calisip o psikopat sehre gitmistim. Tam delirmek uzereyken karar verdim.Hazirligi geçtim. Sonra baba ocagina dondum. Evime odama. Evimizde kalorifer olmasa da ailenin sicakligiyla isinirim dedim. Oyle de oldu. Sonuc mu hala Sürünüyorum. Daha sonuna gelemedim. Tam 15 sene oldu. Ben okuyorum diye elime oklava verip hamur açtırmadilar. Ne öğrendiysem sağolsun youtubeden nefis yemek tarifleri kanalindan ogrendim. Annemden daha cok yardimci oldu. Simdi egitim hayatim bir film seridi gibi geçti onumden. Cocuklugum geçti gencligim gecti.Her sey geçti ama hala o küçük savunmasiz zeynoyum ben. Önüme kitap vermeye devam ediyorlar. Ben öğreniyorum. Bilgimi test ediyorlar ogrenebilmis miyim diye ama hocalari test etmiyorlar ogretebilmis mi diye. Kisacasi hayat uzun kuşlar ucamiyor. Onlar hep kafeste. Benim gibi 😪
  • -Küçük şeylerden etkilendiğim doğrudur yazarken ama ilhamla çalışmıyorum ben .
    -Hikayelerini dinlemeye çok zahmet etmediğimiz insanların hikayeleri beni çok etkiliyor.
    -Çok etkilendiğim kitapları , ben yazmış olmayı isterdim.Mesela Tutunamayanlar’ı ben yazsaydım çok övünürdüm.
    -Sait Faik’in öyle öyküleri var ki… onlardan birini yazmış olmak karşılığında, hiç yazmamaya razı olurdum.
    -Şiirle benim ilişkim çok seviyesiz :) yorgunsam, dağınıksam, üşeniyorsam şiir yazıyorum.
    -Şiir okumayı çok seviyorum, ama kendimi şair olarak görmüyorum. Şiir derdimi kestirmeden anlatma yolu gibi…
    -Büyük şairleri çok seviyorum, çok etkileniyorum ama o kafaya gelemedim ben daha.
    -Hem sosyal medyada yazacaksın, hem dergilerde yazacaksın, kitapların olacak sonra ilgiden, imza günlerinden kalabalıktan şikayet edeceksin. Olmaz öyle şey.Ben 37 yaşıma kadar efendi efendi devlet memurluğu yaptım.Kırkımdan sonra geldi bunlar başıma. Evet bazen yoruyor ama şikayet etmek yok .Zaman zaman tercihimden dolayı ancak kendime kızabilirim.
    -Ahmet Hamdi Tanpınar’ı özümseyerek okumak gerekiyor mesela, çok güçlü bir yazar.İnsanlar bir dönem okumuş oluyorlar onu ama tam özümseyerek, altını çizerek okumak gerekiyor. Oğuz Atay’ın da özümsenerek okunması gerekiyor bence, Yusuf Atılgan bunlar yazmakla uğraşan arkadaşları besleyecek yazarlar.
    -Günümüz yazarlarından da, Alper Canıgüz, Murat Menteş, Tarık Tufan , zaten onlarla çalışıyorum ve onlarla olabilmek için de biraz bu yolu seçtim.
    -Şiirde Cahit Zarifoğlu , yeni şairlerden Alper Gencer, Sinem Sal severek okuduklarımdan.
  • +Çamurdan gelemedim valla ha, şu yola bir mıcır falan attırsan...
    -Turistler böyle seviyor, böylesi daha doğal.
    +Asfalt demedim, mıcır dedim mıcır, o da doğal işte.
    -Ben oraya mıcır atayım gelen turistin yarısı gelmez. Zaten kışın gelen giden yok. Masrafına değmez.
    +Bu çamurda tabi gelmez turist.
    -Herkes gelmesin zaten. Doğallığın değerini bilen gelsin. Bir depar atalım mı?

    Kış uykusu, Nuri Bilge Ceylan
  • KOD Adı YEŞİL

    "Ben Abdullah Öcalan'ın yanına kadar gittim, orada onu öldürmek için tam 3 ay bekledim. 3 ay hainlerle yaşadım, yılan yedim böcek yedim. Artık sabrım kalmadı ve bana bu emri veren albayla irtibata geçtim "Neyi bekliyorum efendim, bu emir ne zaman gelecek?" dedim. Albay bana "Emir büyük yerden, öldürmeden geri geleceksin." dedi. Duyduğum laflar karşısında fenalık geçirdim. Ben para için değil binlerce askeri öldüren soysuzların hesabını kesmek için bu görevi üstlendiğimi bildirdim albay'a. Bana ömrün hapiste çürür dedi, sonra ona dedim ki "Birazdan apoyu öldüreceğim, sonra seni ve sana o emri veren makamdakileri." Bunlar devletin bütün birimlerine sızmış. Apoyu öldüremedim, o gece dağ kadrosunda bir tane hain olduğunu öğrendim telsiz'den. Herkesi sorgulamaya başladılar, yakalanmam an meselesiydi. Apo'yu alıp götürdüler kamptan. Gece olunca zar zor ayrıldım kamptan. Ve giderken şunu yazdım

    "Yeşil bir kere geldi, bir daha geldiğinde hiçbiriniz yaşamayacaksınız!" Türkiye'ye gelemedim, hain ettiler beni. En çok zoruma bu gitti, milletimin beni hain bilmesi.."