• 480 syf.
    ·10/10
    Elif Gürsoy henüz genç bir kız bile değilken tanıştığım ve kalemine hayran kaldığım bir yazar. İlk kitabı Sevdam Sana Emanet adlı kitabını okuduğumdan beri yazılarını sabırsızlıkla bekler hale geldim. Dördüncü kitabı Ukde'de diğer üç eseri gibi altı çizilecek ve insanın kendini bulacağı satırlarla dolu bir roman. Betimlemeler öylesine derin ki gözlerinizin önünde birebir canlanıyor her şey. Edebi dilse oldukça naif ve okuyucunun karakterlerle aynı hisleri paylaşmasını sağlayan cinsten. Her birinin üzüntülerini, sevinçlerini, vicdan azaplarını, içinde düştükleri ikilemleri sizde onlarla beraber yaşıyorsunuz.

    Ukde genç bir kızın, babasının intikamını almak için yanıp tutuşan genç bir adam yüzünden yaşayamadıklarını, kursağında kalan heveslerini yakardığı bir kitap.

    Hikayemiz Trabzon'da başlıyor ve Karadeniz insanı sadece bir cümlelik muazzam bir tabirle anlatılıyor.

    "Küçüklüğünden beri gökteki güneşi, akşama kadar çalışıp ter döken sıcaktan yanakları al al olmuş, sıcakkanlı, becerikli ve pratik zeki Karadeniz kızlarına; boydur boyu ufku kaplayan koyu mavi denizi de, kendi gibi hırçın, dalgaları gibi karışık, bereketli, soğuk, güçlü ve capcanlı Karadeniz erkeğine benzetirdi."

    Başkalarının günahını ödemeye maruz bırakılan genç kızımız Zeynep Karlı okuduğum en güçlü karakterlerden biri. Korumacı bir tavra ve bitmez tükenmez bir vicdana sahip. Fakat bunların yanında kendinden ödün veren biri değil. Henüz 16 yaşında yaşadığı korkunç olay onu olgunlaştırmış ve keskin çizgiler çizmiş hayatına. Mahalle baskısı ve 'elalem ne der' kavramı çok iyi ele alınmış ve bu doğrultuda hareket eden bir baba profili oluşturulmuş. Reşat Karlı namına gölge düşmesine izin vermeyen, eğer biri gölge ettiyse de onu ortadan kaldırmaya odaklı güç gösterisini seven bir adam. Öyle ki bunun uğruna kızını bile gözden çıkarabileceğini okuyoruz.

    Eşi ise kocasının sözünden çıkmayan 'o diyorsa bir bildiği vardır' mantığıyla ezilip büzülen bir kadın. Yazarımız Zeynep'in annesi ve onun gibi yaşayan kadınların düşünce yapısını şöyle özetlemiş;
    "Bu dünyada başında erkek olmadan yaşanmaz, bir kadın yarımdır, ancak yanındaki erkeğiyle bir bütün olur."
    Zeynep bu düşünceden ne kadar nefret ettiğini defalarca dile getiriyor ve annesine karşı olan kızgınlığını bir türlü son veremiyor.
    Maruz kaldığı tüm baskılara rağmen dimdik duran Zeynep ne yapılanlara boyun eğiyor ne de ailesini hayatından çıkartabiliyor. Kitap boyunca kendi içinde düştüğü çelişkileri ve elinden alınan çocukluğunun verdiği masumiyetin kaybettirmediği iyimser yönünü okuyoruz.

    Erkek karakterimiz Orhan Çarmıklı ise ne yapacağı tahmin edilemez bir adam. Kitabın başlarında öcünü almanın hırsıyla yanıp tutuşan genç bir adamken asıl amacının ne olduğunu, intikam planının nasıl şekilleneceğini tahmin edemiyorsunuz. Nerede nasıl davranacağı, ne diyeceği öngörülemeyen bu adam her bir cümlesinde sizi şaşkınlığa uğratıyor.
    "Ben derdim olana 'zehir' gibiysem, derdi olana da 'ilaç' gibiyim. Derdin 'ben' olduğumda güzelim söz veriyorum ilacın da ben olacağım."
    Orhan nasıl bir adam olduğunu kendi özetliyor aslında. Nefret ettiğine asla sönmeyen bir öfke ve kin beslerken, sevdiğinden sevgisini göstermeyi esirgemeyen bir genç. Yazarın ince ince dokuduğu karakter sizde gerçeklik hissi uyandırıyor ve her bir lafıyla sizi kitap boyunca gülümsetmeyi başarıyor.

    Spoiler vermemek için karakterle daha fazla değinmeyeceğim fakat kitabın can alıcı ve okuduklarınızın gerçeklik hissi uyandırdığı birkaç noktadan bahsetmek istiyorum.

    Öncelikle kitapta iki farklı aile yapısından bahsediliyor. Bir taraf size korku salarken diğer taraf içine girip yaşamak, sahip olmak istediğiniz cinsten. Hele bir bayram sahnesi vardı, gelenekçi bir aileye sahip olduğum halde öylesine güzel bir bayramı hiç yaşamadım. O eskilerin bahsettiği bayram havası bu kitapta dirilmiş, ve tüm sıcaklık okuyucuya hissettirilmiş.

    "Bunu bize nasıl yerleştirdiler bilmiyorum ama başardılar. Sanki bayramlarımız kutlanması ayıp, coşkuyla karşılanması geri kafalılık gibi görülen ve farkında olunup yada olunmadan sahteleştiren bir gün oldu. Hak ettiği değeri görmediği gibi akrabadan, aileden, gelenekten, insanlıktan ve İslam'dan kaçış için bir fırsat bilindi." syf:383

    Yazar kaybolan değerlerimize dikkat çekmiş ve onlarsız ne kadar eksik kaldığımızın üzerinde durmuş.

    Bir diğer değinmeden geçemeyeceğim nokta ise kitabın akıcılığı. 480 sayfa bir çırpıda bitiyor ve bu kadar kalın bir kitabın akıcılığı sizi şaşırtıyor. Bölüm aralarında asla duraksama olmuyor ve farkında olmadan kitabı bitiriyorsunuz.

    Serinin ilk kitabı başından beri varmak için sabırsızlandığımız noktada son buluyor ve büyük bir merak içinde bırakıyor okuyucuyu. Umarım devam kitapları bir an önce çıkar ve kıymetli yazarımız Elif Gürsoy'un kalemine ve Zeynep- Orhan ilişkisine bir an önce kavuşuruz.
  • Bu ortamda ben ve benim gibiler; «Çağdaş toplum», «Gelenekçi toplum» diye adlandırılan iki değirmen taşı arasında öğütülen un ufak edilip tandıra gönderilen, açlıklarını gidermek için ekmek pişirdikleri buğday taneleri gibiyiz.
  • Hıristiyanlık’ta kiliseye bağlı bütün piskoposların katılımıyla düzenlenen, önemli dinî konuların tartışılıp karara bağlandığı genel (ekümenik) konsillerin ilki olup İmparator I. Konstantinos’un daveti üzerine 325 yılında İznik’te gerçekleştirilmiştir. 

    Konsili Hazırlayan Sebepler. Havâriler döneminden itibaren hıristiyanlar, Hz. Îsâ’nın tebliğlerini ve yazıya geçirilmeye başlanan kutsal metinleri anlamaya yönelik olarak çaba sarfetmişler, çeşitli kültürel ve felsefî tesirlerle gerek itikadî konularda gerekse şeriatın uygulanmasında farklı yorumlara sahip olmaya başlamışlardır. Hıristiyanlık her şeyden önce Îsâ Mesîh anlayışı üzerine temellenen bir inanca sahip olduğu için Îsâ’nın kimliğiyle insanî ve ilâhî tabiatı meselesi ilk dönemlerden itibaren asıl tartışma konusunu teşkil etmiş, bu alanda farklı görüşler, çeşitli itizâlî hareketler ortaya çıkmıştır. 

    İlk dönemde kilisedeki yahudi kaynaklı Tanrı inancı, yaklaşık I. yüzyılın sonuna doğru Yeni Eflâtuncu felsefenin etkisi ve yahudilerin yaşadığı toprakların dışında bulunan Yunan-Roma kökenli insanları hıristiyanlaştırma amacının sonunda değişikliğe uğramaya başlamıştır. Tanrı kavramı biri teslîs, diğeri Tanrı’nın enkarnasyonu olarak Îsâ figürüyle ilişkilendirilmiş, bu gelişmeler, Îsâ’da insanî özelliğinin mi yoksa ilâhî özelliğinin mi ağır bastığı tartışmalarını gündeme getirmiştir. Bugünkü Hıristiyanlık dünyasının da büyük oranda kabul ettiği, Îsâ’da insanlık ve ilâhlık unsurlarının eş oranda bulunduğu fikri (dyophysites) Hıristiyanlığa göre Ortodoks çizgiyi temsil ederken I. yüzyılın ikinci yarısında yahudi menşeli hıristiyanların Ebioniler diye adlandırılan ve heretik sayılan grubu Îsâ’da ilâhlık değil yalnızca insanlık unsurunun bulunduğuna (subordionist), Îsâ’nın bâkire Meryem’den mûcizevî bir tarzda doğmadığına inanmışlardır (Lonergan, s. 18-27; Kelly, s. 138-139). Bu dönemin diğer bir heretik akımını ise Marcionist ve gnostik anlayışlardan da beslenen ve Tanrı’nın madde ile ilişkiye girmesi mümkün olmadığından Îsâ’nın da hiçbir zaman beşer olmadığına inanan Doketistler teşkil etmiştir (Kelly, s. 141-142; ayrıca bk. ÎSÂ). 

    Mesîh’in tabiatı ve teslîs anlayışındaki yeri, baba ile ilişkileri, oğulun ulûhiyyetiyle Tanrı’nın birliğinin nasıl uzlaştırılacağı gibi itikadî konular II. yüzyılda da giderek artan ihtilâflara sebep olmuştur. Bu dönemde Monarşianizm diye bilinen akım Tanrı’nın birliğini tehlikeye düşürecek anlayışları reddetmiştir. Onlardan Samosatalı Paul’e göre Tanrı birdir ve O’nun kelâmı bir beşer olarak Meryem’den doğan Îsâ’ya hulûl etmiştir. Praxeas ve Smyrnalı Noetus’un da baba ile oğul arasında ayırım yapmaktan kaçındıkları belirtilmektedir. Sabellius’un temsil ettiği bir diğer Monarşian akım ise Tanrı’nın kendi tabiatında bir olduğunu; ancak yaratılışta “baba”, kurtarıcılıkta “oğul”, kutsama ve kilisenin yönlendirilmesinde “kutsal ruh” olarak tezahür ettiğini kabul etmiştir. Tarihçi Epiphanius, Sabellius’un doktrinini bir Tanrı’da üç ismin veya üç fonksiyonun bulunması şeklinde açıklamıştır (Lonergan, s. 38-39; New Catholic Encyclopedia, IX, 1019-1020). 

    III. yüzyılda Antakya ekolüne mensup Lucian’ın, Îsâ’ya hulûl etmiş olan kelâmın sonradan yaratıldığı ve Tanrı’nın ezelî kelâmından farklı olduğu, dolayısıyla Îsâ’nın Tanrı’dan farklı ve aşağı bir konumda bulunduğu şeklindeki görüşü (a.g.e., VIII, 1057-1058), IV. yüzyılda talebelerinden Arius tarafından teslîs anlayışına karşı olan ve zamanla Ariusçuluk diye adlandırılan bir ekolün geliştirilmesine zemin hazırlamıştır. 

    Arius, Yeni Eflâtuncu felsefenin tesirinde kalarak aşkın bir tanrı anlayışı üzerine yoğunlaştırdığı fikirlerini ilk defa Baucalis başrahibi iken 318 yılında açıklamıştır. Ona göre Tanrı bir, varlığı kendinden, doğurulmamış, ezelî ve ebedî, mürekkep olmayan, irade, ilim, gaye, hikmet ve kelâm sahibi bir varlıktır. Tanrı başka varlıklar tarafından kavranamaz. O ezelden beri baba değildir, kendi iradesiyle oğlu (Îsâ) yoktan yarattığında baba olmuş, diğer varlıkları da yoktan yaratmıştır (Williams, s. 95-98). Arius’un Tanrı ile oğlu alâkalandırma şeklinde de Yeni Eflâtuncu felsefenin etkisi görülmektedir. Tanrı madde ile ilişkiye girmemiş, bütün mahlûkattan önce Îsâ’yı yaratmıştır. O, Roma İmparatoru I. Konstantinos’a sunduğu inanç esasları metninde Îsâ’nın Tanrı ile diğer varlıklar arasında yaratılışa aracılık ettiğini belirtmiştir (a.g.e., s. 96). Arius, Nikomedialı (İzmit) Eusebius’a yazdığı mektupta da Tanrı ve oğulun ezelden beri birlikte var olduklarını söylemenin mümkün olmadığını, Tanrı’nın oğuldan kadîm olduğunu, aksi takdirde oğlun baba ile aynı özü paylaşan veya O’ndan sudûr etmiş, hatta O’nun gibi kendi başına var olabilen bir varlık olarak kabul edilmesi gerekeceğini ifade etmektedir (a.g.e., s. 97). Arius, İskenderiyeli Alexander’a yazdığı mektupta da babanın oğlu kendi özünden değil, fakat diğer yaratılmışlardan da farklı ve üstün bir konumda yarattığını dile getirerek oğlun aracılık konumuna vurgu yapmıştır. Yine Thalia adlı eserinde Tanrı nasıl dilediyse oğulun öyle olduğunu, onun Tanrı’yı kavrayamayacağını belirtmiştir (Athanasius, IV, 457-458). Kutsal ruh ise oğlun aracılığıyla yaratılmıştır ve derece olarak ondan aşağıdadır. Arius’a göre ontolojik olarak mutlak aşkın Tanrı babadır, oğul ve kutsal ruh ise tanrı değil, O’nun yaratıklarıdır. 

    Tanrı’nın birliği anlayışıyla uyuşmadığı gerekçesiyle baba ile oğulun aynı özü paylaştığı şeklindeki kilise öğretisine karşı çıkan Arius, Tanrı-âlem ilişkisini ise oğulun aracılığıyla kurmuştur. Arius’un oğlu yaratılmış kabul etmesine rağmen onu diğer varlıklardan farklı bir statüye koyması gnostiklerin yarı tanrı anlayışlarını çağrıştırmaktadır. Arius’un oğulda gerçekleşen enkarnasyonu açıkça izah edememesi, özellikle baba, oğul ve diğer varlıklar arasındaki ontolojik farklılığa yoğunlaşmış olması, hıristiyan düşüncesindeki kurtuluş ve kristoloji bağlantısını gelenek açısından çelişkisiz bir şekilde açıklamasını mümkün kılamamıştır. Bu hususlar dışında Ariusçular’ın geleneksel kiliseyle herhangi bir ihtilâfları olmamıştır. 

    Arius’un fikirlerinin kısa sürede İskenderiye ve çevresinde din adamları ve halk arasında geniş ilgi uyandırması gelenekçi kilise çevrelerini rahatsız etmeye başladı. İskenderiye piskoposu Alexander, Arius ve taraftarlarını görüşlerinden vazgeçirmek amacıyla 320 ya da 321 yılında bir sinod topladı, fakat onları görüşlerinden vazgeçiremeyince aforoz etti (Socrates, II, 3). Bunun üzerine Arius, başta Nikomedialı Eusebius olmak üzere bazı piskoposlara İskenderiye sinodunun haksız kararını bildirerek desteklerini isteyen mektuplar yazdı. Daha sonra Mısır’dan ayrılıp Filistin ve Anadolu’nun önemli merkezlerini ziyaret etti, siyasî nüfuzları da güçlü olan Nikomedialı Eusebius ve Kayserialı Eusebius ile başka piskoposların desteğini aldı. Nitekim her iki piskopos da kendi bölgelerinde Ariusçular’ın haklılığını karara bağlayan birer sinod düzenlemişler ve bu durumu diğer piskoposlara mektupla bildirerek Doğu Roma genelinde İskenderiyeli Alexander’ın aleyhine bir kamuoyu oluşmasını sağlamışlardır. 

    İskenderiyeli Alexander da bazı piskoposlara Arius’un görüşlerini özetleyip reddeden mektuplar gönderdi. Bu mektuplarda kutsal metindeki, “Başlangıçta yalnızca kelâm vardı” (Yuhanna, 1/1) ifadesiyle oğlun sonradan yaratıldığı şeklindeki Arius’a ait görüşün çeliştiği, “Ben babadayım, baba da bendedir” (Yuhanna, 14/10) ve, “Ben ve baba biriz” (Yuhanna, 10/30) cümlelerinin babadan farklı oğul anlayışıyla uyuşmadığı, yine, “Oğuldan başka hiç kimse babayı bilemez. Babadan başka hiç kimse de oğulu bilemez” (Matta, 11/27) şeklindeki ifadelerin babanın mutlak bilgisine oğulun da sahip bulunduğuna işaret ettiği belirtiliyordu (Socrates, II, 3-5). Söz konusu mektuplaşmalar sayesinde Ariusçular’la İskenderiye piskoposu Alexander arasındaki teolojik görüş farklılıkları IV. yüzyılın Doğu Roma topraklarındaki bütün kiliseleri etkisi altına almış, dinî birliği bozma yönünde ciddi bir tehdit unsuru haline gelmişti. 

    Doğu Roma İmparatoru Licinius ile Batı Roma İmparatoru I. Konstantinos, 313 yılında yayımladıkları Milan fermanıyla hıristiyanlara yapılan zulme son vermiş, Hıristiyanlığa serbestlik tanımışlardı. Ancak daha sonra Doğu Roma İmparatoru Licinius, topraklarındaki hıristiyanlara baskı uygulayıp zulmetmiş, sürüp giden teolojik tartışmalara da ilgisiz kalmış, 323’te iki imparator arasında gerçekleşen savaşta I. Konstantinos galip gelerek bütün Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetini ele geçirmiştir. Öte yandan imparatorluğun doğusunda Ariusçu piskoposlarla diğerleri arasındaki tartışmalar onu dinî olduğu kadar siyasî birlik açısından da endişeye sevkediyordu. Bu sebeple güvenini kazanmış olan Kurtuba (Cordoba) piskoposu Hosius’u (Ossius) bu ihtilâfı bertaraf etmek üzere görevlendirdi ve böylece din adamları arasındaki ihtilâflar siyasî bir boyut kazanmış oldu. Konstantinos’un mektuplarıyla İskenderiye’ye giden Hosius, tarafları uzlaştırmak amacıyla 324’te Antakya’da bir sinod tertip etmiş, başarılı olamayınca Arius ve arkadaşlarının görüşlerini o da mahkûm etmiştir. Bunun üzerine Konstantinos, söz konusu ihtilâfın giderilmesi ve başka konuların da ele alınması için batının ve doğunun bütün piskoposlarını davet ettiği ilk ekümenik konsili İznik’te toplamaya karar vermiştir. 

    Konsil Kararları. Kaynaklarda belirtildiğine göre İmparator Konstantinos’un şeref başkanı olduğu konsil, Hosius’un yönetiminde çoğu doğudan olmak üzere imparatorluğun her tarafından 300 civarında piskopos, çok sayıda rahip ve bazı filozofların da katılımıyla 14 Haziran 325 tarihinde İznik’te sarayda düzenlendi (Hefele, I, 416-422). Konsile batıdan, ikisi Papa Sylvestre’nin temsilcisi olmak üzere sadece üç veya beş kişi katılmıştı. Önce Ariusçular görüşlerini sunmuşlar, ancak beklemedikleri ölçüde tepki görmüşlerdi. Bunun üzerine Arius’a destek veren Kayserialı Eusebius, Îsâ’nın yaratılmış olmadığını, babanın iradesinden neşet eden ikinci bir Tanrı makamında bulunduğunu dile getiren ve oğula tanrılıkla yaratılmışlık arasında bir konum veren inanç esasını her iki tarafı da uzlaştırmak amacıyla müzakereye açtı (Gwatkin, s. 29). Ancak Athanasius ve Ancyralı Marcellus’un, bunun da Ariusçular’ı durduramayacağı ve onları mahkûm edecek tarzda bir başka inanç esasının oluşturulması gerektiği yönündeki ısrarlı talebi sonuç getirdi. “Göğün ve yerin, görünen ve görünmeyen kâinatın yaratıcısı, kādir-i mutlak tek bir baba Tanrı’ya; Tanrı’nın biricik oğlu, tek bir Rab Îsâ Mesîh’e, yegâne doğurulmuş, babanın özünden (ousia) doğmuş, Tanrı’dan Tanrı, nurdan nur, gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı olduğuna, tevlid edildiğine, yaratılmadığına, baba ile aynı tabiatta (homoousios) olduğuna, gökte ve yerde bulunan her şeyin O’nun vasıtasıyla yapıldığına, biz insanlar ve bizim kurtuluşumuz için semadan indiğine, bedenleştiğine ve insan olduğuna (çarmıha gerilerek) ıstırap çektiğine, üçüncü gün (mezardan) dirildiğine ve göğe yükseldiğine, ölüleri ve dirileri yargılamak üzere geri geleceğine ve kutsal ruha inanırız” şeklindeki Hıristiyanlık tarihinin “İznik inanç esasları” olarak bilinen ilk ekümenik âmentüsü kabul edildi; ayrıca buna Ariusçuluğu aforoz eden şu cümle eklendi: “Tanrı’nın oğulunun ezelî olmadığını, doğmadan önce var olmadığını, yoktan veya babadan farklı öz ve tabiattan olduğunu, onun değişim veya dönüşüme açık yaratılmış olduğunu söyleyenler ekümenik kilise tarafından aforoz edilecektir” (The Seven Ecumenical Councils of the Undivided Church, XIV, 3). İznik Konsili’nin Îsâ ile ilgili kararındaki temel kavramı “aynı özden (homoousios)” ifadesi oluşturuyordu. Katolik görüşü yansıtan bu kavram doğulu piskoposların çoğunluğunca beğenilmemişti. 

    Metindeki “babanın özünden” ifadesiyle Ariusçular’ın oğulun yoktan yaratıldığı ve tabiat itibariyle baba ile hiçbir benzerliğinin bulunmadığı şeklindeki anlayışları reddedilmiştir. Oğulun Tanrı’dan geldiği ifade edilse (Yuhanna, 8/42) kutsal kitaptaki, “Her şey Tanrı’dandır” (Korintoslular’a Birinci Mektup, 8/6) cümlesi gereği Ariusçular’ın, “Biz de Tanrı’danız” şeklinde bir itiraz getirebilecekleri kaygısıyla özellikle “babanın özünden” ifadesinin tercih edildiği ileri sürülmektedir. Ariusçular’ın, “Ebedî hayat da şu ki seni, yalnız gerçek Tanrı’yı ve gönderdiğin Îsâ Mesîh’i bilsinler diye” (Yuhanna, 17/3) cümlesine dayanarak gerçek Tanrı’nın yalnızca baba olduğu şeklindeki görüşleri de “Tanrı’dan gerçek Tanrı” ifadesiyle reddedilmiştir (Hemmer, s. 202). 

    Ariusçular, Îsâ için kullanılan “Tanrı’nın özünden” ifadesinin maddî çağrışımlar yaptığı gerekçesiyle Tanrı’ya atfedilmesinin yanlış olacağı, “baba ile aynı özden” ifadesinin de Sabellius’un teslîsi oluşturan unsurlar arasındaki ayırımı inkâr eden anlayışına benzediği, ayrıca metindeki bazı ifadelerin Kitâb-ı Mukaddes’te bulunmadığı şeklinde itirazlar öne sürmüşler, onların bu kaygılarına bazı piskoposlar da katılmışlardır. Ancak kiliseler arasında birliği sağlamak ve aynı zamanda heretik grupları dışlamak amacıyla tesbit edilen inanç esaslarının kabul edilerek bütün piskoposlar tarafından imzalanması talep edilmiştir. Arius ile birlikte Nikomedialı Eusebius, Nicealı Thiognis, Marmaricalı Theonas, Chalcedonlu Maris ve Ptolemaisli Secundus, inanç esasları metninde geçen “baba ile aynı özden” ifadesine katılmadıkları için metni imzalamamışlar, bu yüzden aforoz ve sürgün edilmişlerdir (Hefele, I, 446-447). 

    25 Ağustos 325 tarihinde sona eren konsilde ayrıca yahudilerle birlikte 14 Nisan’da kutlanan Paskalya bayramının tarihi bahar ekinoksunu takip eden ilk dolunaydan sonraki ilk pazar günü olarak tesbit edilmiş; rahipler sınıfının hiyerarşisi, yetkileri ve uymaları gereken kurallarla ilgili yirmi kadar da düzenleme yapılmıştır (a.g.e., I, 450-453; New Catholic Encyclopedia, X, 432-434). 

    İmparator Konstantinos, İznik inanç esaslarını ve konsilin kararlarını imparatorluğun kanunları olarak benimseyip ilân etmesine rağmen konsilden sonra kiliselerine dönen piskoposlar katılmadıkları hususlar içerdiği için bu inanç esaslarını kullanmamışlardır. Çünkü konsil, ekümenik inanç esasları oluşturmanın ötesinde Ariusçuluğu sindirmek için gerçekleştirilmiş, inanç esasları da bu amaca yönelik hazırlanmıştır. Ayrıca konsilin Ariusçuluk’la ilgili hedefleri de tutmamış, onlar mücadelelerine devam etmişler, hatta kendilerine yakınlık duyan Konstantinos’un kız kardeşi Konstantina aracılığıyla Arius’u affettirmeyi başarmışlardır. Arius’un 336 yılında ölümünden sonra bu mezhep VI. yüzyıla kadar etkinliğini sürdürmüştür. Hıristiyanlık’ta inanç esasları tartışmaları sonradan gerçekleştirilen I. İstanbul (381), Efes (431) ve Kadıköy (451) konsillerinde de devam etmiş, günümüzde üç büyük hıristiyan mezhebi tarafından kabul edilen “İznik-İstanbul iman esasları” bu konsillerin ardından son şeklini almıştır. 

    İslâm Kaynaklarında İznik Konsili. İslâm kaynaklarında İznik Konsili ve Ariusçuluk’tan “el-milel ve’n-nihal” türü eserlerde veya Hıristiyanlığa karşı yazılan bazı reddiyelerde kısaca bahsedilmektedir. Mes‘ûdî, hıristiyanların ilk konsilinin İmparator Konstantinos tarafından İznik’te 318 piskoposun katılımıyla Arius’a karşı toplandığını belirtmiş (Mürûcü’ẕ-ẕeheb, I, 318); İbn Hazm, Arius’un tevhide, Îsâ’nın yaratılmış bir kul ve Allah’ın kendisi aracılığıyla göğü ve yeryüzünü yarattığı kelimesi olduğuna inandığını ve Roma İmparatoru Konstantinos zamanında yaşadığını ifade etmiştir. Şehristânî, Arius’un Allah’ın kadîm, Mesîh’in ise yaratılmış olduğunu söylemesi üzerine 313 din adamının Kostantiniye’de krallarının huzurunda toplandıklarını, bazı iman esaslarını belirlediklerini ifade etmiş, ancak “İznik-İstanbul iman esasları”nı aynen aktarmıştır. İbn Kayyim el-Cevziyye, Hidâyetü’l-ḥayârâ adlı eserinde Arius’un görüşlerini özetle vermiş, İskenderiye piskoposu ile aralarında geçen münazaraları aktarmış, bu ihtilâflardan İmparator Konstantinos’un haberdar olması üzerine bütün patrik ve piskoposları davet ederek İznik’te bir toplantı tertip etmeye karar verdiğini belirtmiştir. Toplantıya 2000’in üzerinde piskoposun katıldığını, fakat bunlardan sadece 318’inin oğlun bütün yaratılmışlardan önce babadan doğduğu, baba ile aynı tabiattan ve yaratılmamış olduğu görüşünde birleşebildiğini, Arius’u da görüşlerinden dolayı aforoz ettiklerini belirtmiştir. Aynı müellif, heyetin imparatora uyulması gereken usul ve kurallara dair dört kitap takdim ettiğini bildirmiş, ancak bu konuda başka bilgi vermemiş, Paskalya bayramının tarihi ve rahiplerle ilgili birtakım kararların alındığını da kaydetmiştir (s. 259-262). Son dönem reddiye yazarlarından Rahmetullah el-Hindî, hıristiyan kaynaklarında böyle bir bilgi bulunmamasına rağmen, İmparator Konstantinos’un emriyle hıristiyan din adamlarının İznik’te 325 yılında Katolikler’in “deuterokanonik” olarak isimlendirdikleri kitapların kutsal metinler listesine alınıp alınmayacağını görüşmek üzere toplandıklarını ve bunların şüpheli kitaplar olarak kalmasına karar verdiklerini aktarmıştır. Abdülahad Dâvûd ise İznik Konsili’nde tevhid inancını savunan Arius’a baskı yapıldığı, İmparator Konstantinos’un emri üzerine meclisten 700’den fazla din adamının çıkartıldığı ve geri kalan 318 üyenin, oğul ile babanın aynı cevherden olduğunu kabul etmedikleri halde “Nikya akîdesi” olarak bilinen metni imzalamak zorunda bırakıldıklarını belirtmiştir. Ahd-i Cedîd’i oluşturan yirmi yedi kitabın listesinin de bu konsilde belirlendiğini, ayrıca Îsâ Mesîh’in öğretileriyle uyuşmadığı halde (Matta, 20/25-27) kilise içinde bir hükümet şeklinin oluşturulduğunu ifade etmiştir (İncîl ve Salîb, s. 20-25). İslâm kaynaklarında Ahd-i Cedîd’i oluşturan kitapların, özellikle İnciller’in sayısının İznik Konsili’nde belirlendiği şeklinde ifadeler bulunmasına rağmen gerek ilk dönem konsil kararlarının kaydedildiği kilise tarihi kitaplarında gerekse diğer hıristiyan kaynaklarında böyle bir bilgiye rastlanamamıştır. 

    BİBLİYOGRAFYA 
    Socrates, The Ecclesiastical History (ed. A. C. Zenos, The Nicene and Post-Nicene Fathers, ed. Ph. Schaff - H. Wace), Edinburgh 1989, second series: II, 3-5; Athanasius, Select Writings and Letters (ed. A. Robertson, a.e. içinde), Edinburgh 1991, secord series: IV, 308, 457-458; The Seven Ecumenical Councils of the Undivided Church: Their Canons and Dogmatic Decrees (ed. H. R. Percival, a.e. içinde), Edinburgh 1991, second series: XIV, 3; Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb, I, 318; İbn Hazm, el-Faṣl, I, 48; Şehristânî, el-Milel (Kîlânî), I, 223; İbn Kayyim el-Cevziyye, Hidâyetü’l-ḥayârâ fî ecvibeti’l-yehûd ve’n-naṣârâ (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1407/1987 s. 259-262; Rahmetullah el-Hindî, İẓhârü’l-ḥaḳ (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Kahire 1406/1986, I, 243; M. L’Abbé Hemmer, Histoire de l’église, Paris 1891, s. 202; C. J. Hefele, Histoire des conciles, Paris 1907, I, 416-422, 445-448, 450-453, 477-479; Abdülahad Dâvûd, İncîl ve Salîb, İstanbul 1329, s. 20-25; The Oecumenical Documents of the Faith (ed. T. H. Bindley - F. W. Green), London 1950, s. 15-27; B. Lonergan, The Way to Nicea: The Dialectical Development of Trinitarian Theology (trc. C. O’Donovan), London 1976, s. 18-27, 38-39; J. N. D. Kelly, Early Christian Doctrines, London 1977, s. 115-123, 138-139, 141-142; H. M. Gwatkin, The Arian Controversy, London 1979, s. 7-9, 29-40; R. Williams, Arius: Heresy and Tradition, London 1987, s. 95-98; F. Dvornik, Konsiller Tarihi İznik’ten II. Vatikan’a (trc. Mehmet Aydın), Ankara 1990, s. 5-10; Bilal Baş, Bir Hıristiyan Mezhebi Olarak Aryüsçülük (yüksek lisans tezi, 1999), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 46-56; I. Ortiz de Urbina, “Nicea I, Council of”, New Catholic Encyclopedia, X, 432-434; P. J. Hamell, “Monarchianism”, a.e., IX, 1019-1020; P. W. Harkins, “Lucian of Antioch, St.”, a.e., VIII, 1057-1058. 
  • İçler dışlar çarpımı

    İnsanız malum; ama kendimizi insanlığımızdan uzaklaştırmak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. İnançlıyız büyük bir kısmımız; ama inancımız hakkında birkaç ezber bilgi ve üç beş klişe dışında pek bir şey bilmiyoruz. "Ben de inançlıyım ama..." diye söze başlayanlarımız var, devamında söylediklerinden inanç dedikleri şeyin ihtiyar bir ev kedisi gibi hiçbir şeye karışmadan bir köşede oturmasını istediklerini anlıyoruz. İnançsız olanlarımız var; onların da en büyük meşgalesi her gün inançlıların yapıp ettiklerini didiklemek... Kahir ekseriyetimiz ülkesini haddinden fazla seviyor; o halde bunca kötülüğü kim yapıyor bu ülkeye acaba? Kendini muhafazakar olarak görenlerimizin neredeyse tamamı aynı zamanda sermaye odaklı liberal çarklara su taşıyor. Liberal olanlarımızsa topluma sevimli görünebilmek için muhafazakar argümanları sürekli çantalarında taşıyorlar. Devrimci olanlarımızın hiç azımsanmayacak bir kısmı darbeci olanlarla yan yana durabiliyor pek de rahatsız olmadan. Solcu geçinenlerimizin epeycesi mesele devlete gelince herkesten daha maslahatçı. İslamcıyım diyenlerimizin içinde, akşama kadar onun bunun gıybetini etmeye itirazı olanı çok az. Yenilikçi olanlarımızda yeni pek bir şey yok. Gelenekçi olanlarımız kendi çocuklarına bile inandırıcı gelmiyor. Kendine sanatçı diyenlerimizin müşteri dışında bir derdi yok. Bir şekilde şöhreti yakalayanlarımız herhangi bir meselede iki adamakıllı cümle kuracak seviyede değil. Çocuklarımızı çeyrek asır boyunca okullarda mahpus tutuyoruz, sadra şifa olacak bir tek fikir, bir tek kıvılcım yok. Spor olsun diye yaptığımız her şeyde diz boyu pislik, bitmek bilmez kavga dövüş... Eğlence olsun diye yaptıklarımız ölçüsüz, cıvık, savurgan... Kazandığımızın üç katını harcıyor, beş kat şikayet ediyoruz. Tek derdimiz bir yerlere kapağı atmak, üretmek de nesi! Yüzlerce yıllık insanlık birikiminden faydalanalım diye kütüphaneler dolusu kitap okuyor, ömür tüketiyoruz, sonra ahir ömrümüzü kıytırık güncel vıdıvıdıları yorumlamak için bozdura bozdura harcıyoruz. Kime sorsanız "değişmeyen tek şey değişimin kendisi" kafasında, ama bir yandan da "bu ülkede aslında hiçbir şey değişmiyor". Tenha şehirlerimizi sürekli tenhalaştırıyor, kalabalık olanları sürekli daha da kalabalıklaştırıyor, trafiğin ortasında saatlerce kilitli kalıyoruz. Sosyal medya diye üstüne abandığımız her şey, gerçekten sosyal anlamı olan ne varsa bir daha geri alınamayacak biçimde tüketiyor. Medyanın gündeme taşıdığı her konuyu ihtirasla kemiriyor, bir daha konuşulamayacak kadar yalama ediyoruz. Fikirlerimizi ucuz argüman pazarlarından taksitle alıyor, muarızlarımızı tepelemek için peşin peşin kullanıyoruz. Ciddiye alınması gereken şeylerden sıkılıyor, sulu zırtlak ne varsa başımıza taç ediyoruz. Hemen herkesin her şeyin en doğrusunu bildiği bir toplumun, bu kadar çok oyuna getirilebilmesinin nasıl mümkün olduğunu kafaya takan yok. Manevi değerler deyince herkes şöyle bir duruyor, sonra maddi değerlerden yola devam ediyor. Söz sahipleri kendi teşrifatçılıklarına soyunmaktan hicap duymaz oldu. Küçük küçük insanlıklar koca koca iddiaların altında eziliyor. Hem "eskimez gerçek"e tabi olmak iddiası, hem günün modasını takip etmek ihtiyacı aynı kafanın içinde barınabilir hale geldi. Pespayeliğin her ortamda kol gezdiği bu kadar aşikarken, elinizi sallasanız mutlak bir seyyar bilgeye çarpıyor. Çok bilmişliğin bu kadar kurumsallaştığı bir zamanda, az biliyor olmanın da bir övünç vesilesi yapılabildiğine sıklıkla rastlıyoruz. Dışlar içleri ezdikçe eziyor, içlerin dışları taşımaya artık takati yetmiyor. Herkes kendini es geçip durmadan bir başkasını aydınlatmaya uğraşırken, karanlık kendini gittikçe koyulaştırıyor.

    Gökhan özcan
  • 67 syf.
    ·2 günde·7/10
    Merhaba,

    Yaptığım incelemelerle ilgili aldığım bazı geri beslemeler ve eleştiriler nedeniyle öncelikli olarak belirtmem gereken bir husus var.

    1000k ailesinde okudukları kitaplar hakkında inceleme yapan ben dahil pek çok kişi, bir edebi eser hakkında gerçek manada teknik inceleme yapabilecek donanımda olmayan, bu işin eğitimini almamış insanlardır. Hiçbirimizin (Burada edebiyat bölümlerinden mezun, çevirmen, editör, yazar gibi mesleki donanım sahibi kişileri tenzih ediyorum) bu büyük yazarların büyük eserlerine inceleme yapabilecek edebi altyapısı yoktur. Benim gibi kitap okumayı ve kitaplar hakkında konuşmayı seven kişilerin yaptığı şey, yalnızca okuduğumuz kitabın bizde bıraktığı etkiyi bir kaç basit ve genellenmiş ifadeyle aktarmak, kitabı okumayı düşünen başka kişiler için çok genel çerçevede bir fikir ortaya koymaktır. O yüzden adı “inceleme” ancak içeriği göreceli bir okur rehberi olan bu ve tüm paylaşımlarımı bu gözle değerlendirmenizi rica ediyorum.

    Gelelim kitabımıza.

    Tezer Özlü üniversite yıllarında yazarımız gibi psikolojik sorunları olan bir kız arkadaşım sayesinde tanıdığım ancak bir türlü kitaplarını okuyamadığım, yakın dönem modern Türk edebiyatına kısa yaşamı sonunda hatırı sayılır izler bırakmış bir yazardır.

    Ayrıntılı biyografisine açık kaynaklardan rahatlıkla ulaşabileceğiniz Özlü kısa hayatına pek çok hastalık ve travma sığdırmış, yaşadığı sorunlu çocukluktan kalma izlerin etkisiyle onun tabiriyle ruhuna “şizofren kokusu” sinmiş, olaylara sıradışı bir bakış açısıyla bakan, bana göre ise geleneksel kültürle modern Avrupa kültürü arasında sıkışıp kalmış, biraz megaloman, çokça kasvetli ve depresif ama yazıları su gibi berrak, okuyana anında işleyen, metaforları okuyucunun akıl süzgecinden yağ gibi akıtan bir yazar.

    Çocukluğun Soğuk Geceleri de Tezer Özlü’nün yaşadığı hayatı, çocukluğunu, genç kızlığını, yaşadığı (ya da yaşamayı beceremediği) aşklarını, evlilik gibi olmayan evliliklerini, hastalıklarını ve hastane yaşantısının soğuk, ürpertici yüzünü, hayatındaki kırılmaları kendine has sorgulayıcı yorumuyla anlattığı ilk kitabı.

    Ben kitabı fiziksel açıdan okumaktan hiç yorulmadım. Altmış beş sayfalık bir kitap ama kitap beni mental olarak inanılmaz ama inanılmaz yordu. Özlü’nün incinmiş, incitilmiş ruh hali kitapta kendini o kadar belli etmiş ki inanın zaman zaman kitabı kapatıp soluklanmak zorunda kaldım. Hayatında bunca acıyı biriktirip sonra kitap yazınca bunun yansımasının neşeli, cıvıl cıvıl bir kitap olmasını beklemiyordum ama nasıl anlatayım bilemiyorum kitap kasvet dolu. Beni ziyadesiyle yordu ve yıprattı. Özlü’nün yaşadıklarını suçlayıcı bir dille eleştirdiği ve bana “iyi de o zaman niye yaptın be kadın!” dedirttiği o kadar çok yer oldu ki bu bile benim için kitabın nasıl çelişkilerle dolu, kendiyle bile çatışan, kararsız bir karakterin ürünü olduğunun açık ispatıdır.

    Kitap ayrıca bende şöyle bir izlenim bıraktı; sanki Özlü batılı özgürlükçü entellektüel kadın olmak istemiş de daha gelenekçi geçmişi onun arkasından tutup çekmiş, Özlü de bu arada debelenip durmuş gibi.

    Yazarın kadınlar tarafından erkeklerin kötü bir özelliği amiyane tabiriyle arızası olarak değerlendirdikleri flörtözlük halk dilide abazalık temalı cinsel hayatının ve cinsel hayatındaki gel gitlerin hiçbir kadın tarafından eleştirilmemiş yada bırakın eleştirmeyi farkedilmemiş olması da ayrıca benim için tuhaf bir durum oldu.

    Her ne kadar aynı tarzda kitaplar olmasa da Çocukluğun Soğuk Geceleri bana yer yer Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’i hatırlattığını da eklemek istiyorum. Peki Tezer Özlü’nün diğer kitaplarını okur muyum; bilmiyorum... Listemde çok daha kıymetli kitaplar varken sanırım bir müddet daha bekleyecekler.

    (Söylemeden edemeyeceğim; Tezer Özlü bazı insanların sandığı gibi intihar ederek hayatını kaybetmemiş, yakalandığı meme kanseri neticesinde ölmüştür. Yazarı gözünde daha bir egzotik hale getirmek için bunu argüman olarak kullanan kıymetli arkadaşlarımla bu gereksiz bilgiyi de paylaşmış olayım)

    Keyifli okumalar...
  • 543 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
         Kuşkusuz ki Marksizmin ve diyalektik materyalizmin en büyüleyici yanı, ancak sonsuz bir devinimin iç çelişkileriyle çözümlenen bir kavrayışın toplum hayatına yansıması olan gelir dağılımında tutunduğu eşitlikçi yaklaşımıdır. Bu, Marksizmin kabul edilebilirlik boyutu en tartışmasız olan fikridir. Tabi bu yalnız bir fikir olarak kalmaz ve Marx, büyüttüğü yöntemi ve ideolojiyi, tarifleri ve uygulanabilitesi olan pratikleriyle bir reçete haline getirmiştir. Yalnız, kapitalizmin de kendi adına bildiği bir şey varsa o da eşitlikçiliğin veya diyalektiğin gerçekten de çok az sayıda insanın umrunda olduğudur,emekçi olsun olmasın. Çünkü gelenekçi veya modern insanın yapı taşı statükoculuğa evrilmiştir(metafizik miras) ki bilimin ilerleyişine oranla bu yöntemin toplum hayatındaki yeri ve önemi pek değişmemiştir. Çünkü herkes aynı şeyi yiyip içse,aynı şeyi giyse ve piramidin aynı haznesinde otursa da insan ruhunun dehlizlerinde tanımsız bir sınıf ve sınıflandırılma iç güdüsü yankılanmaktadır, kapitalizme göre. Salt bir içgüdü olarak doğrulayamasak da çokluk olan yerde bokluk olur demek daha yerinde olabilir belki. (Burda "cahil bırakılmış halk"tan bahsetmiyorum,en entelinden danteline kadar). (Gerçi Sosyalizm bir sınıfsızlıktan bahsetmez,daha çok "uzlaşmaz karşıtlık" seviyesindeki farkın "çelişki" boyutuna taşınmasını savunur. Komünizm sınıfsızdır). İnsan,yani beşer, kalıp halinde ona sunulan tanımları ve hap biçimindeki inan(ç)ları daha kolay hazmeder. Bunun tarihi tarım devrimine kadar uzanır(hatta öncesinde dahi vardır fakat hatlarının keskinleşmesini kastediyorum) ve malesef bir koyunu evcilleştirir gibi, yerleşik hayata geçen şeflikler ve devletler insanların genine binlerce yıl boyunca bu sınıf farklılığını olağanüstü bir sıradanlıkla! kodlamıştır. Din,para,hukuk,ahlak,kültür ve medeniyet kavramları birer enstrüman olmaktan öte müziğin ve notaların kendisine evrilmiştir ya da hep öyle olagelmiştir. Paradan önce,felsefeden önce,dinden önce hatta tarihten önce 15 20 kişilik gruplar halinde yaşayan avcı/toplayıcı kabilelerde bile bir eşitlik veya eşitlikçilik kavramı rağbet görmemiş,buna rağbet göstermeyen en koyu eşitsizlik taraftarları da kabilenin veya toplulukların statü olarak hep en alt sınıfında yer alan bireyler olmuştur nedense. (Marks bunu kabul etmez,kabile yaşantısını ilkel komün olarak tanımlar.)İşte ben tam da Politzer'i provake etmek adına "Bunun bir yazgı olduğu kanaatindeyim." dediğim anda Georges Politzer devreye giriyor ve bana "Sen lanet bir 19 yy. burjuvasısın ve dünyanın daha adil bir yer olabileceğini bilmene rağmen kendi konforundan ödün vermemek adına gerçekleri çarpıtıyorsun." diyor. Oysa ben eğer bir burjuvaysam yahut metafikizçiysem şöyle düşünüyorum; adalet, gelir dağılımdan veya yönetiminden ibaret değildir, gelir dağılımında ve yönetim mekanizmasında moda mod bir eşitliği(çelişkiyle sınırlandırılmış)yakalasak ve bütün formülasyonunu çözümlesek bile başka bir etiketle yine uzlaşmaz karşıtlıklarla dolu sınıflara ve savaşçı kabilelere ayrılacağız. Kolektif bir mülkiyet söz konusu bile olamaz. Bilakis özel mülkiyet kavramı, devletin bize sağladığı güvenli alan içinde yaşamak için bildiğimiz tek yöntem. Tabi burda bahsi geçen devletin kimin devleti olduğu ve kimleri güvenli alan içinde yaşattığı sorusu tartışmalıdır, o ayrı. (Bu da anarşizmin konusu)

    Gerek felsefesi gerek insanlık tarihinde yarattığı çalkantılarıyla Marksizmi topyekün hiçe saymak yahut dikkate almamak mümkün değil. Marksizmin iyi yanlarını alıcaz bilader. Lakin gerçekten de sosyalizmin kağıt üzerindeki tariflerinin çok çarpıcı vaadleri bulunsa da, en az kapitalizm kadar suistimale açık bugları olduğu da tecrübeyle sabit. Fakat şu da gayet açık bir şey ki, Marx'ın ve Engels'in kim olduğunu bilen ve ne söylediklerine kafa yoran bireylerin yaşadığı bir toplum,kapitalist bir düzensizlikle idare ediliyor olsa dahi daha ferah,daha aydınlık ve daha adil bir düzensiliğe(evet düzensiliğe,diyalektik)kanalize olacaktır. İşte bu noktaya gelmiş insanların okumaya başlaması gereken kitaplardan biridir "Felsefenin Temel İlkeleri". İsmindeki ciddiyet, insanda alengirli bir iç sıkıntısı yaratsa da, her şeyin net ve yalınca izah edildiği daha ilk sayfadan anlaşılacaktır. Yer yer diğer temel yaklaşımlara göz atsa da(varoluşçuluk,bilinemezcilik,olguculuk,gizemcilik,adcılık,pragmacılık vb.) kitabın adı "Marksizmin Temel İlkeleri" olsa daha uygun düşerdi ki bu, komünistlerde gördüğümüz kapalılığın bir tezahürü olsa gerek, yani felsefeyi Marx'la başlatıp, Marx'la bitirmek. Mesela Freud'e ve psikanalize duyduğu ilgiden sırf Freud'un öğretileri,kendi sosyalist tavrıyla ve partisiyle çeliştiği için vazgeçmiştir Politzer. Bu minvalde bir "Sofi'nin Dünyası" beklentisi yaratmasın kimsede, fakat dolu bir kitap ve onurlu bir duruş. Nitekim Georges Politzer Naziler tarafından kurşuna dizilirken de bu onurlu duruşundan vazgeçmemiştir.

         Marksizmle beraber, felsefenin, burjuvanın elinden sıyrılıp proleteryanın da anlayabileceği hatta yapabileceği bir şey haline gelme süreci(tekrardan diyelim)daha doğrusu bu sürece olan katkısı da işlenmiş ufaktan. Keza bu kitapta kullanılan dil bile kendince bir katkıdır bu sürece.

    Kızıl kafalı filozof "Yoldaş" Georges'un(ve Guy Besse'in ve Maurice Cavering'in. Kitap, Politzer'in notları baz alınarak bu ikilinin eklentileri ve kitaplaştırmasıyla oluşturulmuştur) savaşçı,sivri ve kararlı bir dili, tarzıyla ikna edici bir üslubu ve birikimiyle doyurucu bir arşivi var. Dünyanın değişmesi gerektiğine sarsılmaz bir inançla bağlanmış ve bunu kitabında kabak gibi de resmetmiş. Konular müthiş bir matematikle ve izana zorluk çıkarmayan bir yöntemle bölümlendirilmiş ve sıralanmış. Her bölümün sonunda "Yoklama Soruları" var ki kendinizi bir sınava tabi tutuluyor gibi hissedebilirsiniz. Tabi aleni bir propaganda kokusu kitabın geneline hakim. "Düşünmek yetmez pratiğe dökmeliyiz." diye her fırsatta söylenip duruyor zira yazar(lar). Lenin'e olan düşkünlüğü bir nebze olsun anlayabiliyorum ama kitapta Stalin gibi bir ucubeden bu kadar bahis açılması ve alıntı yapılması neden kaynaklanıyor bilemedim veya yakıştıramadım. Fakat kabul etmek gerekir ki sincap Stalin'in, SSCB'nin kendi özgüllüğü içinde evrensel proleter devrim düşüncesinin neresinde,nasıl ve hangi süreçlerden geçerek kendine yer edindiğine dair dikkate değer çözümlemeleri, sıkı felsefi ve ekonomik tezleri, politik görüşleri ve kehanetleri var.

    Gelgelelim,

    Sosyalizm fikri yeterli mi veya şart mı bilemem fakat acı çeken her beynin, dönüşen ve gelişen bir dünya için savaş verdiğini göz önünde bulundurursak,bu kitap, sosyalistlerin elinde bir kılıç kadar keskin kanaatimce. Fakat her türden düşünce veya ideoloji bu eserdeki içerikten kendine pay çıkaracak bir derinlik de bulacaktır, bulması gerekir.

    Marx öyle bir diyalektik geliştirmiştir ki kendi "madde ve hareket" usavurumuyla açıklanmayan bir tanrıtanımazlığı dahi kabul etmez ve metafizikten ayırmaz. Sosyalizmin bir bilim olduğunu varsayar. Varolmuş ve varolagelen bütün toplumları ve yönetim biçimlerini üretim ilişkileriyle açıklar ve tezlerini iktisadi temeller üstüne oturtur. Bu görüşünü, madde kadar nesnel bir gerçeklik sayar. Maddenin de ezeli ve ebedi olduğunu söyler ve eğer bir tanrı varsa o da maddenin özgül ve evrensel doğasındaki hareket zorunluluğundan başka bir şey değildir der. Yani "Eğer bir yansıma varsa bu maddeden bilince doğrudur bilinçten maddeye değil"der.

    Şöyle yazmış mesela Stalin "Anarşizm mi Sosyalizm mi?" adlı yapıtında:

    "Marksizm-ister doğa yasaları, ister ekonomi politik yasaları olsunlar- bilim yasalarını, insan iradesinden bağımsız olarak etkilerini sürdüren, nesnel süreçlerin yansımaları olarak anlar."


    Doğrudur yanlıştır tartışılır fakat diyalektik materyalizm gerçekten de olağanüstü farkındalıklı bir kavrayışın ürünüdür. Mesela önceki ekollerden farklı olarak, herşeyin tamı tamına birbirine bağlı olduğunu ve birbiriyle içiçe geliştiğini söyler ve detaylandırır. Üstelik belki de bilinemeyecek hiçbirşey kalmayana kadar. (Karşılıklı etki ve evrensel bağlantı yasası)...

    Misal:

    Metafizik yöntem bir bilim adamının yalnızca bilim yapmasını,iyi bir bilim adamı olmasını, gerisini kilisenin(veya otorite kimse artık) ve devlet adamlarının işi olduğunu öğütlerken;diyalektik, iyi bir bilim adamı olmakla beraber masum insanların hayatlarına mal olacak bir atom bombasını üretirken bu işin ahlaki ve vicdani boyutunu da göz önünde bulundurmasını bekler o bilim insanınından. Bir yüzücü "Ben siyasete karışmam,ben bir sporcuyum,siyaset benim işim değil." derse, yarışın yapılacağı olimpik havuzun ödeneğini karşılayamayan bir iktidar partisi yüzünden sporunu yapamayacak hale gelecektir. İşte buna diyalektikte evrensel bağlantı yasası denir, ki haçlı ordusuna katılanlara cennetten tapu dağıtan papanın renkli fantezi dünyasına(metafizik yöntem) oranla gayet realist bir yaklaşımdır.

    Diyalektiklerin karışmaması açısından belirtmek gerekir ki, Hegel'in idea adını verdiği dünyanın yalnızca "Fikir"in dışsal ve görüngüsel biçimi olduğu savına karşılık, Marx'ın diyalektiği, tersine,fikrin, maddi dünyanın insan aklındaki yansıması olduğunu savunur. Adı da bu yüzden "materyalist"tir ki bu iki düşünce de diyalektiğe dayanmasına rağmen neredeyse taban tabana zıt bir güzergah izlerler doğal olarak.Şunu da belirtmek isterim ki "materyalist" tanımının maddeye,zevke,hazza ve eşyaya tapınan bir zihniyeti tanımladığı yanılgısı, üstünde çalışılmış emperyalist bir projenin tezahürüdür. Bu oyunla ilgili bir kısım kitapta da mevcut.

    Velhasıl kitap, diyalektik materyalist felsenin diğer felsefi görüşlere( özellikle metafizik görüşe) olan üstünlüğünü ve uygulanabilirliğini, doğa yasalarıyla toplumsal yapılar ve olaylar arasındaki nesnel, diyalektik ve evrimsel paralelliği dizgelemiş.

    Okunması ve üstünde durulması gereken, kendine ait görüşü savunabilme noktasında, iddiasının hakkını veren başarılı bir çalışma.

    Işıklar içinde uyusun Politzer reis.