• Bana "İnsanlarla ne problemin var?" diye soruyorlar.
    Ne yalan söyleyeyim; ben hiç menfaatçi antilop görmedim, ben hiç riyakar bir mantis karidesi görmedim, ben hiç yalancı bir orkide görmedim, ben hiç tecavüzcü papatya görmedim.
    Ama bunların hepsini insanlarda gördüm.."
  • “Yollara düşüp çiftliklerin kapısını çalan böyle yüzlerce adam gördüm ben. Hepsinin omzunda bir çıkın, kafasında da aynı düşünce vardır. Yüzlercesini gördüm. Devamlı gelir, giderler. Hepsi de o küçük toprak parçasının hayalini kurarlar. İçlerinden bir tanesi bile o hayalini gerçekleştirememiştir. Tıpkı cennete gitmek gibi... Herkes ille de küçük bir toprak parçası isteyip durur. Ben burada çok kitap devirdim. Ne cennete giden çıkmıştır, ne de o toprağa kavuşan.”
  • 108 syf.
    ·4/10
    “Hayatlarımız bize verilmiş bir durum, kaldığımız bir oteldi...”


    Bu cümleye bakınca bir çok insanın aklına farklı düşünceler gelebilir içeriği hakkında. Zaten bir cümlenin herkeste aynı düşünceleri, aynı duyguları hissettirmesini bekleyemeyiz. Benim aklıma ilk bakışta (ki kitabı okuyunca bu düşüncemin biraz da olsa desteklendiğini gördüm) hayatlarımızın, yaşadıklarımızın, kimliklerimizin bizim seçebildiğimiz durumlar olmadığını; zorunlu olarak sanki yağmurdan kaçtığımızda sığındığımız ve ne kadar sevsekte sevmesekte bir türlüde içinden çıkamadığımız, değiştiremediğimiz, kaçamadığımız oteller olduğu hissiyatını vermiştir bu cümle bana. Tabiki yazarımız Şavkar Altınel kesinlikle benim bu düşüncemi anlatmıştır diyemem tabi ki bu benim şahsi fikrim. Siz okuduğunuzda kararı kendiniz verirsiniz tabi ki, o zaman buyrun incelemeye:


    Öncelikle şunu söyleyim ben hikaye, roman ve bu türdeki eserleri tercih etmiş bir insan oldum hep ama bu benim ilk ‘anlatı’ türünde okuduğum ve aynı zamanda bu yazarın eserleri arasında okuduğum ilki oldu. İlk okuduğum eseri olmasına rağmen şu bariz belli ki bu eser yazarın iç dünyasını okuyucuya fazlasıyla yansıtmakta hatta gözüne sokmakta (hatta bütün kitabı adam sanki bize iç dünyasını anlatmak için yazmış ve bunu bir kurgu etrafında değil direk açık bir şekilde yapmış). Kitap ana karakterimizin aslına yazarın kendisi olduğu ve yazarın kendisinden 3.tekil şahıs olarak bahsettiği; içinde Glasgow ve Paris şehirlerinin bulunduğu bir tura çıkarmakta. Bu şehirleri seçmesi sürpriz değil tabi ki çünkü bu iki şehirinde yazarın üzerinde etkisi çok fazla. Bizlere bu şehirlerdeki yolculuğunu anlatırken; o yerlerin tarihleriyle ilgili, o bölgeye özgü sözler, gelenekler yada bu tarz şeyleri de bize aktararak kültürel açıdan da bize fayda sağlamakta. Glasgowdan sonra Parise uğrayan yazarımızın burda aslında kendisinin öğrencilik yıllarının geçtiği ama bir türlü bağlanamadığı, bağlanmak istemediği Glasgow şehrinin adını taşıyan bir otel olduğunu görür ve bunu çok ironik bulup orda kalmaya karar verir. Pariste geçirdiği günlerini bize anlatırken Parisin o güzelim sokaklarında gezerken bize bir çok farklı insana ait bir çok farklı öyküyü anlatır ve bu öykülerin en büyük ortak paydaları “Paris” ve “kimliğinden kaçış” noktalarında birleşmeleri ve bu öyküler üstünden aslında yazarımız bize kendi iç dünyasını anlatıyor. Yazar bu kimliğinden kaçış arzusunu bize yansıtmaya çalışırken; ünlü oyuncuların, siyasetçi, şarkıcı ve yazarların hayat öykülerinin de onun bu düşünce tarzıyla olan benzerliğini göstermeye çalışıyor. Kitabın içeriği az çok böyle şimdi gelelim asıl meselelere.


    Konu ve içerik bakımından zengin bir eser olsa da bence bunları yeterince verimli kullanabilmiş değil ve ayrıca herkese hitab eden bir eser olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Bu eseri okurken kafanızda o an sizi meşgul eden ne varsa onları bir kenara bırakmak ve öyle okumanız gerek çünkü başka türlü konudan sapmanız, nerde olduğunuzu karıştırmanız çok olası bir durum eğer dikkatli bir okuyucu değilseniz (ben notlar alarak okurum o yüzden böyle bir derdim pek olmadı ama herkes de böyle okumak zorunda değil bazıları sevmez bile). Eseri okurken yavaş ve dikkatli okumanız gerek dememin sebeplerinden en önemlisi yazarın konudan konuya çok hızlı bir şekilde sapıyor ve bunu ne yazık ki kitabın büyük bölümünde yapıyor. Bu tabi ki haliyle kafa karışıklığına sebep oluyor ve çoğunlukla en son karakterinizin hangi sokakta olduğunu, nereye gittiğini, o sırada ne yaptığını unutmuş oluyorusunuz çünkü yazar karakterimizi sokaklarda dolaştırırken aynı anda o az önce anlattığı başka bir oyuncunun, siyasetçinin veya yazarın hikayesine de bir yandan devam ediyor ve bunu bence biraz kusurlu yapıyor. Aynı anda bir çok şeyin anlatılabildiği eserlerde var, burda ki sorun yazarın anlatımından kaynaklanıyor. Anlatım ve üsluba girmişken diğer büyük sıkıntı zaten Şavkar Bey’in neredeyse her şeyi anlatırken çok ağır ve uzun betimlemeler kullanması. Bazen betimlemelerin bitmesi için dua ederken buluyorsunuz kendinizi ve bu konuda zaten sizi o sırada anlatılan hikayeden koparan etkenlerden bir diğeri. Siz bir yandan hikayeyi dinleyip bir yandan kaldığınız odanın yada yürüdüğünüz yolun en az 1 sayfalık tasvirini okurken kafanız ister istemez karışıyor tabi ki.


    Genel olarak bakarsak konusu, içeriği, altyapısı zengin bir eser fakat maalesef bunları akıllıca kullanamaması ve diğer saydığım sebepler kitaptan zevk almamı oldukça fazla engelledi. O yüzdendir ki bu benim size “alın okuyun, kesinlikle bir solukta biter” diyebileceğim bir eser değil maalesef. Bu türü seviyorsanız da başka eserleri okumanızı tavsiye ederim.


    It’s over... It’s finished... C’est fini... Bitti... Bitti...


    Not: Bu son yazdığım cümleyi ‘Pariste Son Tango’ filmini izlemiş insanlar bilirler, kitapta da bolca geçen bir cümleydi. Bu kitabı okuyacağınıza gidip değerli vaktinizi daha önce izlemesiyseniz eğer bu filmi izlemeye harcamanızı tavsiye ederim, en azından Marlon Brando gibi usta bir oyuncuyu izlemek vaktinize daha çok değer.
  • Yıkılmak binaya mahsus bir şey değil ki, Züleyha. Bir insanın, bir cümle ile yıkıldığını gördüm ben.
  • 214 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    1950'li yıllarda gazetecilik yaparken dolaştığı Anadolu'ya, insanlarına, sıkıntılarına değinmiş hep Yaşar Kemal bu kitapta. Bir de Ağrı Dağı 'na çıkma hikayesi var, çıkanların arasında siz de varmış gibi keyifle okuyorsunuz. Ben çoğu kitabını okuduğum için anlattığı insanlarda hep roman kahramanlarını gördüm sanki. O acıları, yoksulluğu, efsaneleri. Bu kadar güzel yazmasının sebebi gerçekten yaşamasıymış dedim.Yaşar Kemal okumaya bu kitapla başlanabilir diye düşündüm kitabı okurken. Serinin devam kitaplarının olması ve henüz okumadığım kitaplarının olması da çok mutlu ediyor beni. Yaşar Kemal okumaya, sevmeye devam edeceğimden eminim çünkü.
  • Ne derinmiş içmeye eğildiğim gözlerin
    Gördüm ki güneşlerin yansır oraya tümü
    Her umutsuz onlara dalıp bulup ölümü
    Ben kendimi yitirdim ta dibinde o yerin...