• İnceleme yazmayalı uzun zaman oldu. Aslında bu konuda çok istekli değilim ama Canan’ı okuduktan sonra inceleme yazmak için yanıp tutuştum desem yeridir. Peyami Safa’nın okumuş olduğum sekizinci kitabı Canan oldu. Yazarın külliyatını bitirmeyi hem istiyorum hem de istemiyorum. Bu ikilemde kalışımın sebebi; yazarın oluşturmuş olduğu duygu durumlarını tekrar yaşayamayacağım endişesi olsa gerek.

    İncelememe gelecek olursak, kitaptaki karakterler içerisinde bana Lami çok güçlü geldi. “İnsan başına gelecekleri bile bile neden hata yapmaya göz yumar ki?” dedirtti. Hataların sonucunu illa yaşayarak mı görmemiz gerekiyor? Neden hata yapmakta ısrar ediyoruz? Gibi gibi sorular kafamda döndü durdu. Sonuçta bazı durumlar yaşanmadan da öngörülebiliyor.

    Kitapta en çok Bedia için üzüldüm. O güzelim ev kadınının hayatı, bir başka kadın uğruna yerle bir oldu. Burada şunu anladım ki güzellik kavramını tekrar sorgulamam gerekiyor. Kitapta yer alan birçok erkeğin başını döndürecek kadar yüce bir şey mi? Selim aslında bununla ilgili der ki: Bir kadın harikulade güzel olabilir, fakat sevilmesi için bu mühim bir sebep değildir. Bunu söyleyen bir arkadaşın kitabın ilerleyen noktalarında arkadaşlığını da sorgulamış oldum.

    Ayrıca Bedia ile Lami arasında geçen konuşmalarda ruhsal gözlemlere yöneldim. Sanki onların bulundukları ortama gidip bir onun yüz ifadesine, bir diğerine bakarken buldum kendimi. Hatta dayanamadım: “Siz neler yapıyorsunuz böyle?” diye haykırmak istedim.

    Ah, Peyami Safa sen nasıl yazarsın böyle şeyler(!) Ben okurken dayanamadım; sen yazarken nasıl dayandın, yüreğin nasıl kaldırdı bunları düşünemiyorum. Evet yine beni kalemine hayran bıraktın. Sen iyi ki bu dünyaya gelip yazar olmuşsun.
  • Merhaba arkadaşlar, bugün sizlerle çok zorlanarak yazdığım bir incelemeyi paylaşacağım. Sabırla okuyanlara şimdiden şükranlarımı sunuyorum. Zorlanma sebebimden başlayarak incelemeye giriş yapayım.

    Kitabı bir kaç yıl evvel Türkçe çevirisinden okumuştum ve çok beğenmiştim. Önüme bir değil, bir çok yol sunarak kendime ayrı bir yol çizmem konusunda yardımcı olmuştu. Ancak bu sefer elime Arapçası geçti, tekrardan okuma fırsatı buldum. Arapçasından ya da kendi çevirilerimden alıntılar paylaşmak istemediğim için incelememde sıkça alıntıya yer vereceğim. Umarım sıkmam.

    Öncelikle kitabın başlığı hakkında ufak bir açıklama yapayım. 'El-munkîz Mined Dalal' Delâletten Hidayete anlamına geliyor. (Delaletten Çıkış Yolu diye de çevrilebilir.) Yani İmam Gazalî'ye göre kişinin taklîdi imana mensup olduğu hayat dönemleri 'delalet', tahkîkî imana ulaşıp kendi doğrularını oluşturduğu dönem ise 'hidayet' olarak adlandırılıyor.

    Kitabın içeriğine ve yazılış amacına gelecek olursak, kitapta ki tarife göre (ki bu tarife ben de katılıyorum o yüzden aynen aktaracağım), İmam Gazalî'nin derin şüphelerinin ve fikri bunalımların eşlik ettiği, gerçeği arama serüvenini özetlediği otobiyografik bir eser niteliğinde. Yani inançlarını sorgulamaya başlayan, "neden Allah'a inanıyorum, neden namaz kılıyorum, neden ibadet ediyorum, neden büyüklerimden gördüğüm bu dine mensubum, doğru bildiklerim ne kadar doğru?" diye düşünmeye başlayan İmam Gazalî birden kendini uzun süren bir sorgu yolculuğunun içinde buluyor. Çeşitli duraklarda ulaştığı sonuçları bizlerle paylaşıyor. Ben de incelememde elimden geldiği kadar bu sonuçlara kısa kısa yer vermeye çalışacağım.

    Gazalî'ye göre;
    İnsanların farklı din ve mezheplere ayrılması; din alimlerinin, anlayış ve yöntemleri, birbirinden değişik birçok fırkalara ayrılarak çeşitli mezhepler meydana getirmeleri, içinde pek çok insanın boğulduğu derin bir okyanustur. Her fırka kurtuluşun sadece kendisi olduğunu iddia etmektedir. Fakat hangisi doğru bilgiye sahip? İşte tam da bu sorunun cevabını aramak için İmam Gazalî derin bir okyanusa dalıyor.

    Öncelikle duyular ile edindiği bilgilerin doğruluğunu sorguluyor. Fakat, uyurken gördüğü rüyaların ne kadar gerçekçi olduğunu, uyandığında ise gerçek olmadığını anladığı için duyuların onu mutlak doğruya götürmeyeceğine inanıyor. Bu ilk sorgu durağında şöyle bir sonuca ulaşıyor:

    "Dünya hayatı, ahiret hayatına giren uyku olmalıdır. İnsan öldüğünde ona her şey şimdi göründüğünden farklı görünür."

    Daha sonra tıpkı kendisi gibi gerçeği arayan belli gruplar olduğunu görüyor ve dışardan onları araştırarak değil, ancak onların aralarına girip onlardan birisi olarak onların görüşlerine hakim olabileceğini düşünüyor.

    Gerçeği arayan o kimseler şunlardı;
    1-Kelamcılar
    2-Batınîler
    3-Filozoflar
    4-Mutasavvıflar

    "Eğer dördünde de gerçeği bulamazsam bir daha bulmama ümit yoktur. Zira taklidi bıraktıktan sonra tekrar ona dönmeye imkân yoktur." diyor ve devam ediyor:
    "Zira taklidin şartlarından biri de taklit eden kimsenin, taklitçi olduğunu bilmemesidir. Bunu bildiğinden onun taklidi, bir şişe gibi parçalanır. Kırık cam parçalarını ateşte eritip tekrar kalıba döküp yeni bir ürün ortaya çıkarmadıkça bir daha birleştirme imkânı yoktur."

    İlk olarak kelamcıların arasına giriyor. Zamanının en zeki, çalışkan ve ezber gücü yüksek olan insanlarından biri olarak bilinen ve aynı zamanda öğretmen olan Gazalî çok kısa bir sürede onların okuduğu tüm kitapları okuyor ve onların ulaştığı tüm bilgilere hâkim oluyor. Ve ulaştığı sonuç şu şekilde:

    1- Kelam İlmi
    Bu ilim; ehlisünnet inancını muhafaza etmeyi ve bidatçıların onu bozmasından korumayı amaçlıyordu. Fakat daha sonra şeytan bidatçıların vesveselerine sünnete aykırı bir takım düşünceler karıştırdı. Onlar da bu düşünceleri yaydılar ve böylelikle neredeyse Müslümanların hak inançlarını bozacaklardı.

    2- Felsefe
    İkinci durağı ise Felsefe oluyor. Ve bu dala mensup filozofları ise dört gruba ayırıyor. Onlar ile ilgili görüşleri ise şu şekilde.

    a) Materyalist Filozoflar
    Evrenin bu yapı üzere öteden beri kendiliğinden var olduğunu, onun bir yaratıcının olmadığını iddia eder ve yaratıcıyı reddeder.

    b) Natüralist Filozoflar
    Canlıların organlarını inceleyen anatomi ilmi ile çok meşgul oldular. Bu yüzden her şeyi mükemmel yaratan bir hikmet ve kudret sahibi olan yaratıcı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Ancak ölen kişinin bir daha var olamayacağını düşündüler. Böylelikle ahiret, cennet, cehennem, haşir ve kıyameti inkâr ettiler.

    c) İlahiyatçı Filozoflar
    Öncüleri Aristo, onun hocası Eflatun ve onun da hocası Sokrattır. Kendinden önce gelen felsefecileri reddetmiştir.

    Tüm bu görüşlere ulaştıktan sonra ise hiç birinde kendini bulamıyor, kalbini mutmain edecek bir sonuca ulaşamıyor ve hakikati arama yolculuğuna devam ediyor...

    Kitapta bu arayış esnasında şöyle bir soruya yer veriliyor. Cevabı oldukça hoşuma gitti. Ben de bu görüşteyim. Ancak okuma sürecimde hiç alıntıya yer vermediğim için bunu da paylaşmamıştım, buraya iliştirmek istiyorum bu alıntıyı.

    "Soru: Hükmünü öğretmenden duymadığınız bir meselede nasıl hüküm verirsiniz?

    Elcevap: Ayet veya hadis varsa bunlar ile, ayet veya hadisin olmadığı durumda da içtihadı ile hükmederiz. "İçtihatta yanılana bir, isabet edene iki sevap vardır."

    - "İçtihad, içtihada konu olan meselelerde yapılır. İnanç esaslarında İçtihad yapılamaz. Çünkü inanç esaslarında yanılan kimse mazur değildir. İnanç esasları, Kur'an'ı Kerim ve hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Esasların dışında kalan ayrıntılarda gerçek, 'kıstas-ı müstakim' (doğru ölçü) ile anlaşılır."

    Ve Gazalî'nin doğrularını bulduğuna inandığı nihai durak...

    "Tasavvuf Yolları"

    -Bu ilmin özü, nefsin yokuşlarını aşmak ve nefsi kötü huylardan ve çirkin vasıflardan temizlemektir diyor ve onların özel hallerine, öğrenmekle değil, ancak bizzat yaşayarak ve insana özgü vasıfları değiştirerek ulaşabileceğini söylüyor. Bu konu üzerinde oldukça ayrıntıya yer veriyor ve son olarak doğru bulduğu bu yol için şunu söylüyor:

    "Ahirette mutlu olmak, ancak takva üzere yaşamak, haramlardan uzak durmak ve nefsi kötü arzu ve isteklerinden alıkoymakla mümkündür."

    İmam Gazali tüm bu ilimlere hakim olduktan sonra kendini sorguluyor ve dünyanın cazibesine kapılıp ahiret için çok eksik olduğunun farkına varıyor. Sabahları dünya zevklerinden şan, şöhretinden vazgeçip, ahiret arzusuna kapılıyor. Ancak akşamları kapıldığı vesveseler sonucu yine eski haline dönüyor. Bu tereddütlü hali uzun bir süre devam ediyor. Ve bir gün hastalanıp öğretmenlik yapamaz hâle geliyor. Bu sürede ahirete yönelmesini Allah kolaylaştırıyor. Bu süreç içerisinde kararını veriyor ve Şam için yola çıkıyor fakat herkese Mekke'ye gideceğini söylüyor. Çünkü öğretmenliği bırakıp din için gideceğini yaşadığı yerdeki insanlar kabul edemiyor ve onu eleştiriyorlar.

    Gazalî kararlı bir şekilde yaşadığı yeri terk edip, istediği yolculuğa çıkıyor; Şam'da ve Kudüs'te kendini camilere kapatıyor. İtikafa çekiliyor. Vaktinin her anını Allah'ı tefekkür ve zikir ile geçiriyor. Ancak beldesinden gelen bir mektup sonucu, kendi ulaştığı ilmin yalnızca onda kalmasının ona artı bir fayda sağlamayacağını, bildiklerini başkalarına da anlatması gerektiğinin farkına varıyor ve tekrar beldesine dönüyor. Ulaştığı nihai sonuç olan tasavvuf yolu üzerine şunları söylüyor:

    "Kesin olarak şunu anladım; Mutasavvıflar yüce Allah'ın yolunu tutmuş kimselerin ta kendileridir. Onların tavırları en güzel tavır, yolları en doğru yoldur."

    Ancak tasavvufta yanlışa düşen insanların da olduğunu, herkesin hakiki mutasavvıf olamayacağını şu sözlerle ifade ediyor:

    "Yükselme hâli yüce Allah'a yakınlaşma bakımından öyle bir noktaya gelir ki; bazıları Allah'ın kendilerinin bedenlerine sızdığını (hulûl), bazıları Allah ile birleştiklerini ( vahdet) ve bazıları da Allah'a kavuştuklarını (vuslat) zannetmişlerdir."

    İncelememin bu kısmına kadar tamamen İmam Gazalî'nin hakikati bulma serüveninde ulaştığı sonuçlara yer verdim. Kimseyi bu tasavvuf yoluna yöneltmeye çalışmamakla birlikte yalnızca bir arayış yolculuğuna kendinden örnekler vererek, her bir bireyin kendi doğrusunu bulmaya çalışma yolunda fikir sahibi olmasına yardımcı oluyor. Ben kendi doğrumu tasavvufta değil, daha farklı bir yolda buldum. Ama bu yolculuğa çıkmama vesile olan şey; bir kaç yıl önce ilk kez okumuş olduğum bu kitaptı.

    Gazalî'nin de dediği gibi, taklîdi imana sahip olduğunun farkına vardığın zaman, taklit bozulur. Eğer taklitten tahkîkîliğe doğru derin bir yolculuğa çıkmak isteyen varsa, bu kitap çok güzel bir yoldaş olacaktır.

    Anlayarak, bir yoldaş bilerek okumanız dileklerimle.
  • ''Bir seviyi anlamak bir hayatı harcamaktır,
    harcayacaksın.''
    ÖZDEMİR ASAF
    Yıl 1925,haziran ve gün ,belki de tarihin en güzel günü takvimin en güzel yaprağı. Günlerden 15 Haziran. Bir cevher dünyaya gözlerine açtı. Kim bilebilirdi ki onun bu denli önemli bir isim ,dev bir düşünür,yaşamlara dokunarak ,insanların hayatında iz bırakacağını.
    O bebek büyür ,yaş olur 16.. Yer ; İzmir Atatürk Lisesi. O kanı deli genç ,aşık olduğu kıza Nâzım Hikmet şiiri yazdığı için okuldan atılır. İki ay hapisin ardından ,özgürlüğe kavuşan ,özgürlük düşkünü bu delikanlı ,bu davanın peşinden giderek içindeki yazın savaşına yenik düşer ve başlar yazmaya.
    Merak edilen o isim ,biraz daha merak ediledursun,biz yaşamına devam edelim. Bir kopya verelim arada ,en azından delikanlı yerine ona daha çok yakışan bir sıfat olsun. Kaptan diyelim.. Onu lakabı ile çağırmaya özen gösterelim biz de.
    Kaptan,liseden atıldıktan ve okula geri döndükten 5 yıl sonra CHP'nin yapmış olduğu bir şiir yarışmasına katılır ve ikincilik elde eder. Şu satırlardan bakalım tahmin edebilecek misiniz Kaptan'ı ;
    ''nisan ayı içinde donanır dağlar
    donanır yeşilinden alından...''
    Hâlâ edemediniz mi yoksa? Size biraz daha yardım edeyim o vakit. Şair bir şiirinde öyle çok sevmiştir ki.. Şu sözleri damlatmıştır kaleminden kan yerine;
    ''Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Sus deyip adınla başlıyorum '' hâlâ mı cevabınız yok? Merak etmeyin şimdi bileceksiniz o kadar insanın hayatına dokunan,kalbine giren ve onların sevgisini kazanarak ,onlara sevmeyi öğreten Kaptan'ı. Hazır mısınız ? O halde sizden yüksek sesle duymak istiyorum bu ismi.
    ''çünkü ayrılık da sevdaya dahil
    çünkü ayrılanlar hala sevgili'' .
    Evet, o isim Attilâ İlhan.. İlk şiir kitabı , Duvar'a ismini veren Duvar şiirinde şöyle diyor;
    ''ben bir duvarım hiç güneş görmedim''. Ben de şairi tanıyana kadar böyleydim. Hani Turgut Uyar diyor ya;
    ''Başka hiçbir şey sızamazdı padişah karanlığıma
    Şimdi bir senin yanında iyi oluyorum
    Başka hiçbir yerde değil ...'' Ben, Kaptan'ın şiirlerini okuyunca kadar, padişah karanlığıma bir güneş doğacağını düşünmemiştim. Nasıl olur da bir insan diğerinin duvarlarını yıkabilirdi? Bunu düşündüm sürekli ve bu soruyu çözmemde bana yine Kaptan yardımcı oldu. Nasıl mı? İşte şöyle ;
    ''Böyle bir kız değildin sen eskiden
    Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
    Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken ''.. O an anladım ki ;
    ''Hayatında nelere sahip olduğun değil
    Kiminle olduğun önemli. '' Ben artık Kaptan ile yol alıyordum. Onun sanki bana bırakmış olduğu günlüklerdi bu şiirler. Hiç çocuğu olmamıştı ama sanki bu şiirleri günlük niyetine çocuklarına bırakmak için yazmıştı. Ben ki, onu her günüme taşırmış,geride bıraktığı günlüklerine sahip çıkmak için kendimi hırpalıyordum. Buna adı ile başladım. Nerede olursa olsun şairin adını Atilla yazan herkese ve her şeye tepkili oldum. Neden mi?
    ''Bak evladım iki 'T' ile yazılıyor ve 'a'nın üzerinde şapka var.'' Yıllar önce bir imza kuyruğunda adını bir türlü doğru yazamadığını söyleyen okuruna böyle bir cevap veriyor üstad. Aslında ısrarı idi bu. Çünkü o Türk diline çok önem veriyordu. Türkçeye olan bir sadakat ve bağlılık idi onunkisi. Eski eşi Biket İlhan bir röportajında Kaptan'dan şöyle bahsediyor;
    “Ben onunla Attilâ İlhan olduğu için değil ,Attilâ olduğu için beraber oldum. Bu çok farklı bir bakış açısıdır. Hatta ben onun ne denli önemli birisi olduğunu da zamanla yaşayarak, dışarıdan gördüklerimle öğrendim. Benim için hep çok değerlidir. Onun yanında büyüdüm. Yirmili yaşlarımda tanıştık. Kırk küsür yaşıma kadar da birlikte olduk. Çocuk sahibi olmayı arzu ettiğim için ayrılma kararı aldık ama dostluğumuz hep sürdü. Her zaman işbirliğimiz oldu. Birbirimizden hiç vaz geçmedik. Elbette ondan çok etkilendim. Attilâ İlhan çok özel biri, ama ben hep Attilâ’nın eşi olarak yaşadım. Attilâ İlhan’nın değil… O da bana öyle davrandı. Hep derdi ki; ‘bana Attilâ İlhan olduğum için gelmeyen tek kadın sensin.’ Bundan da çok mutlu olurdu. Kimse beni kızlık soyadımla kabullenemedi. Bu ad bana kaldı. Devam etti. O da soyadımı taşımandan onur duyarım dedi. Bu da güzel bir anıydı.” (Yeni Düzen Gazetesi)
    Biraz da şiirleri üzerine konuşalım. Herkesin dilinde dolanan ama şairini sorunca bilemedikleri , Üçüncü Şahsın Şiiri'nden başlayalım buna.
    Hani demiştim ,şair çok sevdi diye. Bakın sevgisini nasıl naif dile getiriyor;
    ''gözlerin gözlerime değince
    felâketim olurdu ağlardım
    beni sevmiyordun bilirdim
    bir sevdiğin vardı duyardım''.. Bir sevdiği olduğu halde ona olan sevgisinden vazgeçmeyen ama üzülmesin diye, o kişiden uzaklaşmamak adına şair susmuş. Kim yapar ki bunu? Şair yine o sevdiği kadına sesleniyor;
    ''... ben sana göre değilim.
    Benim için kirletme aydınlığını,
    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim '' .. Seviyor ama ondan gitmesi için adeta yalvarıyor. Neden dersiniz? Sevilmeye mi değmez Kaptan? Hayır! Kaptan sevilmeye değer lâkin kendinde bulunan birtakım kötü özellikleri yüzünden kendisini seveni üzmemek adına ondan gitmesini istiyor. Fedakârlık .. Sevilmeye değer bir özellik değil mi sizce de? Kesinlikle değer!
    ''Hiç kimse misin bilmem ki nesin
    Uykumun arasında çağırdığım
    Çocukluk sesimle ağlayarak ''... Çocuk sevgisi kadar saf olan sevgisini kaybetmeyip hâlâ o masumiyette seven birisini düşünün. İşte tam olarak Kaptan'a çıktı yolunuz..
    ''kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm
    çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı''.. Bile derken dahi düşündüğünü gizleyemiyor şair. Düşünüyorum seni ama kızarsın belki buna ,o yüzden seni düşündüğümü açıkça söyleyemiyorum ama bil ki yine seni düşünüyorum demeye çalışıyor sanki.
    Peki sadece şair midir bu eşsiz değer? Tabii ki hayır! Hani o Şoför Nebahat Ablanız var ya ,işte tam olarak Attilâ Beyefendi'nin kaleminden düşmüştür. Kartallar Yükseklerden Uçar,Yarın Artık Bugündür,Yıldızlar Gece Büyür... Daha niceleri..
    Takvimler 10 Ekim 2005'i gösteriyor ve şair bize sanki bugünü yıllar önce şu dizeler ile anlatmış;
    ''İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur...'' Kaptan için veda vakti gelmiştir. Akşamüstü sularında ansızın yorulan kalbi,Kaptan'ın saatini durdurmuş ve bize vedasını ,yağmurun ardında bıraktığı toprak kokusu ve ebemkuşağı gibi şiirlerini armağan ederek aramızdan almıştır.
    Saygı,sevgi,rahmet ve hasret ile Kaptan...
  • Necip Tosun'la bu kadar geç tanışmış olmanın ayıbını yaşıyorum okumaya başladığım günden beri. Belki bir arkadaş, bir dost girmeseydi hayatıma rastaşmazdım ya, ne üzücü ama... Böylesine nahif ruhlu bir abimiz kaçırılır mı hiç, kesinlikle tavsiyemdir, öykü okumayı seviyorsanız kaçırmayın ve okuyun arkadaşlar öncelikle bunu söyleyeyim sonra inceleme tarzında da birkaç kelime dökülür inşallah. Kitabımız bir de 2014 Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'ne layık görülüyor. Açıkçası ben Ömer Seyfettin'in kitaplarını okuyalı çok oldu, bu ödülü kazanmak yerinde midir bilmiyorum ama bir ödül kazanmak için sahiden yerinde bir kitap onu anladım. " Ödüller yazara şevk ve heyecan verir. Yazdıklarının boşa gitmediğini, emeklerinin karşılık bulduğunu somut olarak hissettir. Çünkü ülkemizde yazının geri dönüşü pek yoktur. İnsan bazen böyle durumlarda kendisini yazar olarak hissediyor." diyor kendisi Necip Fazıl 2017 yılının öykü-roman ödülüne sahip olduğunda, buna benzer cümlelere Güray Süngü'de de rastlamıştım ve bu cümleler beni üzdüğünü farkediyorum okuduğumda, böyle kaç yazarımız zar zor bir çabayla edebiyat dünyasında tanınıyor acaba ya da hangi yazarlarımız ancak ödül aldığında kitapçılara birkaç kitabı konulabiliyor hem de bir sürü edebiyatla alakası olmayan kitap en üst raflarda dolaşırken. Acı bir tablo malesef ki.

    Edebiyat eleştirisi de yaptığıma göre biraz kitabı anlatmaya çalışayım: Adı gibi hayatın ansız bir anında yaşanan bir farkedişi ve aydınlanmayı anlatıyor aslında, koca bir hayatın yeri geldiğinde bomboş geçtiğini görürsünüz ya kimi zaman düşünün bir de onu 60-70 yıl sonra ancak farkedebilmişsiniz, bir gün gözünüzü açmışsınız ve bu zamana kadar gözünüz kapalı yaşadığınızı farkettiniz, veya gözünüze hep bir perde çekilmiş halde yaşamışsınız ya da işten kafayı kaldırmamışsınız da emeklilik günü gelmiş çatmış, fakat bir gün sonra nasıl bir hayat yaşayacaksınız bilmiyorsunuz veya bir sürü kitap biriktirmişsiniz de kitaplardan yaşadığınız hayatı görememişsiniz.. Kitap bu yaşananlar işte, herkesin gün geldiğinde hayatına bakıp gördüğünde şeyleri kitap bizim önümüze onları öykü olarak sunuyor. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları ve insanı kendisiyle yüzleşmek zorunda bırakan iç sıkıntısı, Ansızın Hayat''taki öykülerin ana konusu. Fakat her şeye rağmen bu olumsuzlukları yaşayan tüm karakterlerimizin bir çıkış yolu, bir aydınlanması var, hiçbiri doğumundan ölümüne kadar bu pişmanlıklarla dolu hayata devam etmiyor.

    İlk öykü olan Sözcükler'de güzel bir anlam birikiyor: İnsan ancak yaşadığını farkederek bir hayat sürebilit ve bir de adlandırarak, insan ölümü sözcük olarak farkedemediyse ölmeyi bilir mi hiç? "Şimdi anladın mı: bir sözcüğü cümle içinde kullanmak farklı, onu yaşamak, onunla içselleşmek, iliklerinde hissetmek farklıymış. İşte gördün; insan bir sözcüğün anlamını sözlüğe bakarak değil, ancak yaşayarak öğrenirmiş'' cümlesini hatırlatmak isterim, mesela kitabın son cümlesi olan: "Ah, yaşlılık! Seni sadece bir sözcük sandım." Ne hayat ne de yaşlılık ne de gençlik sadece bir sözlük kelimesi olarak bakılacak kelimeler değil, hepsinin üzerinde düşünülmesi gereken ânları ve yılları var, boş geçirmememiz umuduyla..