• gene bir yığın günler geçip gidecek ve ben kendime, işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim?
    korkuyorum. korkuyorum. korkuyorum.
    Tezer Özlü
    Sayfa 12 - Sel Yayıncılık - Birinci Basım - Mart, 2010 - Hazırlayan: Burak Fidan
  • elim, elimden çıkan kelimeler benden uzaklaşıyor. bu satırlar ben değil artık. kafamdan geçenleri yazamam. bir şey geçmiyor çünkü.
    Tezer Özlü
    Sayfa 11 - Sel Yayıncılık - Birinci Basım - Mart, 2010 - Hazırlayan: Burak Fidan
  • sessizlik bürüyor ortalığı. ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği. daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi. olmayan düşüncelerimi.
    Tezer Özlü
    Sayfa 11 - Sel Yayıncılık - Birinci Basım - Mart, 2010 - Hazırlayan: Burak Fidan
  • Bana öyle gelir ki eylül ayını sevmek için yatılı okumamış olmak gerekir. Oysa ben, on bir yaşından itibaren yedi sene boyunca orada burada yatılı okudum. Her eylülde, anne elinde ustaca istiflenmiş bavullarını, otobüs terminallerinde, tren garlarında çekiştirip duran yatılı talebeler arasına karıştım, on binlerce kilometre yol yaptım, binlerce kere el salladım.

    Bu sebeple, okullar açılırken benim aklıma daima, henüz o günlerde yatılı hayatının ilk gecelerini yaşayan, anne yemeği dışındaki ilk yemeklerini yiyen tıfıllar gelir. Yani ders çıkışlarında, gündüzlüler gündüzle birlikte çekildikten sonra, ne eve, ne okula benzeyen o yurtlarda, o pansiyonlarda öylece kalanlar.

    Yatılılara yakınlık duyan bir eski yatılıyım. “Yatılı” başka bir ırktır bana göre. Kendine özgüdür; diliyle, rengiyle, zevkiyle, gündüzlüden apayrıdır.
  • Biliyorum gideceksin.
    Bir eylül ayında ve günün herhangi bir vakti gideceksin.
    Ne eski bir şarkı engelleyebilecek gitmeni ne de yalnızca gözlerimde sakladığım aşkım.
    Usul usul ve ağır başlı adımlarla gideceksin.
    Her adımda gitmenin acısı yankılanacak sokakta.
    Bir törendeymişçesine göze batan bir yürüyüşle gideceksin ve ben çocuklar gibi bakacağım ardından.
    Sen geriye dönüp bakmayacaksın.
    Gideceksin…
    Yalnızca gözlerimde sakladığım aşkımı sukuta kurban vereceğim.
    ‘Keşke’ diyeceğim sonra ve sonraları da ve her zaman ‘keşke’ diyeceğim. Söylenmemiş sözlerin ateşi yakacak tüm bedenimi.
    Engizisyonlarda kurban edileceğim her gün.
    Geç kalmış infazın korkusu kemirecek beynimi.
    Duvarlara bakıp hayıflanacağım.
    Biliyorum gideceksin…
    Puslu bir eylül ayında gideceksin. Gözlerinle birlikte, saçlarınla birlikte gideceksin.
    Geride seni hatırlatan bir tek kelebekler kalacaklar.
    Bir tek kelebeklerin kanatlarına bakacağım özlemle.
    İlan edilmemiş bir aşkın hüznünü bırakacaksın bir de.
    Taşımayacak kadar yorgun olacağım sen yokken.
    Sonra yaşamak dediğimiz saltanatın soytarılığı kalacak üzerime.
    Sihirli sözlerin avutulucuğuna salacağım boyalı yüzümü.
    Kimse fark etmeyecek seni.
    Seni en kuytu bakışlarımda saklayacağım.
    Seni uykusuz gece yarılarımda saklayacağım.
    Başlayıp da bitiremediğim yazılarımda. Bir radyo istasyonunda çalınan Ortadoğu şarkısında.
    Sen gideceksin…
    Ve aslında gitmelisinde..
    Hem de bir eylül ayında gitmelisin.
    Şehrin gece lambalarında dans etmeli veda bakışların.
    Korkularımla yüzüstü kalakalmalıyım öylece basık bir kenar mahalle kahvehanesinde.
    Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim. Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
    Yokluğuna alışmamalıyım.
    Alışamamalıyım…
  • 59 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Fakat İlhami Amca bu kitap neden yarım?!

    İşte karşınızda çok savaş vererek bir inceleme ile çıkan ben. Aslında çok korkarak yazdım; çünkü ben hala kendimi, inceleme yazacak kadar yetkin hissetmiyorum. Ama ipin bir ucundan tutmak istedim. Umarım beğenirsiniz... :)

    Bu kitapla tanıştım ben İlhami Amca' yla. Evet sana İlhami Amca diyeceğim çünkü bu kitabı okuyunca öyle deme gereksinimi duydum, dua edin burada racon kesmeye başlamadım bak. Evet şimdi size minik bir İlhami Amca tanıtımı yapayım ;

    İlhami Algör 22 Eylül 1955'te İstanbul Sur içinde doğmuş. Zaten bu romanı ile edebiyat ve sanat dünyasında tanınmaya başlamış. Yazarlık mesleğinin yanı sıra reklam yazarlığı ve yönetmenlik de yapmış. En tanınan romanı '' Fakat müzeyyen bu derin bir tutku " eserini sinemaya uyarlamıştır.

    Ama İlhami Amca bu son yakışmadı be!
    Ne olurdu Müzeyyen ve Arif ' mutlu sonsuz' olsaydı? Filmle kitabı aynı günde bir heyecanla bitirince haliyle Müzeyyen ve onun o dominant tavırları da kazınmadı değil aklıma.

    Aslında bu kitap, burada pek karşıma çıkmadı. Çok önce okuyacaklarıma eklemiştim, hatta ben bile unutmuştum. Sonra karşıma filmden bir kare çıktı ve okumaya karar verdim. Kitaba başladım fakat yarım bırakıp filmi izledim. Film göz önünde olduğundan mıdır bilemem bana ahlaki yönden daha kötü geldi. Bu bir hakaret gibi değil ama siz anladınız. Bu kitap ve film bitince direk aklıma Kürk Mantolu Madonna geldi. Çok güzel sevip, kavuşan ama bir türlü mutlu bir sona eremeyen aşklar...


    Kitapta Arif hep bir arayış içinde olduğundan, mutlu huzurlu bir durumu bile yadırgayan bir tutum gösteriyor. Belki de uzun zamanlı bir mutluluk yaşayamamasının nedeni de budur, bilinmez. Ama Müzeyyen ise anın kadını. Kimseyi ne geçmiş ne de geleceği ile yargılayıp sorgulamayan bir karakter. O yüzden Müzeyyen hal ve tavırları hem film hem de kitap sayesinde olsun, aklıma kazınmış durumda.

    Kitap halk ağzıyla yazılmış gibi ama bir o kadar da edebiyat dolu. Sanki her kelimenin altında farklı bir dünya var. Hikayenin etraftaki insanlarla iç içe olması da ayrı bir güzellik katmış tabii ki kitaba. Kitapta yer yer kahvehanede geçen diyaloglara da yer verilmiş, bu sohbetler hoş geliyor insana yani ben kitaba ısındıran bir durum diyebilirim.

    Kitabın dili dediğim gibi çok akıcı ama dolu dolu. Duygu dolu, edebi yönden zengin bir eser. Öyle basite alınacak bir kitap değil yani, hele Müzeyyen hafife alınır mı hiç?
    Kitap okudukça insanı daha çok içine çeken bir paradoks gibi adeta. Tabii ki kitap öyle dönemden bağımsız bir eser değil. Dönemin şartlarına, olumsuzluklarına dair minik hicivler de mevcut. Zaten Arif kendi içinde etrafındaki her şeyi eleştiren fakat bir şeyler değiştirme taraftarı olmayan biri. İçi dışı bir karakter, ne kadar derin ve anlamlı şeyler sunup gizlenmeye çalışsa da.. Fakat bir türlü Müzeyyen 'in kafasında dönen tilkileri çözemiyor. Çünkü Müzeyyen öyle bir kadın ki ; kime, nerede, ve ne kadar bir sınır çizeceğini çok iyi biliyor. Aslında en büyük sınırlarını da en yakınındakine çiziyor.
    Ah ne acı değil mi!
    Sanırım Arif' i de en çok yaralayan bu olmalı ; Müzeyyen 'i tanıyamamak...

    « "Hikâye" dedim, gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da "Yarım Kalan Hikâye" koyalım.»

    #40989662


    Yani zaten İlhami Amca bir nebze de öyle oldu be!
  • Eylül,sonbaharın hüznünü yanına alarak gelmişti.Ama ben her insanın,kendisine ait,içinde bir yerlerde duran,başka başla mevsimleri olduğunu düşünürüm.Yazın kavurucu sıcağında,içinizdeki o mevsim çıkıp yüreğinizi üşütebilir.Aynı mevsim bir kış günü parkta kar üzerinde yürürken sımsıcak sarar bedeninizi.