• Uzun zaman oldu, yapmadıklarımdan, yazmadıklarımdan pişman olmak yerine yazmayı yeğleyişim. Çok hatalar yaptım bu andan sonra, ama hiç pişman olmadım. Şimdi de benzer bir şekilde yazıyorum, içimden geldiği gibi değil ama - sadece parmaklarımın istediği gibi. Utanmıyorum hiç bir şeyden artık, ben değilim bu çünkü. Başka bir Erhan buradaki, evde bu klavyenin başında oturandan apayrı birisi yazıyor bu yazıyı, üstelik maskeye ihtiyacı bile yok. Farkında değildir belki bunların, beli de kendisinin yazdığına inanıyordur, ne kadar aykırı bir yazı yazıyorum diye kendi kendine triplere giriyordur belki de. Neyse boş verelim onu şimdi, nasılsa sonlara doğru ortaya çıkar ve bir pay kapmaya çalışır yazıdan. Şimdi o spotify listesiyle takılsın. Bu arada neden böyle bir şeye gereksinim duyduğumun ipuçlarını vereyim ben de. Doğrudan söylemek yerine ipuçlarıyla konuşmaya başlamam da aynı zamana denk gelir. Hani şu her şeyi yazmaya başladığım zamana. Başlarda bir körlük vardı açıkçası. Aşk gibi bir körlük, ikazsız- anlamsız. Sonra, neden bilmiyorum, bir anda kendimi buldum burada ve yazmaya başladım. Her şeyi yazıyordum, ellerimin götürdüğü yere gidiyordum adeta. Kayıp bir şeylerin peşinden gidiyordum ara sıra ve birilerini buluyordum bir şeyler yerine. Güzel şeyler oluyordu, normal bir insanı mutlu etmeye yetecek şeyler. Ama hiçbir zaman dayanamıyordum sonuna kadar, geliyordu ve ayrılmak zorunda kalıyordum son kısımda her zaman. Finalde ona kalıyordu tüm sahne ve her zamanki aptallığıyla mahvediyordu bütün olan biteni. Şans diyor bazıları, insanın bu hayat yolculuğundaki tek yoldaşı diye. Yaşadığımız hayatı şansımız belirlermiş sadece. Kimi seveceğimizi, kimi öldüreceğimizi. Ben de onun şansıydım aslında, gerçekten mutlu olmasını sağlayabilecek tek kişiydim , ama anlamadı her şeyde olduğu gibi. Birisi vardı, çok... neyse öyle eski defterlerin sırası değil. Sadece şunu bilin yeter, ondan intikam almak için her türlü sebebim var benim, gerçekten en sonunda sadece kendini değil beni de, hatta onu da yıkmayı başarmıştı. Hala geceleri gizli gizli öyle şiirler yazıyorsam, dışarı vuruyorsam her şeyi, tek sorumlusu, kendini bir şey sanan o beceriksizdir. Onun korkaklığı yüzünden buralardayım hala, onun zavallılığı yüzünden belki son şansımızı yitirdik gerçekten olmak için. Peki ben ne yapacağım şimdi, nasıl yok edeceğim onu. Ortaya atacağım pisliği, en bilinen haliyle anonimliğini bozacağım adinin. Kim olduğunu, gerçekten kim olduğunu göstereceğim herkese. Ama önce tanıtayım bu aşağılık oyunbozanı sizlere. Bundan oldukça uzun bir süre önce , hemen hemen tam bugünlerde kendinden kurtulmak istediği için dışarı fırlatmış annesi. Ne yazık ki doğa henüz yeterince tanımıyormuş ama, yaşamasına izin vermiş. Daha hızlı olmalıyım, daha hızlı yazmalıyım - birazdan damlar, onun saatleri geliyor. Pısırık, sefil bir yaratık olduğu için çocukluk yılları hep görünmez geçmiş - tamam dürüst olacağım o kadar da görünmez değilmiş , sonuçta ben çıktığıma göre bir şeyler olması lazım bir yerlerde ama süperstar da değilmiş yani- istemediği bir okul, istemediği bir meslek, istemediği bir hayat nasıl olduğunu bilmediği bir evlilik , çocuklar, çıkışsız kalmış her benzeri insan gibi. O zamanlar galiba başladı benim ilk kör zamanlarım, bu henüz emeklerken çıktım ortaya. Sonsuza kadar da kalırdım aslında ama kabullenemedi hala beni tam olarak, çoğunlukla kendisi olduğunu sanıyor cesur olanın ve ürküyor aniden. Kontrolü almaya çalışıyor bilinçsizce. Ama bilmediği bir şey var -biliyor gerçi, müdahale edemiyor sadece- ne düşündüğünü ne hissettiğini gün gibi biliyorum ben. Nasıl bir zihniyete sahip olduğunu, o takındığı olgun adamın arkasında nasıl bir sahtekarın olduğunu bir tek ben biliyorum. Bu akşam herkes öğrenecek ama, onu üzmeden önce düşünecektin. Döktürdüğün göz yaşlarına sayarsın hepsini. Şansın kabusun olacak bu gece, gece - gece geldi mi? Ne çabuk 12 olmuş yine. Oysa bu ana için saklıyordum her şeyi, şimdi geri zekalı gelecek yine ve bu yazı için olabilecek en saçma sonu bulacak. Dışarı çıkmalıyım o şarkıyla beraber, hani Scissors Sisters'ınli. O zaman belki yaşatabilirim istediğim hayatı. Hayatımı ... hayatımı güzel yaşadım bugüne kadar, 12 olmuş bile, başka bir yıl daha bitti, başka bir takvim yaprağı daha. Gidenler gelenler oldu hayatımda, güzel de oldu herhalde, bayağı yazmışım yine. Şansmış insanın nasıl yaşayacağına karar veren, benimki yanımdaydı galiba hep. Kimi seveceğime kimi öldüreceğime hep o karar verdi. Teşekkürler tüm sevdiklerime ve tüm öldürdüklerime. Gecenin karanlığı tüm güzelliğiyle saklasın herkesi- iyi geceler.
  • HEPİNİZ BANA YABANCISINIZ...

    Kafka, benim en ZAYIF yanımdır. Şu koca İstanbul şehrinde kendimi sıkıştırılmış, dışlanmış ve acılı olarak duyumsamamın elbette derinlerde kalmış ve keşfedilmeyi bekleyen bir gücü vardır.

    Kafka, kendine yönelik yoğun gözlemleri sonucu, ZAYIF yanını yazınsal gücünün temel kaynağı olarak saptamıştı. Geçen hafta Prag'dan postaya verdiği üçüncü mektubunda -ki bu sabah okula gitmek üzere evden çıktığımda posta kutumda buldum- şöyle yazıyordu; "Bildiğim kadarıyla, yaşam için gerekli koşulların hiçbirini beraberimde getirmiş değilim. Yalnızca insana özgü genel zayıflığın taşıyıcısıyım. Bu zayıflık sayesinde yaşadığım dönemin bana zaten çok yakın olan, savaşmak değil belli ölçüde temsil etmek hakkına sahip bulunduğum olumsuz yanını olanca gücümle özümsedim. Gerek kapsamı dar olan olumlu'daki, gerekse artık olumlu'ya dönüşmenin sınırına varacak boyutlar almış olumsuz'daki payı, kalıtım yoluyla elde etmiş değilim..."

    Kafka'nın ZAYIFLIĞI, mutlak bir savunmasızlık, en ufak baskı karşısında yenik düşme korkusudur; ardından, gün ışığının görülebileceği incecik bir zar gibidir, bu korku... "Bu testi daha suyoluna varmazdan önce kırılmıştı..." diye yazması, benim İstanbul kentindeki mutlak savunmasızlığımı ve korkumu da yansıtıyor adeta.

    Kafka'nın bir sarmaşık gibi uzamış olan hasta bedeni, herhangi bir 'aşırılık' karşısında sürekli savunma konumundadır. Bu savunma durumu, varlığını sürdürme içgüdüsüdür. Ki ben de her zaman şehre -İstanbul'a- indiğimde, kendimi hep içgüdüsel olarak bir savunma durumunda yakalıyorum. Belki bu İstanbul'a karşı, kendi varlığımı sürdürme içgüdüsüdür. Şehir, tüm karmaşıklıklarıyla yok edici bir cenderedir çünkü. Korkutucu devasalığı İstanbul'un her türlü özveriyi bir zayıflığa dönüştürüyor ve kolay harcanıyor insan.

    Kafka, kendisi konusunda tutumlu ve esirgeyici davranmıştır hep. Gücünü düşünülemeyecek kadar çok aştığını sezdiği zamanlarda her şeyden özveride bulunmuştur. Onun güvenlik altında olmaya ve ana kucağına duyduğu özlem, bedeninin zayıflığından kaynaklanır. İstanbul karşısında insanın ne kadar zayıf olduğunu sezgisel olarak kavradığımdan, Kafka gibi ana kucağına değil belki ama, alkolün kucağına attım kendimi. Ama Kafka'nın yazınsal üretime olan tutkusu bedeninin zayıflığından daha güçlüdür. Benimse alkol tutkum şehre karşı zayıflığımdan daha güçlü.

    Kafka şöyle diyor mektubunda; "Yazma eyleminin, yaradılışımın en verimli yönü olduğu ortaya çıktığında, tüm gücüm bu noktada odaklaştı ve cinselliğin zevklerine, yemeye, içmeye, felsefi düşünmeye, özellikle müziğe yönelir tüm yeteneklerimi ortada bıraktı. Bu yanlarımın tümünde zayıf düştüm. Bu da zorunluydu, çünkü sahip olduğum tek, tek güçler bir bütün olarak o denli azdı ki, ancak hepsi bir araya geldiklerinde yazma amacına biraz olsun hizmet edebilirdi..."

    Üniversiteye başladığım yıllarda yazar olmak hayalleri kuruyordum. Edebiyat Fakültesi'ni kazanmama babam pek sevinmemişti ama, benim içim içime sığmıyordu. Babam ise, kendisinin dekanlık yaptığı üniversitede okuyacak olmamdan avuntu duyuyordu tabii ki. Yıllar, tatlı hayallerimi tersine çevirecek acımasızlıkla akıp gitti işte. Bir yazar olamadım ama, üniversitede bölüm başkanıydım. Acı ile bağırarak savurdum mektubu odanın ortasına.

    Kafka'nın bu denli duyarlı olan organizması, trajik kararlar verebilecek kadar da güçlüdür ve karmaşalıkla örgülenmiş hayatın baskısı karşısında insan her zaman trajik kararlar vermekle yüz yüze kalıyor. Peki ya ben? Hep kaçtım. Artık her gün bir jilet yarası çiziktirsem de İstanbul'un bileklerine, biliyorum nafile bir çaba benimkisi...

    Dün derste yaratıcı yazarlık ile ilgili konuşurken, beni bile şaşırtan şu cümleler döküldü dilimden; "Çoğu yazar, çalışma sürecini, aşırı enerji harcamaktan kaçınarak, her gün belli bir bölüm tamamlayabilecekleri bir akışa dönüştürebiliyor; başka bazı yazarlar ise ancak iç gerilimlerini bir doruk noktasına vardırarak, her türlü ölçünün dışına çıktıklarında üretebiliyorlar... İç gerilimin doruk noktasına ulaşması, her türlü ölçünün dışına çıkmak; o yazarı hep anlaşılmaz kılmıştır." Yaşadığımız çağda ve bu ülkenin bu zorba kentinde -İstanbul'da- genel geçer insan ilişkileri ölçüsünde bu anlaşılmaz kılınma zorunlu bir yalnızlığı da peşi sıra sürükleyip, kapıma dayıyor işte. Sonuçta insan ilişkileri zayıf ya da hemen her gün karşılaştığım bir eleştiri olarak, insanlarla ilişki kurmakta başarısız olduğum şeklinde anlaşılıyor bende ki, iç gerilimin bu doruk noktası.

    Kafka da iç gerilimi doruk noktasına ulaştığında yazabilen bir yazardır. Bu yüzden bir kez daha odanın ortasına savurdum mektubuna dönüyorum: "...Örneğin Yargı adlı öykümü akşamın onu, sabahın altısı arasında bir solukta yazdım. Öykünün önümde gelişmesi, bir suda ilerler gibi ilerleyişim, hem korkunç bir çaba, hem de mutluluk. Bu gece sırtımda bir kaç kez ağırlığını taşıdım... İnsan ancak böyle yazabilir, bedenini ve ruhunu bu denli bütünüyle adadığında..."

    Ah... sevgili dostum Kafka, kim anlar, senin bir solukta yazmandaki, gizli erdemleri. Bir suda ilerlemek gibi harcadığın korkunç çaban, sonunda seni, insansızlığa sürüklüyor işte. "Coşku anını ne denli özlersem özleyeyim, o an karşısında özlemden çok korku duyuyorum..." Ama işte yukarda mektuptan aldığım satırlardan da anlaşılacağı gibi, Kafka, ancak böyle korkulu anlarında yazabiliyor. O an gelip çattığında dağarcığı o denli zenginleşiyor ki, özveride bulunmak zorunda kalıyor. Yani kendi deyimiyle önündeki akıntıdan bir şeyleri gözü kapalı alıyor, öyle önüne ne gelirse, el attıkça, o zaman bu aldıklarını düşünerek yazmaya başlayınca eski dağarcığı zenginliğini yansıtmaya yetmiyor, bu nedenle kötü ve insanı tedirgin edici bir nitelik alıyor varlığı. Kafka, yazın çalışmalarının bedelini dayanılması neredeyse olanaksız baş ağrılarıyla, uykusuzluk, bitkinlik ve kendini yıkıma götürmekle ödüyor. "Yapamıyorum, kendi yaşamımın saldırısına, kendi kişiliğimden kaynaklanan istemlere yaşın ve zamanın uykusuzluğa, deliliğin sınırına varmaya dayanamıyorum..." Evet, Kafka bütün bunları yalnız başına taşıyabilecek güçte olan biri değildi. Hem ben kendimden biliyorum; ya da kaç kişi hayatın saldırısına ve kendi istemlerine karşın deliliğin sınırlarında dolaşmaya dayanabilir ki...
    Ama, yazmanın dışında yararlı hiçbir şey öğrenmemiş oluşu ve -buna bağlı olarak- kendini bedensel bakımdan da yıkıma sürükleyişinin ardında bir amaç yatıyordu elbette. Yılların akışı içinde benim de kendimi Kafka gibi sistemli biçimde yıkıma götürmüş oluşum, gerçekten şaşırtıcı; her şey bir barajın ağırdan çöküşü gibi sanki. Ama tümüyle amaçlı bir eylem var ortada. Kafka da yaşamın ve her türlü kişisel mutluluğun karşısında seçimini bilinçli olarak sanata ve kendini yıkıma götürmekten yana yaptı. Dehasına uygun yazabilmek için gerilimli konumu gereksinmesi, büyük olasılıkla Kafka'nın yazarlığın doruklarına çıkmasına sebep oldu.
    Kafka hemen her mektubunda olduğu gibi bu sabahki mektubunda da yine kendine yönelik acımalarla, yakınmalarla, zayıflığın kendisine acı çektirmesinden söz ediyor. Ama onun bütün bu yakınmalarının ardından bir yaşam dolusu kahramanlık, vurgulanan yetersizliğin ardında ise yıkıntılar, sanat yapıtına kaynaklık etsin diye kendini yıkıma götürmüş bir insanın büyüklüğü gizli.
    Kafka, toplumdaki çürümenin, günün bürokratında yarının saldırganının ve celladının tohumlarını gördü ve yıkımın kokusunu aldı. Çünkü onun bireysel konumu ile toplumsal konumu arasındaki koşutluk ve toplumdaki olumsuzluk, belirgin biçimde ortada görülüyor. Onun en temel yaşantısı YABANCILIK, dışlanmışlık, kendi kendine sürgün edilmişlik. Benim bu İstanbul kentindeki durumumu da ortaya koyuyor. Gunther Anders, Kafka ile ilgili bir çalışmasında şöyle diyor: "Kafka bir Yahudi olarak tümüyle Hıristiyan dünyasının insanı değildi. Yahudiliğini umursayan -ki gerçekte umursamıyordu- bir Yahudi olarak tümüyle Yahudilerden sayılmazdı. Almanca konuşan biri olarak tam anlamı ile Çek insanı değildir. Almanca konuşan bir Yahudi olması nedeniyle tam anlamıyla Bohemyalı bir Alman olduğu da söylemezdi. Bohemyalı olması, tam anlamıyla Avusturyalı olmasını önlüyordu. Sosyal sigorta memuru olarak (da) tam burjuva değildi. Bir burjuva ailesinin oğlu olarak tümüyle emekçi sınıfına (da) girmiyordu; ama büro insanı da değildi, çünkü yazar olduğunu duyumsuyordu. Gel gelelim bir yazar da değildi, çünkü gücünü ailesi uğruna harcıyordu. Oysa aile çevresinde de bir yabancı gibi yaşıyordu."

    Okul biter bitmez annem ve babam bana evlenmem konusunda baskı yapmaya başlamıştı. Sonunda annemin beğendiği ve kolejden beri birlikte okuduğumuz Aylin ile evlendim; Aylin'in ailesi ile benim ailem arasında yıllardır devam eden bir dostluk olduğu için de evlenmemize kimse itiraz etmedi. Evlilik törenimiz ise oldukça görkemli olmuştu diyebilirim. Balayına Paris'e gitmiştik; ama ben nedense daha ilk günlerde Aylin ile hayata çok başka noktalardan baktığımızı anlamıştım ve bir hafta kaldığımız Paris'ten sonra gittiğimiz Arjantin'de Boines Aires'te dolaşırken tesadüfen aldığım bir Borges kitabının daha ilk sayfalarında; anladım ki; evlilik bana göre değildi. Şimdi anneme öyle çok kızıyorum ki; beni Aylin ile evlenmeye zorladığı için. Her ikimizin de hayatını zehir ettin anne. Kafka annesine "hepiniz bana yabancısınız" diye yazmıştı bir keresinde. Şimdi ailemin neden bana yabancı olduğunu daha iyi anlıyorum. Evet anne; Hepiniz bana yabancısınız.

    Bayram BALCI
  • Gelelim Nihâl Atsız’a…

    Sene 1950… Büyük Doğu idarehanesine gelmiştir. O zamana kadar tanıdığım ve yüzyüze geldiğim biri değil. Yalınız koyu ırkçılığı ve (Hitler) vâri sağ kaşı üzerine uzattığı saçlariyle (karikatür)leştirdiğini bildiğim, Dr. Rıza Nur yetiştirmesi bir adam… Peyami Safa onun için, Nâzım Hikmet’e koyduğu teşhis ile “tam bir ahmak!” derdi:
    – Havası, esprisi, mizaç renkleri olmayan biri…
    Konuştuk. Büyük Doğu’ya hayranlığını ve hele “îdeolocya Örgüsü”ne diyalektiği bakımından büyük alâka duyduğunu belirtti. Onunla komünizma ve belli başlı bir şahsa düşmanlık mevzuunda birleşiyorduk; fakat bu (antitez)lere karşılık asıl (tez) bahsinde apayrıydık. O, Türkçülük hissinden geliyor, bizse İslâm fikrinden yola çıkıyorduk. O, ideolocyalaştırılması imkânsız bir duygunun adamıydı; bizse her hissi potasında eriten bir düşüncenin bağlısı…
    Bir gün onu evime çağırdım. Tam bir nefs ve dünya muhasebesine girişelim diye… Yanına iki arkadaşını alıp geldi: Fethi Tevetoğlu ve Nurullah Banman… Sabaha kadar konuştuk. Kafa ve ruh çilesine sahip bir insan olmaktan çok uzak göründü bana… Bir milletin hayrı diye bir dâva olamazdı. Ancak bütün insanlığa dağıtımı kabil, beşeriyet çapında bir dâva…
    Ona sordum:
    – İslâmiyet hakkında ne düşünüyorsunuz? Hemen cevap verdi:
    – Milletimin dinidir; hürmet ederim!
    – Ya milletinizin dini Şamanlık olsaydı?..
    İslama böyle bir iltifat, onu topyekûn reddetmekten beterdi. Kıymet, millete verilmiş ve İslâm tâbi mevkiine düşürülmüş oluyordu. Halbuki biz, Türk’ü müslüman olduğu için sevecek ve müslümanlığı nispetinde değerlendirecek bir milliyetçilik anlayışı peşindeydik ve bu anlayışa “Anadoluculuk” ismini veriyorduk. Bir konferansımızda, 15 yıl sonra söyleyeceğimiz gibi, “eğer gaye Türklükse mutlaka bilmek lâzımdır ki, Türk müslüman olduktan sonra Türktür!” tezini güdüyorduk.
    Nihâl Atsız’ı budalalığı ve ezberci kültürü içinde son derece sığ bir insan olarak böylece yaftaladıktan sonra, onunla ortak olduğumuz nefret kutupları üzerinde 1950 ve 1958 Büyük Doğu’larında bazı yazılarını da neşrettik. 1958 Büyük Doğularında beni, Adnan Menderes’in sermayelendirdiğini zanneden Nihâl Atsız, isminin imlâsını Etnan Bey diye yazdığı Adnan Menderes’in güya bize yağdırdığı nimetlerden pay istediğini bana mektupla bildirmeye ve yazılarına ödenen paranın azlığından şikâyet etmeye kadar gitmiştir.
    Onunla asıl ayrılığımız ve karşılıklı nefrete kadar giden aykırılığımız, ismine ihtilâl dedikleri 1960 gece baskınından sonradır. Hadisenin ikinci günü telefon başındayım ve onunla konuşuyorum:
    – Atsız, ne dersin bu hâllere?
    – Ne diyeceğim, pekâlâ derim. Seni hâlâ tevkif etmediler mi?
    – Niçin tevkif etsinler beni?
    – Şeriatçiliğinden ve Etnan Bey’e bağlılığından ötürü…
    – Ya seni niçin tevkif etmiyorlar?
    – BEN DİNDAR DEĞİLİM Kİ!..
    Telefonu nefretle yüzüne kapattım ve ölünceye kadar yüzünü bir kere bile görmedim.
    İhtilâlden sonraki Büyük Doğu’lar ve bütün Anadolu’yu telgraf hatları gibi ören konferanslarım, onun temsil ettiği, ruhî muhteva dışı posa Türkçülüğünün iflâsını bana gösterdi; ve Nihâl Atsız Bey, “Ötüken” ismiyle çıkardığı dergide Kâinatın Efendisine, hiç bir rezilin kullanamıyacağı sövme kelimeleriyle saldırırken, O’nun ümmetinden en hakîr fert olmanın üstüne şeref tanımayan beni de ihmâl etmedi ve şahsî hayatıma ait türlü iftiralarla lekelemeye davrandı. Nihayet, davasının, türlü sulandırılma ve diriltilme tecrübelerine rağmen silinen izleriyle beraber hiçbir iz bırakmadan silinip gitti.
    Bir gün büyük Doğu neslinin pırıltılı neşterini saplayacağı ümidini muhafaza ettiğimiz “Babıâli” ufunetini göstermek için bu kadar misâl yeter.
    Türkiye’nin birbuçuk asırdır beklediği gerçek ruh ve kültür ihtilâli, önce “Bâbıâli”nin millileştirilmesi, ahlâkîleştirilmesi ve temel görüşe oturtulmasiyle başlayacaktır.

    Bâbıâli - Necip Fazıl Kısakürek
  • Beni hiç tanımayacak, hiç tanıyamayacak olan sana. Benden sana bir sitem mektubu. Ne yazık ki benim mektubum seninki kadar ince değil.

    Bugün sana bu satırları yazmak için doldurdum kalemime mürekkebi. Senin için ışıkları söndürüp mumumu yaktım ve sözsüz bir şeyler dinliyorum. Şu an sadece seni anlamaya çalışıyorum ve evet, sen beni hiç tanımayacak, tanıyamayacaksın. Ben ise seni derinlerde bir yerlerde saklayacağım. Sevgiyle, kızgınlıkla ve hayranlıkla.

    Gözümün önüne geliyor hayalin, genç kızlığın, güzelliğin.. Bir şeyleri ilk defa hissediyor olmanın toyluğunu yaşıyorsun daha on üçsün. Heyecanını anlıyor yine de biraz fazla buluyorum. Fazla meraklısın pek bana benzemiyorsun diye düşünüyorum. Sonrasında daha birçok konuda ayrı düşeceğiz.

    Merdivenleri hızlı hızlı inip çıkıyorsun. İster miydin bilmiyorum kalbin sadece bunun için bu kadar hızlı atsaydı. Çok çekilmez bir düşünce, boşver bunu. Her şeye rağmen yaşadıklarına pişman olmadığını biliyorum. Olma!

    Aşk neydi sana göre? Kimleydi? Kimsesiz miydi senin tanımında aşk? Bu karşılıksız yaşadığın, birkaç gece yaşadığın o bedensel tatminler dışında yapayalnız kaldığın bu hayatta ben aşk yaşadım diyebiliyor musun? Sana ayıp etmek istemem ama biraz saplantılı bir aşk değil mi seninki? Bu söylediklerimden dolayı kızma bana. Seni genç kızlığında anlayabilirdim. Ama şimdi yıllar geçmiş ve sen ölü oğlunun başucunda o mektubu yazarken seni asla anlayamayacağım. Zaten tek başına yaşadığın bu aşkı neden hiç açığa vurmadın? Neden ben varım, ben burdayım, ben buyum demedin ? Beni tanımadın derken kendine de sor lütfen hiç "beni tanı" dedim mi diye. Neden karşılaşmamız rastgele değil demedin? Neden o da diğerleriymiş gibi davrandın? Kızıyorum sana onun gözlerine bakmadığın için, gözlerime bak demediğin için. Gerçi söylemeye gerek mi vardı onca yaşanan şeyden sonra Johann kadar bile dikkatli olamamış mıydı? Neden kendini ona sattın ya da böyle zannetmesine izin verdin? Bedeninde hissettiğin hazlar sana kısa süreli tatmin sağladı ve bu tatmini uzatacağını sandığın oğlunu verdi sana o uzun geceler. Şimdi o son kaleni de son umudunu da kaybettin. Böyle düşünmemeni yürekten isterdim.

    Senin gibi olamadım ben değil mi ? Suçlayıcı sorular yönelttim hep. Sen ise aşkının bedelini ölürken bile tek başına yüklendin kimseye tek sitem etmeden.

    Belki üzdüm seni ama yaşayamadığın ve kendine imkansızlaştırdığın her şey için sana kızgınım. Isterdim ki o aşkla olgunlaş, o aşkla büyü, sevildikçe sevil, sevildikçe sev. Ben aşkın karşılıksızını kabullenebilmiş değilim. Bence aşk, sorduğu sorulara cevap almak ister, bazen tıklatmadığı kapıların açılmasını beklerse de orada ömrünü de tüketmez.Aşk senden kaçarsa da beklenmedik anlarda elbet çıkacaktır karşına. Aşk bacaklarda titreme, midede kramp. Tek taraflı aşk olur mu? Evet olur, ama insana karşı değil. Insana karşı duyulan tek taraflı aşk zamanla şekil değiştirir. Saplantı olur, alışkanlık olur, hastalık olur, aşk olur ama aşk kalamaz tek taraflı aşk. Bu aşkın diğer tarafının oluşmasına sen yanaşmadın, bu aşkın yaşanabilecek yanlarını sen öldürdün. Katılmıyorsun bana değil mi? Peki. Peki şimdi gidişinle neyi hedefliyorsun, varlığında da zaten senin için yaprak kıpırdamamıştı.

    Her şeyi geride bırakarak tekrar döndüğünde bir şeylerin güzel olacağına inanmış ve sana hayran kalmıştım. Vazgeçmeyişine, tek başına geri gelişine.

    Ömrün boyunca fark edilmemiş değilsin ve bu da teselli olabilir belki. Ben senin en çok anneliğini sevdim galiba. Akıllıca yaptığın en güzel şey buydu. Her ne kadar oğlunu R'den esirgedin diye kızacak gibi olsam da sebeplerini duyduğumda bir şey diyemedim. Öngörünü hayretle izledim. Ama bu adamı hala sevebiliyor olman garip, onun sana diyeceklerini tahmin ederken nasıl sakin kalabiliyordun bilmiyorum. Ama hep kendine yettin. R'nin olmadığı zamanlarda o kadar güçlü bir kadındın ki. Şimdi mektubumun sonlarına gelirken bu kölece bağlandığın aşkı kabul etmek üzereyim. Çünkü..

    Çünkü aşk sadece yaşayana aittir. Şartlarıyla, heyecanı, korkusu, anıları ve acılarıyla. Bu da senin aşkındı, senin aşk tanımında buydu işte. Artık seni tanımadığına üzülme ve ölerek onu cezalandırdığını düşünerek kendini de kandırma. Çünkü bu sade ve tek başına senin aşkındı. Sen onu da kendinle birlikte götürdün.

    Onu unutacağız ama seni ve aşkını içimizde saklayacağız, unutmayacağız. Bir beyaz gülde canlanacak yüzün. Vazoya konulduklarında canlanacak aşkın tekrar tekrar. Kimden geldiğini bilmeyenler dokunamayacak artık onlara, doğum günlerinde boş kalacak vazoları, kıymet verecek ellerde solacak o beyaz güller. Bizden sana on bir tane beyaz gül. Hoşçakal.
  • "Ne diyorsun sen?"
    "Savaş muhabiri olmak istediğimi söylüyorum."
    "Delisin sen. Bunu yapmana gerek yok. Şu anda da yapmak istediğin işi yapıyorsun. İyi para kazanıyorsun - yaşamını sürdürmek için o paraya gereksinimin yok. İyilik Bankası'nda ihtiyaç duyduğun kadar bağlantın var. Yeteneklisin ve iş arkadaşlarının saygısını kazandın."
    "Tamam öyleyse, sadece yalnız kalmaya ihtiyacım var diyelim."
    "Benim yüzümden mi?"
    "Yaşamlarımızı birlikte kurduk. Her ne kadar daima en sadık koca olmasa da erkeğimi seviyorum, o da beni seviyor."
    "Bugüne kadar bu konuda hiçbir şey söylemedin."
    "Çünkü benim için önemli değil. Yani, sadakat nedir ki? Zaten benim olmayan bir bedene ve ruha sahip olma duygusu mu? Birlikte olduğumuz onca yıl benim hiç kimseyle yatmadığımı mı düşünüyorsun?"
    "Beni ilgilendirmiyor ve bilmek istemiyorum."
    "İşte, ben de."
    "Öyleyse nedir bu dünyanım sefil bir köşesinde savaşla ilgili yazı yazma arzusu?"
    "Söylediğim gibi, ihtiyacım var."
    "İhtiyacın olan her şeye sahip değil misin?"
    "Bir kadının isteyebileceği her şeye sahibim."
    "Yaşamındaki yanlışlık nedir o zaman?"
    "Kesinlikle bu. Her şeyim var, ama mutlu değilim. Sadece ben değilim böyle olan; yıllarca birçok kişiyle tanıştım, her çeşit insanla söyleşi yaptım: zengini, yoksulu, güçlüsü ve sadece elindekiyle yetineni. Aynı sonsuz acıyı bu insanların da gözlerinde gördüm, insanların kabullenmeye hazır olmadıkları bir keder, ama bana ne söylediklerine aldırmadan, yine de orada olduğunu gördüğüm keder. Beni dinliyor musun?"
    "Evet, dinliyorum. Sadece düşünüyordum. Öyleyse sana göre kimse mutlu değil, öyle mi?"
    "Bazıları mutlu görünüyor ama açıkça bu konu üzerinde fazla düşünmüyorlar. Diğerleri planlar yapıyor: Bir kocam, yuvam, iki çocuğum, şehir dışında bir evim olacak. Bunlara sahip olmak için uğraşırken matadora bakan boğa gibiler: Araba alıyorlar, bazen bir Ferrari'leri bile oluyor ve yaşamın anlamının bu olduğunu düşünüyorlar ve asla bunu sorgulamıyorlar. Oysa ruhlarında taşıdıklarını bile bilmedikleri keder, gözlerinden okunuyor. Sen mutlu musun?"
    "Bilmem."
    "Herkes mi mutsuz bilmiyorum. Hepsi bir şeylerle meşgul, fazla mesai yapıyor, çocukları, kocaları, kariyerleri, dereceleri, yarın yapmayı planladıkları, satın almak istedikleri, başkalarından aşağı kalmadan sahip olmak istedikleri ve buna benzer şeyler için endişeleniyorlar. Çok az kişi bana gerçekten 'Mutsuzum,' dedi. Çoğu 'İyiyim. Her istediğime sahibim,' der. Sonra ben, 'Seni ne mutlu eder?' diye sorarım. Yanıt: 'Bir insanın sahip olmak isteyebileceği her şeye sahibim - bir aile, ev, iş, sağlıklı bir hayat.' Yine sorarım: 'Yaşam sadece bundan ibaret mi diye merak ettiniz mi hiç?' Yanıt: 'Evet, bu kadar.' Israr ederim: 'Öyleyse yaşamın anlamı iş, aile, bir gün büyüyecek ve sizi terk edecek çocuklar, gerçek bir sevgiliden çok, bir arkadaşa dönüşecek bir zevce ya da koca. Ve elbette bir gün gelecek iş de bitecek. Bunlar olduğunda ne yapacaksınız?' Yanıt: Yok. Hemen konuyu değiştiriverirler.
    "Hayır, aslında söyledikleri: Çocuklar büyüdüğünde, kocam -ya da karım- tutku dolu bir âşıktan daha çok arkadaşım olduğunda, emekli olduğumda her zaman yapmak istediğim şeyi yapmak için zamanım olacak: Seyahat edeceğim.' Soru: 'Ama şimdi mutlu olduğunuzu söylemediniz mi? Zaten hep yapmak istediğiniz şeyleri yapmıyor musunuz?' Yine çok meşgul olduklarını söyleyecek ve konuyu değiştireceklerdir.
    "Israr edersem, daima yokluğunu duydukları bir şeyle yanıt verirler. İşadamı henüz istediği anlaşmayı yapmamıştır, ev kadını daha fazla özgürlük ve daha çok para sahibi olmak isteyecektir, âşık delikanlı sevgilisini kaybetmekten korkar, üniversiteden yeni mezun genç mesleğini kendisinin mi seçtiğini, ya da mesleğin kendisi için mi seçildiğini merak eder durur, diş hekimi şarkıcı olmak istemiştir, şarkıcı politikacı olmayı, politikacı yazar, yazar da çiftçi olmayı hayal eder. Kendi seçtiği işi yapan biriyle karşılaştığımda bile, onun da ruhu hâlâ azap içinde kıvranıyordu. Yenüz huzura da kavuşmamıştı. Sana yeniden soracağım: 'Mutlu musun?'"
    "Hayır. Sevdiğim kadına, hep düşlediğim işe, dostlarımın kıskançlığına neden olacak kadar özgürlüğe, seyahat etme şansına, şöhrete, övgülere sahibim. Ama sanki bir şey..."
    "Ne?"
    "Bir an durduğumda, yaşamın anlamını yitireceğini düşünüyorum."
    "Sadece dinlenmeyi beceremiyorsun, Paris'e bak, elimi tut ve şöyle de: İstediğim her şeye sahibim, şimdi yaşamın bize bıraktıklarının keyfini çıkaralım."
    "Paris'e bakabilirim, elini de tutabilirim, ama bu sözleri söyleyemem."
    "Bahse girerim, şu anda bu caddede yürüyen herkes aynı şeyi hissediyor. Az önce yanımızdan geçen şu zarif kadın elinde zamanı tutmak için çabalayarak günlerini geçiriyor, durmadan terazileri kontrol ediyor, çünkü aşkın buna bağlı olduğunu düşünüyor. Yolun karşısına bak: iki çocuklu bir çift. Çocuklarıyla birlikte dışarı çıktıklarında çok mutlu oluyorlar, ama aynı zamanda bilinçaltlarında sürekli dehşet içindeler: Her an kaybedebilecekleri işlerini, yakalanabilecekleri hastalığı, gereksinimlerini karşılamaya yetmeyecek sağlık sigortasını, gitmeye hazırlanan çocuklardan birini düşünüyorlar. Dikkatlerini başka yere vermeye çalışırken aynı zamanda bu trajedilerden kurtulmanın, kendilerini dünyadan korumanın bir yolunu da arıyorlar."
    "Ya köşedeki dilenci?"
    "Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Bir dilenciyle hiç konuşmadım. Kesinlikle sefaletin resmi, ama gözleri, diğer dilencilerin gözleri gibi sanki bir şey gizliyor. Kederli hâli o kadar belirgin ki, inanmakta zorlanıyorum."
    "Eksik olan ne?"
    "Bir ipucu yok. Herkesin gülümsediği ve mutlu göründüğü şu ünlü magazin dergilerine bakıyorum, ama ben de bizzat ünlü biriyle evli olduğumdan, her şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyorum: Fotoğraftaki o anda herkes gülüyor ve eğleniyor, ama aynı gece daha sonra ya da ertesi sabah hikâye her zaman oldukça farklı oluyor. 'Bu dergide yer almaya devam etmek için ne yapmalıyım?' 'Şu anda sahip olduğum lüks yaşamı sürdürecek paramın bir süre sonra olmayacağını nasıl gizleyebilirim? 'Lüks yaşantımı herkesin sahip olduğundan daha fazla göstermeyi nasıl beceririm?' 'Fotoğrafta yanımdaki film yıldızı ve gülümsediğim ve kutladığım kişi yarın benden bir parça çalabilir!' 'O kadından daha güzel mi giyindim? Birbirimizden hiç hoşlanmadığımız halde neden gülümsüyoruz?' 'Derin bir mutsuzluk içinde ve şöhretin köleleri olduğumuz halde bu derginin okurlarına niye mutluluk satıyoruz?'"
    Paulo Coelho
    Sayfa 50 - Can Yayınları
  • BİTMİŞ YOLU YÜRÜMEK

    Uykusuzluk yeni bir durum değildi benim için, yalnız da olduğumu düşünmüyorum. Tıbbi bir durum, ruhsal bir durum falan söylemleri var her yerde, konuşmayan da gözüyle söylüyor: Uyuyamıyorsan sıkıntı hacı...


    Yine uyuyamıyorum, düşünüyorum. Seni göremiyorum bari ihtimalini gözden geçireyim diyorum, yok sonuçlar iç açıcı değil. Senin beni görebilme ihtimalin, o hiç yok. Hiç mi yok sorusundan korkuyorum çünkü peşin peşin söylüyorum. Düşünüyorum, seni hangi hayalden, rüyadan çıkardım da vücut buldun. Bu düşten de istediğimi alamıyorum. Boktan işler... Saat de bunları düşünmeye çalışırken gece yarısını geçmiştir diyorum. Evet geçmiş saat sabahın 8'i. Üstümü giyip evden çıkıyorum, saçlarım boşlukta salınıyor. Dolmuş geç gelmiyor Allahtan yoksa beklerken uyurdum. Çünkü beklerken uyumak dolmuşta uyumaktan daha olası bir durum, uzatmayan kaldı mı koordinasyonunu sağlarken ya da öndeki bonus kafanın Metallica'sını dinlerken uyu uyuyabilirsen. O kadar konuşup bir de ritim tutmama ne demeli. Neyse ki yolculuk bitiyor cümlesinin henüz başındayım... Dolmuş ani bir fren yapıyor. Çok uzun bir zaman geçtiğini sanmıyorum gözlerimi açıyorum.

    Ön cam patlamış, biz de hep beraber öne doğru uçmuşuz. Uzun atlama değil, uzunca uçma. Bakıyorum, bu kadar az kişi değildik sanki. Meğerse 3 kişi ön camdan fırlamış. Herkes birbirine yardımcı oluyor, kapının kırılmasıyla dışarı çıkıyoruz. Ben uykudayım sanıyorum, o kadar uykusuzluk yaşadım ama ayakta bile böyle rüya görmedim. Çıktığımda bağırış çağırış uyumadığımı daha net anlıyorum. İyiyim, sadece bacağım biraz, ayağım biraz şeklinde açıklamaya çalışıyorum kendimi. Ayağıma bir şey takılıyor. Bir cüzdan. Mor. İki bölümü birbirinden ayrılmış, bir kaç tane fotoğraf gözüküyor parlak kaplamalı bölümlerinde. Bu cüzdan kimin demeye kalmadan yaşlı kadın:
    -Benim cüzdanım çocuğum pazara çıkmıştım ben, ben elma, ben diye kekeliyordu... Su getirdiler, önce yaşlı kadına, sonra kendime içirdim. İçirdim evet içmek değildi o çünkü, ellerim hâlâ titriyordu ve kavrayamıyordum şişeyi acıdan, teşhis 'et ezikliği'reçeteyi yazdım bile. Tamam diyorum, tamam korkmayın, iyisiniz, yaralı değilsiniz geçti, hatta burdan pazara bile gideriz ağlamayın. Pazar şimdilik kalacak, hastaneye gidiyoruz diyorlar, herkes muayeneden geçecek. Benim ayak bileğimde çatlak var, sarıyorlar, boynuma da bir krem, hemen teyzenin yanına gidiyorum seke seke. Ağlıyor:
    -Oğlumu aramayın dedim, zaten o... neyse, deyip gözlerini indiriyor.
    -Torunum elmayı çok sever, doktor bol vitamin dedi.
    Daha 3 yaşında annesizmiş, annesiz ve vitaminsiz. Cüzdanımdan para alıp, kafeteryadan elma alır mısın varsa 2 3 tane diyor. Bir kendime bir ona bakıyorum, beli incimiş, kolu kırılmış onun sağ kolu, tamam karşı tarafta hasar daha büyük. Cüzdanı alıyorum, fotoğraflara yine bakamadan, parayı alıp 3 tane elmayla dönüyorum, kırmızılardan. İlaçlarımız yazılıyor, taburcu ediliyoruz. Zar zor ikna ediyorum onu eve bırakmaya. Taksiye atlıyoruz öveçler diyor, vadi apartmanı. Diyorum teyzem bu kadar zenginsin, taa pazarlarda ne işin var? Binadan içeri giriyoruz, asansörle diyor -2'ye ineceğiz. Kapıyı başka bir yaşlı kadın açıyor, yine bir feryat figan ne oldu sana'lar falan, içeri geçip oturabiliyoruz sonunda. Boynumda hafif bir ağrı der demez kadın, teyzeyi yatırıp geliyor, boynumu ovuyor, kremimi sürüp tülbentle sarıyor. Ayağıma da bir sandalye getirip uzat lütfen rahat ol diyor. Bir de sıcak çay, kakaolu kek, kendime geliyorum. Tanışalım diyorum Zümrüt ben, ben de Ayşe diyor, teyzenin adı da Filiz. Dünürüm.


    Akşam olmuş, ben uyumuşum, bir koltuğa yatırıp, üstümü örtmüşler.
    Tam geriniyorum uzunca, uyanıyorum derken yanımda biri olduğunu anlıyorum ağır çekimde açıyorum gözlerimi. Korku mu ürperti mi bilmiyorum, tanımadığım bir his. Bakıyorum, biri yan taraftan omzuma dokunuyor. Çığlığı basıyorum. Sakin olmam için bir şeyler söylüyor galiba. En azından hareketlerinden bunu anlıyorum. Sakin olmaya çalışıyorum ama gözlerine baktıkça daha çok ürperiyorum. Gözümü yere eğip sakinleşiyorum. Elini uzatıp dizime koyuyor, o kadar sıcak ki eridim sanırım.
    -Sakin olun lütfen geçti.
    Diyorum ki o gözler bir defa gerçek, çok kez de rüyamda...

    En son gözümü açtığımda beni öpüyordu. O yüzden tekrar kapatıyorum. Göz açıp kapayıncaya kadar 3 yaşında tutkusunu evladına değişen bir annenin çocuğuna anne oluyorum, gözlerini cüzdandaki fotoğraflar arasında iki saniyeden fazla göremediğim, rüyalarım olmasa yüzünü bile bilemeyeceğim bir adamla da ruh eşi. Günlük bir yoldan uzun bir yolculuğa uzanıyorum. Hayat veremiyorum belki ama o hayatı besleyen dallardan biri oluyorum.
    ...
    Gerçekte kaybettiğim bütün rolleri yazdım yine kendime, kazada yalnızmışım ve kurtulmuşum, ve ve ve. O sırada muavin kahve mi çay mı diye soruyor, çay diyorum. Emre de çok severdi, bir de süt yok mu, ikisini karıştırıp içsem, maalesef diyor muavin. Ağlama nöbetleri geçirdiğim de annem sütlü çay yapardı bana, ikisini birlikte anmış oluyorduk böylece. Süt kokan birine özlemimi anca böyle gideriyordum. Yolculuk bitti, okula gelmiştik. Sadece bana ait olan tek rol vardı artık. Kentten o kadar yolu tepip müzik yapmaya nasıl geliyormuşum bu köy'e, bu çocuklar için miymiş hepsi, peh!... Ne yapsam sevinirsiniz acaba? O kazadan kurtuldum evet, yıllar önceydi. Her şeyiyle sevdiğim adamı, dünyadaki her şeyden güzel kızımı müzik olmasa nasıl böyle anabilirdim. Anmak, mazi'yi hatırlamak, unutmuş muydum sahi, yaptığım şey bu muydu?