Geri Bildirim
  • Kitabın arka kapağını kapattı, siyah deri kaplama masadaki diğer kitaplarının üzerine koydu. Okurken kendini en rahat hissettiği siyah beyaz dalmaçya desenli pofuduk koltuğundan kalktı. Terliklerini giydi. Lavabosu bilmeyen bir zamandan kalma dibi küf tutmuş bulaşıklarla yığılı mutfağa yöneldi, kimi zaman sessizliğini koruyan kimi zamanda insanı derin uykulardan uyandıran buzdolabının kapağını açtı, şeffaf meyve poşetini mermer tezgaha çıkardı. Raftan yayvan bir tabak aldı. Meyveleri güzelce yıkadı, dilimledi, tabağa dizdi. Yarım elma, armut ve ayva.. Önceki akşamdan kalma yarım şişe ucuz şarabını ve meyve tabağını alıp tekrar ortasında rengi beyazdan siyaha dönmüş uzun tüylü halı serili salona geçti. Kasetçalarının düğmesine bastı. “Sen de mi Leyla riyakar Leyla..” Şarabından bir yudum aldı, yüzünü ekşitti, ağzına bir ayva attı.

    Salondan sonra odaları birbirine bölen kısa koridorun kapısı açıldı. Leyla salona girdi. Gözleri mahmur, ışıktan rahatsız, yüzünde bir tebessüm. Kıvırcığım, hayatım, yatak odasına girdiğimde uyanmış, diye düşündü. Yine durduk yere huzursuzluk çıkartmıştı. İçinde hep bir sıkıntı olur, kendini yavan hisseder mutlu anlarda bir bahane uydurur, anın büyüsünü bozardı. Yine o anlardan biriydi. Beraber film izliyorlardı. Filmi Leyla seçmişti. Hayatım ben seçtiysen izlenilir, demiş, filmin ortasında canı sıkılmış, Ne dandik film be! İnsanlar ne yapacağını şaşırdı film yapacağım diye, demiş, filmi kapattırmış, yatacakları zaman gitmemiş, salona uzanmış, düşünmüş düşünmüş, kızı haklı bulmuş, yaptığına pişman olmuş, üstünü örtme bahanesiyle yatak odasına gitmiş, uyuduğunu görünce geriye gelmişti. Leyla en sevimli haliyle salına salına geldi, yaklaştı yaklaştı, ela gözlerini ondan ayırmıyordu, içinde düşünülmenin verdiği huzur biraz da kırgınlık.. “O” gözlerini ayırmadan bakıyordu, yüzünde tek bir duygu zerresi yoktu. Leyla yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı tam yanağından öpecekken “o” başını diğer yana çevirdi..

    Ulan be, ben var ya eşeğim. Şimdi otur dur burada kendin. Nah bulursun bir daha seni bu kadar düşünün insanı. “Aklını fikrini yalan bürümüş, sende mi Leyla Hayırsız Leyla…” Müzik onu bilinmez diyarlara, eski hatıralara götürmeye devam ediyordu. Her hatıra içini yakan, nefesini daraltan ayrı bir pişmanlık.

    İş çıkışıydı. Evi 20 dakika. Yürümeli hava güzel. Eprimiş paltosunu giyip çıktı. Ağır ağır yürüyordu. Evler, işyerleri, araçlar, insanlar. Göğsü daralmaya başladı. Derin bir nefes aldı. Başını kaldırıp beyaz bulutlu masmavi gökyüzüne baktı. Etrafına bakındı. Her şey çok anlamsız. Tutunacak bir dal aradı, zihnini tutacak bir mana. Kocaman bir boşluk. Her yer beton lanet olsun. Her şeyi kendimize benzettik. Doğayı katlettik. Şu koca binaların arasından gökyüzünü bile zor görüyoruz. Şunlara bak, insan yığını, hayvan sürüsü; yüzlerinde duygunun belirtisi yok. Bıraksan birbirlerini yiyecekler. Sürekli bir telaş içindeler. Hepsi hayatlarını, zamanlarını kiraya vermiş. Karşılığında aldıkları kocaman bir hiçç. Her şey üzerine üzerine gelmeye başladı. Adımlarını hızlandırdı. Hızlandırdı, hızlandırdı.. Koşmaya başladı.

    Nihayet o hiçlikten kurtulup evine gelmişti. Kendini koca şehirde tek güvende hissettiği yer. Kendini korumak için kurduğu mabedi. Nefes nefese kalmıştı. Kanepeye uzandı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Üzerinde bir yorgunluk. Kolunu kıpırdatacak hali yok. Uzandı. Gözleri bomboş duvarlara bakıyordu. Nice sonra kendi geldi. Düşünmeye başladı. Hayatın manasını düşündü. Bir insan sadece zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için yaşayamaz, hayat bu kadar ucuz değil. Bu insanlar ne yapıyorlar. Huzurum nerede. Her şeyi bırakıp gitmeli mi? Nereye? Gittiğin yerde her şey daha mı güzel olacak? Camus’un görüşleri düştü zihnine; varoluş hayatın anlamsızlığını yaşamaktır, intihar yenilgidir, absürdü yaşamaksa bir başkaldırı. İntihar bir çıkış yolu olabilir mi? . . . .

    Kapı çaldı. Takım elbisesini çıkarmadığını yeni fark etmişti. Kapıyı açtı. Leyla. Burnundan soluyor;
    -Nerdesin be adam, sabahtır seni arıyorum??
    -. . ..
    Kapı çalınmadan önceki düşüncelerinin etkisinden kurtulup hala anı yakalayamamıştı. İntihar? Leyla’nın hiddeti gittikçe artıyordu;
    -Cevap versene, neredeydin? Telefonun nerede?
    -İyi değilim ben.
    -Neyin var?!
    -Anlatsam, anlayacak mısın sanki, iyi değilim işte!
    -Hep aynı bahaneler. Psikolojin bozuksa psikoloğa git!
    -Psikolog nereden bilecek benim derdimi?
    - Sen derdini anlatacaksın, o da seni tedavi edecek.
    -Anlatamıyorum işte, kendim bilmiyorum ki nasıl anlatayım.
    Leyla ne diyeceğini bilmiyordu. Ne yapacağını da. Tek bildiği ‘O’ büyük bir bunalımdaydı. Bunalımın sebebini de bilmiyordu. Nasıl yaklaşması gerektiğini de. Suçu kendinde arıyordu. Çekindiği, onu kırmak istemediği için söyleyemediğini düşünüyordu. Oysa ‘O’ çekinmezdi, neyse oydu, bilmiyorum diyorsa gerçekten bilmiyordu. Leyla’ya göre, “ Belki de başka birisi vardı. Olabilir mi? Mümkün değil, o telefonuna bile bakmıyor doğru düzgün. Hem çoğu zaman beraberler. Belki de iş yerinden birisi var. İş çıkışı onunla görüşüyor. Ondan cevap vermiyor telefonlarına. Buna inanmak istemiyordu. Mümkün değil. “O” her türlü tavrına rağmen seviyordu, bundan şüphe edemezdi.” Leyla kapıyı çarpıp çıktı. Onu kendi haline bırakmak şu an için en iyisi, diye düşündü. İlişkileri onu yormuştu. Artık hiçbir şey için mücadele etmek istemiyordu tek taraflı olarak.

    “Arayıp gerçeği bulamadın mı, Sen de mi Leyla, Hayırsız Leyla”. Şarkıdan sıkıldı. Kasetçaların düğmesine bastı, ileri sardı, “Fikrimin ince gülü kalbimin sensin bülbülü”. Bir yudum daha aldı, ağzına ekşi bir elma attı. Gözünü yumdu, kulağını müziğe verdi. “O gün ki gördüüm seniii, yakktın ahh yaktııın beni” . Hayali onu yıllar öncesine götürdü. “Gördüğüm günden beri olmuşum inan deli”. Füsunu hatırladı. Gözünü, saçını, ellerini, hanım hanımcıklığını. Her hareketinde ki masumiyeti. Derin bir soluk aldı. Göğsü daraldı. Yıllarca görüşmemişlerdi ama aklından bir türlü çıkartamıyordu. “Gün gelir belki bana olan sevgin biter ama verdiğin değer hiçbir zaman azalmayacak” dediğinden belki, belki de avuç içlerini öptüğünden..

    Saat 20.00 için sözleşmişlerdi, erken geldi, onun beklemenin zevkini sürmek için. İçinde tatlı bir heyecan, kalbi yerinden çıkacak. Gelince ne desem nasıl karşılasam. Cebinden aynasına çıkardı. Azalan gün ışığında yarım yamalak saçına düzeltti. Saatine baktı, 19.45. Zamanın yaklaştığını görünce daha da heyecanlandı, oturduğu banktan kalktı. Bir yandan da yolu gözlüyordu, acaba ağaçlı taraftan mı gelir yok çarşı yönünden mi? Her geleni uzaktan ona benzetiyor yaklaştıkça o olmadığını anlıyor içini bir hüzün kaplıyordu. Ağaçların olduğu yönü gözlüyordu, işte geliyor. Yaklaştı yaklaştı yine o değil. Diğer yöne baktı ve Füsun’u gördü. Görür görmez onun sıcaklığı ,şefkati her yanını sardı. Salına salına geliyor. Ayaklarını sürte sürte. Beyaz bir kazak giymişti. Ne kadar da yakışmış. İçini bir huzur kapladı sanki ayrı bir dünyada. Öleceksem şu an öleyim.

    Kucağına uzanmıştı. Taş bank. Hava soğuk. Füsun’ un elleri saçlarının arasında dolaşıyor, onun sıcaklığı şefkati her şeye yetiyordu. Her şeyi bilsin istiyordu. Her acısını sarsın. Dili tutulmuş gibiydi. Acıların dile gelmesi ne kadar da zor. Hele içe atılmış kimseye anlatılamayanların. Nihayet anlatmaya başladı. “Annem 3 yaşındayken ölmüş, onu hiç tanımadım. Beni ninem ve halam büyüttü. Hayatımdaki tek kadın onlardı.” Duraksadı. Kadın ona daha bir sarılmıştı. Başını kaldırdı, gözyaşlarını fark etti. Elini tuttu, sıkıca kavradı. “Babam bildiğin gibi hırdavatçılık yapar. Bir günden bir güne dükkanı bana bırakmadı. Akşam eve gelir yemeğini yer, erkenden uyur, sabah kalkar dükkana gider. Gözü başka hiçbir şey görmez. Gece yarıları eve giderim. Sarhoş giderim. Bazen hiç gitmem. Bir günden bir güne neredesin, ne yaptın demez. Cebime paramı koyar. Bir günden bir güne ne yaptın, neredesin, demez. Arkadaş ettiklerimin yarısı hapse girdi. Hiç onlarla arkadaşlık etme demez. Zaten hiçbirini de bilmez. Ben de onların yerinde olabilirdim.” Kadın için için ağlamayı bırakmış, iyiden iyiye ağlıyordu, ikisi de bunun farkındaydı. Birbirlerine daha bir kenetlendiler. Füsun , “ Sen iyi bir adamsın. Altın çamura düşmekle altınlığından bir şey kaybetmez” dedi.

    Bir derin rüyadan uyandı. << Doyulur mu doyulur mu canana mı , cananına kıyanlar hakkın kulu sayılır mı?>>. Neden onu unutamıyordu. Yıllar geçmiş, yıllardır bir kere yüzünü görmemiş, sesini duymamıştı. Her hüzünlendiğinde onu hatırlıyordu. Ne zaman düşüncelere dalsa kendini Füsun’ un yanında buluyordu. Takıntılı mıyım acaba, ama bu takıntıdan da öte bir şey, aşık mı oldum, mümkün değil, insan her şeye rağmen unutur, diye düşündü. Başka kadınları da sevdi , sevmedi mi, aklında Füsun varken nasıl başkasını sevebiliyordu, hepsi birer yanılgı mıydı, onda bulduğunu başkalarında arıyor bulamayınca da hayal kırıklığına uğrayıp tekrardan kabuğuna mı çekiliyordu? Leyla vardı onu da çok sevmişti, Leyla da az kadın değildi, onunla ilgileniyor, üzüntüsüne sevincine ortak oluyordu, bir derdi olduğunda, buhranlarında onu anlamaya çalışıyordu her ne kadar başaramasada , asıl önemli olan ilgilenmek ,anlamaya çalışmak değil doğal haline bırakmak, hiçbir çaba göstermeden anlamak mıydı?

    Kendini , düşündü. Onlar o kadar çaba gösterirken kendisi ne yapmıştı, onlar kadar çaba göstermiş miydi yoksa insanların hayatını zindana çevirmiş, onları bir çıkmazın içine mi sürüklemişti? Elbette kendisi de çaba göstermişti. En azından Leyla için, hiç değilse onun gösterdiğinin yarısı kadar. Onun dediği gibi her zaman doğal haline bırakmıştı kendini her ne kadar bu durum her ikisini de zorlasa da. Hem her zaman da huzursuzluk yoktu ilişkilerinde huzurlu anları da olmuştu.

    Füsun ah Füsun. Aklından onu çıkartamıyordu. Yıllar yılı olmuş bir türlü unutamamıştı. Aklı unutsa yüreği unutmuyordu. Onu her zaman içinde saklıyor, sürekli karşısına getiriyordu. Anlamıştı ki onu aklıyla sevmiyordu. Ona olan sevgisi aklının ötesinde bambaşka bir yere dayanıyordu. Aklında olsa unuturdu. Yıllar geçmiş elini, yüzünü, gözünü, saçını unutmuş ama hissettirdiklerini unutamamıştı. Çıkarabilse ah onu bir içinden atabilse.. Atsaydı da ne olacağını bilmiyordu. Onun hayatının gayesi gibiydi onu beklemek. İçinden atsa hayatı da bitecekti sanki. Sevgi, sevmek her şey ölecekti.

    Kendine geldi. Müzik çalmaya devam ediyordu. Füsun ile ayrılıklarını düşündü. Belki 3 belki 5 yıl belki çok daha uzun zaman olmuştu. “O” zamanın farkında değildi, sanki kendini bildi bileli Füsun’u seviyordu. Oysa gençliğinin sonunda tanışmıştı Füsun’la. Ondan öncede sonra da hayatına giren çıkan çok olmuştu.

    Bir bahar akşamıydı. Sabahtan akşama kadar içmiş, dut gibi sarhoş olmuş, ne dediğini bilmez hale gelmişti. Füsun’u aramış, olmadık bir şeyden huzursuzluk çıkarmış, kıza ağzına geleni söylemişti. Ayıldıktan sonra kızın gönlünü almaya çalışmış, bir türlü başaramamıştı. Füsun’un kırgınlığı söylediklerine değildi. Ne demişti zamanında,” babam her akşam içer, bu zamana kadar hayatıma giren kişilerden kopmamın sebebi hep içki içmeleriydi, sana inanıyorum beni seviyorsun ama içme, senden tek isteğim bu, herkesten farklıysan seviyorsan içme, başka bir şey istemiyorum senden. “ Oysa “O” bu kırgınlığın farkına varamamış, çok da umursamamış, “ufacık şeyden ayrıldı” diye düşünmüş, zamanla da ayrılığın sebebinin çok da önemi kalmamıştı. Baştan umursama da sonraları Füsun’un hissettirdiklerini unutamamış, her beden de onu aramış yine de her şeye rağmen yıllar boyunca bir kere bile arayıp sormamıştı.

    Yarısı dolu şarap kadehinin tamamını bir kere de içti, bardağı taş zemine çarptı. Kasetçaları kaldırıp salonun ortasına fırlattı. “Ulan” dedi “yetti artık, böyle hayatın amına koyayım. Sensiz geçen günlerin ızdırabını sikeyim. Ne ana yüzü gördük ne baba. Bir kadın sevdik, sevmesini de beceremedik, ağzımıza, yüzümüze bulaştırdık. Senin olmayacaksa bu beden toprak olsun, kurda kuşa yem olsun”. Yerinden kalktı. Arkasındaki pencereyi açtı. Kanepenin üzerini çıktı. Aşağıya baktı, bir an başı döndü. Pencereden atladığını hayat etti,” acaba beton çatlar mı?”. Hayatı gözlerinin önünden geçti. Hiçbir şey yok. Koyu bir karanlık. Bu hayata hiçbir iz bırakamamış, ne gayesi var ne yaşama isteği.

    Bir an düşündü. “Ulan” dedi “Ben seni değil, seni sevmeyi seviyorum.”
  • Ay ay ay! Uzun ve yorucu birkaç gün oldu :(
    Kitabı gece yarısı bitirdim ama incelemesini yeni yapabiliyorum. böyle güzel bir kitaba da inceleme yapmazsak ayıp olurdu :D

    Öncelikle benim bu güzel kitapla tanışmama vesile olan ve bana bu güzel kitabı hediye eden Uğur Beye (Uğur Ukut) içtenlikle teşekkür ederim. Kitabını ölene dek kitaplığımda saklayacağım :)

    Eveeet gelelim kitabın konusuna; Her zamanki gibi İskender Pala ikili anlatımıyla karşımıza çıkıyor. Bu seferki de Şah ve Sultan...
    Bir tarafta bir Şah var. Henüz genç ya da çocuk denilebilecek yaşta. Karşıda ise Sultan.
    Tabi burada birisi Şah İsmail diğeri de Yavuz Sultan Selim...

    Peki bu ikilinin arasında geçenler neden bu kadar güzel ve mükemmel anlatılmış.
    İki karşı insan gibi gözükseler de aslında aynılar. İşte kitap burada mükemmel oluyor. Bir yanda kendinizi Şahın yerinde buluyorsunuz onunla yaşıyorsunuz. Evet diyorsunuz Şah haklı.
    Sonra da Sultanla yaşamaya başlıyorsunuz ve bu seferde Sultana gönül veriyorsunuz.
    Ve tabiki de bu ikilemlerin arasında AŞK...

    Kitap gerçekten çok güzeldi hele son 100 sayfa mükemmeeeeeldi!
    Ama neden 9 puan verdin derseniz, 10 puan verdiğim kitaplarda bu mükemmellik tüm sayfalarda sürer. Şah ve Sultanda ise son 100 sayfada sürdü :)
    9 bence iyi bir puan :D

    Neyse beni bilen bilir fazla anlatmam kitapta olanları, kendi duygularımı anlatırım :D Burada da öyle yaptım ama artık aldığım bi' kararı da sizinle paylaşmak istiyorum.
    Yıllarca farklı kitaplar,filmler, diziler ve düşünceler eşliğinde geliştirmeye devam ettiğim bir fikir olarak ki burada Stefan Zweig'ın katkısı çok fazladır. Kendimi artık milliyetçi birisi olarak görmüyorum.
    Ben bir ülkeye ait değilim ya da bir yere. TÜM DÜNYA BENİM !

    Bu düşünceye de tam anlamda karar vermeme neden olan şey de bu kitap oldu :D Şah ve Sultan birbirleriyle savaşırken bana o kadar anlamsız geldi ki yaptıkları. Hani neden savaşmayı seçer insanlar ya da neden bir insan bir diğerini öldürür. Soruyorum Şah nerede şimdi Sultan nerede?

    Bu yüzden artık savaş karşıtı ve dünya vatandaşı bir insanım :)

    Neyse diyeceklerim bu kadardı ama son bir şey daha söylemek istiyorum. İskender Pala son sayfalarda nasıl hava atmış öyle ya. Bir sürü kitap ismi yazmış bunları kullandım kaynak olarak diye :D

    Yani diyorki yüzlerce kitabı bir kitaba sığdırdım( Hayran olma emojisi)
    Bu kadar da havalı olma bence( Kıskandı...)

    Neyse :D
    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim :)
  • İniyorum kulelerinden katil 
    iniyorum maktul minarelerden 
    taraçadan, bahçeden 
    ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden 
    ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte 
    değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor 
    açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane 
    canlıların korka korka uzandıkları zemin 
    ağzımda kef 
    iki gözIerimde mil 
    iniyorum kulelerinden 
    katil. 
    Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor? 
    Sağırım, nasıl oluyor da uğultum uzaktan 
    beni çağırmaktadır? 
    Göklerin çökeltisinden başkaca soy 
    toprağın tortusundan gayrı hısım bilmeksizin 
    iniyorum kirli eteklerine 
    beni emziren kaltak şehrin 
    iniyorum ama indirilmedim 
    iniyorum çalıntı tahtımı terk ederek 
    arada bir çehremi dalgalandıran karaltı 
    vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek 
    iniyorum onlardan artakalan yükü indirmek için 
    indiğim yerde beni bir bekleyen yok 
    indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim 
    puslu, çapraşık, koklanmamış 
    ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap 
    bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim 
    yoğrulmuş olan benle bir daha yoğrulsaydı 
    benimle açsaydı ağırdan 
    tükeniş faslını mızrap. 
    Yağmurun yoldaşı denebilir mi bana? 
    Ne dökülüş inişimde, ne çakış… 
    Yalnızca o çetrefil 
    aralama zahmetine katlanarak 
    iniyorum kızları utandıran iç çekişle 
    erkekleri boğan kasvetle iniyorum. 
    Öfkemdi başlattı yolu 
    ısrara gerek var deyip durdu şehvetim 
    istemedi doğurmak böyle bir uğraşı tabiat 
    tarih onu tanımazlıktan geldi 
    bir dövüş olsaydı sonunda belki gevşerdi hırsım 
    belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra 
    ama ben hınca hınç bekçisi kalacağım burçlarımın 
    sonunda yükü bıraktığıma yanacağım. 
    İniyor ve inliyorum 
    nereye bir kucak dolusu 
    sonluluk sorgusu getiriyorsam 
    oraya bir kucak da getiriyorum 
    bir kucak sadece genç ve diri değil 
    bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil 
    bir kucak sadece erkek ve vakur değil 
    bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil 
    bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil 
    bir kucak sadece gürbüz ve atak değil 
    bir kucak sadece üzgün ve dindar değil 
    bir kucak sadece temiz ve sevecen değil 
    bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil 
    bir kucak sadece cömert ve sıcak değil 
    bir kucak sadece sancılı ve keskin değil 
    bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil 
    bir kucak sadece öksüz ve çolak değil 
    bir kucak 
    sadece bir kucak 
    açılınca açıkları kapatan 
    acıkınca doyuran 
    ve doyurunca 
    nasıl da perişan, ne kadar da ölçülü 
    darası alınmaz yüküm bu benim 
    kayda geçirilemez, narhı konulmaz 
    resmen ve alenen ifade usulü yok 
    gözümün feri saydım onu, gücüm bundadır 
    dizimin dermanıdır o 
    buradan gelir cesaretim 
    bende bu kucak olduktan sonra 
    iyi veya kötü ne yapılabilir 
    kendi hayatı aleyhine 
    binlerce defa dolap 
    çevirmiş olan bana? 
    Bakın, bulduğum her gerçeği delik deşik ediyor 
    kayboluş kapımı sürgüleyen bir vaşak 
    her sevincimi viran eden bu hayvan 
    yalanlar içinde boğulmamı önlüyor 
    ondan kurtulacak olursam biliyorum 
    beni yaşamakla coşturan 
    bir kaynak keşfederim 
    ondan kurtulduğum an 
    bütün boyutlarımı 
    kaybederim. 
    Önceleri, acemiyken 
    bu vaşak yokken daha yanıbaşımda 
    okul müdürü 
    veresiye satan bakkal 
    kapıcı ve akrabaları 
    dört ayrı ölümle ölmeyi öğren 
    demişlerdi bana 
    dört bucakmış 
    anlattıklarına bakılırsa dünya 
    omzun güneş kokuyor demişti 
    kısa eteklikli kız 
    o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. 
    İşte o zaman bildimdi 
    anladımdı o sıra 
    ne bir atlas kalır bende, ne ibrişim 
    bu çuha, bu sicim elden çıkarsa 
    acemiydim gitmem dedim sizin provalarınıza 
    bön ve berbat buluyorum yaldızlı yaz gecelerinizi 
    berbattır balkonda o güneşli sabahlar 
    biraz açılmak için açıldığınız kırların 
    aniden karşılaştığınız ırmakların 
    ürpertisi ahmakça 
    böndür beni belimden bölmeye kalkan enlem 
    benden iki bakışık parça 
    çıkarmaya çabalayan boylam da berbat 
    ipekli libas giymem, altın takınmam 
    atımın eğerinde kaplan derisi yoktur 
    çehreme iyi baksalardı yırtılırdı 
    uykularının zarı 
    uykuluydular sinerken bedenime kıraç dağlar 
    bitek vadilerle beraber ben tenimi yumarken 
    uykularına tutundular… 
    Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek 
    acılardır paylaşan çocukları 
    gün geldi paylaşıldı acılar 
    çocuklar paylaşıldı 
    bana bırakılan neyse ona burun kıvırdım 
    gittim bir kuyudan su çektim 
    halka boynumdan geçti 
    geçti boynuma kemend 
    d harfine bak dedim 
    nasıl da soylu duruyor sonunda kelimenin 
    harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri 
    harf ol harfle birlikte kıyam et 
    harf of harfler ummanına bat 
    çünkü gördüm ne varsa sonunda kelimenin 
    çünkü böndür altında kaldığım töhmet 
    uğradığım kinayeler bön ve berbat. 
    Evet, ilmektir boynumdaki ama ben 
    kimsenin kölesi değilim 
    tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya 
    tarantulaymış benim adım diyecek değilim 
    tam düşecekken tutunduğum tuğlayı 
    kendime rabb bellemiyeceğim 
    razı değilim beni tanımayan tarihe 
    beni sinesine sarmayan 
    tabiattan rıza dilenmeyeceğim. 
    Gittim su çektim en derin kuyudan 
    en hileli desteden 
    kendi kartımı çektim 
    yaktım belgeleri 
    bütün tanıkları yok etmek için 
    ricacıları öldürdüm 
    onlar bu dumanlı dünyanın 
    beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi 
    gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti 
    özüm gelinceye kadar bana temas etmişti 
    bu dokunuş parlatınca beni 
    benden biraz dünya 
    isteyen ricacıları 
    öldürdüm ve 
    kıtal bitti. 
    Yazık. 
    Yazık ki yazgımın boyası koyu. 
    İnilecek kadar indim. Hayfa. 
    Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura 
    eskilerin tayfası yine hep buradalar 
    hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar 
    havada hayza benzeyen aynı koku 
    binalara yaklaşırken eskisi gibi 
    sıklet artıyor 
    hâlâ ayırt edilemiyor dişli gıcırtıları 
    çocuk çığlıklarından 
    tanıyorum bunlar 
    bulutlara bakmak için penceresi evlerin 
    bu da deniz 
    hırs püsküren, toynak durduran deniz 
    rezeleri yerlerinden oynatan 
    vâdeden, vâdeden, vâdeden tesellicimiz. 
    Bir yanımda kıyısı kışkırtıcı 
    ufku muallâk deniz, bir yanımda 
    kamu açıklamaları, genelgeler, tahvilât 
    kimin yüzünü çevirdiysem 
    hüznü de sevinci kadar ıskarta… 
    Niye indim buraya ben? 
    Boşuna mıydı yol boyunca benliğime 
    musallat olan belâ? 
    Bir çevrim tamamlandı mı şimdi? 
    Yine mi döndüm başa? 
    Olmaz diyor yanımdan ayrılmayan vaşak 
    kimse başa dönmemiştir, dönemez 
    hele sen geçtiğin o ormanlar 
    rüyalarındaki canavarlardan sonra 
    çok uzaksın o ilk 
    fırlatıldığın zamana. 
    Aldanma bunlar tayfa değil 
    burada doğdu hepsi 
    denize hiç açılmadılar 
    denizi sen kadar bile 
    tanıyan yoktur aralarında 
    her biri uzak bir beldeden geldi 
    sanılsın istiyor yosmalar 
    böylece saygın fahişeler 
    arasına katışacaklar 
    müptezel birer facire ofsalar da. 
    Tecimenler, onlar da sahi değil 
    onlar da olmayan tayfaların 
    gemilerinden çıkan malları 
    sattıklarına inandırmak istiyor 
    şehrin acemi insanlarını. 
    Sen ve yağmur. 
    Başa dönemezsiniz. 
    Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak 
    dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz 
    inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine. 
    Yağmur yalnız yağarken yağmurdur 
    sen yalnız senken sensin 
    burada kalamazsın ve başa dönemezsin 
    gitmek zorundasın 
    kovalanan bir Yahudi gibi 
    ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun 
    her şey çok yetersiz senin için 
    her şey sana çok fazla 
    ayıklarsan ayık durabiliyorsun 
    aranı açıyorsun kendinle 
    eşyayı araladıkça 
    uyanmanın bedeli serapları fedadır 
    uykuyu tadayım dersen 
    kâbusa dalmak pahasına. 
    Tarihe dersini vermen gerek 
    yoldan ayrılamazsın 
    yediremezsin sokulmayı kendine 
    tabiatın apışaralarına 
    ne yıkılmış bir tapınağın suskunluğu 
    durdurabiliyor seni 
    ne gürültülü bir havra. 
    Yükün ağır. 
    He’s so heavy 
    just because he’s your brother. 
    Kardeşlerin pogrom sana. 
    Dostlarının eşiğine varınca başlıyor 
    senin diasporan. 
    Herkesin bahanesi var, senin yok 
    günahlı bir gölgenin serinliğinde 
    biraz bekleyebilirsin, daha sonra 
    burada kalamazsın, başa dönemezsin 
    ama dön 
    Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön! 
    Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön! 
    Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön! 
    Eve dönmek 
    kendime sarkıntılık etmekten başka nedir? 
    orada, arada bir beni yoklar 
    intihara ayırdığım zamanlar 
    bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır 
    düzgün sabuklamalardan bana kalan.. 
    Evde 
    anlaşılmaz bir tını 
    bilmem nereden gelir 
    uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan? 
    bilemem Yahudi değilim 
    gizli bir yerde genizam yok 
    bilemem insan nerenin yerlisidir 
    ömrüm burada 
    bütün Yahudiler gibi 
    raflara doğru, çekmecelere 
    sahanlıklara doğru geçti 
    yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için 
    bir sıvaydım kendime kendi ellerimde 
    tıpkı Yahudiler gibi 
    buraların yerlisi ben değilim. 
    Şarkıya dönersem ense köküm seyrelecek 
    ağdası çözülecek bana aşktan bulaşan kozlarımın 
    şehrin insanları yumruklarımda beyaz bulut 
    yolun çamurunda revnâk-ı bahar bulacaklar 
    ben şarkıya dönünce 
    boğazlarındaki boğum insanların epriyecek 
    ve onun yerine her günkü işleri yaparken 
    kepenkleri kaldırırken, silerken tezgahı 
    kalbe gizlice batan kıymık geçecek 
    şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya 
    holokost neymiş meğer 
    herkes bilecek. 
    Kalbime döneceğim, ama hangi yolla? 
    Yedeğimdeki okunaksız 
    şarapla lekelenmiş, solgun harita 
    uyduruk bir şey mi bilmiyorum 
    yoksa sahiden definenin yeri 
    gösteriliyor mu orada? 
    Ama boşver... Nasıl bir ilgi olabilir 
    kalbe dönmekle define bulmak arasında? 
    Lâkin ben inerken her dönemeçte 
    bir parçasını ele geçirdiğim 
    her molada, her zorlanışında nefesimin 
    her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın 
    bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir 
    nerelerde kıraçlaşır 
    rahminde levendane öcün tohumları yatan gece 
    güneşin şifa diye bilinen ışıkları 
    nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir… 
    Haritamda caddeyi ürpertiye açacak 
    bir kaç kaçıktan başka nirengi noktası yok. 
    Açıkça gösteriyor haritam farkı nedir 
    bir cenaze kalkarken yağan yağmurun 
    bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan. 
    Yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı 
    ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için 
    hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde 
    canı sıkkın kızların yüzlerinden 
    döşünden ahı kalmış delikanlıların 
    dünyaya habire pörtleyeceğim 
    evlerin olanca tınısı dindiği zaman 
    kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları 
    fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından. 
    Yahudi değilsem bile 
    bende Yahudalık da mı yok- 
    Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?


    / İsmet Özel /
  • gece 
    bir tabut gibi çöker omuzlarıma 
    bir ölünün iç çekmesi olur rüzgar 
    hüzünle düşünürüm uzaktaki bir evi
    yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta 
    hasreti bir ben bilirim

    bir de gecenin gözlerindeki baykuş 
    baykuş kötü kuş baykuş çirkin kuş 
    onu hüznümle güzelleştiririm. hüznümle 
    süsler. bir damın üstüne oturturum 
    süsler. Damımın üstüne oturturum
    -sizi hiç bu kadar yakından görmedimdi
    yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta

    abimin acıyla yontulmuş yüzü 
    yaşlı bir güvercin gibi düşer avuçlarıma 
    dağılır ses olur acısı 
    ezberlediğim bir öğüdü yineler bana
    -çocuğum üşütme yüreğini 
    şimdi hüzün mevsimidir bütün şiirleri gezen

    ben doğma büyüme evciyim göç benim harcım değil 
    hasret bana çabuk dokunur yalnızken karanlıktan 
    korkarım

    mesela mevsim kışsa yağmur yağıyorsa 
    mesela annem de yoksa yanımda 
    mesela, şimşek de çakıyorsa ben çok korkarım ağlarım

    -ana bana kurşun dök. dua oku. üfle ana 
    ana ben daha çok küçüğüm. bana ninni söyle ana

    yalnızım. bunu hep söylüyorum 
    yalnızım. bunu hep söylüyorum

    geceyi çarmıha geriyorum kimseler tapmıyor 
    hüznümü ölçeğe vuruyorum yüreğine sığmıyor 
    her şey ne kadar olabilir meraklanıyorum 
    yüzüme dokundukça tırnaklarım kanıyor 
    yalnızlığımı hüznümle yoğuran gece 
    öyle basitsin ki sen bütün şiirlerin içinde 
    biliyorum. biliyorum bunu da biliyorum 
    gökteki yıldızlar kadar dizeler yazılsa da 
    kendime kendimden başka kendim yok 
    ne utancımı kuşanan bir sevgi 
    ne çirkinliğimi öpen bir kız

    yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız

    -ana bana bir hal oldu. hep böyle titriyorum 
    ana çok üşüyorum, ıhlamur ısıt bana

    yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta 
    ben sevgiye hasretim, sevgi uzakta

    ey insanlar 
    ey gecede unutulmuşluğumun yargıçları 
    iğrenerek öpüyorum parmaklarınızı 
    iğrenerek. hepinizi kucaklıyorum ilkin 
    ağzınızı dudaklarınızı dişlerinizi öpüyorum 
    bilmiyorsunuz. ben kendimi öpüyorum

    cinsel bir çiftleşmedir çarşaflar 
    ıslak bir gece en fazla kendini çoğaltır 
    bir solucan vücuduna yeni bir halka ekler 
    döllenir acı.
    geceyse 
    tükenmişse güneşin güçlülüğü 
    gök gözlerinin buğusunu yansıtır 
    senin acın acıların ölümüne gebedir 
    korkma yavrum 
    ne gece ne geceler senin 
    suçsuz mızıkçılığını küçültemez 
    bir çirkini öpmek için uzattığın yüreğini

    güzelleşip bir sevginin göğsüne yatmak biraz 
    biraz yorgun biraz korkak bir insan sevmek biraz 
    dayayıp sırtını gecenin duvarına 
    bir ölünün ağzını dudağını öpmek biraz

    yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta 
    ben sevgiye hasretim, sevgi uzakta

    ey kanımda tefler çalan mevsimle gelen 
    sesimi çakallarla boğan gece 
    hüznüme vur acımı soy 
    beni de kuşat 
    boris karlof kadar masum yüzümü 
    karanlığınla frenkeştaynla 
    çünkü artık büyütmeliyim içimde nefreti 
    kalbim ki yıllardır iyiliğe abone 
    nerde bir insan görse 
    bırakır sevgi kuşlarını 
    çünkü o bağışlar yargıçlarını 
    kendi yasalarını kuramayan yargıçlarını

    ey gecede unutulmuşluğumun suçluları 
    ey yanlışlığımın yanlış yargılayıcıları 
    suçum: nefreti öksüz bırakmak 
    savunmam: sevgimi yüceltmek içindir 
    sakalım yok biliyorum ama kötü değilim 
    büyükleri sayarım küçükleri severim 
    çocukları incitmeden severim. kadını öpmesini 
    bilirim

    sizi de sizi de öpmesini bilirim

    -ana ben çok yalnızım. benim başka sevgim yok 
    içimde utanç çiçeği gibi büyüyor hü

    kural tanımayan sevgim benim 
    aykırım fizikötem doğaüstüm yanlışlığım 
    aşkım. sevgili yanılgım benim başyargıcım 
    nefretim nefretim nerdesin

    kalbim 
    bir gün elbette sana hükmedeceğim

    elbet geçer bu hüzün mevsimi 
    bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün 
    o gün size sevinci de anlatıcam 
    bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün 
    o gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım

    ve bir gün elbette yıldızları sayacağım

    -gelin kucaklayın beni. yıldızları sayamıyorum.
  • Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içersinde, parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı.

    ‘Ne olmuş bana böyle?’ diye düşündü. Gördüğü düş değildi. Biraz küçük, ama normal, yani içinde insanlar yaşasın diye yapılmış olan odası, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa, şimdi de yine öyleydi.

    Üstünde paketten çıkarılmış kumaş örneklerinin –Samsa’nın uğraşı pazarlamacılıktı- yayılı olduğu masanın üzerinde, kısa süre önce resimli bir dergiden kesip, altın yaldızlı güzel bir çerçeveye geçirmiş olduğu bir resim asılıydı. Kürk şapkalı ve kürk atkılı bir kadın vardı resimde; kadın, kollarının dirsekten aşağı kalan kısımlarını tümüyle içine alan ağır bir kürk manşonu, dimdik oturduğu yerden izleyiciye doğru kaldırır gibiydi.

    Gregor daha sonra bakışlarını pencereye yöneltti ve kasvetli hava yüzünden –yağmur damlalarının pencerenin çinko pervazına çarptığı duyuluyordu- içini büyük bir hüzün kapladı. ‘Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutsam, nasıl olur,’ diye düşündü, gelgelelim bunu gerçekleştirmesi tümüyle olanaksızdı, çünkü Gregor Samsa sağ yanına yatıp uyumaya alışkındı, oysa o andaki durumu kendini böyle bir konuma getirmesine izin vermiyordu. Sağına dönmek için ne denli güç harcarsa harcasın, yine sırtüstü konumuna geri dönüyordu. Başarmayı belki yüz kez denedi, çırpınan bacaklarını görmemek için gözlerini kapattı ve ancak yan tarafında o ana değin yabancısı olduğu, hafif, derinden gelen bir acı duymaya başladıktan sonradır ki, çabalamayı kesti.

    ‘Aman Tanrım,’ diye düşündü,’ ne kadar da yorucu bir uğraş seçmişim meğer!’ Günlerim hep yolculuk etmekle geçiyor. İşin bu yanı, mağazadaki asıl masabaşı işine oranla çok daha yıpratıcı, üstelik benim için bir de yolculuğun aktarma trenlerin peşinden koşmak, düzensiz ve kötü yemeklere yargılı olmak, insanlarla sürekli değişen, asla süreklilik kazanamayan, hep içtenlikten uzak ilişkiler kurmak zorunluluğu gibi sıkıntıları da var. Şeytan alsın bütün bunları! Karnının üstünde hafif bir kaşıntı duyumsadı; başını daha iyi kaldırabilmek için, sırtüstü konumda ağır ağır yatağın başucuna doğru süründü; kaşınan yeri buldu; burada ne olduğunu anlayamadığı bir sürü küçük ve beyaz nokta vardı; ayaklarından birini oraya dokundurmak istediyse de, hemen geri çekti, çünkü değmesiyle birlikte her yanını bir titreme nöbeti kaplamıştı.

    Yine eski konumuna kaydı . ‘ Bu erken kalkma yok mu,’ diye düşündü, insanı aptala çeviriyor. İnsanın uykusunu alması gerekir. Başka pazarlamacılar harem kadınları gibi yaşıyorlar. Örneğin ben aldığım siparişleri firmaya iletmek üzere öğlenden önce otele döndüğümde, ötekiler daha kahvaltıda oluyorlar. Ben patronuma böyle bir şey yapmaya kalkışsam, hemen o anda kapı dışarı edilirim.

    Ama kimbilir, belki de çok iyi olurdu böyle bir şey benim için. Annemle babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, işimden çoktan ayrılırdım, patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim. O zaman kürsüsünden düşerdi herhalde! Üstelik kürsüye oturup çalışanlarla öyle, yani yüksekten konuşmakta başlı başına tuhaf bir davranış, hele kendisiyle konuşulan görevlinin, patronun kulağının ağır işitmesi nedeniyle kürsüye iyice yaklaşmak zorunda olduğu da göz önünde tutulursa. Öte yandan, henüz tüm ümitlerin yitirilmiş olduğu da söylenemez; annemle babamın patrona olan borçlarını ödemeye yetecek olan parayı bir kez biriktirdim mi – ki daha beş, altı yıl sürebilir bu – , o zaman mutlaka yapacağım düşündüğümü. İşi kökünden bitireceğim. Ama şimdilik yataktan çıkmak zorundayım, çünkü trenim saat beşte kalkıyor.

    Ve gece masasının üstünde işlemekte olan saate baktı. ‘ Aman Tanrım !’ diye düşündü. Saat altı buçuktu ve akreple yelkovanın ilerleyişi sürmekteydi, saat buçuğu bile geçmiş, yediye çeyrek kalaya yaklaşmıştı. Yoksa çalmamış mıydı saat ? Yataktan, saatin doğru, yani dörde kurulmuş olduğu görülüyordu; hiç kuşkusuz çalmıştı da. Evet ama, çaları, eşyaları yerinden oynatacak denli güçlü olan saati duymayıp uyumayı sürdürmüş olması düşünülebilir miydi? Gerçi sakin uyumuş olduğu söylenemezdi, ama herhalde o ölçüde de derin olmuştu uykusu. Peki şimdi ne yapacaktı? Bundan sonraki tren saat yedide kalkıyordu, o trene yetişebilmek için deli gibi acele etmesi gerekirdi, üstelik kumaş örnekleri de daha sarılmamıştı ve Gregor Samsa kendini hiç de çok dinlenmiş, çok canlı duyumsamıyordu.

    Trene yetişse bile, patronun bir öfke nöbetine yakalanmasını önleyemezdi, çünkü onu karşılamak için saat beş trenini beklemiş olan ve mağazanın ayak işlerine bakan görevli, onun treni kaçırdığını patrona çoktan haber vermiş olmalıydı. Patronun kayıtsız şartsız uşağı olan bu adamda ne kişilik, ne de akıl vardı. Peki, hasta olduğunu söyleyip işe gitmese? Böylesi, çok nahoş ve kuşku uyandırıcı bir davranış olurdu, çünkü Gregor beş yıllık hizmeti boyunca bir kez bile hastalanmamıştı. Patron, kesinlikle yanına sigorta doktorunu da alıp gelir, annesiyle babasını oğullarının tembelliğinden ötürü suçlar ve tüm itirazları sigorta doktoruna atıfta bulunarak geçersiz kılardı; bu doktora göre dünyada yalnızca son derece sağlıklı, ama işten kaçan insanlar vardı. Ama doktor, şimdi kendisinin olayında tümüyle haksız sayılabilir miydi?

    Çünkü Gregor , uzun bir uykunun ardından hakikaten gereksiz bir mahmurluğun dışında, kendini çok iyi hissediyordu ve üstelik çok da büyük bir iştahı vardı. Gregor bütün bunları, yataktan çıkıp çıkmama konusunda bir karara varmaksızın, hızla kafasından geçirdiği sırada – saat yediye çeyrek kalayı vurmuştu -, yatağının başucundaki kapıya dikkatle vuruldu. “Gregor,” diye seslendi bir ses – annesiydi-, “saat yediye çeyrek var. Sen yola gitmeyecek miydin ?” O yumuşak ses ! Gregor, kendi yanıt veren sesini duyduğunda korktu, bunun eski sesi olduğu herhalde kesindi, ama bu sese alttan alta bastırılması olanaksız, acı bir ıslık da karışıyor ve bu ıslık, sözcüklerin netliklerini ancak ilk anda koruyor, hemen ardından sözcükleri karşıdakini kulaklarına inanamaz kılacak denli bozuyordu. Gregor aslında ayrıntılı yanıt vermek ve her şeyi açıklamak istiyordu, ama bu koşullar altında “Evet, evet, teşekkür ederim anne, şimdi kalkıyorum,” demekle yetindi.

    Aradaki ahşap kapı nedeniyle Gregor’un sesindeki değişiklik herhalde dışardan anlaşılmıyordu, çünkü annesi bu açıklamayı yeterli görerek uzaklaştı. Ancak bu kısa söyleşi, Gregor’un, normalin tersine, hala evde olduğu noktasına ailenin öteki üyelerinin dikkatini çekmişti ve babası, odanın iki yandaki kapılarından birine gerçi yavaş, ama yine de yumruğuyla vurmaya başlamıştı bile. “Gregor, Gregor,” diye seslendi, “Ne oldu?” Ve kısa bir süre sonra, daha derinden gelen bir sesle , yine uyardı: “Gregor! Gregor!” Öteki kapının arkasında ise kızkardeşi, alçak sesle yakınıyordu: “Gregor? İyi değil misin yoksa? Bir isteğin var mı?” Gregor her iki yana da: “Tamam, hazırım,” diye yanıt verdi ve sözcüklerin arasına uzun aralar sokarak, sesinin tüm çarpıcı yanlarını gidermeye çalıştı. Bunun sonucunda babası kahvaltısının başına döndü, ama kızkardeşi fısıldamayı sürdürüyordu: “Gregor, yalvarırım aç kapıyı.” Oysa Gregor kapıyı açmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu, tersine, yolculukları sırasında edinmiş olduğu bir alışkanlığı, evde bile olsa gece bütün kapıları kilitleme alışkanlığını övmekteydi.

    Niyeti, önce sakin sakin ve kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kalkmak, doğru dürüst kahvaltı etmek ve ne yapacağına ancak ondan sonra karar vermekti; çünkü yatakta düşünerek mantıklı bir sonuca ulaşamayacağını artık iyice anlamıştı. Daha önce de çoğu kez, belki de yatakta biçimsiz yatmaktan kaynaklanan, hafif bir sızı duyduğunu, ama kalktıktan sonra bunun kuruntudan başka bir şey olmadığını anladığını anımsıyordu; şimdi merakı, bugünkü kuruntularının nasıl dağılacağıydı.

    Sesindeki değişikliğin şiddetli bir soğuk algınlığının, yani ömürleri yollarda geçenlere özgü bir meslek hastalığının öncüsü olduğundan hiç kuşkusu yoktu. Yorganı üstünden atmak çok kolaydı; gövdesini biraz şişirince, yorgan kendiliğinden aşağı düştü. Ama işin ondan sonrası, özellikle gövdesinin bu denli geniş olması nedeniyle, güçleşmişti.

    Doğrulabilmek için kollarının ve ellerinin varlığı gerekliydi, gelgelelim onların yerine sürekli en değişik hareketleri sergileyen, üstelik de hareketlerini denetimi altına alamadığı bir sürü minik bacağı vardı. Bacaklardan birini kıvırmak istediğinde aldığı ilk sonuç, bu bacağın ileri doğru uzanması oluyordu; ve sonunda bacağını istediği konuma getirmeyi başarsa bile, bu olana dek öteki bacakları, zincirden boşanmışçasına , son derece canlı ve acı verici bir hareketlilikle çırpınıp duruyorlardı. ‘Önce böyle uyuşuk uyuşuk yatıp durmaya son vermeli,’ dedi Gregor kendi kendine.

    İlk olarak, gövdesinin aşağı bölümleriyle yataktan çıkmak istiyordu, ama henüz hiç görmediği ve nasıl bir şey olabileceğini de doğru dürüst kestiremediği bu bölümü hareketlendirmenin son kerte zor olduğunu anladı; gövdesinin üst bölümü yerinden çok ağır oynayabiliyordu ve Gregor sonunda, neredeyse çıldırmış gibi, tüm gücünü toplayıp her şeyi göze alarak kendini öne doğru ittiğinde, yanlış yön seçişinden ötürü, şiddetle karyolanın ayakucundaki demirlere çarptı; duyduğu yakıcı acı ona gövdesinin alt bölümünün şu anda belki de en duyarlı yeri olduğunu öğretti.

    Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca yaptı da ve gövdesi genişliğine ve ağırlığına karşın, sonunda ağır ağır başın döndüğü yönü izledi. Ama başını en sonunda yatağın dışında, boşlukta tuttuğunda, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, başını ancak bir mucize yaralanmaktan kurtarabilirdi. Ve Gregor’un bilincini özellikle içinde bulunduğu anda kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu; bu tehlikeyi göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

    Ne var ki , aynı çabayı bir kez daha harcamasını ardından, derin bir iç çekişiyle yine eskisi gibi yattığında , bacaklarının da birbirleriyle büyük bir olasılıkla eskisinden beter boğuştuklarını görüp, bu başına buyrukluğu dinginliğe ve düzene dönüştürebilmek için herhangi bir olanak bulamadığında, artık yatakta kesinlikle kalamayacağını, yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. Aynı zamanda da soğukkanlı, hem de olabildiğince soğukkanlı bir düşünme eyleminin, çaresizlik içersinde verilen kararlardan çok daha iyi olduğunu anımsamayı unutmuyordu.

    Böyle anlarda bakışlarını elinden geldiğince dikkatle pencereye çeviriyordu, ama dar caddenin karşı yanını bile gözlerden gizleyen sabah sisinin görünüşü, ne yazık ki güven ve iyimserlik aşılayabilmekten uzaktı. ‘Yedi oldu bile,’ diye söylendi çalar saatin yeniden vurmasıyla birlikte, ‘yedi oldu bile ve yoğun sis daha kalkmadı.’ Ve çok kısa bir süre boyunca, mutlak sessizlikle birlikte gerçek ve doğal koşulların geri döneceğini bekliyormuşçasına hiç kıpırdanmaksızın, neredeyse soluk almaktan bile çekinerek yattı.

    Ama sonra şöyle dedi kendi kendine: ‘Saat yediyi çeyrek geçmeden kesinlikle yataktan çıkmış olmalıyım. Zaten o zamana değin mağazalardan biri beni sormaya gelecektir, çünkü mağaza yedide açılıyor.’ Ve bu kez gövdesini bütünüyle, her yanını aynı oranda yataktan çıkarmaya koyuldu. Kendini böylece yere attığı takdirde, düşerken iyice yukarı kaldırmak istediği başı büyük bir olasılıkla yaralanmayacaktı. Anladığı kadarıyla sırtı epey sertti, herhalde halının üstüne düşmekten bir zarar görmeyecekti. Kafasını en çok kurcalayan nokta, düştüğünde çıkacak olan, önlenmesi olanaksız büyük gürültüydü; bu gürültü tüm kapıların ardında korku değilde bile kaygı uyandıracaktı. Ama bunun göze alınması gerekiyordu.

    Gregor yarı yarıya yataktan çıktığında – yeni yöntem, yorucu bir çaba olmaktan çok bir oyun gibiydi, Gregor’un yapması gereken tek şey, tek tek hamleler biçiminde, sağa sola sallanmaktı,- birileri yardım etse işinin ne denli kolaylaşacağını düşündü; gücü yerinde iki kişi, bu iş için tümüyle yeterliydi – aklına babasıyla hizmetçi kız gelmişti; tek yapacakları, kollarını Gregor’un kubbe gibi sırtının altından geçirmek, böylece onu yataktan dışarı çekmek, yükleriyle yere doğru eğilmek ve ardından da Gregor’un döşemenin üstünde dönmesini sabırla beklemekti; o zaman büyük bir olasılıkla minik bacakları da bir anlam kazanacaktı. Şimdi ise, bir an için kapıların kilitli olduğu unutulsa bile, yardım istemesi gerçekten doğru olur muydu acaba ? Durumunun tüm güçlüğüne karşın, bu düşünceyle birlikte gülümsemekten kendini alamadı.

    Artık çok sallandığında dengesini neredeyse koruyamayacak bir konumdaydı ve kesin kararını daha fazla gecikmeden vermesi gerekiyordu, çünkü beş dakikaya kadar saat yediyi bir çeyrek geçmiş olacaktı, – tam bu sırada evin kapısı çalındı. ‘Mağazadan gelen biridir’ dedi Gregor kendi kendine ve neredeyse kaskatı kesildi; minik ayaklarının dansı ise bu arada daha da hızlanmıştı. Sonra, içinde uyanan saçma bir ümidin etkisinde kalarak, ‘kapıyı açmıyorlar’ diye söylendi. Ne var ki hizmetçi doğal olarak her zamanki gibi, sağlam adımlarla gidip kapıyı açtı.

    Gregor , ziyaretçinin ilk selam sözcüğünü duyar duymaz, gelenin kim olduğunu anladı – Müdür Bey’in kendisiydi. Neden en küçük bir gecikmenin en büyük kuşkulara yol açtığı bir firmada çalışmaya yargılıydı acaba Gregor? Çalışanların tümü de serseri miydi yani? Aralarında , sabahın birkaç saatini yararına değerlendirmedi diye vicdan azabından deliye dönen ve neredeyse yataktan çıkamayacak hale gelen, sadık ve işine bağlı bir kişi bile yok muydu? Bu soruşturma mutlaka gerekiyorsa eğer, o zaman bir çırak gönderip sordurtmak, yeterli değil miydi gerçekten?

    Müdür Bey’in kendisinin gelmesi, böylece de masum bir ailenin tüm üyelerine, bu kuşku uyandırıcı olayı araştırma işinin yalnızca müdürün aklına emanet edilebileceğinin anlatılması şart mıydı? Ve Gregor, doğru bir kararın sonucu olmaktan çok, bu düşüncelerin yol açtığı heyecanın etkisiyle, kendini tüm gücüyle yataktan attı. Yüksek bir ses duyuldu, ama büyük bir gürültü sayılamazdı. Halı düşüşün hızını biraz olsun kesmişti, ayrıca sırtı, Gregor’un düşündüğünden daha esnekti, bu nedenle çıkan ses, pek dikkati çekmeyen boğuk bir ses oldu. Yalnızca kafasını yeterince dikkatli tutmadığı için, çarpmıştı; kafasını çevirdi ve hem öfkeden, hem de acıdan halıya sürttü.

    “Bir şey düştü içerde,” dedi soldaki odada bulunan Müdür Bey. Gregor , bugün kendisinin başına gelene benzer bir durumun günün birinde Müdür Bey’in de başına gelip gelemeyeceğini kafasında canlandırmaya çalıştı; böyle bir olasılık rahatlıkla düşünülebilirdi aslında. Ama Müdür bey, sanki bu soruya kaba bir yanıt veriyormuş gibi, yandaki odada birkaç adım attı ve cilalı çizmelerini gıcırdattı. Sağdaki odadan ise durumu Gregor’a bildirmek isteyen kızkardeşinin fısıtısı geliyordu: “Gregor, Müdür Bey burada.” “Biliyorum,” dedi Gregor kendi kendine; ama sesini kızkardeşinin duyabileceği kadar yükseltmeye cesaret edememişti.

    Bu kez de soldaki odada bulunan babası: “Gregor,” diye seslendi, “Sayın Müdür Bey geldi ve sabah treniyle neden gitmediğini soruyor. Ona ne diyeceğimizi bilmiyoruz. Ancak Müdür Bey doğrudan doğruya seninle konuşmak istiyor. Onun için lütfen aç kapıyı. Sayın Müdür Bey, herhalde odanın dağınıklığını hoşgörecektir.” Bu arada Müdür Bey: “Günaydın, Bay Samsa,” diye seslendi içtenlikle. Annesi ise, daha babası sözünü tamamlamadan Müdür Bey’e dönerek : “Oğlum iyi değil,” dedi, “inanın Müdür Bey, oğlum iyi değil.

    Gregor iyi olsa, tren falan kaçırır mı hiç? Aklı hep işindedir. Akşamları hiç dışarı çıkmamasına neredeyse kızdığımı söyleyebilirim; sekiz gündür kentteydi, ama her akşam evine döndü. Masanın başında, bizimle oturur veya gazete okur, ya da tren tarifelerini gözden geçirir. Biraz oyalanmak istedi mi, oyma testeresiyle çalışmayı yeterli görüyor. Örneğin iki, üç akşam çalışıp oymalı küçük bir çerçeve yaptı; görseniz, güzelliğine şaşırırsınız; içerde, odada asılı; Gregor açınca hemen görürsünüz.

    Ayrıca gelmenize çok sevindim, Müdür Bey, çünkü yalnız biz olsaydık, Gregor’u kapıyı açması için razı edemezdik; çok inatçıdır; ve sabah aksini söylemiş olmasına karşın, hasta olduğundan kesinlikle eminim.” Gregor, ağır ağır ve düşünceli bir ifadeyle: “Hemen geliyorum,” dedi ve dışarıdaki konuşmaların tek bir sözcüğünü bile kaçırmamak için yerinden kımıldamadı. “Ben de durumu başka türlü açıklayamıyorum Hanımefendi,” diye karşılık verdi Müdür Bey, “umarım ciddi bir şey değildir. Yine de belirtmem gerekir ki işadamları olan bizler – diyelim ne yazık ki veya ne mutlu ki, bu, anlayışa göre değişir – hafif bir rahatsızlığı çoğu kez işlerimiz nedeniyle görmezlikten gelmek zorunda kalırız.” “Müdür Bey girebilir mi artık odana?” diye sordu Gregor’un sabırsız babası ve yine kapıyı vurdu. “Hayır,” dedi Gregor. Soldaki odayı gergin bir sessizlik kapladı, sağdaki odada ise kızkardeşi hıçkırmaya başlamıştı.

    Kızkardeşi neden ötekilerin yanına gitmiyordu? Herhalde yataktan ancak şimdi çıkmış olmalıydı ve giyinmeye başlamamıştı bile. Neden ağlıyordu peki? Gregor kalkmadığı ve Müdür Bey’i odasına sokmadığı için mi? İşini yitirme tehlikesiyle karşılaştığı ve böyle bir durum olduğu takdirde patron annesiyle babasından eski alacaklarını yine isteyeceği için mi? Ama bütün bunlar şimdilik gereksiz üzüntülerdi. Gregor henüz buradaydı ve ailesini terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Gerçi şu anda halının üstünde yatmaktaydı ve durumu bilen kimse, ondan Müdür Bey’e kapıyı açmamasını ciddi olarak isteyemezdi. Ama sonradan hiç kuşkusuz uygun bir özür bulunacak olan bu küçük kabalıktan ötürü Gregor’un hemen işten atılacağı düşünülemezdi. Ve Gregor’a göre, kendisini ağlayıp sızlanmalarla, razı etme çabalarıyla rahatsız edecekleri yerde, şimdilik rahat bıraksalardı, çok daha akıllı davranmış olurlardı. Ama ötekilerin de acele etmelerine yol açan ve davranışlarını hoşgösteren neden, durumu bilmemeleriydi.

    “Bay Samsa,” diye seslendi sonunda Müdür Bey yüksek sesle, “ne oluyor?” Kendinizi odanıza kapatıyorsunuz, sorulanlara yalnız evet ve hayır diye yanıt veriyorsunuz, annenizle babanızı büyük ve gereksiz sıkıntılara sokuyorsunuz, üstelik de – bunu da belirtmiş olmak için söylüyorum – işinizi akıl almaz bir biçimde savsaklıyorsunuz. Burada büyüklerinizle patronlarınız adına konuşuyorum ve sizden durumu olduğu gibi açıklamanızı, derhal açıklamanızı çok ciddi olarak istiyorum. Doğrusu şaşırdım, hem de çok şaşırdım.

    Sizi ağırbaşlı, akıllı bir insan olarak tanıdığımı sanıyordum, şimdi ise ansızın tuhaf davranışlar sergilemeye başladınız. Gerçi patron bu sabah, gelmeyişinizin olası nedeni sayılabilecek bir açıklamada bulundu – söyledikleri, kısa süre önce size emanet edilmiş olan ödeme makbuzlarıyla ilgiliydi -, ama ben böyle bir açıklama biçiminin doğru olamayacağı konusunda neredeyse şeref sözü verdim. Şimdi ise akıl almaz inatçılığınızı görünce, sizi savunmak için en küçük bir istek bile duymuyorum.

    Üstelik yeriniz de pek sağlam sayılmaz. Niyetim aslında bunları size yalnız kaldığımız zaman söylemekti, ama burada gereksiz yere zaman harcamama yol açtığınız için, bütün bunları büyüklerinizin de öğrenmemesi için bir neden göremiyorum. Evet, son zamanlardaki çalışmalarınız son derece yetersizdi; gerçi bu mevsimde işlerin çok parlak gitmesi beklenemez, bunu biz de biliyoruz; ama hiç iş yapılmayacak bir mevsim yoktur, Bay Samsa, asla da olmamalıdır.” “Fakat Müdür Bey,” diye bağırdı Gregor kendinden geçmişcesine ve heyecandan her şeyi unuttu, “kapıyı hemen açıyorum, hemen. Hafif bir rahatsızlık yüzünden, bir baş dönmesi yüzünden kalkamadım. Henüz yatakta yatıyorum.

    Ama kendime geldim artık. Kalkmak üzereyim. Bir saniye sabretmenizi rica ederim! Sandığım kadar da iyileşmemiştim. Ama yine de iyi sayılırım. Öyle ani oluyor ki böyle şeyler! Daha dün akşam çok iyiydim, annemle babama sorun isterseniz, ya da şöyle diyelim, daha dün akşamdan bir sıkıntı vardı içimde, küçük bir önsezi gibi. Evdekiler dikkat etselerdi, yüzümden anlayabilirlerdi. Keşke haber verseydim işyerime! Gelgelelim insan hep hastalığını ayakta geçirebileceğine inanıyor. Müdür Bey! Üzmeyin annemle babamı! Şimdi yaptığınız suçlamaların temeli yok; ayrıca bu konuda bana şimdiye değin tek kelime bile söyleyen çıkmadı. Belki gönderdiğim son siparişleri okumadınız.

    Hem saat sekiz treniyle yola çıkacağım, birkaç saat dinlenmek bana gücümü yeniden kazandırdı. Burada zaman yitirmenize gerek yok, Müdür Bey; bende kısa süre sonra işte olacağım, lütfen bunu patrona bildirip kendisine saygılarımı iletin!”

    Gregor, ne dediğinin bile farkında olmaksızın, bütün bunları bir çırpıda söylerken, bir yandan da, herhalde yatakta edinmiş olduğu becerinin yardımıyla, hafiften komodine yaklaşmıştı ve şimdi ona tutunarak doğrulmaya çalışıyordu. Niyeti gerçekten kapıyı açmak, kendini gerçekten gösterip Müdür Bey’le konuşmaktı; şimdi kendisini o denli isteyenlerin, durumunu gördüklerinde ne diyeceklerini çok merak ediyordu. Korktukları taktirde Gregor’da sorumluluktan kurtulacaktı ve o zaman artık sakinleşebilirdi.

    Ama her şeyi soğukkanlılıkla karşıladıkları takdirde de Gregor’un heyecanlanmasına gerek yoktu ve acele ederse, gerçekten saat sekizde garda olabilirdi. Başlangıçta komodinin dümdüz yüzeyinden birkaç kez kaydı, ama son bir hamlenin ardından doğrulup dik durmayı başardı; gövdesinin alt bölümündeki yakıcı acılara artık aldırmıyordu. Kendini yakınındaki bir sandalyenin arkalığına doğru bıraktı ve minik bacaklarıyla arkalığın kenarlarına sımsıkı tutundu. Böyle yapınca artık kendi kendisine de egemen olmuştu; Müdür Bey’in sesi geldiği için, hiç kıpırdanmadan dinlemeye koyuldu.

    “Tek sözcük anladınız mı söylediklerinden?” diye soruyordu Müdür Bey annesiyle babasına, “yoksa bizimle alay mı ediyor?” “Tanrı aşkına,” diye bağırdı artık ağlamaya başlamış olan annesi, “belki de ağır hasta ve biz burada durmuş, ona acı çektirmekteyiz. Grete ! Grete!” diye seslendi sonra. “Ne var anne?” diye yanıt verdi kızkardeşi öteki odadan. Aralarında Gregor’un odası vardı. “Hemen doktora koşmalısın. Gregor hasta. Çabuk çağır doktoru. Gregor’u şimdi konuşurken duydun mu?” “Duyduğumuz, bir hayvan sesiydi,” dedi Müdür Bey, sesi annenin çığlıklarıyla karşılaştırıldığında, dikkati çekecek denli alçaktı.

    Baba, holden mutfağa doğru: “Anna! Anna!” diye seslendi ve ellerini çırptı, “çabuk bir çilingir çağırın!” Ve iki kız, hışırdayan etekleriyle holden koşarak geçip –kızkardeşi nasıl da çabuk giyinebilmişti böyle ?- evin kapısını açtılar. Kapının kapandığı duyulmadı; herhalde büyük bir felaketle karşılaşan evlerde adet olduğu üzere, kapıyı açık bırakmış olacaklardı.

    Gregor ise şimdi çok daha dingindi. Demek söylediklerini anlamıyorlardı artık; oysa kendisine, belki de kulağı alıştığı için, şimdi sabah olduğundan daha, hem de çok daha net gelmekteydi. Ama Gregor’un pek iyi olmadığına inanıyorlardı ve ona yardım etmeye hazırdılar; bu da epey bir iş demekti. İlk önlemlerden yansıyan kararlılık ve güven, içini rahatlatmıştı. Kendini yeniden insanların arasına alınmış duyumsamaktaydı ve her ikisinden, doktordan ve çilingirden, aslında aralarında tam bir ayrım gözetmeksizin, büyük ve şaşırtıcı başarılar beklemekteydi.

    Yaklaşmakta olan önemli konuşmalar sırasında sesinin elden geldiğince anlaşılır olmasını sağlamak için biraz öksürdü, ancak bunu da olabildiğince az ses çıkarmaya çalışarak yaptı, çünkü büyük bir olasılıkla bu gürültü de bir insan öksürüğünden başka her şeye benzeyecekti ve Gregor bu konuda kendisi bir yargıya varmaya artık cesaret edemiyordu. Bu arada yandaki oda tam bir sessizliğe gömülmüştü. Belki annesiyle babası Müdür Bey’le birlikte masanın başına oturmuş, gizliden fısıldaşmaktaydılar, veya hepsi birden kulaklarını kapıya dayamış, dinliyor olabilirlerdi.

    Gregor, koltukla birlikte ağır ağır kapıya doğru sürüklendi, oraya varınca koltuğu bıraktı, kendini kapıya doğru attı, tutunarak dik durdu – minik ayaklarının tabanlarında biraz yapışkan madde vardı; bulunduğu yerde, harcadığı onca çabanın ardından biraz dinlendi. Ama sonra hemen kilitteki anahtarı ağzıyla çevirmeye koyuldu. Ancak görünüşe bakılırsa ağzı, ne yazık ki normal dişlerden yoksundu -, dişleri olmayınca da anahtarı neyle tutacaktı? – buna karşılık çeneleri, doğal olarak çok güçlüydü; onların yardımıyla anahtarı gerçekten de harekete geçirdi ve bu arada, her ne kadar aldırmadıysa da, kendine zarar verdiği kesindi, çünkü ağzından gelen kahverengi bir sıvı, anahtarın üstünden akıp yere damlamaya başlamıştı.

    “Dinleyin,” dedi yandaki odada bulunan Müdür Bey, “anahtarı çeviriyor.” Bunu duymak, Gregor’u çok yüreklendirdi; ama aslında ona herkesin seslenmesi gerekirdi, annesiyle babası da: ‘Haydi, Gregor!’ diye bağırmalıydılar, ‘sakın bırakma, hep kilide doğru bastır!’ Ve Gregor, çabalarını herkesin büyük bir coşkuyla izlediğini düşünerek, kendinden geçmişçesine var gücüyle anahtarı ısırmaktaydı. Anahtarın dönüşü ilerledikçe, o da kilidin çevresinde dans eder gibi hareketler yapıyordu; şimdi artık kendini yalnızca ağzıyla dik tutuyordu ve duruma göre ya anahtara asılıyor, ya da gövdesinin tüm ağırlığıyla üstüne abanıyordu. Sonunda açılabilen kilidin çıkardığı ses, Gregor’u tam anlamıyla kendine getirdi. Derin bir soluk alarak; ‘Çilingirsiz yaptım bu işi,’ diye söylendi ve kapıyı tamamen açmak için başını tokmağa dayadı.

    Gregor’un duruş biçiminden ötürü, kapı iyice açıldıktan sonra bile dışarıdakiler onu hemen göremediler. Şimdi Gregor’un kapının kanatlarından birinin çevresini yavaştan dolanması gerekiyordu ve daha odaya adım atmazdan önce sırtüstü yuvarlanmak istemiyorsa eğer, bu işi çok dikkatle yapmak zorundaydı. Henüz bu güç hareketle uğraştığı, dolayısıyla da başka şey düşünmeye meydan bulamadığı bir sırada, Müdür Bey’in yüksek sesle “Oh!” dediğini duydu – hızlı esen rüzgarın sesi gibi gelmişti bu kulağına -, sonra kendisi de gördü; içerdekiler arasında kapıya en yakın duran Müdür Bey, elini açık olan ağzına bastırmış, sanki hep aynı kalan bir güç tarafından sürüklenircesine ağır ağır geri çekilmekteydi.

    Annesi – Müdür Bey’in gelmiş olmasına karşın, saçları hala yataktan kalktığı andaki gibi dağınık ve kabarıktı – ellerini kavuşturup önce kocasına baktı, sonra Gregor’a doğru iki adım atıp, çevresine yayılan eteklerinin ortasına çöktü, bu arada yüzü hiç gözükmeyecek biçimde göğsüne gömülmüştü. Babası, sanki Gregor’u yine odasına kovmak istiyormuş gibi düşmanca bir ifadeyle yumruklarını sıktı, sonra ne yapacağına karar verememişçesine oturma odasında çevresine bakındı, en sonunda da ellerini yüzüne kapatıp, güçlü göğsünü sarsan hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

    Gregor odaya hiç girmeyerek, kapının kapalı duran kanadına içerden yaslandı, böylece yalnız gövdesinin yarısı ve ötekilere bakmak için yana eğmiş olduğu kafası gözükmekteydi. Bu arada ortalık daha aydınlanmıştı; caddenin öteki yanında bulunan, sonsuza doğru uzanıp gidiyormuş izlenimini uyandıran kurşun rengi yapıdan – bu, bir hastaneydi – bir kesit, yapının yüzeyini sert bir biçimde kesen düzenli pencereleriyle açık seçik görünmekteydi; yağmur daha kesilmemişti, ama bu iri, tek tek seçilebilen ve toprağa da sözcüğün tam anlamıyla teker teker düşen damlalardan oluşma bir yağmurdu. Kahvaltı için kullanılan tabakların sayısı masada epey kabarıktı, çünkü Gregor’un babası için kahvaltı, günün en önemli sofrasıydı; adam çeşitli gazeteleri okuyarak bu sofrayı saatlerce uzatırdı.

    Tam karşıdaki duvarda Gregor’un bir askerlik resmi asılıydı; resimde Gregor eli kılıcında, dudaklarında kaygısız bir gülümsemeyle, kendisine ve üniformasına saygı gösterilmesini bekleyen bir teğmendi. Hole açılan kapı açıktı, oradan evin açık duran kapısıyla, bu kapının sahanlığı ve aşağı inen merdivenin başı gözüküyordu.

    “Şimdi,” diye konuşmaya başladı Gregor, orada soğukkanlılığını koruyabilmiş tek insan olduğunun bilincindeydi, “hemen giyineceğim, kumaş örneklerini toplayıp yola çıkacağım. İstiyor musunuz, izin verecek misiniz gitmeme? Gördüğünüz gibi, Müdür Bey, ben inatçı falan değilim ve çalışmayı da seviyorum; yolculuk gerçi yorucu bir şey, ama yolculuklar olmasaydı yaşayamazdım. Nereye gidiyorsunuz Müdür Bey? Mağazaya mı? Efendim? Her şeyi olduğu gibi anlatacak mısınız? İnsan belli bir anda çalışamayacak durumda olabilir, ama o insanın geçmişteki hizmetlerini anımsamak ve engel ortadan kalktıktan sonra hiç kuşkusuz daha büyük ve yoğun bir çaba göstereceğini düşünmek için en uygun olan zaman da işte o andır. Sayın patrona çok şey borçluyum, bunu siz de iyi bilmektesiniz.

    Öte yandan annemle babamdan ve kızkardeşimden de ben sorumluyum. Güç bir durumdayım, ama yine düzlüğe çıkacağım. Siz de lütfen durumumu olduğundan da güçleştirmeyin. Firmada benden yana olun! Gezginci takımı sevilmez, biliyorum bunu. Bol para kazandıkları ve güzel bir yaşam sürdükleri sanılır. Bu önyargı üzerinde biraz daha düşünmeye ise gerek duyulmaz. Ama siz, sayın Müdür Bey, siz koşulları öteki personelden daha iyi bilmektesiniz, hatta aramızda kalsın ama, sayın patrondan bile daha iyi bilmektesiniz; o bir işadamı olarak, çalışanlara ilişkin yargısında kolaylıkla yanılgıya sürüklenebilir.

    Ayrıca yine çok iyi bilirsiniz ki, gezginci bir pazarlamacının, hemen bütün bir yıl boyunca işyerinden uzakta olması nedeniyle, dedikodulara, rastlantılara ve temelsiz suçlamalara kurban gitmesi çok kolaydır; bunlara karşı kendini savunabilmesi de tümüyle olanaksızdır, çünkü çoğu kez bunların hiç birinden haberi olmaz ve ancak yolculuğunu tamamlayıp yorgun argın evine döndüğünde, bütün bunların kötü ve nedenlerine inilebilmesi artık olanaksız sonuçlarından doğrudan etkilenir. Sayın Müdür Bey, bana en azından biraz hak verdiğinizi gösteren bir söz söylemeden gitmeyin!”

    Ama Müdür Bey, daha Gregor konuşmaya başlar başlamaz ona arkasını dönmüştü ve şimdi Gregor’a yalnız titreyen omuzlarının üstünden bakmaktaydı, dudakları aralanmıştı. Gregor konuşurken bir an bile yerinde durmamış, bakışlarını ondan ayırmaksızın, sanki odadan çıkmasına ilişkin gizli bir yasak varmış gibi, çok ağır adımlarla kapıya doğru çekilmişti. Şimdi hole varmıştı bile ve ayağını oturma odasından çekerken yaptığı ani hareketi gören, tabanını yakmış olduğunu sanırdı. Hole vardığında sağ elini merdivene uzatmıştı; sanki orada kendisini insanüstü güçlerden kaynaklanacak bir kurtuluş beklemekteydi.

    Gregor, Müdür Bey’in bu halde gitmesine izin verdiği takdirde, firmadaki işini çok büyük bir tehlikeye sokacağını anladı. Annesiyle babası bütün bunları pek iyi anlayamıyorlardı, aradan geçen uzun yıllar boyunca Gregor’un bu işinde yaşamı boyunca güvence altında olduğu inancına varmışlardı ve şimdi de kendilerini anlık sorunlara o denli vermişlerdi ki, ilersini görebilmekten tümüyle uzaktılar. Ama Gregor ilersini görebiliyordu. Müdür Bey’in alıkonması, yatıştırılması, inandırılması ve son olarak da kazanılması gerekiyordu; Gregor’un ve ailesinin geleceği buna bağlıydı! Keşke kızkardeşi odada olsaydı! Akıllı bir kızdı o; daha Gregor sakin sakin sırtüstü yatarken ağlamaya başlamıştı.

    Ve kadınlarla arası pek iyi olan Müdür Bey, hiç kuşkusuz kızkardeşinin dümen suyunda giderdi; kızkardeşi evin kapısını kapatır ve holde Müdür Bey’in kokusunu yatıştırırdı. Gelgelelim kızkardeşi burada değildi ve Gregor’un harekete geçmesi gerekiyoru. Ve Gregor,o anda ne ölçüde hareket edebileceğini henüz hiç bilmediğini düşünmeksizin, biraz önce yaptığı konuşmanın herhalde, dahası çok büyük bir olasılıkla yine anlaşılmadığını da düşünmeksizin, açık duran kapıdan kendini itti; niyeti, sahanlıktaki parmaklıklara gülünç bir görünüm oluşturacak biçimde, iki eliyle birden sımsıkı tutunmuş olan Müdür Bey’in yanına gitmekti; ama ne var ki hemen o anda bir destek arayarak ve küçük bir çığlıkla ayaklarının üstüne düştü.

    Düşer düşmez de o sabah ilk kez olmak üzere bedeninde bir rahatlama duydu; minik bacakları, basacak sağlam bir zemine kavuşmuştu; Gregor, bacaklarını artık denetleyebildiğini sevinçle ayrımsadı; dahası onu istediği yere taşımak için can atmaktaydılar; ve Gregor artık bütün acıların kesinlikle ve hemen son bulacağına bile inanmaya başlamıştı.

    Ama tam o anda, Gregor hareketlerini dizginlemeye çabaladığı için yalpa vurarak annesinin tam karşısında, yakınında yerde yatarken, tümüyle kendi düşüncelerine dalmış gibi gözüken annesi ansızın havaya sıçradı, kollarını iki yana açıp parmaklarını gererek haykırdı: “İmdat, Tanrı aşkına, imdat!”; başını sanki Gregor’u daha iyi görmek istiyormuş gibi eğmişti, ama bu durumuyla anlamsız bir çelişki oluşturarak hızla gerisin geriye gitti; arkasında kurulu sofranın durduğunu unutmuştu; masanın yanına vardığında, sanki dalgınlıktan olmuş gibi üstüne oturuverdi; yanında devrilen kahveliğin içindeki kahvenin olduğu gibi halıya döküldüğünü fark etmemiş gibiydi.

    Gregor alçak sesle: “Anne, anne,” diyerek bakışlarını annesine kaldırdı. Müdür Bey’i bir an için unutmuştu; buna karşılık yere akan kahvenin görünüşü karşısında, boşlukta bir şeyler yakalamak istiyormuşçasına çenelerini birkaç kez açıp kapamaktan kendini alamadı. Bunun üzerine annesi yine bağırdı, masanın yanından kaçtı ve kendisine doğru koşan babanın kolları arasına düştü. Ama Gregor’un şimdi annesiyle babasına ayıracak zamanı yoktu; Müdür Bey, merdivene varmıştı bile; çenesini korkuluğa dayayarak son bir kez arkasına baktı. Gregor ona yetişmeyi iyice sağlama alabilmek için bir hamle yapmaya hazırlandı; Müdür Bey bir şeyler sezmiş olmalıydı, çünkü bir sıçrayışta birkaç basamağı birden aştı ve gözden kayboldu. Bu arada hala “Hu!” diye bağırıyor ve sesi bütün merdiven boşluğunda yankılanıyordu.

    Ne yazık ki Müdür Bey’in bu kaçışı, o zaman değin bir ölçüde kendini tutabilmiş olan babaya da artık ne yapacağını şaşırtmıştı, çünkü adam Müdür Bey’in arkasından koşacak veya en azından Gregor’un onu izlemesini engelleyecek yerde, sağ eliyle Müdür Bey’in şapkası ve pardösüsüyle birlikte sandalyelerden birinin üstünde unutmuş olduğu bastonunu kaptı, sol eliyle de masadan büyük bir gazete aldı ve ayaklarını yere vurarak, bastonu ve gazeteyi de sallayarak Gregor’u yine odasına kovmaya başladı. Gregor’un yalvarmaları para etmedi, zaten bu yalvarmalar anlaşılmadı bile; boynunu ne denli acındırıcı bir biçimde bükerse büksün, bu babasının ayaklarını yere daha şiddetle vurmasından başkaca bir sonuç doğurmadı.

    Ötede annesi, serin havaya karşın pencerelerden birini ardına değin açmıştı ve iyice dışarı sarkıp, yüzünü ellerine gömmüştü. Sokakla merdiven sahanlığı arasında güçlü bir hava akımı oluşmuştu, perdeler havalanıyor, masanın üstündeki gazeteler hışırdıyor, tek tek sayfalar yerde uçuşuyordu. Baba, kovalamasını acımasızca sürdürmekte ve bir vahşi gibi tiz sesler çıkartmaktaydı.

    Öte yandan Gregor’da henüz geri geri gitmenin acemisiydi ve gerçekten çok ağır yürüyebiliyordu. Dönmesine yetecek kadar zaman verilseydi eğer, hemen odasına gidebilirdi, ama zaman alıcı dönme eylemiyle babasının sabrını taşırmaktan korkuyordu, babasının elindeki sopadan sırtına veya başına öldürücü bir darbenin inmesi tehlikesiyle de her an karşı karşıyaydı. Ne var ki sonunda yapabilecek başka bir şeyi kalmadı, çünkü geri geri çekilirken doğru yöne bile gidemediğini dehşetle fark etmişti; bu nedenle babasına sürekli ve korku içersinde yan yan bakarak olabildiğince çabuk, gerçekte ise son derece ağır bir tempoyla dönmeye koyuldu.

    Babası belki de iyi niyetini anlamıştı, çünkü bu dönüş hareketi sırasında Gregor’u rahatsız etmediği gibi, zaman zaman uzaktan bastonunun ucuyla hareketin yönünü bile saptadı. Bir de çıkarttığı şu tiz ses olmasaydı! Bu ses yüzünden Gregor hiçbir şey düşünemez olmuştu. Dönmeyi neredeyse tümüyle başarmışken, hep o tiz sese kulak vermesi yüzünden yolunu bile şaşırdı ve yeniden biraz geriye döndü. Sonunda kafası sağ salim açık duran kapının önüne vardığında, gövdesinin kapıdan öyle kolaylıkla geçemeyecek kadar geniş olduğu anlaşıldı. Gregor’a yeterli geçecek yer sağlamak için örneğin kapının öteki kanadını da açmak, o andaki ruhsal durumu nedeniyle doğal olarak babasının aklının ucundan bile geçmedi. Onun kafasındaki tek saplantı, Gregor’un olabildiğince çabuk odasına dönmesiydi.

    Gregor’un doğrulmak ve belki de böylece kapıdan geçmeyi başarmak için gereksindiği ayrıntılı hazırlıkları yapmasına babası asla izin vermeyecekti. İzin vermek şöyle dursun, sanki geçmesine hiçbir engel yokmuş gibi, büyük gürültüler çıkararak Gregor’u ilerlemeye zorlamaktaydı; artık Gregor’un arkasında, gelen seslere bakılırsa, sanki bir değil, ama bir sürü baba vardı; şimdi işin şaka götürür yanı kalmamıştı ve Gregor – ne olacağını düşünmeksizin – kendini kapıdan geçmeye zorladı.

    Gövdesinin bir yanı havaya kalktı; Gregor kapının ağzında çarpık konumdaydı, bir yanı olduğu gibi sıyrılmıştı, beyaz kapının üstünde çirkin lekeler kalmıştı, bir an sonra Gregor kapıya sıkışmıştı ve artık salt kendi gücüyle yerinden kıpırdayabilmesi olanaksızdı; gövdesinin bir yanındaki minik bacaklar havada titrerken, öte yanındakiler acı verecek kerte yere yapışmıştı ; tam bu sırada babası arkasından gerçekten kurtarıcı bir darbe indirdi ve Gregor şiddetli bir kanamayla birlikte odanın ortasına uçtu. Kapının bastonla itilip kapanmasından çıkan ses de duyuldu, ondan sonra ortalık nihayet sessizliğe gömüldü.