• I

    Biliyorsunuz parkların
    Sizi çağıran tarafları
    İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
    Orada saklanıyor onlar
    Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
    Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
    Dağınık mavisiyle gözlerinin
    Sevgi vermez kadın uçlarıyla
    Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
    Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
    Yalvaran bakışlarıyla –nasıl da sevimsiz-
    En kötüsü, belki en kötüsü
    Bir duygu açlığıyla soluyarak
    Parklara yerleşiyorlar, parkların
    Onları çağıran köşelerine
    Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
    Bacak aralarından
    Çömelmiş, öyle sakin
    Selamlıyorlar
    “Günaydın” diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
    Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
    Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
    Acılar alıp veriyor dünyadan
    Dillerini gösteriyorlar, diz kapaklarını
    Bir sıkıntı şiiri gibi
    Sıkıntı
    İşte
    Tam orada duruyorlar.

    II

    Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
    Her cümlede iki tek göz, bu kimin
    Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
    Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
    Ya da tam tersine
    Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
    Sulardan ürpermek gibi dokununca,
    Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
    Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
    Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
    İş edinmişim öyle kimsesizliği
    Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
    Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
    Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
    Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

    Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
    Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi
    Onu da tatmak gibi
    Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
    Ama gitmenin saati geldi
    Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
    Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
    Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
    Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
    Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    Öyle iş olsun diye mi, hayır
    Bilirim içerde kendimi bulacağımı
    Dışarda görüldüysem inattan başka değil
    Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
    Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
    Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
    Ve açıyorum bütün muslukları
    Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
    Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
    Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
    Alıştım istemiyorum.

    III

    Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
    Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
    İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
    Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
    Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
    Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
    Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
    Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
    Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
    Ve geçilmiyor ki benim
    Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

    Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
    Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
    Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
    O yapayalnız olmaktaki kendimi
    Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
    Sanki ben upuzun bir hikaye
    En okunmadık yerlerimle
    Yok artık sıkılıyorum.

    IV

    Biliyorsunuz, size geldim sadece
    Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
    Peki bu sevinmek niye?
    Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
    Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
    Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
    Eski bir insandınız merdiven gıcırdıyordu
    Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
    Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
    Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
    Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
    Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
    Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
    Biliyorsunuz olmazdı
    Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
    Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
    Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
    Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
    Sadece bu.

    Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
    Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
    Yeniden yeniden yeniden
    Yeniden hazırlanıyoruz
    Sanki bir güzelliği ödüyoruz
    Belki bir güzelliği ödüyoruz.

    V

    Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
    Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
    Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
    Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
    Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
    Güneşler girer çıkar ellerinize
    Biriyle konuşuyorsunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
    Kim bilir, belki de buluşursunuz
    Söz verip sizi bekletenlerle
    Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
    Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
    Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

    Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
    Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
    Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
    Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

    Nereye gidiyorsunuz ama nereye
    Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
    Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

    VI

    Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
    Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
    Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
    Belki de kim diye sorsalar beni
    Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
    Belki de alıp başımı gideceğim
    Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
    Nereye ama, nereye olursa gitmenin
    Hüzünle karışık bir ağrısı.

    İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
    Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
    Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
    Şafaklar kadar güzel adımı
    O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
    Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
    Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
    İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
    Bekledikleri kadar.

    Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
    Varınca kıyıya birden
    Değilsin artık gemici.

    VII

    Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
    Bir cümle, iyi bir söz, gene anlamadım
    Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
    Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
    Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.



    O gün bugündür işte – ben mesela
    Çok usta bir avcının gözleri karşısında
    Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
    Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
    Ki birdenbire açılan kucaklarında
    BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün – o beyaz
    Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
    Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
    Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
    Kapımı çaldıklarında – bunu size söylüyorum anladınız
    Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
    Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ

    Üstelik bitecek gibi değil
    Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
    Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
    Elinde bir bıçakla
    Ve öldürmek isterken – kimiyse kimi
    Gülünç, sebepsiz, bilinç altı
    Ama tutalım, koyvermeyelim
    Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
    Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
    İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
    Birimi öldü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
    Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi bitmeyecek bir
    Masal
    Kimbilir n’olduydu gene
    İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
    Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
    Saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
    Sabah kadar sabaha
    Uyuyup uyandığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
    Ve konuşmalarımız, öyle büyüdüler ki peşi sıra
    Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
    Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
    Bulup da çıkardığımız
    Konuşmalar:


    - Biri geliyor sözü değiştirelim
    - Yürüsek açılırdık
    - Bu ne uzun bakmak kendinize
    - Ağzım mı kokuyor ne, yaa! ... çok kötü günümdeyim
    - Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
    - Annem mi, çok sevinecek..
    - Belki de sinemaya gideriz..
    - Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
    - Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
    - Bana kalırsa..
    - Evet size kalırsa
    - Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
    - Sus!
    - Biri geliyor
    - Biri geliyormuş sözü değiştirelim

    Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
    Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
    Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
    Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
    Lale de saçlarını kestirmeli
    Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
    Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
    Bana kalırsa babamın mineli saati
    Tek başına bütün bir odayı dolduruyor
    Hele annemin güneş gözlükleri
    Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
    Aaaa! Kitaplarınız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor – düpedüz ilgisizlik
    Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
    Bir hırsız giriyor ellerinize, polisler hırsızı kovalıyor
    Daha akşama çok var – olsun – biri sizi öpmeye hazırlanıyor
    Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
    Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
    Balıkları nereden geliyor soframızın hele
    Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
    Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

    İşte biz böyle yapıyoruz.

    VIII

    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! Demek bütün insanlar çay içecek
    Bilmem, çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
    Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
    Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
    Bir bakış, bir korku, yada gereksiz bir eşya
    Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
    Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
    Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
    Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
    Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi gene aklıma
    Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
    Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
    Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
    Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
    Bilmem çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
    Ben biraz esmerdim, o kadar
    İşlerim kötü gitti
    Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
    Yaşayanlar güzeldi
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
    Sur dışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
    Mezarları gördüm, müzeler daha güzeldi
    Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
    Ben boncuğu sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
    Demek çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
    Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
    Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
    Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
    Akşamlara dek bir masa katılığınca gün
    Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
    Ayrılmadım işte o
    Beklediğim ölüden.

    Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
    Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
    Öyle ki, biralar, yaz günleri, onunla biraz güzeldir
    Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
    Yalnızlıktan
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
    Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
    Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
    Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
    Kocaman bir adamdı dışardakiler
    Bilmem, böylece kaça çıktı bekledim ölüler
    İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
    Şaşırmış arıyordu – ben miydim neydim –
    Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
    Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
    İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
    Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
    Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
    Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
    Yalvaran gözleriyle – açılmış açıldıkları kadar –
    Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
    - Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri –
    Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
    Belkide yitirilmiş, yok bakacak bir yeri
    Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

    IX

    Artık ne uyanmak için bu sabahlar
    Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
    Üstelik ne de bir karanlıkta anlatıyoruz bu düşünceyi
    Ne açıp da ağzımızı tek kelime
    Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
    Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
    Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
    Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
    İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak!
    Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
    Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
    Diyoruz, belki de
    En önce İsa almıştır kendi söylevlerine
    Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün
    Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
    Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
    Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
    Bakınca duvarlara – üstelik böyle de bakmak kendimize
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

    Karımı soruyordunuz, her zamanki gibi çok geveze
    Bir gün onu yaşarken görmüştüm – görmüştünüz
    Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
    Yani ben ne yaptıysam, o sizinde yaptığınızdı biraz
    Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
    Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
    Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
    Konuşup duruyordu gene akşamlara dek
    Kumarsa kumar, içkiyse içki
    Yani bir kedi gelirdi arada bir
    Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
    Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
    Tırnakları kirli bir oğlanla
    Bir gemici durmadan bir sıkıntıyı anlatır
    Şişeleri devirir elinin tersiyle.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
    Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
    Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
    Uyudum uyudum uyudum öylesine
    Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
    Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
    Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
    Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
    Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm
    Birinde yaralandım üç dikiş vurdular göğsüme
    Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
    Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
    Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
    İstediğim kirli işlere karışmaktı, olmadı.

    Bir gün de bir lokantaya girdim, yanımda biri vardı
    İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
    Böyleyken garsonun biri elini kesti
    Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
    Masaya geldi derken usulcacık masaya
    Geldi: ne içersiniz? sahi biz ne içer mişiz?
    Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
    Çıkalım dedim o yanımdaki kız gibi herife
    Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
    Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
    Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
    Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
    Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
    Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım
    Nereye, ama nereye?

    Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
    Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
    Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
    Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
    Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
    Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
    Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
    Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu
    Adamlar
    En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
    Alıştım gitti
    Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
    Sonra da bir bara gittim – neee! Bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzelere gidecektim, biriyle buluşacaktım – sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla...
    Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
    Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
    Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
    Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
    Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
    Elbette, kim ne der, inanmışım ben
    Bir keder, bir susuş, ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
    Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
    Girmeler çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
    Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
    Birden aklıma geldi, dilimi çıkarttım onlara
    Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
    Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
    Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
    Öyle ya, elimi kestimdi ben – ne yani, deli değilim ya!

    Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
    Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
    Bardaklar büyümüş – o gün bugündür anlatamam büyümeyi
    Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
    Bir kedi esniyordu – ben gördüm – üstünde şehirlerin
    Bir böcek – yetişir be – dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
    Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
    İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
    Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
    Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

    Kalktım bir bara gittim – neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim; biriyle buluşacaktım – sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
    Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
    Hiiiç!
    Alışmak, sadece alışmak.

    Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
    İnanın Yattımsa
    Ama bilmiyorum.

    X

    “Ya ne yapmalı “ diyor annem bu geçkin çizgileri
    “Yıllardır aynı evdeyiz” bunu ne yapmalı
    Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
    İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
    Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
    Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
    Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
    Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
    Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya
    Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
    Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
    Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
    Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
    Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
    Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
    Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
    Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
    Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
    Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
    Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
    Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
    Kim bilir n’olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
    Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmaz istemiş o kadar
    Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
    Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
    Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz
    Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
    İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
    İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
    Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
    Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
    Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
    Sonra bir tramvay daha geldi.

    XI

    Size baktığım yol uzamakta
    Kendime baktığım yol uzamakta
    Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
    Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
    Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
    Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
    Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
    Belki de biri seslenir, güneşler güneşler tutan uyruğunda
    Bir resim görürüm ya da – ortalık inceydi biraz
    Ya da resim gördüm; köşede, antikacıda
    Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
    Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
    Ne zaman? elbette sabahları
    Sabaha baktığım yol uzamakta
    Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
    İki perde arası soğuk bir limonata
    Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
    Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
    Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
    Bitmesi bir olayın – ölüm mü geliyor aklınıza?
    Kim bilir, belki de ölüm
    Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
    Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
    Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
    Belki de yürüyorken iki taşıt arasında
    Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı

    Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
    Dünyaya baktığım yol uzamakta
    Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
    Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
    Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
    Oraya baktığım yol uzamakta
    Ya da bir bahçedeyiz – üstelik kadınlar vardı
    Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
    Ya da bir toplulukta – iyi yaptınız!
    Bu çok hoştur! – size söylüyorum – yaramaz çocuk!
    Beni de sandınız! – evde mi? – hayır! Limonlukta
    Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
    Ya da aklınız olacak sizi bir yangın yerine bağladı
    Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
    Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
    Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
    Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
    Ve sanki her olay, her davranış ölümün bitişiğinde
    İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
    İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
    Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda
    AIO, İAO, AĞ UĞ AĞ
    Ve kahkahalar arasında kahkahalar
    Orada, aşağıda
    Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
    Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
    Sallanıyorsunuz boşlukta.

    XII

    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi – tak
    Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
    Bilmem ki gelir miydi? – saat üç buçuk – üstelik hava..
    Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
    Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi – tak
    Acaba?
    Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
    Boşandı, taptaze üçler halinde bir yağmur
    Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
    Belki de unutmuşumdur.
    İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
    Herkesin akşamı onu buluyordu
    Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
    Sizi bekliyorum – beni bekliyormuş – niye olmasın?
    Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
    Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
    Ne tuhaf! – Ben olsam! – ne çıkar ben olsam da
    Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
    Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
    Çıkmadı, ama çıkacak – babası sesleniyor
    Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
    Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalını batıracak
    Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
    Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
    İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
    Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
    Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
    Bir kurşun, bir kurşun daha
    Yere serecektir bir serseriyi
    Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
    Bir küfür, bir patırtı ve babası çıkışıyor
    Annesi, annesi biliyor başına geleceği
    Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
    Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
    Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
    Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
    Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
    Yanmış bir cep saatini aklımda tutmuştum yıllarca

    Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi bak
    Demek siz! – koca ihtiyar! – ıslandım işte!
    Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
    Hey tanrım neye yaradı sanki unutulmak
    Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
    Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa kalkıyordu ustaca
    Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
    Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
    Evet, sahiden, niye?
    Soruyor kadın:
    Bu yaz yağmurları..

    XIII

    Şimdi her yerden bakıyorlar – demek uykusuzum –
    Kral birini çağırıyor uykusuz bitmiş olarak
    İşte Salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
    Vahalam’da, bilmem ki neresidir Vahalam
    Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
    Bir tarla konusu
    Oysa bre dolduran doldurana boşluğu
    Babamın akıttığı kan
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
    Babamı tanıyorum; oysa çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
    Eksiği yok küfürden yana
    Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
    Belki de gelenek bu
    Al kılçıklarıyla ve hep birden – tamam!
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

    Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kağıda
    Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
    Hırçık ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
    Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
    Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
    Kırmızı elleriyle
    Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
    Evet, sizi anlıyorum
    Yani kendimi
    Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
    Ve işte bilmiyorum katil kim
    Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
    Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
    Saat beş, diyelim erken dönmeli eve
    Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere

    Genel bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
    Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
    Olanca aklığıyla, ve hep birden – tamam!
    Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

    Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
    Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
    Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
    Camlarda iri gölge derinleşiyor, o
    Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
    Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
    Ben sadece paltomu giyiyorum

    Akşam
    Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
    Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
    Karısı ve dört çocuğuyla
    Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
    Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
    Başkaca bir şey olmuyor
    Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

    Duvara alıştırıyorum gözlerimi – siz nesiniz duvarlar?
    Hiiiç! sadece duvarız biz
    Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
    Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
    Bir şapka gene bir şapkaya asılı
    Bir palto gene bir paltoya
    Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
    Evet onu anlıyorum
    - Yani kendimi –

    Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
    Bir burgu gene bir burgu oyuyor ayrıca
    Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
    Hey tanrım! omuzlu, güçlü kuvvetli
    Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

    Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
    Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
    Çiçekler alıyorum, bitmeden çiçeklerini gecikmelerin
    Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
    Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmaktı Vahalam
    Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
    Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
    Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
    Bir duvar resmi gibi konuşuyor
    Kral?
    Kral uyandı.

    Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
    Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
    Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
    Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
    Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
    Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
    Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
    Diyorum
    kim bilir
    belki de
    tamam!
    Orasıydı Vahalam.

    XIV

    İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
    Kremler, pudralar, iç bunaltıcı kokular gibi
    Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
    Bir çcuk delinmeş bir kovayı sürüdü – nereye?
    Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
    Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
    Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
    Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba?
    Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
    Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
    Ama biliyorsunuz ki gene de
    Hepimiz, işte hepimiz
    Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

    Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
    Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
    Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
    Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
    Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
    Orman, dağ, kısacası evrenle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
    Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
    Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor – acaba?
    Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
    Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
    Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
    Kim bilir, belki de biz
    Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

    Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
    Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
    Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
    Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
    Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
    Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
    Cansız
    Ve gidip geliyoruz dikkatle.

    ÇOĞULLAMA

    Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
    Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
    Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor – acaba?
    Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
    Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
    Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
    Ben biliyorum, yalan mı, sizde biliyorsunuz.
  • "Zulüm bizdense, ben bizden değilim."
    (Rachel Corrie)

    "Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler." Syf:14


    Kitap yirmi üç yazarın hikayelerini, Murathan Mungan tarafından seçilmesiyle oluşturulmuş. Hikayelerde konu edinilen şey, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 'Dersim'... Dersimde ölenlerin, ölenin yakınlarının, öldürenlerin, öldürenlerin yakınlarından aktarılmış hikayelerin, yazarlarımızın bakış açısıyla ve edebiyatlarıyla buluşmuş olduğu bir kitap. Acının, hayatın çok acı tasvirleri mevcut satırlarında. Bir kaç adım sonrasını tahmin edebildiğiniz hikayeler var; 'Allah'ım ne olur böyle olmuş olmasın' diyorsunuz. Sonrasında keşke öyle olsaydı, böylesi daha acıymış dediğiniz anlar olacaktır. Yani birini, çok eksik bir yanı kalmayan bir diğer acıya yeğ tutacaksınız. Bu tür kitapları ya hiç kimse okumasın, ya da herkes okusun da, en azından acıları bölüşelim. Şayet tek insan yüreği kaldırmıyor bu kitabı okumaya. Bi tecrübe sabittir. Acıyan yerlerimi kitabı bitirebilmek adına, bir süre uyuşturmak zorunda kaldım. Subay kocasının yaptıkları yüzünden kafasına sıkan anneyi mi dersiniz, henüz on yaşında tecavüze uğrayanını mı, mermi pahalı diye önce silah dipçikleriyle, sonra o da zarar görmesin diye meşe kütükleriyle dövülürek öldürülen çoluk çocuğu mu, hangi birini anlatayım?

    Bu tür durumlardan etkilenenler için, geceleyin okumayı hiç düşünmeyin derim. Abartısız söylüyorum; bir an sızlayan kalbimin acısından öleceğim gibi hissettim. Belki de ilk defa bu tür kitapları okuduğumdan ötürüdür bilemem ama, okurken çok fazla duygusallaştım diyebilirim. Gece, en fazla duygusallaşmaya müsait bir vakit olduğundan tavsiye etmiyorum. Yazarlar içerisinde yeni yeni tanıştıklarım oldu. Önceden tanıdıklarım da vardı. Hikayeleriyle dikkat çeken isimlerin başında; Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez -ki bu hikayeyi okuyan çok şaşıracağı bir başka isimle de karşılacaktır- ve Şule Gürbüz vardı. Şule Gürbüz'ü bundan önceki incelememi okuyanlar az çok bilir, bilmeyenler için de incelemeyi buraya bırakayım;
    #33340886

    Giderek insanlığa karşı olan inancım kaybolmakta. Aklı ermez yaşta bir çocuk gibi davranan hükümetler, birbirine diş geçirme politikası güden devletler-kurumlar, yarış atından farksız bir yaşama maruz bırakılanlar, guruplaşmalar, guruplar arasındaki farklılıklar, farklılıkları hazmedememe ve kendine benzetme isteğinden ötürü yitirilen saygı... Her biri ayrı bir sorun teşkil etmekte. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine kadar inebilen sorunlar, birbirinin arkasından kuyusunu kazanı mı dersin, her türlü entrikaları çevirip yüzüne güleni mi...(çoğaltılabilir)
    Ne için ve neden olduğunu bile bilmeden ölen, öldüren insanlar üretmekten başka bir işe yaramayan bir hal aldık, alıyoruz... Ee, peki sonuç?

    ''Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?'' 
    (Cesare Pavase)

    Ben söyleyeyim, bu yaşadığımız tüm zorluk ve hezimet; karnı tok, sırtı pek 'kodamanoğullarından' başkasına yaradığı yok. Onların ekmeğine yağ sürmekle meşgulüz... İstersek ve gayret edersek bunların üstesinden gelebiliriz demeyi çok isterdim.

    Tarih, bu sefer gerçek yüzünü gösterdi bana. Acıyı, ölümü, kanı ve halkın psikolojisine yer verdi satırlarında. Yazılan çizilen çok şey var da... Yazanı, çizeni; galip gelenler, zafer elde etmişler ve gücü elinde bulunduranlar olduğu için, mazlumdan, zayıftan, yenik düşenden hiç haberimiz olmuyor... Mungan'ın deyimiyle,
    'Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkar politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz." Syf:11

    Yaşamım boyunca tecrübe ettiğim ve beni memnun kılacağına inandığım bir şey varsa; 'SORGULAMAK'tır. Kimi ve neyi olduğunun hiçbir önemi yok. Gayem hakikati öğrenmektir. Ve bunu Descartes'in metoduyla,
    "Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun her şey hakkında şüphe et."
    Ve gerçeği öğrenmemin bana getirisi yanında, kaybetmiş olduğumun çok bir önemi kalmıyor.

    Çünkü şuna inanırım;
    “Evrendeki en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.” Albert Einstein

    Saroyan'dan şu alıntıyı da buraya bırakıyorum;
    "İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
    insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında görüyorum."
    Sanırım daha fazla söze gerek yok...

    Mungan etkinliği kapsamında okuduğum bu kitap, 23 farklı kalemin lezzetiyle buluşturdu beni. Her ne kadar tattığım lezzet acıysa da 'iyi ki okumuşum' dedim, kitabın sonunda. Bunun için etkinliği düzenleyen Nausicaä teşekkür ederim.

    İncelemeyi okuyan, alıntıları özenle takip eden, herkese teşekkür ederim. Herkese farkındalıklı okumalar dilerim. Bugün tanışmış olduğum bu parçayı, kitabın anısı ve kefensiz ölülerin saygısı için buraya bırakıyorum;

    https://youtu.be/5KaTlELBFmI
  • Sevgili Wolff ..
    bana bu kelimeleri nereden yazdığını biliyorum...
    yeryüzünde bir "Araf"dan. .
    https://youtu.be/Szt4KQQ1VUk

    Elbe'yi.. benden çok sevdiğini biliyorum ..ona bakışından ,kokusunu içine çekişinden,her fırsatta onu görmeye gidişinden ..
    Seni ben ağlatamam..
    ..biliyorum ..
    bir dilenci heykeli değilim çünkü Barlach'ın elinden çıkmış. .
    Ateşin, hastalığın, yaşama hevesin değilim ...biliyorum ..
    Her sabah, o "Hesse"gülüşlerine dahil değilim ...biliyorum

    "Ama sana veda etmek güç "
    ...Sana veda etmek korkutuyor beni

    #spoiler

    "Iyi bir kitap okumak..
    günlerinizi normal akışından dışarı çıkarabilmek demektir ..
    "Iyi bir kitap. ..size şarkı söyleyen ve söyleten kelimeler demektir ..
    "Ve iyi bir kitap içinizde bir yerlerde kalmasını istediğiniz kitaptır ..

    kalbinize yakın ,her elinizi attığınızda orada olduğunu hissettiğiniz kitaptır ..

    "Ama Fareler Uyurlar Gece " üstüne basa basa "IYI" bir kitaptır ..
    Teknik_ taktik incelemek asla istemediğim...
    Aksine bütün duygularımla besleyip büyütmek istediğim bir kar topu benim gözümde bu inceleme ve hatta _hatta kucak kucak kar ..
    Bir yangın ,duman. .ve kül
    Genç bir rüzgar yaşlı bir duvar
    hummalı bir Malarya bu inceleme ..

    Bu kitabı okurken bir insan boyunda kara kargalar olup çevrenize bakmalısınız ..

    Mavi üniformalı köpekler güler halinize..
    Gülsünleŕ ..son insanlık kırıntılarıdır bu onların ya da onlar öyle zanneder ..

    "Karahindibaģ "ne menem bir çicekmiş acaba?? ..der araştırmalısınız..

    Gece gidecek evleri olmayan ruhlara bakmak için pencerenizi açmalısınız..
    Seslerini duymalı ..onları tek tek toplayıp yıldızlar gibi ellerinizle alıp saklamalısınız

    Kalbinizde, karacigerinizde,kanınızda..
    her yere girebilen "ölüm " kelimesinin nabız gibi attığı duymalısınız..

    Çürümüş ceset kokuları burnunuzu sızlatmalı..

    Trenler geçmeli düşlerininizden sesleri çocuk çığlığı ..

    Kentler eklenmeli haritalarınıza .
    .__Hamburg diye bir yer vardı ?
    __Artık yok mu ?
    __bir gece de mi?
    Yüzümüzde "dehşetli " bir "gülümseme "
    Kentler silinmeli hafızalarınızdan ..

    Bu kitabi böyle "okumalısınız "

    Dip nottan öte. .

    Bir adım ileride sizi bekleyen sürpriz

    on dokuz öykü sinemasından bir bilet çıkar piyangodan ..
    Piyangodur Çünkü
    Wolff artık ölmüştür. .
    Kan kusarak ateşler içinde ..yabancı bir ülkede ..

    25 yaşındayım !!!
    Karnım Aç! !!

    Diye feryad eden mısraların yaratıcısı artık yeryüzü araf'ından baska bir cepheye terfi etmiş ..hiç anlamadigi Tanrısının yanına gitmiştir..
    "Biz Stalingrad'dayken Tanrı nerdeydi !!"
    haykırışını bizzat Tanrının yüzüne sormak için. .

    Ölümünden sonra yayınlanan bu ondokuz öykü hepsi birbirinden güzel ve benden tam referanslıdır ..hoş ben bir şey olduğum için değil ,o beni feth ettiği içindir. .bir yazara "dahil olma" çabamdır benim ..

    Üç siyah Kral gibi ..
    Radi gibi. .
    "Ama gülme sakın " :)
    Bu salı gibi ..
    ve en sevdiğim
    "Doktorlar da hiç bir şey bilmiyor " gibi
    Sizi başka bir evrene taşıyacak hikayeleri OKUYUN ..
    Maria'yı merak edin ..belki siz de... olmayan adalete bir çelme takar ..kendinizi Iyi hissedersiniz ..

    Sevgiyle okundu ..
    Aşkla yazıldı ..
    Wolfgang BORCHERT anısına ..
    Ve ben..
    gerçekten...
    https://youtu.be/1DWzKXY7R3g
    "Seni Çok Sevdim "


    .
  • Yarasa;
    Böyle başlamak istedim. Herkesin hatta hiç tanımayan birinin bile sana böyle seslenmesi gibi. Haklısın seni da çok sıktım. Bayağı hem de. Çok baydın çok iyi anlıyorum seni. Seni en başından beri saçma sapan sahiplenmem, bir tek benimsin demem, arkadaşlarınla olan saçma sapan muhabbetlerim. Zorla güzellik olmuyormuş gerçekten. Ben bu sözü senle anladım. Senle yaşadım. Oysa ki benim hayatımda imkansıza zora hiç yer yokken. İmkansızı senle tattım ben. Hayatımda düşünemeyeceğin kadar çok zorlukla karşılaştım. Senin kadar zorunu görmedim. Belki de bu yüzden sana bu kadar bağlanmam. Bütün zorlukları bir kişinin bile yardımı olmadan,hiç kimsenin minnetini çekmeden bir başıma daha küçücük, 5 yaşında bir çocukken hayatı bir tek kendim için yaşamam gerektiğini, sorumluluklarım olduğunu, çocukluğumu ne yazık ki doyasıya yaşayamayacağımı o gün anladım. Annem öldüğünde. Biliyor musun acısı hala taptaze. Aradan tam 14 sene geçti. Ama hiç dinmedi acısı. İstesem dindirirdim. Ama ben istemedim dindirmeyi. Senin acını çok sevdim. Onunkini de sevmeyi o kadar çok istedim ki. Ama bir türlü sevemedim onunkini. Bana belki acıyorsun. Kendimi acındırmaya çalıştığımı düşünüyorsun belki bunları yazarak. Ama sakın acıma bana. Ben hiç kimseyle paylaşmadım. Ben bir tek senle paylaşmak istedim şerefsiz. Ama sen hala neden bana şerefsiz diyosun bana. Şerefsiz oldum senin için be. Bana demediğin laf kalmadı. Ama ben naptım beni ağlattığın halde başımı döndürdüğün halde, gecelerce gözüme gram uyku girmediği halde ben gene salaklar gibi sana koştum. Aklımı kalbimi aldığın yetmediği gibi gururumu da aldın. Çok gururlusun be yarasa. Bir o kadar da inatçı. Beni bile geçtin. Yazık çok yazık. Ama sana olsun ders bundan sonra hayatına inşAllah öyle bir kız çıkar ki. Benim gibi olmayan. Sana beni hiç hatırlatmayan güzeller güzeli bir kız, öyle temiz öyle masum, öyle içten, seni sahiplenen, kollayan, sarıp sarmalayan, seni ölesiye seven,ölesiye çok aşık biri,seni hep güldüren, onun yanında o güzel ruhunu dinlendiren, ruhunu okşayan, yanyanayken bile birbiriniz için öldüğünüz özleminizden, birbirinizin ruhunu okşayacağınız, ölesiye doyasıya sarılıp sarmalayacağınız,birbirinizi bir tek ölümün ayıracağı, ölümünüzün bir tek birbirinizin ölümüne olan deliler gibi aşkınızdan olacağı....
    Ölümlerin en ölümlüsünün en güzelinin birbirinize de olan sevginizden, bağlılığınızdan, sadakatinizden olsa inşAllah yarasa. Benim artık dün geceden beri ve ölümüme kadar Allah'tan tek dileğim bu olucak....
    Dün gece sana numaramı vermekle de hata ettim biliyorum. Yapmamalıydım. Şimdiye kadar tek bir erkeğe bile numaramı vermeyen ben ne yazık ki bir hata daha ettim gene. Ama ben eminim senin beni rahatsız etmeyeceğine adım gibi eminim. Dün kendi kendime bir karar aldım. Dün sabah namazına kadar hiç uyumadım. Seni gene bekledim. Bir mesajını bekledim. Son bir gece daha uykusuz kaldım senin için. Son bir şansı herkes hak eder. Ama ne yazık ki sen onu da dün gece yazmayarak son şansını da kaybettin. Oysa ben çoktan hazırdım dün gece kendime bile anlatamadığım acılarımı bir tek sana anlatmaya. İçimde çok biriktirdim anlıyor musun? Tabi anlayamazsın. İçime ata ata artık harap oldum anlıyomusun şerefsiz? Anlamazsın hiçbir zaman anlamadın ki.. Ciğerlerim beter oldu. Her gün sigara içmekten. Nargileyi dibine kadar çekmekten her Allah'ın günü..
    Bunların bana çok zevk verdiğini falan mı düşünüyosun ben böyle şakaya vurarak. Bunların hepsi bana elem veriyo. Baki lezzet değil bunlar. Ama sırf o geçici lezzet için yapıyorum. O an çok zevk verse de acım birken dokuza çıkıyor. Yaralarımı deşiyor. Sol yoldayım ben hala. Neyin ne olduğunu çok iyi biliyorum. Ama uygulamaya geçince sıfırım. Hiç yokum. Baki olan lezzetleri böyle saçma sapan geçici zevklere harcayarak hiç olmayan sabrımı dağıtıyorum. Çok mu şey istedim senden be. Sana ilk zamanlarda çok ihtiyacım var elimi bırakma demedim mi? O gün çok kötüydüm. Gene uyuyamamıştım. Üstelik kanka olarak seslendim be vicdansız! Ne gerek vardı yani böyle bir duruma sokmana. Sana bir tek sana anlatmak istedim. Ama olmadı. Ne yazık ki baş harfi K olan şahsa içimi döktüm. Hepsini de dökemedim ki. Bir türlü gelmedin bana üstelik engelledin sürekli. Ne gerek vardı yani acılarımı burda paylaşmaya daha fazlası daha beteri var. Ama sen değmezsin. Daha beterini anlatsam nolucak ki? Karşımda düşüncesiz, inatçı, gururlu,kalpsiz biri olduktan sonra anlatsam ne yazar? Ki anlamazsın hiç kimsenin beni anlamadığı gibi. Evet haklısın ben o kadar çok yalnızım ki. Bunu 5 yaşımda ziyadesiyle hissettim senin hiç umrunda olmasın. Ve yalnızlığı da çok seviyorum hep sevdim. Bir tane bile dostum yok benim. En yakınıma bile dökmem içimi, kalbimi asla açmam. Kime açtıysam zarar gördüm çünki. Senin gibileri hiç ama hiç iyi gelmedi. Hepsi vefasız hepsi kalpsizin en önde gideni. Kimsenin öyle kalbime kolayca girmesine izin vermedim asla. Hep zoru sevdim. Hep doğru yolda olmaya çalıştım. Belki hala sana kendimi acındırdığımı düşünüyosun. Hala saçma buluyosun düşüncelerimi. Ama gitmeden önce hayatımın ne kadar zor olduğunu anlatmak istedim. Belki sana ders vermiş olurum. Ve hatalarından ders çıkarman beni çok mutlu eder inan ki. Eğer olur da ilerde birine çok aşık olursan karşındaki ne yaparsa yapsın onu hatalarıyla kabul et. Ve hatalarıyla sev. Gurur yapma yanlış yapıyosun. İnat yapma o ne yapsa bile. Eminim inşAllah o kız da seni çok sevecek. Onu en ufak sinirli anında bile sakinleştirmeyi bil. Gerekirse öğren. Bırakma. Yıkma. Geçme. Yazık etme aşkına. Onu çok sev olur mu?
    Hem de beni hiç sevmediğin kadar...
    Zaten biz senle istesek de olamazdık. Sen çok yakışıklısın bir kere. Hem de çok. bayağı. Ben senin kadar iyi değilim ki. Filinta gibi çocuksun. Duruşun, bakışın, tipin... Ben sana istesem de layık olmazdım. Mükemmel birisin...
    Beklentilerini karşılayamazdım. O kadar güzel değilim çünki. Boyum senin kadar değil mesela. Senin kadar yumuşak ve pamuk kalpli değilim. Çok kırarım. Affetmem yoktur hiç mesela. Bir insanı tek hatasında silerim. Tek bir hata da soğurum. Ama nedense sen de hiç öyle olmadı. Çok yüzsüz davrandım. Hem ben çok zorluklar yaşadım. Çocukluğumun tadını doyasıya çıkaramadım. O yüzden böyle çocuksu hallerim. Deli zır deli hallerim. Senle istesek de aynı yolları yürüyemeyiz zaten. Benden kat kat iyisin çünkü. Seni o kadar çok kıskanıyorum ki anlatamam.
    Yürüdüğümüz yollarda sana olan tek bakışta yolardım tırmalardım kızları. Dünyayı yıkardım Deliyim ben deli. Deli ve agresif. Serseri ve psikopat. Bu hayat bana böyle dişli olmayı öğretti çünkü. Neyse kafanı şişirdim gene. Bizden geriye ben ölü olarak kaldım. Ama sen hep yaşamaya devam et son aşkım.Ama bu kez gerçekten son vedam. Hep mutlu ol sevdiğinle beraber, belki ilerde çocuklarınız da olur inşAllah. Ve hep mutlu kalın... Hep sağlıcakla kalın.
    En önemlisi sen tabi...
    Hep kendin kal...
    Elveda son aşk...
    Elveda sonsuz...
    Elveda unutulmaz...
    Elveda hiç dinmeyen ve dinmesini hiç istemediğim kalbimdeki son yaram..
    Son kez öptüm iki gözüm...
  • Hamza ve Şeyda birbirlerini çocukluklarından beri çok seven iki sevgiliydi... Birlikte büyümüşlerdi... Ayrılmak akıllarının ucundan bile geçmezdi... Artık ik
    isi de evlenme çağına gelmişti... Ve evlenmeyi düşünüyorlardı...


    Herşey Hamza'nın evlilik teklifi yapmasına ertelenmişti... Ama Hamza da bir değişiklik vardı... Eskisi gibi ilgi göstermiyordu Şeyda'ya.. Ne olmuştu O'na.. Artık buluşmak istemiyor, mesajlara doğru dürüst cevap vermiyor, hiç aramıyordu...
    Yoksa başkası mı vardı hayatında..?

    Bu düşünceler Şeyda'yı çılgına çeviriyordu... Sonunda dayanamadı ve neler olup bittiğini öğrenmek için Hamza'yı aradı...

    -Alo! -Nasılsın Hamza..?

    -Elhamdulillah iyiyim, sen nasılsın..?

    -Kaç gündür soğuk davranıyorsun, nasıl olmamı beklersin..?

    -Şeyyy bunları sonra konuşsak, şimdi camiye girmek üzereyim... ALLAH'a emanet ol...

    Şeyda elinde telefonla kalakalmıştı... Hamza camiye girdiğini söylemişti... Oysa Hamza namaz kılmazdı.. Neden camiye gitmişti ki... Yoksa namaza mı başlamıştı...! Bir saat sonra bir mesaj geldi... Hamza göndermişti.. Şunlar yazıyordu ;

    "Günlerdir değiştiğimin ben de farkındayım.. Bu değişikliği de KURAN'a ve NAMAZ'a borçluyum.. Evet ben namaza başladım.. Ve birçok şeyi bıraktım.. Tüm kötü huylarımla birlikte senden de vazgeçmek zorunda kaldım... Çünkü zina yapmış oluyoruz.. Artık ne elini tutacağım, ne yanına oturacağım.. Gözlerine bile bakmaktan sakınacağım...

    Lütfen bana kızma.. Seni seviyorum..." Tahmini doğru çıkmıştı Şeyda'nın... Demek ki bu yüzden kaçıyordu kendinden... Zaten dine karşı hiç sempatisi olmayan Şeyda, Hamza'yı elinden aldığını düşünerek iyice düşman olmuştu Kuran'a, Namaz'a... Ramazan Bayramı'ydı... Öğle saati olmuş ama Hamza'dan ne mesaj gelmişti, ne de aramıştı...

    Daha fazla bekleyemeden Şeyda aradı Hamza'yı...

    -Bayramın kutlu olsun Hamza...

    -Seninki de MÜBAREK olsun Şeyda...

    -Neden aramadın..?

    -Yetimhanedeyim, fırsat bulamadım...

    -Yetimhane mi? Senin ne işin var nerden geldiği belli olmayan o pis çocukların yanında.. Annesi babası bakmamış, sen mi bakıyorsun.. Ne kadar dar düşüncelere sahipsin... Şeyda buna benzer cümleleri art arda sıralıyordu...

    Hamza: -Şeyda, dilerim ki ALLAH seni bunlarla imtihan etmesin... Bir hafta sonra... Şeyda parkta oturmuş Hamza'yı bekliyordu.. Uzun süredir görmüyordu O'nu..

    Hem kızgındı, hem özlemişti... Hangi duygu ile karşılayacağını O da şaşırmıştı... Hamza buluşmak istediğini söylemişti, O da koşa koşa gelmişti... Çok geçmeden Hamza da geldi... Ama bambaşka bir insan olmuştu Hamza.. Şekil verdiği saçları yoktu, sıradan bir şekilde taramıştı... Top sakalı da yoktu, SÜNNET olan sakal bırakmıştı... Ve o giydiği daracık kot pantolonlara, rengarenk ve üzerinde sevdiği sanatçıların resminin bulunduğu tişörtlere veda etmiş onların yerine, geniş pantolon ve yakasız bir gömlek giymişti...

    Sanki Hamza değil de başkasıydı Şeyda'nın karşısında oturan... Üstelik tokalaşmak için uzattığı eli de tutmamıştı...

    -Şeyda..! Biliyorum bendeki bu değişikliğe alışman zaman alacak.. Sana istediğin kadar zaman verebilirim... Ama ben artık bu işin fazla uzamasını istemiyorum dedi ve elindeki hediye paketini uzattı...

    -Ne bu..? -Aç bakalım neymiş, dedi gülümseyerek... Şeyda paketi açtı heyecanla... Ama heyecanı boşa çıkmıştı (kendince).. O pahalı lüks hediyeler beklerken paketin içinden çıkanlar tepesini attırmıştı... Pakette KURAN, BAŞÖRTÜSÜ, TESBİH ve GÜLSUYU vardı...

    -Gülsuyu'nu bir arkadaşım Medine'den getirdi.. Efendimiz'in Ravza'sının kokusu . . Daha cümlesi bitmemişti ki Şeyda gülsuyunun kapağını açıp dökmeye başladı...

    -Ne yapıyorsun diyerek yerinden fırladı Hamza... Elindekini alıverdi... Şeyda'nın öfkesi geçmemişti... Tesbihi alıp kırdı, taneleri etrafa saçıldı...

    -Sen kendine eş değil köle arıyorsun... Şu verdiğin kitap'ta öyle yazıyormuş.. Benden başka üç tane daha kadın almanı söylüyor.. Ben salak değilim.. Şuna bak bir de başörtüsü almış... Başörtüyü köleler takar.. Ben özgür biriyim ve saçlarım da özgür kalmalı... Dedi ve hışımla kalkıp gitti...

    Hamza neye yanmalıydı... Şeyda'nın doğrularını görmediğine mi, Kuran'a yapılan hakaretlere mi, kırılan tesbihe mi, dökülen gülsuyuna mı...?

    Nasıl bir zihniyetle büyümüştü ki Kuran'ı böyle yanlış tanımıştı... Şeyda o günden sonra Hamza'yı hiç aramadı.. Telefonunu değiştirdi.. Çok geçmedi adresini de... Artık birbirlerini çok seven iki genç ayrılmışlardı... 7 yıl sonra... Hamza yine bir Ramazan Bayramı sabahı yetimhaneden çıkmış bir parkta oturuyordu.. Evlenmemişti... Çocukları çok sevdiği için oturup onları izlemekten hoşlanırdı...

    Bir ara gözü bir çocuğa takıldı... Üstü başı perişan halde bir kenarda sessiz sessiz ağlıyordu... Hemen yanına gitti...

    - Neyin var küçüğüm, neden oynamıyorsun..?

    Çocuk burnunu çeke çeke konuşmaya başladı...

    -Bugün bayram.. Herkesin yeni elbisesi var, benim yok... Herkes babası ile bir yerlere gidiyor, benim babam bizi terketti.. Herkes annesiyle eğleniyor, benim annem çok hasta evde yatıyor...

    -Baban yoksa ben varım, deyiverdi Hamza... Çocuk anlamıştı ne dediğini... Gözüne baktı tanımadığı adamın... Elini uzattı Hamza...

    -Gel seninle bir yere gidelim... Korkma benden zarar gelmez sana... Elinden tuttu çocuğun ve doğruca açık bir mağaza aramaya koyuldu.. Bulmuşlardı... Çocuğa takım elbise aldı.. Yerinde duramayan çocuğa baktı ve derinlere daldı.. Şeyda ile evlenmiş olsaydı, belki kendisininde bu yaşlarda bir çocuğu olacaktı... Öyle dalmıştı ki yanağına dokunan bir öpücükle kendine geldi... -

    - Teşekkür ederim amca...

    Hamza'nın ve çocuğun gözlerindeki sevinç görülmeye değerdi...

    -Hadi seni evine götüreyim... Eve doğru giderken Hamza ev için birşeyler de almıştı... Babasının olmadığını ve hasta olduğunu söylemişti çocuk.. Evin önüne geldiler..
    Hamza vedalaştı çocukla...

    -Amca seni annemle tanıştırmak istiyorum..

    -Ben de isterim ama eve girmem uygun olmaz..

    -Bir şey olmaz, hadi kırmayın beni.. İstemeden de olsa içeri girdi... Evin içi perişan haldeydi... Aldıklarını mutfağa bıraktı.. Mutfakta da kuru ekmekler dışında bir şey yoktu...

    Sonra oturma odasında yatan kadına gözü takıldı...
    Galiba kanser hastasıydı.. Çünkü saçları dökülmüş, kel kalmıştı...

    -Anne bak kimi getirdim sana... Kadın oğluna döndü.. Onu takım elbise içinde görünce şaşırmıştı...

    -Benim oğlum nasıl da yakışıklı olmuş, dedi... O sırada Hamza içeri girdi... Bu nasıl olurdu... Karşısında duran Şeyda'nın ta kendisiydi... Her ikisi de donup kalmıştı... Bu durum bir süre devam etti.. Sessizliği bozan küçük Hakan oldu...

    - Anne bak bu amca bana bu elbiseyi aldı.. Evimize de bir sürü yiyecek aldı.. Artık aç uyumayacaksın...

    -Küçüğüm annenle bana biraz müsaade verir misin? Bir şey konuşacağım onunla...

    -Tabi ki...

    Sessizlik bir süre daha devam etti...

    Şeyda başladı konuşmaya...

    -Senden sonra biriyle evlendim... Zengin ve modern biriydi.. Başta çok iyiydik... Ama sonradan ruhsal sorunlar yaşamaya başladı ve benim kendisini aldattığımı düşünecek kadar paranoya hale geldi... Ve beni eve hapsetti...

    Beni kapattığı odanın penceresi bile yoktu.. Çocuğumu bile göstermiyordu bana... Aylarca orada kaldım.. Kısaca bana KÖLE gibi davrandı (derken mahcubiyetle başını öne eğdi)... Sonra durumu düzeldi.. Ama bu arada ben kansere yakalandım... (özgür kalacak dediği saçları artık yoktu)..Hasta olduğum için üzerime kuma getirdi...(Yıllar önceki söyledikleri geldi yine aklına)...

    Sonra da beni ve oğlumu evden kovdu... Oğlum şimdi yetim gibi büyüyor... Ve sen yıllar sonra yine bir yetimi sevindiriyorsun yine... Çok pişmanım... Söylediğim her sözün cezasını çektim yeteri kadar... Hamza konuşmuyor, Şeyda ise ağlıyordu....

    Konuşmadan çıkıp gitti Hamza...

    Ve ertesi gün... Kapı çalındı... Gelen Hamza'ydı.. Küçük Hakan Onu içeri davet etti...

    Şeyda yatağında oturuyordu... Hamza'yı görünce heyecanlandı... Elinde bir paket vardı... Bu paket yıllar önceki paketin aynısıydı... Yoksa, yoksa içindekiler de aynı mıydı..?

    Paketi aldı ve heyecanla açtı paketi.. Evet aynı Kuran, aynı başörtüsü, aynı tesbih (Tesbih kırılmıştı evet ama Hamza taneleri tek tek toplamış tekrardan dizmişti) ve gülsuyu...

    Kapağını açtı gülsuyunun.. Aynısı olup olmadığını anlamak istedi... Kokladı, gayet güzel kokusu vardı hâlâ...

    Aynısı olsaydı bozulurdu diye düşündü... Sanki içini okumuş gibi "Aynı gülsuyu" dedi Hamza.... Bozulmadan durmuştu yedi yıl boyunca...

    -Bunlar senin Şeyda.. Eğer pişmansan biliyorum ki can atıyorsundur dinine dört kolla sarılmak için.. işte sana fırsat.. Kuran okumayı bilmediğini biliyorum ama mealini oku.. Okuduktan sonra da kararını ver... Yıllarca sakladım bunları.. Niye sakladığımı bilmeden.. Demek ki bu gün içinmiş...

    Ve bir kitap daha çıkardı..

    -Bu da senin.. Kitabın adı Hz. Fatıma.. Bir kadının örnek alması gereken büyük insanın hayatı... Bunu da oku...

    Ve cebinden küçük bir kutu daha çıkardı...

    -Bu da senin... Yıllar önce almıştım.. O gün parkta vermeye fırsat bırakmadın.. 15 gün sonra yine geleceğim, iyi düşün karar ver... Ve arkasını dönüp gitti... Kutuyu açtı Şeyda.. Evlilik yüzüğü vardı içinde.. Nasıl olur da evlenmek isterdi ki kendisiyle...

    Kanserdi ve ölecekti... Sonra gözü Kuran'a takıldı.. Elini uzattı almak için... Hayır alamazdı.. Kuran'a abdestsiz dokunulmadığını biliyordu... Yerinden kalktı usulca.. Daha önce gördüğü ve bildiği kadarıyla abdest aldı...

    Tekrar Kuran'ı almaya yeltendi.. Hayır yine dokunamazdı... Başörtüsünü aldı ve başını örttü... Aynaya baktı.. Nasıl da güzel olmuştu... Şimdi Kuran'ı alabilirdi... Ve okumaya başladı... 15 gün sonra... Hamza yine kapıdaydı... Şeyda kapanmıştı ve ayağa bile kalkmıştı... Gördükleri karşısında öyle memnun oldu ki hemen

    "Helalim olur musun" deyiverdi... Evlenmişlerdi...

    Şeyda tedaviye devam ediyor.. Gittikçe iyileşiyordu...

    Hz. Fatıma'nın hayatı onu öyle etkilemişti ki her haliyle Onu örnek almaya çalışıyordu.. Şeyda'da ki bu büyük değişiklik de Hamza'ya kendisinin yıllar önce nasıl değiştiğini hatırlatıyordu..

    Ikisi de doğru yolu bulmuşlardı... Sürekli okuyup kendilerini geliştiriyorlardı... Şeyda ölümden korkmuyordu artık...

    Tam anlamı ile dört dörtlük bir mü'mine olmuştu...

    Bir yıl sonra...

    Çok istedikleri hacc farizasını yerine getirmek için uçağa binmişlerdi..

    Hakan da yanlarındaydı...

    Üçünün de içi içine sığmıyordu...

    Lebbeyk Allahumme Lebbeyk nidaları ile kutsal topraklara ayak bastılar... Bir hafta olmuştu Medine'ye geleli...

    Bir akşam vakti otelde Hamza Şeyda'ya seslendi

    "Hanım hadi namaza geç kalıyoruz"... Ses vermedi Şeyda... Tekrar seslendi

    "Canım hadi ama geç kalıyoruz".. Yine ses yok...

    Yatak odasına doğru ilerledi Hamza...

    Şeyda yatıyordu... Anlamıştı... O sonsuz yolculuğuna çıkmıştı...

    "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" diyerek Şeyda'nın elini tuttu...

    Elinde bir not vardı... "Hamzam kendimi iyi hissetmiyorum... Çok istemiştim kutsal topraklarda can vermeyi... Galiba RABB'im duamı kabul ediyor.. Vasiyetimdir: Beni senin aldığın gülsuyu ile yıkasınlar"... Cenaze işlemleri yapılmıştı... Şeyda morga kaldırılmış ve Türkiye'ye gönderilecekti...

    O gece Hamza uykuya daldı.. Rüyasında Hz. Fatıma'yı görmüştü... Ve elinde o gülsuyu... Şeyda'yı yıkıyordu Hz. Fatıma... Ve mırıldanıyordu gülümseyerek

    "Cennette arkadaş lazım bana" diyordu... Kan ter içinde uyandı Hamza...

    Ve bir daha uyuyamadı... Sabah hemen kalktı gülsuyunu aramaya başladı...

    Yoktu.. Koşarak morga gitti.. Görevliye yalvara yakara Şeyda'nın bulunduğu kabini açtırdı...

    "Bismillah" diyerek açtı yüzünü...

    Şeyda öyle gülümsüyordu dişleri görünüyordu bu gülümsemeden... Elleri titredi Hamza'nın...

    Ağlıyordu bir taraftan...

    Öyle güzel kokuyordu ki naaşı insanı büyülüyordu sanki... Biraz daha açtı örtüyü...

    Ve ve ve düşüp bayıldı oracıkta...

    Gülsuyu kutusu boş bir şekilde orada duruyordu...

    Evet Şeyda Hz. Fatıma tarafından o gülsuyu ile yıkanmıştı...
  • Bir Detaylandırma (II)

    Bir kadın sesiyle yerimden sıçradım. Önümde oturan kadın muavine bağırmış, sıcak su dökmüş birisi herhalde. Cehennemi tanımıyorsun daha. Yanıma baktım, ev cücesi gitmiş, muavin gömleği giymiş uzun saçlı, nefesi içki kokan birisi gelmiş. Bana baktı ve “İkinci bir hayata başlamak istesen nereyi tercih edersin?” diye sordu. Anlamış mıydı acaba? "Yok" dedim, "ben içecek bir şey istemiyorum". Sonra da gözlerinden içeri girdim. Evet, bu cehennemi görmüştü eminim. Bırakmıştım oraları, tekrar hatırlamama gerek yoktu, hemen çıktım. “Sen bilirsin babalık deyip arkaya geçti, bir an sırtında koca bir T harfi gördüm sanki. Uyandım bir kere, dolaşayım bari dedim otobüste, tabi yürüyerek değil, normal insanlar gibi hareket ettikten sonra ne anlamı var şeytan olmanın di mi?

    Şoförle fazla uğraşamıyorum ne yazık ki. Boynundaki muskada “Şehirlerarası otobüsleri kullanırken şeytan musalla olduğunda korunma duası”var. Değerli din alimleri böyle duaları ürettikçe bizim işimiz de hayli zorlaşıyor.

    Ön sıradaki karışık saç ve zihinli adamın ruhuna girmemle çıkmam bir oldu, uzayda geçen iyi kötü çirkin mi? Zamanında çok Firefly seyretmiş galiba - son dönemde çok rastlıyorum böyle tiplere, başta haplanmış sanıyorum ama biraz inceleyince değersiz başka bir fanboy olduğunu anlıyorum, değmiyor böyle tiplerin ruhunu almak.

    Karşı koltuktaki kadınlara bakmıyorum hiç. Katolik birisi ne kadar gizlemeye çalışsa da . Zaten bir önceki papalık seçiminde kalabalık bir grup almıştım müstakbel papadan. Gereksiz yani, bir de maço bir yapım olduğu söyleniyor genelde. Diğerinin gözlerinde de aradığım şey yok zaten.

    Biraz önce bağıran kadının yanındaydım şimdi. Ateş var gözlerinde, en sevdiğim- girdim hemen tanıdık bir yerlere gideceğimi düşünerek. Yanıldım, hep yanılırım zaten kadınlarda, aldatırlar beni Havva'dan beri (O elmanın suçunu da bana atmıştı pis kadın) uçsuz bucaksız bir sahil, sabah meltemi- hazzettiğim şeyler değil. Hemen sola atlıyorum, laf arasında avukat olduğunu duymuştum diğerinin. Ama uçsuz bucaksız çöllerde gezen solucanımsı yaratıklar var burada da, avukatlara bile güvenemeyeceksem nasıl yapabilirim işimi.

    Neyse tatildeydim hala ve yeterince dolaşabilirim, amaçsızca dolaşmak en güzeli. Karşı koltuktaki adamın gözündeki kara gözlüklerin altına kayıyorum gizlice. Aşk acısı, vıcık vıcık romantizm- binlerce var bunlardan, hatta bazıları nereden buluyorlarsa özelikle geliyorlar yanıma, ruhları karşılığında tek bir şey istiyorlar. Masrafı kurtarmıyor tabi, hem kim ister senin gibi adamı yanında ki? Bu adam kör ama. Sahte kör gerçi, kendisini kör sanıyor sadece, iki gün sonra bir araba çarpar düzelir eminim. Sağındaki adam da kitap okuyor buna, deli galiba gece gece- ne saçma sapan bir otobüs, daha kafa dengi birisi çıkmadı, bir muavin biraz yatkın gibi.

    Hızlı geçelim artık, tatil/matil, önemli birisiyim ben, zamanım kıymetli sonuçta. Artı uzun hikayeleri kimse okumuyor, ne alakası varsa. Japon mudur Çinli midir gülen bir kadın- hala beceremiyorum bunca yıla rağmen ayırt etmeyi. Al bunun içinde de kahkahalar var. Korkacaksın gülen kadından, öyle kahkaha atınca nasıl irrite oluyorum. Değerli aslında böylelerinin ruhu ama kolay değil işte, doktorlar gibi işimiz var, onlar güneş olunca giremiyorlar biz de kahkaha.

    Iıhh, aklımdan çıkmıyor o korkunç kahkaha. Buradaki adam Kazım diye sayıklıyor uykusunda, başka bir erkek? Otobüsmüş. Neyse sorgulamak bana düşmez, onun için melekler var. Yandaki koltuk boş henüz, bindi mi indi mi bilmiyorum ama mantar kokusu var geçmişte ya da gelecekte.

    Al bundan da tonla var, neymiş efendim köye kaçacakmış, şehir hayatı bunaltmışmış, o okuduğun Dostoyevski bunaltmıştır seni. Hem ne biçim otobüs, herkeste bir kitap- şoförün önünde bile. Yanındaki kadın uyuyor, kadın yanı diye bir şey vardı eskiden. Ahlak da kalmadı. Adam bir sevecen bakıyor kadına, halbuki bunlar da kavga etmişlerdi biraz önce, kadın şirretti biraz galiba, baksam mı buna da? Karmaşık biraz, Vus'at da var nedense, onla da anlaşmıştık zamanında. Ama o da hiç ön plana çıkmak istemedi şu salak Erhan gibi.

    Arkada zorla düğüne giden bir tip, düğünleri çok severim, bolca meşgul olurum, o kiliselerde bile kafalarının içinden neler geçtiğini tahmin edemezsiniz hiç. Ankara'da ama, ben Hatay'a gidiyorum. Arkalarda masum bir kız var, olabilir mi? Evet yine yanıldım- cinayet var beyninde bir de kuvvetli bir bağ başka bir kadınla. Çoğunlukla en umulmayanlardır cinayeti işleyenler ve çoğunlukla bana atılır suç. Kadınlar hep bana atar zaten en baştan beri. Yanındaki kız ağlıyor, elinde bir ölü kuş, samimi gözleri, ayrılık /hüzün var içinde. Yapsam mı? Güvenebilir miyim ki? Bana ne ya, Havva da aynısını demişti, hep beni suçlarlar sonra. Nasılsa yine ölecek. İçim kötü oldu ama, neyse tatildeyim, bir kereden bir şey çıkmaz. Eee, yine ağlıyor kız. Gülüyor bu kez hem de. Anlayamayacağım insanları hiç.

    Ah, otobüs sarsıldı,bir şeye çarptık herhalde, tabi kural böle - birisi gelirse diğeri gider. Geçeyim yerime. Bu ev cücesi kitap bırakmıştı galiba – Ana'mıydı neydi? Sevmesem de onu da ünlü yaptım, yolunu buldu Maksim de işçi sınıfı üzerinden. Nerede kitap? “Anam Nerede?” Gülerek bakıyorlar, özellikle üstüne kahve dökülen adam, bana ne gülüyorsun- sen başlattın bunu?

    Arkalara bakıyorum , rahatsız bir kadın daha, istemiyorsan niye gidersin ki Hatay'a , Stephen King var kucağında- kim inanırdı o gözlüklü şapşalın buralara kadar yükseleceğine, çok uğraştım onunla da, Straub lavuğunu bile kabul ettim hatırına. Şimdi bu otobüste görünce gözlerim doldu, eski günler işte, geçiyor çabucak.

    Devam ediyorum, en kolay gezilebilenler melankolik zihinler, otobüsler de bunu en kolay bulabileceğimiz yerler aslında. Korunmasız oluyor akıl kendine ayrılan koltukta. Bak bu kız da mutlu, hayat dolu - parayla mı verdiler sizi bana? Yanı boş, karşısındaki koltuklar da boş. Tahmin etmeye kalksam, birisi (Ama nasıl birisi) Ankara'dan binecek diğeri ise otobüsü kaçırmış derdim , ama öyle birisi değilim ben. Sadece tatilini yaşamakta olan masum bir şeytanım.

    Buradaki kızlar sürekli konuşuyor, ağzı boş durmayanını (Esra'ymış galiba adı) kötü emellerime alet edebilirim belki (evet burada eski filmlere gönderme yapıyorum – benim emellerim iyi/kötü diye sınıflandırılamaz, sadece şeytani olabilir) ama diğerini çekemem gibi geliyor.

    Sıkıldım artık, herkesin elinde bir kitap herkes bir şeyler arıyor, birisi yıllar önce ayrıldığı babasının kokusunu , öbürü ölen Japon komşusunun kendisine vereceği huzuru. Yok öyle bir şey, huzura sadece ölünce kavuşuluyor, sadece toprağın altındayken oluyor o iş. Öyle bir şey olsa biz kavuşurduk herhalde en başta huzura.

    Şu yanlış otobüse binen kız çok kesti bendi binerken, bir şey fark etmiş midir bilmiyorum. Arkasında oturan kadına bakıyor ara sıra, kocasından kaçan bir kadın kızıyla birlikte, daha önce de rastlamıştım çok. Tarikatlar çıktığından beri bana fazla iş düşmüyor, kendi içlerinde hallediveriyorlar her şeyi zaten.

    Al otobüs hareket ediyor nihayet, yerime dönecekken tam muavin yine karşımda, bana bakıyor, yani öyle olduğunu sanıyorum. Olanaksız ama, göremez beni- koltuğumda oturuyorum normalde ben. Ama en az benim kadar kırmızı olan gözleriyle, gözlerimin içine bakıyor ve “Seninle daha yapacaklarımız var” diyor.