• Elinde açılmış bir mektupla, soluk soluğa girer.)
    İnanılmaz bir şey baylar! Müfettiş sandığımız adam müfettiş falan değilmiş.
    HEPSİ BİRDEN
    Nasıl müfettiş değilmiş?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Hem de hiç değilmiş; işte mektupta yazıyor...
    KAYMAKAM
    Ne diyorsunuz? Ne diyorsunuz? Hangi mektupta?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    İşte kendi mektubunda. Postaneye bir mektup getirmişlerdi. Adrese bir baktım “Postane Sokağı” yazıyor. Birden donakaldım. Hemen “Herhalde posta işlerinde bir aksaklık gördü, üstlerine onu rapor ediyor,” dedim. Sonra da mektubu alıp açtım.
    KAYMAKAM
    Nasıl yaparsınız bunu?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Bende pek bilmiyorum; sanki içimden bir şeyler zorladı beni. Mektubu özel ulakla gönderecektim, ama birden hiç duymadığım bir meraka kapıldım. Kendime engel olamıyordum! Mektup beni öylesine çekiyordu ki! Ama içimden bir ses sürekli “Sakın açma! Açarsan tavuk gibi kızartırlar seni!” diyordu. Başka bir ses de “Aç, aç, aç!” diye fısıldıyordu. Mührü koparırken vücudumu ateş basmıştı; mektubu açınca da her yanım buz kesti. Ellerim titriyor, gözlerim kararıyordu.
    KAYMAKAM
    Böylesine önemli bir devlet temsilcisinin mektubunu açmaya nasıl cüret edersiniz?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    İşte sorun da bu ya! Hiç de önemli biri falan değilmiş!
    KAYMAKAM
    Peki kimmiş size göre?
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ne kokar ne bulaşır biri; şeytan bilir kim olduğunu!
    KAYMAKAM
    (Sertçe.)
    Ne kokar ne bulaşır da ne demek? Ne cüretle böyle bir şey söyleyebilirsiniz; ya “şeytan bilir” ne demek? Şimdi sizi tutuklatacağım...
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Kim? Siz mi?
    KAYMAKAM
    Evet, ben!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Gücün yetmez!
    KAYMAKAM
    Onun kızımla evleneceğini, benim de büyük bir adam olacağımı biliyor musun? Seni Sibirya’ya sürdüreyim de gör!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ah, Anton Antonoviç! Ne Sibirya’sı? Sibirya’yı falan bırak şimdi. İyisi mi ben size mektubu okuyayım. Baylar! İzninizle mektubu okuyorum!
    HEPSİ BİRDEN
    Okuyun, okuyun!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumaya başlar.)
    “Azizim Tryapiçkin; başımdan geçen olağanüstü bir olayı hemen sana bildirmek istedim. Yolda tanıştığım bir piyade yüzbaşısı, beni kumarda öyle bir soyup soğana çevirdi ki, kaldığım hanın sahibi neredeyse beni hapse attırıyordu; ama ansızın bütün kent, Peterburglu görünüşüm ve kılık kıyafetim yüzünden beni general, vali gibi bir şey sanmaya başladı. Ben de kaymakamın evine yerleştim, yan gelip keyfime bakıyor, sonunu hiç düşünmeden karısına ve kızına kur yapıyorum; yalnız önce hangisinden başlamak gerektiğine karar veremedim, ama sanırım her türlü hizmete hazır olan anneden başlayacağım. Beraber çektiğimiz sefaleti, parasızlığı hatırlarsın; hani bir keresinde bir pastacı, İngiliz kralı gibi yediğim tartlar yüzünden yakama yapışmıştı. Şimdi işler tamamen tersine döndü. Herkes istediğim kadar borç veriyor. Müthiş orijinal insanlar. Görsen, gülmekten ölürsün. Gazetelere fıkralar yazdığını biliyorum; onları da yazılarına koymalısın. İlk olarak kaymakam, ihtiyar bir beygir kadar ahmak...”
    KAYMAKAM
    Buna imkân yok! Böyle yazmamıştır.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Mektubu uzatarak.)
    Kendiniz okuyun isterseniz.
    KAYMAKAM
    (Okur.)
    “… bir beygir kadar ahmak...” Olamaz! Bunu siz yazmışsınız.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Neden böyle bir şey yazayım?
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Okuyun yahu!
    LUKA LUKİÇ
    Okuyun!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumayı sürdürür.)
    “Kaymakam ihtiyar bir beygir kadar ahmak...”
    KAYMAKAM
    Lanet olsun! Tekrarlayıp durmasana! Sanki herkes anlamadı.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Okumayı sürdürür.)
    Hım... hım... hım... “…beygir kadar ahmak. Postane Müdürü de bir hoş...”
    (Okumayı bırakır.)
    Benim hakkımda da yakışıksız şeyler yazmış.
    KAYMAKAM
    Hayır efendim, devam edin!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Ne gereği var?
    KAYMAKAM
    Hayır efendim, madem başladık, bitireceğiz! Hepsini okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    İzin verin ben okuyayım.
    (Gözlüğünü takıp okumaya başlar.)
    “Postane Müdürü, tıpkı bizim bölümün kapıcısı Miheyev’e benziyor; onun gibi ayyaş alçağın biri olmalı.”
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (Seyircilere.)
    Bu haylazı bir güzel kırbaçlamalı; aşağısı kurtarmaz!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Okumayı sürdürür.)
    Yoksulları Koruma Müdürü’yse... ee... eee...
    (Kekeler.)
    KAROBKİN
    Neden durdunuz?
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Burası pek okunmuyor... zaten herif alçağın biri işte.
    KAROBKİN
    Bana verin! Benim gözlerim daha iyi görür.
    (Mektubu almak için uzanır.)
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Mektubu vermez.)
    Yok, burayı atlayalım, devamı daha okunaklı zaten.
    KAROBKİN
    İzin verin ona ben karar vereyim.
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Okumasına ben de okurum, hem devamı daha okunaklı dedim ya.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Hayır efendim, hepsi okunacak! Öncekileri okuduk ya!
    HEPSİ BİRDEN
    Mektubu verin Artemi Filippoviç!
    (Karobkin’e:)
    Siz okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Tamam veriyorum.
    (Mektubu verir.)
    Lütfen buradan...
    (Parmağıyla bir yeri kapatır.)
    İşte buradan okuyun.
    (Herkes Karobkin’in çevresine toplanır.)
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Okuyun, okuyun! Bırakın şunu, hepsini okuyun!
    KAROBKİN
    (Okur.)
    “Yoksulları Koruma Kurumları Müdürü Zemlyanika, Yahudi takkesi takmış domuzu andırıyor.”
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Seyircilere:)
    Aman ne zekice! Yahudi takkeli domuzmuş! Domuzların takke taktığı nerede görülmüş canım?
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Lise Müdürü’yse baştan ayağa soğan kokuyor.”
    LUKA LUKİÇ
    (Seyircilere:)
    Yemin ederim ağzıma soğan koymuşluğum yoktur.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    (Alçak sesle.)
    Tanrı’ya şükür, benim hakkımda bir şey yazmamış hiç değilse!
    KAROBKİN
    “Yargıç...”
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Al bakalım!
    (Yüksek sesle.)
    Baylar, bu mektup epey uzun anlaşılan. Hem içinde okumaya değer bir şey de yok; bir sürü zırvalık işte.
    LUKA LUKİÇ
    Hayır efendim!
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Olmaz, okuyun!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Hayatta olmaz, okuyun!
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Yargıç Lyapkin-Tyapkin tam bir moveton...13”
    (Durur.)
    Bu Fransızca bir sözcük galiba.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Şeytan bilir ne anlama geliyor! Dolandırıcı gibi bir şey demekse yine iyi, daha kötü bir anlamı da olabilir.
    KAROBKİN
    (Okumayı sürdürür.)
    “Yine de buralılar, konuksever ve iyi yürekli insanlar. Hoşça kal azizim Tryapiçkin. Ben de senin gibi edebiyatla uğraşmak istiyorum artık. Yaşamak öyle sıkıcı oldu ki kardeş, insan biraz da ruhunu beslemek istiyor. Artık daha soylu işlerle uğraşma zamanının geldiğini görüyorum. Bana mektup yazarsan Saratov İli, Podkatilovka Köyü’ne yaz.
    (Mektubun arkasını çevirip adresi okur.)
    Sayın Bay İvan Vasilyeviç Tryapiçkin’e, Postane Sokağı, doksan yedi numara, üçüncü kat, sağdaki daire, Peterburg.”
    KADINLARDAN BİRİ
    Ay ne feci!
    KAYMAKAM
    İşte şimdi mahvoldum, mahvoldum! Öldüm ben, bittim! Gözlerim kararıyor hiçbir şey göremiyorum. Domuz suratlarından başka bir şey göremiyorum... Tutun, bana getirin onu!
    (Ellerini sallar.)
    POSTANE MÜDÜRÜ
    Nasıl yakalayacağız? Bile isteye en iyi arabayı verdirttim; üstelik şeytan dürtmüş gibi, bütün istasyonlara da at hazırlamaları için önceden yazılı emir gönderdim.
    KAROBKİN’İN KARISI
    Görülmemiş bir karışıklık!
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Lanet olsun baylar! Benden üç yüz ruble de borç aldı.
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Benden de üç yüz ruble aldı.
    POSTANE MÜDÜRÜ
    (İç geçirir.)
    Ah! Benden de üç yüz ruble aldı.
    BOBÇİNSKİ
    Pyotr İvanoviç ile benden de altmış beş ruble aldı efendim.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    (Elleriyle bir şaşkınlık jesti yapar.)
    Bu iş nasıl oldu baylar? Nasıl oldu da böyle bir yanlış yaptık?
    KAYMAKAM
    (Alnına vurarak.)
    Nasıl, nasıl yedin bu numarayı ihtiyar budala! Aklını mı kaybettin, koyun kafalı!.. Otuz yıldır görevdeyim, hiçbir tüccardan, hiçbir müteahhitten böyle kazık yemedim; dünyayı bile çalabilecek ne dolandırıcıların, ne hilebazların hakkından geldim! Üç tane valiyi bile aldattım!.. Valiler de kimmiş?
    (Elini sallar.)
    Aldattığım valilerin sözü bile edilmez...
    ANNA ANDREYEVNA
    Ama böyle bir şey mümkün değil Antoşa; Maşenka’yla nişanlandılar...
    KAYMAKAM
    (Öfkeyle.)
    Nişanlanmışlar! Nah sana nişanlılar!
    (Eliyle çirkin bir hareket yapar.)
    Utanmadan hâlâ nişanlılar diyor!..
    (Kudurmuşçasına.)
    Bakın, bakın, ey Hıristiyanlar, gelin de kaymakamın nasıl rezil olduğunu görün! Aptal, aptal, ihtiyar alçak!
    (Kendi kendine yumruğunu sallar.)
    Ah seni odun kafalı! El kadar bebeyi önemli biri sandım! Herif şimdi, arabasının çıngıraklarını çala çala keyif yapıyor! Her önüne gelene de bunu anlatacak. Bunca alay yetmezmiş gibi, alaycı yazarın biri de, bundan kendisine bir komedya çıkaracak. Şu utanca bak! Unvana, ada falan bakmadan acımasızca kahkahalar atıp, avuçları patlayana dek de alkışlarlar üstelik. Ne gülüyorsunuz? Asıl kendinize gülün!.. Sizin hepinizi...
    (Ayaklarını öfkeyle yere vurur.)
    Ah o yazarlar! Ah o lanet olası, liberal yazar parçaları! Tanrı hepsinin belasını versin! Bir elime geçirsem hepsinin gırtlağını sıkar, un gibi öğütür, bir çuvala doldurup hepsini cehennemin dibine atardım! Külahlarına tükürdüklerim!..
    (Yumruğunu sallayarak topuklarını yere vurur.
    Kısa bir sessizlikten sonra.)
    Hâlâ kendime gelemedim. Gerçekten de Tanrı cezalandırmak istediği kulunun önce aklını alıyormuş. O budalanın neresi müfettişe benziyordu ki? Hiçbir yeri! O adam müfettişin serçe parmağı bile olamaz; ama birdenbire hepiniz, müfettiş, müfettiş diye bağırmaya başladınız! O adamın müfettiş olduğunu ilk kim uydurdu? Yanıt verin!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    (Bir jest yapar.)
    Beni kesseniz bile bu işin nasıl olduğunu açıklayamam. Şeytan gözlerimizi bağlayıp, hepimizi şaşkına çevirdi.
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Kim uyduracak işte bu kıt akıllılar!
    (Dobçinski ile Bobçinski’yi gösterir.)
    BOBÇİNSKİ
    Hey, ben değildim! Hem hiç aklıma...
    DOBÇİNSKİ
    Benim hiç suçum yok, hem de hiç...
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Tabii ki sizdiniz.
    LUKA LUKİÇ
    Elbette. Aklınızı yitirmiş gibi handan koşa koşa gelip “Geldi, geldi, para bile vermiyormuş...” dediniz. Sanki gömü buldular!
    KAYMAKAM
    Doğru sizdiniz! Kentteki bütün dedikodular sizden çıkar zaten lanet yalancılar!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Müfettişinize de, palavralarınıza da lanet olsun!
    KAYMAKAM
    Kentin içinde koşuşup herkesin kafasını karıştırırsınız, pis yılanlar! İşiniz gücünüz dedikodu, kılkuyruklu saksağanlar sizi!
    AMMOS FYODOROVİÇ
    Mendebur herifler!
    LUKA LUKİÇ
    Ahmaklar!
    ARTEMİ FİLİPPOVİÇ
    Muşmula suratlılar!
    (Herkes çevrelerini sarar.)
    BOBÇİNSKİ
    Yemin ederim ben söylemedim, Pyotr İvanoviç söyledi.
    DOBÇİNSKİ
    Hayır Pyotr İvanoviç, ilk siz söylediniz...
    BOBÇİNSKİ
    Yapmayın canım, ilk siz söylediniz.
  • "Doğdum doğalı," dedi Florentina Ariza, "ciddi olmayan hiçbir şey söylemedim ben"
  • Güneş’in pembe bulutlar doğurmaya hazırlandığı bir sabah, yatakta tam karışımdaki camdan dışarıyı izliyorum. Saat tam 07:38’de sokak lambalarını söndürüyor görmediğim bir el. Ay’ın Güneş’e teslim olduğu zafer anında, Güneş pembe bulutlara gebe. O ağırlıkta yükseliyor nazlı nazlı. Mutluluk diyorum; günde iki kez pembe bulutlar doğuran bir Güneş görmek. Karşıya baktığında da gökyüzünü görebildiğim bu yerde. Yani binalar uğursuz varlıklarıyla yükselmemiş henüz üstümüzde. Başımı değil sadece gözlerimi kaldırıp karşıya dikerek görebildiğim bu gökyüzü, bu serin mavilik, bu daha bu sabah doğmuş pembe bulutlar.. Yaşamak bu elbet. Gökyüzüne dalıp zamanı unutmak diyorum.

    Biliyorsun. Ben buraya 16 saat uzaklıktan geldim. Biliyorsun anlamam kilometre hesaplarından. Zamanı asla, kendini ise çoğunlukla ölçmeyi başarabilen saatlerle hesapladım ben uzaklıkları. Bu güne kadar ki hiç bir yolculuğumda geldiğim yeri özlemedim. Bilsen unutulmaz bir soğukta yandım. Celal oğlanın memleketinde derdi o türküyü söyleyen ihtiyar. Celal oğlanı tanıman. Kötü rüyalar görmüş kediler gibi huzursuz uyandım orda bazen. O uykulardan, o huzursuzluklardan kehanetler takıldı aklıma. Rüya yormaktan yorulmuş bir ihtiyarın kehanetleri. İşaretler toplayarak yaşamış ve sonunda bu işaretlerle hiç bir yere varamamış biri. Ben öz ben’imi o ihtiyar kadın olarak sakladım içimde. Kimseye söylemeden. Ben değilmiş gibi davrandım ona içimden. O ise beni sabahları hep o türküyle uyandırmayı görev bildi. Bıktım dedikçe ben. Her sabah aynı.. Dedi ki bana, ‘ben her sabah sevdiğimin yüzünden dökülen kirpiklerini onu uyandırmadan topladım. Onları sonra bir ipek mendilin içinde sakladım. O yüzden her sabah bu türküyle uyandım. Kızıyorsun ya. Bu eski alışkanlık.’ Eski bir acı diyemediğimiz şeylere böyle deriz. Daha fazla bir şey söylemedim, hep aynı tütünü içmiş, hep aynı türküyü söylemiş bu ihtiyara.

    İçimde ona ilk rastladığımda, onüç yaşımdaydım henüz. Saçlarımı kendim örmeyi öğrenmek zorunda kaldığım sene. Kollarım tutula tutula aynanın karşısında.. Bir an kaldırıp başımı baktığımda. Gördüm. Gözlerimin içinden bana baktığını. Sonra gördüğüm rüyaları yordu her sabah. Ters giydiğim elbiselere, yanlış iliklediğim düğmelere kehanetler uydurdu. Ağırlığıyla ağırlaştırdı beni. Hem kendini yordu, hem rüyaları, hem beni.. Sakarlığımı, solaklığıma yordu. Ellerimin benim vücudumun parçası değilmiş gibi soğuk oluşunu özlediğim yere. Kitapları sevişimi insanları sevmeyişime. İnadımı, sinirimi korkaklığa yordu. Sözüm ona gerçekleri duymaktan ve söylemekten korkuşuma. Oysa kendi, söylemek istediğim her gerçeğin üzerine kalın pazen bir örtü gibi örttü kendini. ‘İnsanlar gerçekleri duymayı hak etmezler’ dedi. Kimseyi kayırmadı bu konuda. Oysa bana kalsa k/ayıracaklarım vardı. Bana kalmadı. Bu bir masal olsa o sözleriyle beni zehirleyen bir cadı, ben de onu dinlerken dizinin dibinde efsunlanıp rüyalara dalmış biri olurdum..

    Günlerden bir gün 19 saat uzaktaki o şehirde. Sakarlığımdan ya da solaklığımdan. Bilmiyorum. Attan düştüğümde, içimde bir şey kırılmadı. Ne bir kemik ne başka şey.. Ama bir şeyin ağzı açıldı sanki. Bir torbanın. Belki bir çekmecenin. Yüz yıllık bir yorgunlukla kalktım yerden. Yanına düştüğüm taşın üstüne basıp atladım. At beni önce gitmek istemediğim bir yöne, sonra vazgeçip bir kapıya götürdü. İndim. Üstüm başım sarı bir toprak. Üstüm başım kötü rüyaları bozan bir kaç damla kan. Bir yün döşek buldum, bir yün yorgan. Girdim yattım içine, üzerimde yüz yıllık yorgunluk, onunda üzerinde yün yorgan. Bu bir masal olsa kırk gün kırk gece uyurdum. Bu bir masal olsun diye diledim. Ne kadar sonra bilmem, uyandığımda baktım etimde hafif bir acı. İçimde usul bir sessizlik. Baktım türkü yok, ihtiyar yok. Acemice seslendim. Değil mi ki çağırmayı beceremezdim. Ölçemediğim bir mesafeden, dedi; ‘gidiyorum ben. Özlemini çektiğin yere.. Attan düşeni hayra yoramam.’ Dedi; ‘attan düşen ölür derler bizim oralarda. Bir ölünün başında duramam’

    Çıktım ağır yataklar, ağır düşler içinden. Düştüm yola. İhtiyarın yürüdüğü yolun aksi tarafına. ‘Az gittim uz gittim. Dere tepe düz ve altı ay bir güz gittikten sonra’ Vardığımda, yoldan gelene nasıl davranılacağını bilmeyen esmer bir çiçekle karşılaştım. Şaşkınlığından faydalanıp, ihtiyar gidince pazen örtünün altından çıkmış bütün gerçekleri, duymak ister misin diye sormadan, kötü bir düşü ilk gördüğüne anlatan bir çocuğun aceleciliğiyle anlattım. Bu bir masal olsa günler ve gecelerce anlatmam icap ederdi. Ne kadar anlattım bilmem. Bitince eteklerimi silkeleyip ayağa kalktım. Çiçeğin tohumlarından aldım biraz. Tohumları içinde saklayacak bir şey ararken ceplerimde, bir ipek mendil buldum. İçinde rüya tozu, içinde bir ağacın ince dallarına benzeyen kırpıntılar. Hiçbir şeyi, hiçbir şeye yormayacağım artık dedim. Elimle bir oyuk açtım esmer çiçeğin yanına. Mendildeki her şeyi içine döktüm. Can suyu buldum geldim. Başında bekledim sonra. Bu bir masal olsa toprağı çatlatarak, ucu göklere değen bir sarmaşık büyürdü. Bekledim. Bekledim. Esmer bir çiçek gölgesinde, bir başka çiçek büyüsün diye beklerken uyuya kaldım. Ne kadar uyudum bilmem. Kulaklarımda, insanı uykusunun en tatlı yerinden dürtüp uyandıran tanıdık bir ezgi. Ardında esmer bir ses, hınzır bir gülüş. ‘Hani değiştiriyordun bu alarm sesini ?’ https://youtu.be/Jxh4U3M71Lw
    ‘Alarmı tümden kaldırmak lazım‘ derken yarı uykulu, rüyalar içinden bir rüyadan uyandım.
  • Kendime bile söyleyemediklerini kime
    söyleyebilirdi insan. Bu, cevabı verilmemek üzere sorulmuş gibi duran soruya cevabı ben verdim; hiç kimseye söylenemezdi. Ben de söylemedim hiç kimseye ve devam ettim.
  • Seni seviyorum!

    Okulun koridorlarında yürürken başını yerden kaldırmamanı seviyorum. Ürkek adımlarla dolaşmanı, her an başına bir kötülük gelecekmişçesine tedirginlikle yürüyüşlerini, öğrenci eylemleri başladığında gözlerinde biriken korkuyu, iki kızın dışında arkadaş edinmemeni seviyorum. Ablalarına olan saflık derecesindeki bağlılığını seviyorum. Kendi ayaklarının üzerinde kaldığında düşme korkunu, erkeğinin sana sahip çıkması gerekliliğine ilişkin düşüncelerini, derslerin bittiğinde kantine takılmayışını, annenle babana hayatın boyunca yalan söylemeye cesaret edemeyişini, ya da aklına bile gelmemesini seviyorum. Seni seviyorum! Çantanda gezdirdiğin islami kitapların üzerini gazete kağıtlarıyla kaplamanı, makyaj değmemiş yüzünün çocuksuluğunu, notlarını koyduğun dosyayı göğsüne bastırıp taşımanı, hızlı hızlı konuşmanı, politikadan anlamayışını, malayani sayıp müzik dinlemeyişini seviyorum. Yemekhanede, erkeklerle yan yana yememek için uzun uzun oturacak müsait masa aramanı seviyorum. Bir nakışın başında saatlerce oturabilecek olmanı, misafirliğe gitmeden saatlerce önce tatlı bir heyecana kapılabilecek olmanı, babanın iş dönüşünde yemeğini getirebilecek olmanı seviyorum. Çocuğunla saatlerce bıkmadan oturup konuşabilecek olmanı seviyorum. Politik ve edebi toplantılardan hiçbirinden haberdar olmayışını, evinin ve okulunun ve birkaç yakın tanıdığının oturduğu semtler dışında etrafı bilmemeni, arkadaşınla bazen alışverişe çıktığında yanından ayrılmamaya özen göstermeni, ani bir gürültüde kuş gibi irkilmeni seviyorum ben. Memleketteki ana anneni telefonla
    aradığında yüzünde beliren sahici gülümsemeyi, sevinci, heyecanı seviyorum ve akrabalarına olan düşkünlüğünü... Defterini özenle tutmanı ve dikkatli yazmanı, kırtasiye eşyalarını renkli ve süslü almanı seviyorum. Kalemini, defterini, kitaplarını getirmeyi asla unutmamanı, derslerine devamsızlık etmemeni, her söyleneni önemsemeni seviyorum. Erkek arkadaşlarında söz etmeye başlayan arkadaşlarının yanından, utanıp konuyu değiştirmem, tavsiyelerde bulunmanı ve sonra içten içe ilgi duymanı seviyorum. Sonra da hemen yüzünün kızarmasını, evet yüzünün çok çabuk kızarmasını seviyorum. Sık sık başörtü düzeltmen, kimseye sözünü etmediğin hayallerini, her gece yatmadan tekrar tekrar aklından geçirmeni seviyorum. Senden umulmadık ölçüde hayallerini genişletebilmeni, annene ne düşündüğünü
    hissettirecek acemi sorular sormanı,
    yaşlı kadınları usanmadan dinleyebilmeni seviyorum. Açıkçası seni sadece okulda gördüm ve hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Tüm bunların olabileceği hissini uyandırdığın için seni seviyorum. Böyle birini sevmeye ihtiyacım olduğu için seni seviyorum. Baş başa kaldığımda Mona Rosa’yı bir kıza okuma ihtiyacım için sevdim seni... Karşılaştığım ve konuşabildiğim anda okuyabileceğim daha çok şiir var aklımda ve artık konuşmalıyız. Çünkü şiirler ağırlık yapıyor zihnimde...

    -Konuşmayı kabul ettiğin için sağol.
    -Ne diyeceksin?

    -Şeyy... biraz yalnız kalabilir miyiz? Arkadaşın izin verirse...?
    -Kusura bakmayın tek başımıza kalmamız caiz değil. O da olsun.
    -İyi de okulun içindeyiz, tek başımıza değiliz zaten.
    -Bir sürü insan var etrafta.

    -Olsun yine de kalsın. Ondan bir şey saklamıyorum nasıl olsa...
    -Peki... şey... çok güzelsin..
    -Böyle şeyler söylemeyin lütfen!
    -Aslında... seni seviyorum ben.
    -Ne diyorsunuz? Bunları duymak istemiyorum!

    -Kötü bir şey söylemedim ki. Seviyorum yani... evlenmek niyeti işte!
    -Böyle olmaz bu işler. Birilerine iletirsiniz oturup öyle konuşulur. Benim de danışacağım insanlar olur.
    -Kızım sen aptalsın! Sen var ya harbiden salaksın! Seni hayatında karşılaşabileceğin en gerçek ve kutsal eyleme özne yapmaya çalışıyorum ve sen hala farkında değilsin. Neler kaçırıyorsun biliyor musun?
    -Ne biçim konuşuyorsun?
    -Evet öyle konuşuyorum. Sen salaksın kızım! Benim aşkıma özne olma şansını kaybettin. Sümsük bir herifle hayatını geçireceksin. Tüketeceksin kendini. Mutfakta sürüneceksin. Sana bir tek gece şiir okumayacak. Bunu sen istedin. Hak ediyorsun kızım, senin gibiler hak ediyor bunu. Biraz cesur ol kızım, ben iyi bir insanım, senin için olabileceklerin en iyisiyim.
    Kaybettin!
    Cidden kaybettin. Acımıyorum sana bunu seni istedin. Git sümsük bir herif bul. Hatta ablaların bulsun sana...

    !!!

    Aşk diye bir şeyi ölsen de öğrenemeyeceksin bundan sonra. Hadi eyvallah!