• 192 syf.
    ·13 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Ötekini Dinlemek dizisinin 18. kitabı olan bu çalışmanın yazarı, Edith Jacobson 1954'te aynı başlıklı makalesini 64'te bu kitapla genişleterek revize ediyor. Psikanalitik literatürün natüralist-teorik tarafında yer alan Jacobson, Freud'un birincil narsizm ve mazoşizm kavramlarını tartışarak, yaşamın başında ruhsal enerjinin libido ve saldırganlık şeklinde iki ayrı dürtü olarak ayrılmadığını, bu dürtü ayrımlaşmasının "iyi" ve "kötü" deneyimlere bağlı olarak sonradan şekillendiğini düşünür. Gerilemeli vakaların dinamiğini anneyle kurulan ilk ilişkilere dayandıran yazar, psikotiğin durumunu,içselleştirdiği tutarsız nesne ilişkileriyle açıklar.

    Freud'un, ölüm içgüdüsü kuramını dayandırdığı temel olan birincil mazoşizm kavramı, Jacobson için işlevsiz bir terim. Yaşamın başlangıcında düşük gerilimli ve henüz farklılaşmamış, psikofizyolojik enerji, zamana ve deneyime bağlı olarak iç ve dış uyaranların etkisiyle idi besleyen libidinal ve saldırgan dürtülere evrilir. Bu "yapısal farklılaşma sırasında, libidinal ve saldırgan dürtüler, birleşme ve kısmi yansızlaşma süreçlerinden geçer. " (s. 24). Böylece haz ve hoşnutsuzluk yaratan coşkusal, düşünsel ve işlevsel deneyimlere bağlı olarak algıların bellekteki izlerinin artmasına koşut nesne ve kendilik imgeleri kendini gösterir. İlkin tutarsız, değişken ve dağınık olan bu imgeler giderek genişler, tutarlılık kazanır ve gerçekçi ruh içi temsillere dönüşür. Kendilik de bu nesne ilişkilerine ve özdeşleşmelere bağlıdır. Kendilik, beden ve beden kısımlarıyla birlikte ruhsal örgütlenme ve onun bölümlerini (id-ben-üstben) de içine alacak şekilde bir bütün olarak ifade edilebilir. İşte bu kendilik duygusu yani kimlik kavramı Lichtenstein'ın belirttiği gibi "değişime rağmen aynı kalma kapasitesine" bağlıdır.

    Kendiliği oluşturmakta temel bir öneme sahip olan özdeşleşme nasıl oluşur peki? Özdeşleşme içe yansıtma ve yansıtma mekanizmalarıyla meydana gelir. Bu süreçlerle kendilik imgeleri içe yansıtılan nesne imgelerinin özelliklerini üstlenebileceği gibi bunun tam tersi de olabilir. Fakat esasında bu psikotik özdeşleşmelere özgü bir durumdur. Yani psikotik, kendi uzvunu bazen kendiliğinin bir parçası olarak algılayabileceği gibi bazen kovmak istediği yabancı bir beden olarak da deneyimleyebilir. Çocuk bu psikotik özdeşleşme biçiminden, gerçek nesne ve kendilik temsillerinin kurulmasına doğru yol alırken de "geçiş nesneleri" kullanır. Bu süreç de algı işlevlerinin olgunlaşmasıyla birlikte gerçeklik sınanmasının artmasına bağlıdır. Bu gerçeklik sınamalarının artışıyla yaşamın ikinci yılı civarlarında kendilik imgelerinin gelişiminde yeni bir evreye girilir. Çocuk, ortakyaşamsal evreden, büyülü birleşme fantezilerinden, ilkel duygusal özdeşleşmelerden geçerek artık bu evrede daha gerçekçi amaçlara yönelir. Bu aşamada çocuk artık gerçekçi ben temsilleri ile arzu edilen temsillerin ayırdındadır ve bu da ben ve ben ideali arasındaki ayrıma götürür onu. Yani nesne ve kendilik imgeleri arasındaki benzerlik gerçekçi bir şekilde yaşanır artık ki bu da kimlik duygusu gelişimini doğrudan etkiler; ben ideali, hedefleri, gelecekteki yönü tayin ederken ben de elde olanı ve geçmiş gelişim çizgisini belirtir, yani değişimlere rağmen aynı kalma duygusu olarak ifade ettiğimiz kimlik duygusunu güçlendirir.

    Kendilik ve nesne temsili yatırımlarında en ciddi değişimler ilk olarak genital dönem öncesi ve sadistik yönelişlerin frenlenmesiyle, sonra hadım edilme tehdidiyle, son olarak da üstben oluşumuyla gerçekleşir (s.86). Çocuk oidipus öncesi, ilk olarak haz-değer eşitliğini kurmuşken ödip sonrası artık güce karşı zayıflık değeri işler. Bu, artan bağımsız ben becerileriyle birlikte gelişir ve büyülü tümgüçlülük fantezilerinin yerini alır. Üstben oluşumu, ebeveyn kişiliklerinin daha kavramsal, soyut ve ayrımcı bir biçimde anlaşılmasını gerektirir. Tabi üstbenin çekirdeğini anne ve babanın öldürülmesinin yasak oluşu ile ensest tabusu oluşturur. Üstben bir uzlaşmadır; çocuğun yasaklanmış cinsel arzularına, saldırgan itkilerine, ödipal ve narsistik yönelişlerine tepki olarak gelişen kapsamlı bir yapıdır. Yani üstben, çocuğu tehlikeli dış ve iç uyaranların tehdidinden koruyan güvenlik aracıdır. Latent evrede her ne kadar çocuğun narsistik yönelişleri frenlenmiş, içsel çatışmalarının sesi kısılmış olsa da bu ergenliğe kadar devam eder çünkü ben ideali hala üstben ile bütünleşmiş değildir ki bu da bu evreyle birlikte oluşur.

    Yazarın, Erikson(1956)*' dan olan alıntısıysa şöyle; "Kimlik oluşumu özdeşleşmenin yararının bittiği yerde başlar. " (s. 161).

    *The Problem of Ego Identity


    İÇİNDEKİLER

    Sunuş, Saffet Murat Tura
    Giriş

    I. Çocuksu, Oidipus Öncesi ve Oidipal Dönemler
    1. Narsisizm, Mazoşizm, Kendilik ve Kendilik Temsilleri Kavramları
    2. Kimlik Sorununa İlişkin Son Dönem Literatürünün Gözden Geçirilmesi
    3. Kendilik ve Nesne İmgeleri Arasındaki Birleşmeler ve İlk Özdeşleşme Tipleri
    4. Çocuğun Kendi Kimliğini Keşfi ve Nesne İlişkileri ile Seçici Özdeşleşmelere Doğru Gelişimi
    5. Çocuğun Cinsel Kimliğini Bulması ve Benin Yapılanması

    II. Üstben Oluşumu ve Gizlilik Dönemi
    6. Üstben Gelişiminin Başlangıç Aşamaları
    7. Sevgi Nesnelerinin İdealleştirilmesi, Ben İdeali Oluşumu ve Üstben Özdeşleşmelerinin Gelişimi
    8. Farklı Üstben Bileşenlerinin Örgütlenip Bütünleşerek Pekiştirilmiş İşlevsel Bir Sistem Oluşturması
    9. Gizillik Dönemindeki Çocukta Gelişim Trendleri ve Suçluluğun Utanma ve "Aşağılık" Çatışmalarıyla İlişkileri

    III. Erinlik ve Ergenlik Dönemi
    10. Erinlikte Değişimler ve Bu Değişimlerin Kimlik Deneyimi ve Karşı Cinsle İlişkiler Üzerindeki Etkisi
    11. Ergenin İçgüdüsel ve Coşkusal Çatışmaları ve Ruhsal Yapılarının Yeniden Şekillenmesi ve Gelişimi
    12. Normal ve Başarısız Ergenlik Çatışması Çözümünün Ergenlik Sonrası Kimlik Oluşumu Üzerindeki Etkisi ve Sonraki Kişilik Gelişimi
  • 248 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Ötekini Dinlemek dizisinin 20. kitabı olan bu çalışmada, Chasseguet-Smirgel'in dediği gibi insanlığın evrensel hastalığı olan ideal hastalığı ele alınırken bazı ruhsal hastalıkların ortak çekirdeği açığa çıkarılıyor. Bu bağlamda sapkınlık, aşk, grup, yaratıcı süreç gibi görüngüler ele alınıyor. Aşağıda çalışmanın ilk üç bölümünden bahsetmeye çalıştım.

    "Ben İdeali" kavramı 1914'te yani, "üstben/süperego" kavramından çok önce Freud'un, Narsizm Üzerine (Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası) adlı yapıtında ilk olarak ortaya konulmasına karşın zamanla, üstbenin yanında, önemini ve statüsünü kısmen yitirmiş olarak görülebilecek bir kavramdır. Öyle ki köken itibariyle ben ideali, birincil narsizmin, ve üstben ise oidipus kompleksinin mirasçısıdır. Ben İdeali, birincil narsistik mükemmellik durumunun bir ikamesidir, bizim "ben"imizden bir çatlakla, bir yarıkla ayrıldığımız ve her zaman kapatmaya çalışacağımız yere, ikame olarak sunacağımız şeydir. Tabi burada Lacanyen bir terim olarak, "Yarık-Çatlama (Béance-Déhiscence)" kavramını hatırlayacak olursak (Lacan Sözlüğü) , en temel anlamıyla, insanın doğadan kopuşunu ifade ettiğini görebiliriz. Bu "yarık-çatlama" elbette 6. ve18. aylar arasındaki, ayna evresinde kendini ortaya koyar. Bu yarılma, özne-ben'in, nesne-ben [benlik]'e dönüşmesi sürecidir; yarılma, özdeşleşmedir, ki özdeşleşmek demek yabancılaşmak demektir. Öznenin eksikliği işte bu yarıkta gizlidir ve özne de zaten ancak bu eksiklik noktasında tanıyabilir kendini. Bu yarık bu çatlak, kültür ve doğa arasındaki çatlaktır. Lacan'ın, ayna evresi için "bir dramdır" demesi de ondandır ki, burada bedenine yabancılaşan bir varlıktan bahsetmekteyiz. Yetersizliğinden, eksikliğinden kurtulmaya can atarken, imagolara sarılıp bütünlük kurmaya çalışarak kendine yabancılaşan bir varlıktır bu. Fakat elbette bu yarık tamamiyle ancak ölümle kapanabilir, ölüm bütünlüktür çünkü, tamlıktır, dengedir. Sayfa 18-19'da Chasseguet-Smirgel şöyle yazıyor: "Hiçbir zaman gelmemiş olan bir şeyi beklerken, tam bir boşalma ve doyumun gerçekleşmesi için bir şeyler hep eksik kalır." (1938).

    Bu çalışmanın perspektifinde Freud'un "Hilflosigkeit" kavramı yatar, ve bu kavram da "bebeğin birincil aczi, kendi başının çaresine bakamaması, kendi kendine yetememesi, ötekine muhtaç olması" anlamlarını içerir. Bebeğin bu temel güçsüzlüğü onu, ötekini, gerçekliği, tanımaya iter. Karşımızda, altına sıçıp işeyince, kendi bokunu temizleyemediğinden müthiş bir acziyetle kıvranan bir yavrucağız vardır ve tüm bu cehennemin ortasında yardımına koşan bir bakım veren, anne, bir melek, cenneti getiren. İşte bebek, kendinden alınmış olan, tümgüçlülüğü/birincil narsizmi/kadir-i mutlaklığı, nesneye yansıtır yani onun ilk ben idealine. Artık bu andan itibaren yeni özdeşleşmeleri ve ben idealleriyle, trajik bir şekilde, kendi kendimizin ideali olduğumuz o yitirilmiş zamanı ararız. Yani ben'in olmadığı, iç dünya (innenwelt) ve dış dünya (umwelt) ayrımının olmadığı yitik zamanı. Geçmişte kaybettiğimiz ancak gelecekte aramaya koyulduğumuz yitik zamanı. Bu nedenle ölümün vaat ettiği yitirilmiş zamana kavuşmadan evvel, ona giden yolun her bir durağında oyalanmaya devam ederiz, bu duraklar kültürün sunduklarıdır; iyi kitaplar okumak, müzik yapmak , tiyatroya gitmek, evlenmek, çocuk yapmak, başarmak ya da her şeye lanet okumak. Birincil aczimiz bize tek şeyi talep ettirir artık; elbette sevgiyi. En geniş anlamıyla buradaki sevgi, yolda yürürken tanımadığımız bir insanın nezaket duyarak bize gülümsemesinden, romantik-cinsel duygularla bağlılık duyduğumuz insanın bize sevgi sözleri söylemesine kadar geniş bir alana yayılır. Yani sevgi, onaylanmayı ve kabullenmeyi içerir burada.

    Ben ideali ve sapkınlığa bakalım;
    Chasseguet-Smirgel, ben idealinin evrimi önündeki engellerin incelenmesinde, ben idealinin ve bireyin gelişiminde fikir edinmek adına "Sapkınlık" örneğinin anlamlı olacağını söylüyor. Sapkınlığın nedenleri arasında öne çıkan iki olgu var; (1)annenin çocuğa yönelik baştan çıkarıcı tavrı ve (2) anne ve çocuğun, babaya karşı suç ortağı konumunda olmaları. Tabi burada işlenen suç, babayı "bir yabancı, adam yerine konmayan biri, ihmal edilebilir bir nicelik" (s. 25) olarak nitelemektir. Yani anne(bakımveren anlamında), bu konum ve tavır itibariyle çocuğun evrimini durdurur. Erkek çocuğun ben ideali, fallik babaya değil fallik öncesi bir modele bağlanır. Peki, kız çocuk? O zaten çok daha önce sakatlanmıştır çünkü o normsal olarak, "gerçek" cinsel nesnesi olmayan bir ebeveynden doğmuştur. Yani esasında erkek ve kız çocuğun ikisinin de libidinal yatırımı başta anneye iken kız çocuk daha sonra anneden, yani ilk aşkından, dostundan hüsranla libido yatırımını çekerek, yeni yatırımını babaya yapar. Fallik evredeki erkek çocuğun nesnesi hâlâ anne iken kız çocuğu nesne değiştirmiştir, ilk nesne anne geride kalmış onun yerini artık baba almıştır. Bu nedenle ki sapkınlık kadınlara oranla erkeklerde daha sık görülür. Nihayetinde kız çocuk nesne için doyurucu bir nesnedir çünkü.
    Sapkın sahtekârdır, çünkü "sahte" fallusun, öznenin fallik penis olarak dayatmaya çalıştığı kendi anal penisini ikame eden "fetiş"tir. Yani fetişizmde nesne, öznenin narsistik tamamlanmışlığını temsil eder. Sapkın kendi sahte fallusunu yaratan kişidir bu anlamda. Sapkın için her şeyden önce gelen, kendi ben'idir. Sapkın, fallik öncesi nesneleri idealleştirerek, babayı tanımayarak kendi benine narsistik yatırım yapma olanağı yaratır. Chasseguet-Smirgel şöyle diyor bölüm sonunda: "... sapkının tedavisinin kaderi, ben idealinin hareketliliğine, yani baba imgesine yeniden narsistik yatırım yapma olanağına bağlıdır; bu da belirli bir düzeyde, antidepresif mekanizmaların göreli zayıflığı ve telafi edici mekanizmaların yetersizliğiyle (örneğin madde bağımlılığı) iç içe geçer. " s. 37.

    Ben idealinin gelişiminde annenin çocuğa verdiği narsistik onayın dozunun önemini sanıyorum ki sapkınlığı anlamaya çalışırken görüyoruz. Yani çocuğa verilen narsistik onay, çocuğu o evrede takılıp kalmaya özendirmeyecek biçimde yeterli düş kırıklığını barındıracağı kadar, çocuğu geri dönmeye itmemesi için de yeterli ödülü sağlayabilmelidir. Çocuğun ben idealinin yani biricik projesinin kalbi olan umudun korunması için bu optimal kırılmalar gereklidir. >>(Oyun ve Gerçeklik) Ve öyleyse eğer her yeni zafer, yas içerir.

    Şimdi daha önce yukarıda demiş olduk ki bizi doyumsuz kılan, bu anlamda ileriye taşıyan şey kendi kendimizin ideali olduğumuz zamanların özlemidir. Peki öyleyse yolumuzda ilerlerken, kültürün içinde, bu özlemi en iyi şekilde ne giderebilir, tabi ki aşk. Aşk, ayrılık travmalarımızı, bu anlamda pasifize etmeyi amaçlar. Aşkta, anlaşılmamak söz konusu olmaz, olamaz, aşık olduğumuz kişi ile o ilkel, yitik zamandaki eşduyumu kurarız, şarkıda dediği gibi,

    Ben ağlayınca ağlayıp gülünce gülen
    Bütün dertlerimi bölüp kalbimi bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen

    Aşk, öznenin narsistik libidosunun bir kısmının nesneye aktarılmasıdır yani nesne (aşık olduğumuz kişi), ben idealinin yerini tutmuştur. Bu anlamda nesne değerlendikçe, parladıkça, muhteşemleştikçe, güzelleştikçe, özne daha az talepkar ve mütevazi olur çünkü nesne, ben'i soğurur, emer. "Ben, ben olmaktan çıkıyorum." diyen aşık, narsizminin sınırlandığını ifade eder bu bağlamda. Fakat yazar uyarır; bu narsizmin çekilmesi görünüştedir çünkü eğer öyle olsaydı depresif bir ton kazanırdı aşık olma durumu. Oysa aşık olan kişinin ilkin büyük heyecan ve sevinç duyduğu aşikardır. Chasseguet-Smirgel şunu kaydediyor "Bana öyle geliyor ki aşkta -ve ilk anlardan itibaren-, seçim anından başlayarak, özne ve nesne, ben(özne) ile ben ideali(nesne) arasındaki ilişkinin nesnelleşmesini temsil ederler. Başka bir deyişle, özne kendini ete kemiğe bürünmüş idealinin yanı başında bulur. " s. 63.
    Freud 1921'de şunu der, "İnsanlar arasında en kalıcı bağları yaratan şey, amacından sapmış cinsel eğilimlerdir. " Bu bağlamda aşkın süreklilik sağlaması, cinsel hedefinden sapmış saf şefkat öğeleriyle birleşmesine bağlıdır. Yani aşık olduğumuz kişi, verili bir anda doğaüstü mükemmelliğiyle değil, eksikliğiyle de sevilebilecektir. Aşk, öznelerinin, yeri geldiğinde annelik yapabilmesidir. Aşk, öznenin nesnesine yanılsama sunabilmesini ister. Tıpkı ideolojik grubun özneye sunduğu tümgüçlü anne yanılsaması gibi.


    İÇİNDEKİLER

    Sunuş, Saffet Murat Tura

    Giriş Notu
    Giriş
    1. Ben İdeali ve Sapkınlık
    2. Ben İdeali ve Gelişimi
    3. Ben İdeali, Âşık Olma Durumu ve Genitallik
    4. Ben İdeali ve Grup
    5. Ben İdeali ve Yaratıcı Süreçte Yüceltme
    6. Ben İdeali ve Benin Gerçekliğin Sınanmasına Tabi Tutulması
    7. Üstben ve Ben İdeali
    Sonuç Yerine
    Ek: Freud'un Yapıtında Ben İdeali

    Kaynakça:
    Kitapta Gönderme Yapılan Metinler
    Freud'un Yapıtında Ben İdeali
    Freud'un Yapıtında Yüceltme (P. Letarte)
  • Erkek çocuk için, ben idealinin babaya yansıtılması, ben ideali ile beni ayıran açığı bir ensest fantezisinde kapatma vaadini taşıyorsa da, aynı şey küçük kız için söylenemez; çünkü onun için ensestin gerçekleşmesi yalnızca birincil nesneyle birleşme yoluyla mümkün olan ilkel bir bütünlük durumuna geri dönüş anlamını önsel olarak taşımamaktadır.* Bu ışıkta bakıldığında, kız çocuğu için gerçek bir ensest değeri taşıyabilecek tek şey anne-kız arasındaki ensesttir (sözcüğün kökenbilimsel anlamında).
    Janine Chasseguet-Smirgel
    Sayfa 44 - *Belki bu etkenin de, sapkınlığın kadınlarda erkeklere göre daha seyrek görülmesi olgusunu açıklarken "Ben İdeali ve Sapkınlık" bölümünde değindiğim etkenlere eklenmesi gerekir.
  • Freud, ben idealini adlandırmasından kısa süre önce, Totem ve Tabu'da (1912-13) ilkel animistin düşüncelerin tümgüçlülüğüne dayanan büyü tekniğini anlatırken, ben idealinin özel statüsünü ortaya koymuştur. Bilindiği gibi, insanın evrenle ilgili görüşlerinin evriminde -animist, dinsel ve bilimsel olmak üzere- üç aşama ayırt eder ve bu çerçevede düşüncelerin tümgüçlülüğünün kaderini şöyle takip eder: "Animist aşamada insan tümgüçlülüğü kendisine atfeder, dinsel aşamada onu tanrılara bırakır, yine de ondan vazgeçmiş değildir çünkü tanrıları kendi arzularına uygun bir biçimde davranmaları konusunda etkileme gücünü kendisine saklar. Bilimsel dünya anlayışında, önemsizliğini kabullenmiş ve ölüme boyun eğmiş olan tümgüçlülüğüne artık yer yoktur."
  • Benin gelişmesi birincil narsizmden uzaklaşmaya dayanır ve bu evrenin yeniden kazanılmasına yönelik şiddetli bir çabaya yol açar. Bu uzaklaşma , libidonun dışarıdan dayatılan bir ben idealine doğru yer değiştirmesi [...] sayesinde gelişir.
  • Bizi ileriye doğru iten şey, görkemli bir geçmişin (kendi kendimizin ideali olduğumuz bir zamanın) özlemidir.
  • 414 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İncelemeyi Öteki Yayınevi, 2016, Sinan Altıparmak çevirisi üzerine yapıyorum. Baskıdaki "Rus Editör'ün Önsözü," ve "İngilizce'ye Çevirenin Önsözü" adlı giriş metinlerini kaynak alarak eserin amacını, gelişimini ve Kropotkin profiline yine eser bazında kısaca değindikten sonra eserin içeriğinden bölüm bölüm bahsetmeye çalışıcam.

    Eser Rus Anarko-komünist Kropotkin'in cevaplamaya çalıştığı iki temel sorunun ürünüdür;(1) İnsanın ahlaki anlayışları nereden kaynaklanır? ve (2)Ahlaki standartların hedefi nedir? Kropotkin tasarladığı eserin, ilk cildinde etiğin tarihsel gelişimini ikinci cildinde ise "gerçekçi etiğin temelleri ve amaçlarını" ele almayı istemişken sağlık problemleri nedeniyle ikinci cilde başlayamadan ölmüştür. Hatta kimi bölümler müsvedde olarak kalmış, birinci cildin sonunu da getirilememiştir. Etik'de Kropotkin anarşist bireyciliğe karşı olarak toplumsal ahlak ve dayanışma etiğini yaratmaya çalışır. Ona göre insanoğlunun ilerlemesi toplumsal yaşama çözülemez bağlarla bağlıdır. Toplum hayatı insanlarda ve hayvanlarda kaçınılmaz olarak toplumsalllık, karşılıklı yardımlaşma içgüdüleri doğurur;bunlar insanlarda daha ileri aşamalarda iyilikseverlik, duygudaşlık ve sevgi duygularına dönüşür ve onun teorisine göre ahlakın üç öğesi, karşılıklı yardımlaşma, adalet ve kendini feda etmedir. Kropotkin ahlakın, din ve metafizik ile bağlantısını reddederek onu doğalcı temeller üzerinde kurmaya çalışır. Eser ilk defa Rusça'da 1922'de, İngilizce(US) 'de 1924'te basılır.

    1.Bölüm - Ahlakın Temellerini Belirlemeye Yönelik Mevcut İhtiyaç
    İnsan doğasına karşı hakim olan kötümser bakış açısının yanılgısını, filozofların ve doğa bilimcilerinin görüş ve teorileri bağlamında göstermeye çalışarak, toplumdaki ahlaki ilerlemeye duyulan eğilimi, ihtiyacı gösterir. 19. yüzyılın pozitif bilimlerdeki büyük gelişmelere sahne oluşu bunu gerekli kılmıştır.
    2.Bölüm - Yeni Etiğin Yavaş Yavaş Evrilen Zamanı
    Ampirik düşünce metafiziğin olduğu yerde etiğe felsefi kesinlik sağlar. O ampirik düşünceye yönelik serzenişlerin temelini ele alarak onların gerçekçi olmadığını kanıtlar. İnsanda bulunan iki zıt duygu grubunun ifadesi için etikten beklenenleri açıklar. Ahlak, bir zorunluluğun, dayatmanın sonucu değil aksine o tabiidir ve işlevi insanın kusurları üzerinde durup onu azarlamak değil onu olumlu yönde harekete geçirmektir. Yine etiğin amacı, insana, içgüdüleriyle sentezine varabileceği, ideal sağlamaktır ve bu ideal yüksek bir amaç ya da tavsiyeden çok uzaktır. Evrim fikriyle birlikte bilimsel etiğin inşa edilmesini söyler.
    3.Bölüm - Doğada Ahlak İlkesi
    Etiğin evrimini hayvanlarda ve ilkel kabile insanının yaşamında ardışık basamaklar halinde araştırır. Etik düşüncenin kökenini, "ben" in klan ile özdeşleşmesinde yattığını ifade eder. Doğadaki ahlak ilkesini araştırırken Kropotkin, yine filozofların düşünceleri arasında bağlantılar kurmaya devam eder.
    4.Bölüm - İlkel İnsanların Ahlak İlkesi
    İnsan hafızasının, özdeşleşme yeteneğinin, hayvanlarla birlikte yaşayan ilk insanlardaki ahlakın gelişimi incelenir. İlkellerin, etiklerini oluştururken kendi anlayış süreçlerine tanık oluruz. Darwin teorisinin herkesin yaşamak adına birbirini ezdiği bir "var olma çabası" olarak görülmüş olmasını teoriye yapılmış büyük haksızlık olarak görür. Oysa Darwin "İnsan Soyu" adlı eserinde insandaki toplumsallık içgüdülerinin kendini koruma içgüdülerinden daha güçlü olduğunu söylemiştir.
    5.Bölüm - Ahlak Öğretilerinin Gelişimi-Antik Yunan
    Etikte belirlenen temel iki problem(1,ahlaki kavramların duyguların kökenini bulmak ve 2,ahlakın temel ilkelerini belirleyerek ahlak ideali ortaya koymak) üzerine antikedeki çeşitli okulların ve düşünürlerin görüşleri özetlenir. Stoacılar, Sofistler, Marcus Aurelius, Sokrates Platon, Aristo, Epiküros, Cicero gibi düşünürlerin etik görüşleri incelenerek yer yer modern çağdaki etiğe yansımaları gösterilir. Ve hepsinin ortak özelliği, Hıristiyanlıktakinden çok uzak olarak, ahlakın kaynağını doğal eğilimlerde görmüş olmalarıdır.
    6.Bölüm - Hristiyanlık-Ortaçağ-Rönesans
    Hıristiyanlığın ortaya çıkışını tarihsel ve toplumsal bağlamlarda ele alarak Hıristiyan etiğinin varsayım, ilke ve temellerini açıkar. Hıristiyan etiğinin tutarsızlıklarını ve tıkanışlarını gösterir.
    7.Bölüm - Modern Devirde Ahlak Öğretilerinin Gelişimi (17. ve 18. Yüzyıllar)
    Antike felsefesi ile modern bilim arasındaki akrabalık bu çağda ekonomik, toplumsal, politik değişimlerle birlikte yeniden canlanır. Hobbes, Codworth, Spinoza, Locke, Shaftesbury Hutcheson Leibnitz gibi düşünürlerin görüşleri ele alınır. Ahlak henüz Hıristiyan etiğinden tamamen arınmamıştır.
    8.Bölüm - Modern Devirde Ahlak Öğretilerinin Gelişimi (17. ve 18. Yüzyıllar-Devam)
    Fransa'daki Descartes'in, İngiltere'deki Bacon'un görüşleri etik öğretileri kilisenin boyunduruğundan çıkarmaktadır. Bir önceki bölümün düşünürlerinin etkileri ile çağın ruhunu anlatır Kropotkin. 18. Yüzyılda Epiküros etiğinin yansımaları görülür.
    9.Bölüm - Ahlak Öğretilerinin Modern Devirde Gelişimi (18. Yüzyılın Sonu 19. Yüzyılın Başı)
    Fransız devriminin yarattığı karmaşa ve terörden ötürü kimi düşünürler etiğin kaynağını metafizikle açıklama gereği duymaya başlamıştır bu dönemde. Kant, Hegel, Bentham, Mill, A. Comte, Fichte, Darwin, Spencer gibi düşünürlerin görüşleri burada işlenir.
    10.Bölüm - Ahlak Öğretilerinin Gelişimi 19. Yüzyıl
    19. Yüzyılda Etikte, ortaya çıkan üç temel akım işlenir. Bunlar, Comte'un geliştirdiği Pozivitizm, Darwin tarafından yaratılan Evrimcilik, ve insanların toplumsal, politik eşitliği öğretisi Sosyalizm.
    11.Bölüm - Ahlak Öğretilerinin Gelişimi 19. Yüzyıl (Devam)
    Sosyalizm öğretisin kurucuları, öncüleri ve onların teorileri ile Darwin'in evrimciliği arasındaki ilişkiler incelenir. Özellikle Proudhon'un etiğe olan katkılarından bahsedilir.
    12.Bölüm - Ahlak Öğretilerinin Gelişimi (Devam)
    Bu bölüm tamamen Spencer'in temelde Sentetik Felsefe ve Etiğin İlkeleri adlı eserlerinin incelemesi için ayrılır, Spencer'e göre ahlak duygusu doğuştan değildir ancak ona göre her toplumda var olan duyarlılıklar ve fikirler ona hakim olan faaliyet türlerine göre ayrılır.
    13.Bölüm - Ahlak Öğretilerinin Gelişimi (Bitiriş)
    Burada Guyau'nun eserleri incelenir. Guyau'nun etiğinin temelinde "hayat" kavramı vardır ve hayat kendisini büyümede, çoğalmada ve yayılmada ifade eder ona göre etik, doğanın bu özel amaçlarına ulaşılmasını sağlayacak araçlar hakkında bir öğreti olmalıdır. Metafizik riskin neşesidir.
    14.Bölüm - Sonuç
    Etik öğretiler üzerine yapılan tarihsel bakışı özetler ve şimdiye değin incelenen tüm ahlak öğretilerinin ahlakın temel sorularına eksiksiz, tam şekilde yanıt bulamadığını gösterir. Ahlak rastlantısal bir fenomen midir,? Ahlakın kaynağı insandaki kısıtlayıcı reflekslerde yatabilir mi? Kropotkin'nin son cümlesi şöyle;"Gerçek şu ki yaşam tarzının verili bir toplumun gelişiminin tarihi tarafından belirlenmesine karşın, diğer yandan, vicdanın, kanıtlamaya çalışacağım üzere, çok daha derin bir kökeni vardır; bu köken tüm toplumsal hayvanlarda ve insanda psikolojik olarak gelişen eşitlik bilincindir..."