• 400 syf.
    ·Puan vermedi
    ‘’Gülün letafeti, otopsi parmakları altında solar.’’

    Kendisi olmayan insan, ve benim Ali Şeriati ile ilk kez tanışmam. Aslında önyargılarımı toplayıp başlamıştım kitaba, ve belki vitrinlerde görüp de sırt çevirmem tam da bu nedenle idi. Önyargılarım, çünkü doğulu bir adamın kitabını okumak her ne kadar o işinin erbabı olsa da bana gerçekten boş veyahut batılı düşünürleri bitirdikten sonra yapılacak bir iş gibi görünüyordu. Aslında kitabı alıp bir kez karıştırmaya zahmet etseydim; Şeriati’nin derdinin tam da bu olduğunu anlardım sanırım. Kendine yabancılaşan, kendisinden, kültüründen, tarihinden, içinde yetiştiği dinden uzaklaşan insan, daha doğrusu uzaklaştırılan insan. Kendisi olmayan, olamayan aslında yarı yarıya meçhul bir kişi, içi boş dışı başkalarının dertleriyle dolu, içi makinenin dertleriyle dolu, mutlu olmayı başarmak sanan, olgunluğu küçümseyen bir meçhul; insan.
    Kitabın temel konusu aslında nedir bu insan sorusunun cevabı üzerine tartışmalar ekseninde dönüyor. Kolay değil insanı tanımlamak; bir cümleye sığdırmak, kavramların altında boğulan genel geçer bir insan tanımı yapmak. Nazım’ın yeryüzünün en garip mahlukatı dediği canlıdan bahsediyoruz; kendimizden.
    Kitapta ilk olarak insan ve beşeri ayırarak başlıyor anlatmaya. Beşer dediğimizin yeryüzünde yürüyen iki ayaklı; kedine yabancı bir şey olduğunu; insanın ise bunun çok daha ötesinde varılacak bir mertebe olduğundan bahsediyor. Bu bana okurken Heidegger’in Dasein ile Das Man’ını anımsatmıştı. Tam olarak aynı olduğunu söylemek pek doğru olmaz ama genel olarak varmak istedikleri nokta bence aynı. ‘’ Kendinin farkına varabilmek, varlığını anlamlandırabilmek, benim varlığımın anlamı ne?’’ sorusunu sorabilmek.
    Nitekim İnsan bilgiye ihtiyaç duyar, sistemin dışına ve günlük hayatta bize dayatılan bilgilerin dışına çıkarsak edindiğimiz bilgilerin tümü aslında kendimize dair gizli kaldığını hissettiğimiz duygularımızın, davranışlarımızın nedenlerini çözümlemek üzerine kurulu. Yani Şeriati bilgi insanın kendisini bilmesi için ilk şarttır diyor. Kişi kim olduğunun var olduğunun farkında olmazsa olmuş ya da olmamış; yürümüş ya da yürümemiş, sevmiş ya da sevmemiş, ölmüş ya da ölmemiş bir fark yaratır mı ki? İnsan olarak kendini özel sandığı ve tabiattaki diğer tüm varlıklardan ayırdığı bilinç ‘’sözde bir bilinç’’olmaz mı?
    İşte burada insanın dört zindanı varlık sahasına çıkıyor aslında; tarihselcilik, sosyalizm, biyolojizm ve insanın kendi zindanı. Tarihselciliği kısaca; içinde yaşadığımız kültürün, dinin, binlerce yıllık birikmişliğin mahiyetimizi ince bir nakış işler gibi ilmek ilmek dokuması olarak tanımlıyor. Bir insanın ömrü otuz yıl ise bu otuz yılın ardında onun ait olduğu coğrafyanın binlerce yılını eklemek de gerekir diyor. Kitapta bir benzetme vardı çok hoşuma gitmişti; şöyle diyordu; insanı hayli hacimli bir kitaba benzetecek olursak, kitabın cismi varlığı insana, içinde yazanlar ise tarihinin, kültürünün cümleleri olmalıdır. Sonuç olarak her birey yetiştiği kültürün farkına varmalı ve kendini bilme aşamasında, kültürünün ona getirdiklerinin ve ondan götürdüklerinin bilincine varabilecek edimi sağlamalıdır. Peki bunu nasıl yapar insan? Şeriatiye göre; tarih felsefesi öğrenerek.
    Diğer bir zindan; sosyal çevre, insanın sosyal bir varlık olup çevresine göre şekillenmesi. Aslında buna diğerlerine nazaran her birimizin daha fazla aşina olduğunu düşünüyorum çünkü; Aristo dan beri süregelen ‘’insan sosyal bir hayvandır.’’ Sözünü hepimiz en az bir kez duymuşuzdur. Buradan çıkarılabilecek anlamlar kişinin kendisini çevresine göre şekillendirmesi, yani davranışlarından aldığı dönütlerle bir benlik inşa etmesi. Lakin Şeriati burada güzel bir ayrıntı vermişti. Burada ki sosyal tarih boyunca eksik anlaşılmış diyor kitapta, eğer sosyalliğe bakacak olursak gerek arıların, gerekse karıncaların bizden daha sosyal olduklarını söylüyor. Burada dikkat çekilmesi gereken yönün insan; politik bir canlıdır; ayrıntısını vurgulamak gerektiğinden dem vuruyor. Peki ne demek istiyor politik derken; işte burada insan tanımında kullanacağı ikinci kavrama geliyoruz. İnsan ‘’seçebilen’’ bir canlıdır. Yani verili bilgileri direkt alıp kodlayan bir makine değildir insan, bir düşünce ideoloji bir bilgi duyduğunda onu kendisine katıp katmaması gerektiğine kendisi karar verebilmelidir. İşte burada Şeriati insanın ikinci zindanı olan sosyal çevreden; sosyal bilimler aracılığıyla kurtulabileceğimizi söylüyor. Bilmek yine temel nokta; önce kendini sonra çevreyi bilmek ve bu bilgilerin ekseninde kendi bilmek istediklerini seçebilmek.
    Gelelim üçüncü zindana biyolojizm; yukarıda da bahsetmiştim alıntıdan. ‘’ Gülün letafeti otopsi parmakları altınsa solar.’’ Diyordu Şeriati. Öncelikle cümlenin naifliğine dikkat çekmek isterim. Bu sitede bir yorumda görmüştüm. Koyu bilimi (şuan ki bilimden bahsediyorum.) savunan bir arkadaşın yorumuna başka bir arkadaş şöyle yazmıştı. ‘’İnsanın seçtiği yolda huzur olmalı ve ben sizin yolunuzda hiç huzur göremiyorum.’’ O zaman okuyup geçmiştim aslında lakin bu alıntıyı okuduğum an aklıma bu küçük yorum gelmişti. Şeriati’nin bilim karşıtı olduğuna dair saçma ve asılsız bir önyargıya sahiptim aslında. Bunu buraya rahatça yazabiliyorum çünkü şahsı hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan böyle bir düşüncem vardı; aslında hepimizin kafasında bence biraz bu var. Yalnızca onun şahsına söylediğim bir şey değil bu. Genel bir bahis. Doğu düşünce dünyasına içimizde anlam veremediğimiz bir eksikliğe bir yetersizliğe sahibiz. Batının karşısında bir hiçiz; yetersizliğine.
    Lakin kitabı okurken; kimi yerlerde gözlerim doldu, aslında duygusal cümleler ya da bir karakterin dramı değildi okuduklarım; okurken kendimi ne kadar tanımadığımı fark ettiğimden olacak, bazen burukça gülümsedim. Bazen soyut tanımlara hayatımdan çokça örnekler bulabildim. Çünkü kitapta yazan o insanlar aslında biziz. Kitabın karakterleri tam olarak biziz. Bizim içimiz, bizim hissiyatlarımız, bizim yabancılığımız, bizim anlamsızlığımız.
    Bilim ilerledi diyor Şeriati, peki insana ne oldu? Hemen şu anda onlarca örnek verebilirim insana ne olduğuna bugün sabah yerde oturan iki çocuklu bir kadının önünden geçip yalnızca gözlerinin içine baktım, okulda birbirine sorumluluk yıkmaya çalışan grup arkadaşlarımı hayretle izledim. Muhterem Profesör bir hocamızın ‘’kankalarınıza kazık atın, çan eğrisi yapacağım, gerçek hayata alışın biraz, birbirinizi kazıklamayı öğrenin.’’ Gibi bilgece ithamlarını çığlık çığlığa yutkunarak dinledim, yemek yemeye gittiğimde peçete satan engelli birine hayır teşekkür ederim dedim. Metroda küçücük çocukların müzik yapmak bahanesiyle, yüzlerce insanın arasında ilk duraktan son durağa kadar gidip gelmelerini sadece izledim; evet sadece izledim. Ve nihayet eve geldiğimde üzerime sinen egzoz kokusuyla kendimi uykuya attım. Uyandım ve bu yazıyı yazıyorum; yarın yine okul var; okula gidip aktaranlı gayet havalı makaleler yazacağız; birbirimizle yalnızca çıkar için konuşacağız, rahat amfilerimizde göğsü açık; sınavlardan yüksek puanlar almış temiz ve aydın kafalar olarak geleceğimize katkı sağlayacağız. ‘’Başaracağız.’’ Lakin o kadın iki çocuğuyla hep orada olacak, o engelli birey peçete satmaya devam edecek, çocuklar tatlılıkları geçene kadar metrolarda müzik yapabilir miyiz sorusunu soracak, dünyanın bilmem neresinde birileri savaştan birileri açlıktan ölecek. Ve biz başaracağız, ve biz bilim yapacağız.
    Şeriati temel sorunu güzel bir benzetme ile açıklıyor. İnsanlık tarihi boyunca yapılmak istenen şey en güçlü en sağlam binayı inşa etmekti. Ama içinde yaşayacak olan insana kimse nasıl bir ev istediğini sormadı. Hissetmeyi unuttuk. Charlie Chaplinin Büyük Diktatör filminin final konuşmasında dediği gibi ‘’çok düşünüyor lakin çok az hissediyoruz.’’ İnsanın ihtiyacı olan hissetmek değil de nedir?
    Yazdıklarım gericilikle itham edilmeye çok açık farkındayım, lakin bir bilimdir ki paranın tekeline düşmüş olsun, nasıl insana mutluluk getirebilir? Karşı olduğum bilim değil. Duygusuzca tapılan makaleler. Makineleşme. Bizim insanı anlayan insan için uğraşan, insanın tapmadığı bir bilime ihtiyacımız var. Makineleşmeye değil.
    Ben kendime yabancılaşmak istemiyorum, hissetmek istiyorum. Yazmak istediğim çok fazla şey var. Ama burada noktalayacağım ki kitabı okuyacaklara da güzel şeyler kalabilsin. Güzel bir alıntıyla bitireyim;
    Paul Simon şöyle demiş; ‘’Bu aşamaları kat eden insan, yeni medeniyette bu hususiyetlere sahiptir; çeşitli aşamalara erişti ve sonra, sonra, sonra , sonra öyle bir yere ulaştı ki artık bugün hiçbir şeyin beklentisi içinde değil; hiçbir olayı, hiçbir ideali arzulamıyor, otobüsün gelmesinden başka bir şeyin yolunu gözlemiyor.’’
    .
  • 248 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Ötekini Dinlemek dizisinin 20. kitabı olan bu çalışmada, Chasseguet-Smirgel'in dediği gibi insanlığın evrensel hastalığı olan ideal hastalığı ele alınırken bazı ruhsal hastalıkların ortak çekirdeği açığa çıkarılıyor. Bu bağlamda sapkınlık, aşk, grup, yaratıcı süreç gibi görüngüler ele alınıyor. Aşağıda çalışmanın ilk üç bölümünden bahsetmeye çalıştım.

    "Ben İdeali" kavramı 1914'te yani, "üstben/süperego" kavramından çok önce Freud'un, Narsizm Üzerine (Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası) adlı yapıtında ilk olarak ortaya konulmasına karşın zamanla, üstbenin yanında, önemini ve statüsünü kısmen yitirmiş olarak görülebilecek bir kavramdır. Öyle ki köken itibariyle ben ideali, birincil narsizmin, ve üstben ise oidipus kompleksinin mirasçısıdır. Ben İdeali, birincil narsistik mükemmellik durumunun bir ikamesidir, bizim "ben"imizden bir çatlakla, bir yarıkla ayrıldığımız ve her zaman kapatmaya çalışacağımız yere, ikame olarak sunacağımız şeydir. Tabi burada Lacanyen bir terim olarak, "Yarık-Çatlama (Béance-Déhiscence)" kavramını hatırlayacak olursak (Lacan Sözlüğü) , en temel anlamıyla, insanın doğadan kopuşunu ifade ettiğini görebiliriz. Bu "yarık-çatlama" elbette 6. ve18. aylar arasındaki, ayna evresinde kendini ortaya koyar. Bu yarılma, özne-ben'in, nesne-ben [benlik]'e dönüşmesi sürecidir; yarılma, özdeşleşmedir, ki özdeşleşmek demek yabancılaşmak demektir. Öznenin eksikliği işte bu yarıkta gizlidir ve özne de zaten ancak bu eksiklik noktasında tanıyabilir kendini. Bu yarık bu çatlak, kültür ve doğa arasındaki çatlaktır. Lacan'ın, ayna evresi için "bir dramdır" demesi de ondandır ki, burada bedenine yabancılaşan bir varlıktan bahsetmekteyiz. Yetersizliğinden, eksikliğinden kurtulmaya can atarken, imagolara sarılıp bütünlük kurmaya çalışarak kendine yabancılaşan bir varlıktır bu. Fakat elbette bu yarık tamamiyle ancak ölümle kapanabilir, ölüm bütünlüktür çünkü, tamlıktır, dengedir. Sayfa 18-19'da Chasseguet-Smirgel şöyle yazıyor: "Hiçbir zaman gelmemiş olan bir şeyi beklerken, tam bir boşalma ve doyumun gerçekleşmesi için bir şeyler hep eksik kalır." (1938).

    Bu çalışmanın perspektifinde Freud'un "Hilflosigkeit" kavramı yatar, ve bu kavram da "bebeğin birincil aczi, kendi başının çaresine bakamaması, kendi kendine yetememesi, ötekine muhtaç olması" anlamlarını içerir. Bebeğin bu temel güçsüzlüğü onu, ötekini, gerçekliği, tanımaya iter. Karşımızda, altına sıçıp işeyince, kendi bokunu temizleyemediğinden müthiş bir acziyetle kıvranan bir yavrucağız vardır ve tüm bu cehennemin ortasında yardımına koşan bir bakım veren, anne, bir melek, cenneti getiren. İşte bebek, kendinden alınmış olan, tümgüçlülüğü/birincil narsizmi/kadir-i mutlaklığı, nesneye yansıtır yani onun ilk ben idealine. Artık bu andan itibaren yeni özdeşleşmeleri ve ben idealleriyle, trajik bir şekilde, kendi kendimizin ideali olduğumuz o yitirilmiş zamanı ararız. Yani ben'in olmadığı, iç dünya (innenwelt) ve dış dünya (umwelt) ayrımının olmadığı yitik zamanı. Geçmişte kaybettiğimiz ancak gelecekte aramaya koyulduğumuz yitik zamanı. Bu nedenle ölümün vaat ettiği yitirilmiş zamana kavuşmadan evvel, ona giden yolun her bir durağında oyalanmaya devam ederiz, bu duraklar kültürün sunduklarıdır; iyi kitaplar okumak, müzik yapmak , tiyatroya gitmek, evlenmek, çocuk yapmak, başarmak ya da her şeye lanet okumak. Birincil aczimiz bize tek şeyi talep ettirir artık; elbette sevgiyi. En geniş anlamıyla buradaki sevgi, yolda yürürken tanımadığımız bir insanın nezaket duyarak bize gülümsemesinden, romantik-cinsel duygularla bağlılık duyduğumuz insanın bize sevgi sözleri söylemesine kadar geniş bir alana yayılır. Yani sevgi, onaylanmayı ve kabullenmeyi içerir burada.

    Ben ideali ve sapkınlığa bakalım;
    Chasseguet-Smirgel, ben idealinin evrimi önündeki engellerin incelenmesinde, ben idealinin ve bireyin gelişiminde fikir edinmek adına "Sapkınlık" örneğinin anlamlı olacağını söylüyor. Sapkınlığın nedenleri arasında öne çıkan iki olgu var; (1)annenin çocuğa yönelik baştan çıkarıcı tavrı ve (2) anne ve çocuğun, babaya karşı suç ortağı konumunda olmaları. Tabi burada işlenen suç, babayı "bir yabancı, adam yerine konmayan biri, ihmal edilebilir bir nicelik" (s. 25) olarak nitelemektir. Yani anne(bakımveren anlamında), bu konum ve tavır itibariyle çocuğun evrimini durdurur. Erkek çocuğun ben ideali, fallik babaya değil fallik öncesi bir modele bağlanır. Peki, kız çocuk? O zaten çok daha önce sakatlanmıştır çünkü o normsal olarak, "gerçek" cinsel nesnesi olmayan bir ebeveynden doğmuştur. Yani esasında erkek ve kız çocuğun ikisinin de libidinal yatırımı başta anneye iken kız çocuk daha sonra anneden, yani ilk aşkından, dostundan hüsranla libido yatırımını çekerek, yeni yatırımını babaya yapar. Fallik evredeki erkek çocuğun nesnesi hâlâ anne iken kız çocuğu nesne değiştirmiştir, ilk nesne anne geride kalmış onun yerini artık baba almıştır. Bu nedenle ki sapkınlık kadınlara oranla erkeklerde daha sık görülür. Nihayetinde kız çocuk nesne için doyurucu bir nesnedir çünkü.
    Sapkın sahtekârdır, çünkü "sahte" fallusun, öznenin fallik penis olarak dayatmaya çalıştığı kendi anal penisini ikame eden "fetiş"tir. Yani fetişizmde nesne, öznenin narsistik tamamlanmışlığını temsil eder. Sapkın kendi sahte fallusunu yaratan kişidir bu anlamda. Sapkın için her şeyden önce gelen, kendi ben'idir. Sapkın, fallik öncesi nesneleri idealleştirerek, babayı tanımayarak kendi benine narsistik yatırım yapma olanağı yaratır. Chasseguet-Smirgel şöyle diyor bölüm sonunda: "... sapkının tedavisinin kaderi, ben idealinin hareketliliğine, yani baba imgesine yeniden narsistik yatırım yapma olanağına bağlıdır; bu da belirli bir düzeyde, antidepresif mekanizmaların göreli zayıflığı ve telafi edici mekanizmaların yetersizliğiyle (örneğin madde bağımlılığı) iç içe geçer. " s. 37.

    Ben idealinin gelişiminde annenin çocuğa verdiği narsistik onayın dozunun önemini sanıyorum ki sapkınlığı anlamaya çalışırken görüyoruz. Yani çocuğa verilen narsistik onay, çocuğu o evrede takılıp kalmaya özendirmeyecek biçimde yeterli düş kırıklığını barındıracağı kadar, çocuğu geri dönmeye itmemesi için de yeterli ödülü sağlayabilmelidir. Çocuğun ben idealinin yani biricik projesinin kalbi olan umudun korunması için bu optimal kırılmalar gereklidir. >>(Oyun ve Gerçeklik) Ve öyleyse eğer her yeni zafer, yas içerir.

    Şimdi daha önce yukarıda demiş olduk ki bizi doyumsuz kılan, bu anlamda ileriye taşıyan şey kendi kendimizin ideali olduğumuz zamanların özlemidir. Peki öyleyse yolumuzda ilerlerken, kültürün içinde, bu özlemi en iyi şekilde ne giderebilir, tabi ki aşk. Aşk, ayrılık travmalarımızı, bu anlamda pasifize etmeyi amaçlar. Aşkta, anlaşılmamak söz konusu olmaz, olamaz, aşık olduğumuz kişi ile o ilkel, yitik zamandaki eşduyumu kurarız, şarkıda dediği gibi,

    Ben ağlayınca ağlayıp gülünce gülen
    Bütün dertlerimi bölüp kalbimi bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen

    Aşk, öznenin narsistik libidosunun bir kısmının nesneye aktarılmasıdır yani nesne (aşık olduğumuz kişi), ben idealinin yerini tutmuştur. Bu anlamda nesne değerlendikçe, parladıkça, muhteşemleştikçe, güzelleştikçe, özne daha az talepkar ve mütevazi olur çünkü nesne, ben'i soğurur, emer. "Ben, ben olmaktan çıkıyorum." diyen aşık, narsizminin sınırlandığını ifade eder bu bağlamda. Fakat yazar uyarır; bu narsizmin çekilmesi görünüştedir çünkü eğer öyle olsaydı depresif bir ton kazanırdı aşık olma durumu. Oysa aşık olan kişinin ilkin büyük heyecan ve sevinç duyduğu aşikardır. Chasseguet-Smirgel şunu kaydediyor "Bana öyle geliyor ki aşkta -ve ilk anlardan itibaren-, seçim anından başlayarak, özne ve nesne, ben(özne) ile ben ideali(nesne) arasındaki ilişkinin nesnelleşmesini temsil ederler. Başka bir deyişle, özne kendini ete kemiğe bürünmüş idealinin yanı başında bulur. " s. 63.
    Freud 1921'de şunu der, "İnsanlar arasında en kalıcı bağları yaratan şey, amacından sapmış cinsel eğilimlerdir. " Bu bağlamda aşkın süreklilik sağlaması, cinsel hedefinden sapmış saf şefkat öğeleriyle birleşmesine bağlıdır. Yani aşık olduğumuz kişi, verili bir anda doğaüstü mükemmelliğiyle değil, eksikliğiyle de sevilebilecektir. Aşk, öznelerinin, yeri geldiğinde annelik yapabilmesidir. Aşk, öznenin nesnesine yanılsama sunabilmesini ister. Tıpkı ideolojik grubun özneye sunduğu tümgüçlü anne yanılsaması gibi.


    İÇİNDEKİLER

    Sunuş, Saffet Murat Tura

    Giriş Notu
    Giriş
    1. Ben İdeali ve Sapkınlık
    2. Ben İdeali ve Gelişimi
    3. Ben İdeali, Âşık Olma Durumu ve Genitallik
    4. Ben İdeali ve Grup
    5. Ben İdeali ve Yaratıcı Süreçte Yüceltme
    6. Ben İdeali ve Benin Gerçekliğin Sınanmasına Tabi Tutulması
    7. Üstben ve Ben İdeali
    Sonuç Yerine
    Ek: Freud'un Yapıtında Ben İdeali

    Kaynakça:
    Kitapta Gönderme Yapılan Metinler
    Freud'un Yapıtında Ben İdeali
    Freud'un Yapıtında Yüceltme (P. Letarte)
  • ...grup, evrimin ve öznenin gerçekleştirdiği özdeşleşmelerin el çabukluğuyla yok edilmesini onaylar ve genitallik öncesini idealleştirmesine yardımcı olur..
  • Aslında, ideoloji üzerine kurulan bir oluşumun kendi inancını yaymaya çalışmaması ve yalnızca düşmanlarını değil...., aynı zamanda kendi dışında kalan her şeyi yok etmeye çalışmaması olanaksızdır.
  • Joseph Sandler, üstben üzerine makalesinde (1960) şu saptamada bulunur: "Aslında, başka yerden yeterli bir narsistik destek elde edebildiği kimi durumlarda, ben, üstbenin tüm kriterlerini ve davranış kurallarını tamamen göz ardı edebilir. Bu etkileyici görüngüyü, bir üniformayı taşımanın ve bir grupla özdeşleşme duygusunun sonucu olarak ideallerde, kişilikte ve ahlakta ortaya çıkan çarpıcı değişikliklerde gözlemleyebiliriz. Bir grubun ya da önderin idealleriyle özdeşleşmenin sağladığı narsistik destek yeterliyse, o zaman üstbenin tümüyle göz ardı edilmesi ve işlevlerinin, grubun idealleri, davranış kuralları ve tutumu tarafından üstlenilmesi mümkündür. Eğer grubun bu idealleri, içgüdülerin dolaysız bir tatminini sağlarsa, kişilikte tam bir dönüşüm ortaya çıkabilir; ve üstbenin bu biçimde terk edilmesinin nerelere varabileceği, Nazilerin son savaş öncesinde ve sırasında işledikleri tüyler ürpertici cinayetlerde açıkça görülebilir."
  • Eşitlikçi ideoloji hadım edilme kaygısı karşısında bir savunmadır. Grupta aynı biçimde ilkel sahnenin yadsınması da kendini gösterir. Grup kendi kendini döllemiştir. Kendi başına tümgüçlü bir annedir. Söz konusu olan, merkezi bir kişi (yönlendirici) etrafında değil, bizzat grubun etrafında örgütlenmektir. Dolayısıyla grup yanılsaması, "narsistik yaralarını iyileştirme" ve iyi memeyle (ya da tümgüçlü anneyle) özdeşleşme arzusunun gerçekleşmesidir.