• HAYATI ERTELEME ...
    Kırmızı elbisesi gardrobunda asılıydı, Annem ölürken,
    O tüm yaşamı boyunca giydiği,
    Dizi dizi koyu renkli, eski elbiselerin yanında,Adeta sırıtıyordu.
    Beni çağırmışlardı, Ve annemi gördüğüm anda
    Çok fazla ömrünün kalmadığını anlamıştım.
    Kırmızı elbiseyi görünce ,ona ;
    "Anneciğim, ne kadar güzel bir elbise bu böyle!" dedim.
    "Hiç üzerinde görmemiştim"
    "Hiç giymedim ki " dedi usulca.
    "Otur yanıma Millie, Eğer ölmeden önce başarabilirsem
    Sana bir ders vermek istiyorum."
    Yatağın kenarına ilişiverdim.
    Annem derin bir soluk aldı,
    Hiç tahmin edemeyeceğim kadar derin bir soluk.
    "Çok fazla vaktim kalmadı ama, artık bazı şeyleri görebiliyorum,
    Size hep iyi şeyler öğrettiğime inanırken,çok yanlış şeyler
    öğrettiğimi fark ettim."
    "O nasıl söz öyle anneciğim ?"
    "Öyle,her zaman , iyi bir kadının asla önce kendisini düşünmemesi gerektiğine inandım, Hep başkalarını düşünmeliydim kendimden önce. Onun, bunun, her zaman herkesin isteklerini yerine getirmeliydim, Benim isteklerim ise, başkalarının isteklerinin altında
    ezilip kaldı hep. Belki günün birinde benim isteklerim de gerçekleşirdi. Ama o gün hiç gelmedi. Tüm yaşamım böyle geçti, fedakarlıklarla. Baban için, erkek kardeşlerin ve kız kardeşlerin için, senin için yaptığım fedakarlıklarla."
    "Evet , anneciğim, bir annenin yapabileceği her şeyi yaptın.
    "Ah, Millie ah, ne senin için, ne de onlar için yaptıklarımın bir yararı olmadı. Anlamıyor musun? Sizlere hataların en kötüsünü yaptım.
    Kendim için hiçbir zaman hiçbir şey istemedim.!"
    "Baban şimdi yan odada,öfkeyle duvarlara bakıyor.
    Doktor ona öleceğimi söyleyince,
    Yanıma geldi ve ölmeden önce öldürdü beni.
    "Ölemezsin, beni işitiyor musun?
    Bana ne olacak sen ölünce?."....
    Evet, çok zor olacak , biliyorum.
    Mutfakta tavanın bile nerede olduğunu bilmez , biliyorsun."
    "Ve sizler, çocuklarım, her zaman, hepinize koştum.
    Haftanın yedi günü... Evde ilk uyanan, son yatan hep ben oldum.
    Yanık ekmekleri ve en küçük çöreği hep ben yedim."
    Bir kadının verici olmaktan öte bir görevinin olmadığını,
    Hatta bir kadının verici olmazsa, var olmadığını öğrendiler.
    Biriktirdiğim her kuruşu, giysilerinize, kitaplarınıza harcadım,
    Çoğu zaman gereksiz bile olsa. Yaşamımda bir kez bile , alışverişe çıkıp, kendime güzel bir şey satın almadım. Sadece geçen yıl, gördüğün o kırmızı elbiseyi aldım. Sakladığım bir yirmi dolarım vardı. Tam çamaşır makinesini tamir ettiririm o parayla derken,
    Eve o koskoca paketle döndüm o gün. Baban çok üzdü, yıktı o gün beni.
    "Böyle bir elbiseyi nereye giyeceksin ki?
    Operaya mı gideceksin yoksa?
    Sanırım haklıydı. O elbiseyi hiç giymedim,
    Mağazada denemek için giymekten başka.
    "Ah Millie, eğer bu dünyada kendini düşünmezsen,
    Öbür dünyada mutlu olunur sanırdım.
    Ama artık inanmıyorum buna. Bence Tanrı, isteklerimizi bu dünyada
    Ve şimdi gerçekleştirmemizi istiyor bizden.
    "Millie, şimdi bir mucize olsa
    Ve bu yataktan kalkabilsem,annen çok farklı bir insan olurdu.
    Ama ben sıramı böyle savdım.
    Belki zor olurdu öğrenmem,
    Ama öğrenirdim Millie, ÖĞRENİRDİM!
    Annemin bana son sözleri şunlar oldu;
    "Millie, benim yolumdan gitme,söz ver bana."
    Anneme söz verdim. Annem ise sırasını savdı.. Ve son nefesini verdi.
    Buna benzer pek çok şey okumuşuzdur. Hemen hepsi de yaşamı ertelemememiz gerektiğini ve her günü yaşamın son günü gibi yaşarsak, yaşama anlam katacağımızdan söz eder. Ben bunu okurken çok sevdiğim bir dostumu hatırladım. Yirmi yıllık evliliğini ihanet nedeni ile bitirme noktasındayken yanındaydım ve ağlıyordu. "Biliyor musun?" dedi, "Ben niye ağlıyorum?"
    "Yirmi yıldır hemen her gün pilav yaptım, evdekiler seviyor diye.Kimi gün şehriyeli, kimi gün domatesli, kimi gün bulgur.
    Bir tek gün bile sade pilav pişirmedim.
    Oysa benim en sevdiğim Sade pilavdı....!
  • Umutsuzlar Parkı

    I.
    Biliyorsunuz parkların
    Sizi çağıran tarafları
    İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
    Orada saklanıyor onlar
    Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
    Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
    Dağınık mavisiyle gözlerinin
    Sevgi vermez kadın uçlarıyla
    Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
    Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
    Yalvaran bakışlarıyla - nasıl da sevimsiz -
    En kötüsü, belki de en kötüsü
    Bir duygu açlığıyla soluyarak
    Parklara yerleşiyorlar, parkların
    Onları çağıran köşelerine
    Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
    Bacak aralarından
    Çömelmiş, öyle sakin
    Selamlıyorlar
    "Günaydın" diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
    Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
    Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
    Acılar alıp veriyor dünyadan
    Dillerini gösteriyorlar, dizkapaklarını
    Bir sıkıntı şiiri gibi
    Sıkıntı
    İşte
    Tam orada duruyorlar.

    II.
    Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
    Her cümlede iki tek göz, bu kimin
    Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
    Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
    Ya da tam tersine
    Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
    Sulardan ürpermek gibi dokununca,
    Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
    Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
    Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
    İş edinmişim öyle kimsesizliği
    Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
    Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
    Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
    Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

    Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
    Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi?
    Onu da tatmak gibi
    Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
    Ama gitmenin saati geldi
    Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
    Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
    Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
    Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
    Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    Öyle iş olsun diye mi, hayır
    Bilirim içerde kendimi bulacağımı
    Dışarda görüldüysem inattan başka değil
    Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
    Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
    Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
    Ve açıyorum bütün muslukları
    Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
    Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
    Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
    Alıştım istemiyorum.

    III.
    Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
    Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
    İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
    Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
    Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
    Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
    Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
    Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
    Değişmek
    Biri mi öldü, biri mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
    Bana kızıyorlar sonra, anısızın bana
    Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
    Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
    Ve geçilmiyor ki benim
    Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

    Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
    Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
    Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
    O yapayalnız olmaktaki kendimi
    Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
    Sanki ben upuzun bir hikâye
    En okunmadık yerlerimle
    Yok artık sıkılıyorum.

    IV.
    Biliyorsunuz, size geldim sadece
    Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
    Peki bu sevinmek niye?
    Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
    Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
    Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
    Eski bir insandınız merdivenler gıcırdıyordu
    Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
    Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
    Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
    Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
    Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
    Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
    Biliyorsunuz olmazdı
    Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
    Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
    Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
    Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
    Sadece bu.

    Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
    Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
    Yeniden yeniden yeniden
    Yeniden hazırlanıyoruz
    Sanki bir güzelliği ödüyoruz
    Belki bir güzelliği ödüyoruz.

    V.
    Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
    Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
    Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
    Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
    Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
    Güneşler girer çıkar ellerinize
    Biriyle konuşursunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
    Kim bilir, belki de buluşursunuz
    Söz verip sizi bekletenlerle
    Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
    Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
    Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

    Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
    Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
    Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
    Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

    Nereye gidiyorsunuz ama nereye
    Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
    Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.

    VI.
    Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
    Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
    Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
    Belki de kim diye sorsalar beni
    Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
    Belki de alıp başımı gideceğim
    Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
    Nereye, ama nereye olursa gitmenin
    Hüzünle karışık bir ağrısı.

    İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
    Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
    Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
    Şafaklar kadar güzel adımı
    O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
    Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
    Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
    Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
    İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
    Bekledikleri kadar.

    Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
    Varınca kıyıya birden
    Değilsin artık gemici.

    VII.
    Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
    Bir cümle, bir iyi söz, gene anlamadım
    Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
    Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
    Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    O gün bugündür işte - ben mesela
    Çok usta bir avcının gözleri karşısında
    Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
    Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
    Ki birdenbire açılan kucaklarında
    BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün - o beyaz
    Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
    Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
    Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
    Kapımı çaldıklarında - bunu size söylüyorum anladınız
    Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
    Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
    Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
    Elinde bir bıçakla
    Ve öldürmek isterken - kimiyse kimi
    Gülünç, sebepsiz, bilinçaltı
    Ama tutalım, koyvermeyelim
    Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
    Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
    İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
    Biri mi öldüydü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
    Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi hiç bitmeyecek bir masal
    Kimbilir n'olduydu gene
    İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
    Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
    Saatin kaç olduğu - üstelik sorulmaz ki
    Sabaha kadar sabaha
    Uyuyup uyandığımız
    BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
    Ve konuşmalarımız, öylebüyüdüler ki peşi sıra
    Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
    Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
    Bulup da çıkardığımız
    Konuşmalar:
    - Biri geliyor sözü değiştirelim
    - Yürüsek açılırdık
    - Bu ne uzun bakmak kendinize
    - Ağzım mı kokuyor ne, yaa!... çok kötü bir günümdeyim
    - Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
    - Annem mi, çok sevinecek..
    - Belki de sinemaya gideriz..
    - Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
    - Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
    - Bana kalırsa..
    - Evet size kalırsa
    - Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
    - sus!
    - Biri geliyor
    - Biri geliyormuş sözü değiştirelim..

    Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
    Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
    Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
    Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
    Lale de saçlarını kestirmeli
    Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
    Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
    Bana kalırsa babamın mineli saati
    Tek bşaına bütün bir odayı dolduruyor
    Hele annemin güneş gözlükleri
    Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
    Aaaa! kitaplarınız
    BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

    Üstelik bitecek gibi değil
    Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor - düpedüz ilgisizlik
    Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
    Bir hırsız giriyor ellerinize polisler hırsızı kovalıyor
    Daha akşama çok var - olsun - biri sizi öpmeye hazırlanıyor
    Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
    Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
    Balıkları nereden geliyor soframızın hele
    Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
    Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

    İşte biz böyle yapıyoruz.

    VIII.
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Bilmem, çok uzakta biri sevindi
    Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
    Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
    Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
    Bir bakış, bir korku, ya da gereksiz bir eşya
    Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
    Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
    Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
    Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
    Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi, gene aklıma
    Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
    Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
    Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
    Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
    Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
    Bilmem, çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
    Ben biraz esmerdim, o kadar
    İşlerim kötü gitti
    Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
    Yaşayanlar güzeldi
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
    Sur sışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
    Mezarlar gördüm, müzeler daha güzeldi
    Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
    Ben boncuğu hiç sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
    Demek çok uzaklarda biri sevindi
    Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
    Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
    Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
    Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
    Akşamlara dek bir masa katılığınca gülen
    Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
    Ayrılmadım işte o
    Beklediğim ölüden.

    Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
    Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
    Öyle ki, biralar, yaz günleri onunla biraz güzeldir
    Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
    Yalnızlıktan
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
    Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
    Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
    Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
    Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
    Kocaman bir adamdı dışardakiler
    Bilmem, böylece kaça çıktı beklediğim ölüler
    İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
    Şaşırmış arıyordu - ben miydim neydim -
    Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
    Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
    İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

    Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
    İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
    Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
    Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
    Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
    Yalvaran gözleriyle - açılmış açıldıkları kadar -
    Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
    - Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri -
    Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
    Belki de yitirilmiş, yok bakacak yeri
    Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
    Size çiçekler aldım, adım yazdım üstüne, iyi bilmeli
    Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
    Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
    Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
    Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

    IX.
    Artık ne uyanmak için bu sabahlar
    Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
    Üstelik ne de bir karanlıkla anlatıyoruz bu düşünceyi
    Ne açıp da ağzımızı tek kelime
    Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
    Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
    Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
    Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
    Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
    İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler - Hıh sığınmak!
    Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
    Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
    Diyoruz, belki de
    En önce İsa alışmıştır kendi söylevlerine
    Sonra da biz; ya durmak, ya a bir zincirle oynamak bütün gün
    Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
    Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
    Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
    Bakınca duvarlara - üstelik böyle de bakmak kendimize
    Bir ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
    Diyoruz - ve gülünçtür bu - herkesin işi bizi anlamak
    Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

    Karımı soruyordunuz, her zmanki gibi çok geveze
    Bir gün onu yaşarken görmüştüm - görmüştünüz
    Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
    Yani ben ne yaptıysam, o sizin de yaptığınızdı biraz
    Ben ki neyi yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
    Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
    Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
    Konuşup duruyordu gene akşamla dek
    Kumarsa kumar, içkiyse içki
    Yani bir kedi gelirdi arada bir
    Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
    Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
    Tırnakları kirli bir oğlanla
    Bir gemici durmadan sıkıntıyı anlatır
    Şişeleri devirirdi elinin tersiyle.

    Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
    Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
    O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
    Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
    Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
    Uyudum uyudum uyudum öylesine
    Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
    Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
    Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
    Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
    Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm, ama döğüştüm
    Birinde yaralandım, üç dikiş vurdular göğsüme
    Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
    Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
    Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
    İsteğim kirli işlere karışmaktı, olmadı

    Bir gün de bir lokantaya girdin, yanımda biri vardı
    İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
    Böyleyken garsonun biri elini kesti
    Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
    Masaya geldi derken usulcacık masaya
    Geldi: ne içersiniz? Sahi biz ne içermişiz?
    Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
    Çıkalım dedim, o yanımdaki kız gibi herife
    Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
    Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
    Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
    Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
    Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
    Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım!
    Nereye, ama nereye?

    Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
    Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
    Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
    Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
    Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
    Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
    Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
    Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu adamlar
    En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
    Alıştım gitti
    Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
    Sonra da bir bara gittim - neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim, biriyle buluşacaktım - sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla...
    Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
    Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
    Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
    Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
    Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
    Elbette, kim ne der, inanmışım ben
    Bir keder, bir susuş ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
    Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
    Girmeler, çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
    Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
    Birden aklıma geldi, dilimi çıkardım onlara
    Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
    Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
    Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
    Öyle ya, elimi kestimdi ben - ne yani, deli değilim ya!

    Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
    Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
    Bardaklar büyümüş - o gün bugündür anlatamam büyümeyi
    Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
    Bir kedi esniyordu - ben gördüm - üstünde şehirlerin
    Bir böcek - yetişir be - dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
    Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
    İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
    Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
    Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

    Kalktım bir bara gittim - neee! bara mı gittiniz?
    Doğrusu müzeleri gezecektim, biriyle buluşacaktım - sonra da
    Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
    Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
    Hiiiç!
    Alışmak, sadece alışmak.

    Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
    İnanın yattımsa
    Ama bilmiyorum.

    X.
    "Ya ne yapmalı" diyor annem bu geçkin çizgileri
    "Yıllardır aynı evdeyiz" bunu ne yapmalı
    Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
    İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
    Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
    Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
    Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
    Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
    Düşünsek bile şimdiden - düşünemiyoruz ya
    Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
    Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
    Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
    Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
    Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
    Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
    Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
    Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
    Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
    Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
    Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
    Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
    Kim bilir n'olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
    Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmak istemiş o kadar
    Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
    Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
    Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz

    Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
    İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
    İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
    Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
    Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
    Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
    Sonra bir tramvay daha geldi.

    XI.
    Size baktığım yol uzamakta
    Kendine baktığım yol uzamakta
    Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
    Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
    Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
    Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
    Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
    Belki de biri seslenir, güneşler, güneşler tutan uyruğunda
    Bir resim görürüm ya da - ortalık inceydi biraz
    Ya da bir resim gördüm; köşede, antikacıda
    Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
    Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
    Ne zaman? elbette sabahları
    Sabaha baktığım yol uzamakta
    Bilirim, her şey tamam, yemek de yendi kurtuldum
    Uykuya baktığım yol uzamakta
    Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
    İki perde arası soğuk bir limonata
    Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
    Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
    Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
    Bitmesi bir olayın - ölüm mü geliyor aklınıza?
    Kim bilir, belki de ölüm
    Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
    Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
    Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
    Belki de yürüyorken, iki taşıt arasında
    Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı
    Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
    Dünyaya baktığım yol uzamakta
    Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
    Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
    Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
    Oraya baktığım yol uzamakta
    Ya da bir bahçedeyiz - üstelik kadınlar vardı
    Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
    Ya da bir toplulukta - iyi yaptınız!
    Bu çok hoştur! - size söylüyorum - yaramaz çocuk!
    Beni de sandınız! - evde mi? - hayır! limonlukta
    Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
    Ya da aklınız olacak sizi bir yangına yerine bağladı
    Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
    Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
    Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
    Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
    Ve sanki he olay, her davranış, ölümün bitişiğinde
    İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
    İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
    Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda:
    AIU, İAO, AĞ UĞ AĞ
    Ve kahkahalar arasında kahkahalar
    Orada, aşağıda
    Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
    Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
    Sallanıyorsunuz boşlukta.

    XII.
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi - tak
    Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
    Bilmem ki gelir miydi? - saat üç buçuk - üstelik hava..
    Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
    Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi - tak
    Acaba?
    Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
    Boşandı taptaze üçler halinde bir yağmur
    Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
    Belki de unutmuştur.
    İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
    Herkesin akşamı onu buluyordu
    Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
    Sizi bekliyorum - beni bekliyormuş - niye olmasın?
    Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
    Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
    Ne tuhaf! - Ben olsam! - ne çıkar ben olsam da
    Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
    Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
    Çıkmadı, ama çıkacak - babası sesleniyor
    Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
    Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalı batıracak
    Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
    Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
    İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
    Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
    Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
    Bir kurşun, bir kurşun daha
    Yere serecektir bir serseriyi
    Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
    Bir küfür, bir patırdı ve babası çıkışıyor
    Annesi, annesi biliyor başına geleceği
    Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
    Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
    Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
    Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
    Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
    Yanmış bir cep saatimi aklımda tutmuştum yıllarca

    Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
    Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnemedi bak
    Demek siz! - koca ihtiyar! - ıslandım işte!
    Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
    Hey Tanrım neye yaradı sanki unutulmak
    Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
    Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa bakıyordu ustaca
    Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
    Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
    Evet, sahiden, niye?
    Soruyor kadın:
    Bu yaz yağmurları..

    XIII.
    Şimdi her yerden bakıyorlar - demek uykusuzum -
    Kral birini çağırıyor uykusu bitmiş olarak
    İşte salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
    Vahalam'da, bilmem ki neresidir Vahalam
    Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
    Bir tarla konusu
    Oy bre dolduran doldurana boşluğu
    Babamın akıttığı kan
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
    Babamı tanıyorum; çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
    Eksiği yok küfürden yana
    Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
    Belki de gelenek bu
    Al kılçıklarıyla ve hep birden - tamam!
    Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

    Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kâğıda
    Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
    Hırçın ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
    Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
    Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
    Kırmızı elleriyle
    Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
    Evet, sizi anlıyorum
    Yani kendimi
    Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
    Ve işte bilmiyorum katil kim
    Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
    Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
    Saat beş, diyorum erken dönmeli eve
    Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere
    Gene bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
    Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
    Olanca aklığıyla, ve hep birden - tamam!
    Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

    Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
    Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
    Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
    Camlarda iri bir gölge derinleşiyor, o
    Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
    Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
    Ben sadece paltomu giyiyorum

    Akşam
    Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
    Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
    Karısı ve dört çocuğuyla
    Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
    Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
    Başkaca bir şey olmuyor
    Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

    Duvara alıştırıyorum gözlerimi - siz nesiniz duvarlar?
    Hiiiç! sadece duvarız biz
    Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
    Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
    Bir şapka gene bir şapkaya asılı
    Bir palto gene bir paltoya
    Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
    Evet onu anlıyorum
    - Yani kendimi -

    Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
    Bir burgu gene bir gurguyu oyuyor ayrıca
    Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
    Hey tanrım! omuzlu, güçlü, kuvvetli
    Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

    Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
    Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
    Çiçekler alıyorum, bitmeyen çiçeklerini gecikmelerin
    Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
    Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmakti Vahalam
    Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
    Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
    Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
    Bir duvar resmi gibi konuşuyor
    Kral?
    Kral uyandı.

    Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
    Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
    Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
    Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
    Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
    Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
    Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
    Diyorum
    kim bilir
    belki de
    tamam!
    Orasıydı Vahalam.

    XIV.
    İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
    Kremler, pudralar, iç bulantıcı koular gibi
    Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
    Bir çocuk delinmiş bir kovayı sürdü - nereye?
    Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
    Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
    Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
    Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor - acaba
    Evet, çok değil, konuşurken düzeltiyoruz
    Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
    Ama biliyorsunuz ki gene de
    Hepimiz, işte hepimiz
    Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

    Gözler mi? tavana dikili, hayır, pencereye
    Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
    Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
    Mağralar, denizler, gökyüzleri değil de
    Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
    Orman, dağ, kısacası evrenle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
    Biz bu tavanı bilmeden eski rengine boyuyoruz
    Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor - acaba?
    Evet çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
    Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
    Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
    Kim bilir, belki de biz
    Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

    Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
    Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
    Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
    Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
    Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
    Cansız
    Ve gidip geliyoruz dikkatle.

    ÇOĞULLAMA
    Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
    Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
    Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor - acaba?
    Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
    Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
    Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
    Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.

    Edip CANSEVER
  • 528 syf.
    Türk Edebiyatında polisiye romanlarının öncüsü olarak tanıdığımız Ahmet Ümit'in okuduğum ikinci eseri olarak yer almaktadır kütüphanemde. Bu eseri aslında sırf cinayeti aydınlatmaya çalışan klasik polisiye romanları olarak değerlendirmek yanlış olur. Yer yer verilen tarihi bilgiler beni daha çok cezbetti desem yeridir özellikle olaylar bakımındanda büyük benzerlik oluşturmaya çalışılan Fatih Sultan Mehmet Han bölümleri.. tekrar tekrar okuduğumu belirtmeliyim. Ayrıyaten felsefik ve psikolojik bilgilendirmeler ve göndermeler de mevcuttur. ilk sayfasından itibaren kitap kendi içine almayı başarmıştır ve oldukça sürükleyici bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitapta tam hikayeleri bağlantıladım, ipuçlarını aldım katili buldum diyorsunuz yani tam düğüm çözülüyor derken her şey birbirine giriveriyor tekrardan en başa dönüveriyorsunuz. Katil adayları habire değişip duruyor ve en sonunda bu kadar basit bir kişinin basit bir nedeni ile bu cinayeti işleme neticesi beklentinizi düşürse de okunmaya değer bir eser olduğunu düşünmekteyim tavsiye ederim okumak isteyen arkadaşlarıma da ve incelememi kitabın sonunda da yer alan ve benimde paylaşmak istediğim bu dokunaklı mektupla bitirmek isterim:

    Merhaba Müştak,
    Biliyorum çok geç kaldım, biliyorum çok daha önceden yazmalıydım sana. Yapamadım. Dürüst olacağım, yapamadım değil, yapmadım. Ümit vermekten korktum, seni yeniden hayal kırıklığına uğratmaktan, incitmekten... Aradan geçen bunca yıldan sonra, belki de senin değişmiş olduğunu umarak kalemi elime alabildim nihayet...
    Dışarıdan bakıldığında hataymış gibi görünmüyor. Chicago’ya gitmekten söz ediyorum, İstanbul’dan ayrılmaktan... Evet, sanırım doğru bir iş yaptım buraya gelmekle, tabii kendi açımdan... Belki eksik olan, seninle yüzleşmememdi. Ama bunu düşünmediğimi sanma sakın. O iki satır mektubu bırakıp kaçar gibi İstanbul’dan ayrılmak... Kabul ediyorum rezilce tiir davranıştı. Utanç verici... Hem sana saygısızlıktı, hem de kendime. Uçaktan inene kadar vicdan azabı içinde kıvrandığımı söylesem, bilmem inanır mısın? Oturup konuşmalıydık. Bu ilişkinin artık bittiğini anlatmalıydım sana... Evlenmemizin bir felaket olacağını... Sonunda ikimizden birinin akıl hastanesine gidebileceğini ya da birimizin ötekini öldüreceğini... Muhtemelen katil sen olurdun, ben de kurban... Ama seni cinayet işleyecek hale getirinceye kadar epeyce
    uğraşmam gerekirdi.
    O kadar iyisin ki... Keşke olmasaydın. Keşke hepimiz gibi olsaydın. Normal insanlar gibi; bencil, vefasız, duyarsız... Ne yazık ki değilsin... Ne yazık ki derken kendim için değil, senin için üzüldüğümü söylemeliyim... Tıpkı benim yaptığım gibi insanların seni incitmesine hep açık olacaksın. Keşke değişebilsen demeyeceğim, biliyorum yapamazsın. Belki bir anlığına sinirlenir, bir anlığına gözün hiçbir şey görmez olur, bir anlığına içindeki nefret boğazından düğüm düğüm yükselir ama hiç bir zaman haykıramazsın, öfkeyle sıkılmış
    yumruğunu havaya bile kaldıramazsın. Sen kimseye vuramazsın, küfretmeyi bırak, azarlayamazsın bile... Hayır, sakın deneme, istesen de değişemezsin...
    Aslında en çok bu yanını sevmiştim senin. Ötekilerde
    olmayan bu anlaşılmaz masumiyetini, hesapsızlığını... Fakat bir gün geldi, ne yazık ki bitti... Sen değil, ben değiştim. Belki kötü biri olduğumdan, belki bencilliğimden, belki sadece sıkıldığımdan...
    Gerçekten özür dilerim ama bitti. Seni kırmamak için, belki yıkmamak için demeliyim, bu bitti duygusundan kaçmaya çalıştım. Sana duyduğum aşkın sürdüğünü telkin ettim her gün kendime. Hatta şu evlilik meselesine inanır gibi oldum. Zavallı annem bile heveslendi bu bizim deli kız baş göz olacak diye... Fakat olmadı, yapamadım. Denedim Müştak ama inan bana başaramadım. Belki sen farkında değildin, bu ilişki
    bana çok ağır gelmeye başlamıştı... İşin korkuncu sen o
    kadar başka bir dünyada yaşıyordun ki, o kadar çok inanıyordun ki ilişkimize, bittiğini söylemeye cesaret edemedim.
    İşte hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden enfes mektuplarını bu yüzden cevaplamadım. Herbirini en az birkaç kez okumama rağmen, her okuyuşumda gözyaşlarımı tutamayışıma rağmen sana karşılık veremedim. Çünkü aşk benim için bitmişti, ama sen değil... Saçmalama deme hemen, dur, kızma... Seni gerçekten de seviyordum... Keşke hep
    yanımda olsaydın... Hep birlikte yaşayabilmeydik. Hayır, bir ağabey gibi değil, bir arkadaş, kadim bir dost gibi... Küçümseme, çoğu zaman iyi bir dost, delice âşık olduğumuz bir sevgiliden çok daha önemlidir. Elbette dost olarak kalamayacağımızı çok iyi biliyordum, çünkü bana hâlâ
    âşıktın. Ne demişti Tahir Hakkı... “Aşk, dostluğu öldürür.” Sen bana âşıktın, bunu bir kader gibi görüyordun, bir alın yazısı gibi... Belki de sonsuza kadar öyle kalacağına inanıyordun... Daha fenası bunu bana da inandırmıştın. Bir kadın için belki de gurur verici bir durum, ama ben azap çekiyordum... O kadar cömert, o kadar teklifsizdin ki, şu Çeşm-i Lal meselesi diyorum. Onu bana hediye edişin... Nasıl ezildim bilemezsin... Halbuki o gerdanlık muhteşemdi. Hayatta en sevdiğim takılar oldu o
    küpeler... Evet, adeta bir cehhenem azabı yaşıyordum, kendimden nefret ediyordum. İşte bu nedenle yazmadım... Bu nedenle aramadım, o kadar özlememe rağmen bu nedenle seni görmeye gelmedim... Sana zarar vermemek için... Kalpsiz, bencil hatta kaba biri olabilirim ama bu satırları yazarken inan bana son derece dürüstüm...
    Artık gençlik çok gerilerde kaldı. İhtiraslar, hırslar, kıskançlıklar,
    açık söyleyeyim şehvet, hepsi ağır ağır sönüyor. îster istemez geçmişe bakıyor insan... İster istemez geçmişi düşünüyor. Kimler vardı hayatımda, kimler kaldı. İnkâr edecek değilim, senden sonra da erkeklerle tanıştım, bazılarını gerçekten de sevdim, hem de delice, ama son nefesimde kimi unutamadın diye sorsalar, hiç duraksamadan Müştak diye cevaplarım: Galiba ben en çok kocaman gövdesinde tertemiz bir kalp taşıyan, o tuhaf adamı sevdim. Bu mektubu sana yollayabilir miyim hâlâ emin değilim... Ama bir gün okursan, beni bağışlamanı çok isterim... Çünkü hayatımda en büyük
    kötülüğü sana yaptım. Hem de hiç istemediğim halde...
    Ne yazık ki bunu başardım. Başarılarımın en utanç verici olanı, en acımasız olanı... Lütfen beni affet, güzel günlerimizin hatırına bu kadarını esirgeme benden... Bir gün bunu senden duyabilecek miyim? Düşünmeye bile cesaret edemiyorum. Ama bu mucize gerçekleşirse, dünyanın en mutlu insanı
    olacağım. Seni sevgiyle kucaklarım, benim büyük aşkım, gerçek arkadaşım, kadim dostum... Hah ettiğinden çok fazlasını verdiğin, vefasız sultanın Nüzhet...
  • Geylân: H. 471 / Bağdad: 561

    İran’ın Geylân kasabasına yakın bir köy olan Nifte dünyaya gelen Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, daha çocukluk günlerinden itibaren, kendisini fevkalâde titiz bir takva terbiyesi içinde bulur.

    Zira anne Fâtıma ile dede Abdullah, haram şöyle dursun, şüpheli gıdalardan bile titizlikle kaçınmakta, çevreye örnek olacak temiz ve ihlâslı bir İslâmî hayat yaşamaktadırlar.

    Bu takva titizliğinden olacak ki, anne Fatıma, oğlunun yabancı kadınlardan süt emmesine bile razı olmaz; haram yiyen bir kadından süt emmiş olma ihtimalinden dolayı bu derece hassas davranır.

    Kendisi daima helâl yiyip yavrusuna da helâl gıdadan hâsıl olan süt emdirme titizliğinden olacak ki, küçük Muhiddin´de o yaşta iken bile birtakım harika hâller görülür, ibreti mucib durumlar sezilir. Hatta yavrudaki bu beklenmeyen acayip hâller, muhitte dahi şâyi olur. Nitekim bir Ramazanda gökteki ayı göremedikleri için orucun başlayıp başlamadığını bilemeyen köylüler, sabahın erken saatinde anne Fâtıma’nın kapısını çalar ve şu suali sorarlar:

    "Küçük Muhiddin bugün süt emiyor mu?"

    Annesinin cevabı gayet ibretlidir:

    "Muhiddin bu gece imsak vaktinde emdiği memeyi birden bıraktı, bir daha da süt emmedi!" Bu cevap üzerine Nifliler, o gün orucun girdiğini kabul ederek hemen oruca başlar, yemeyi terk ederler.

    Böylece tam bir takva terbiyesi içinde yetişen küçük Muhiddin, tahsil çağına gelince, ruhunun derinliklerinde ilim aşkı duyar, İslâmî ilimlerde ilerleme arzusu kendisinde yenilmez bir istek haline gelir. Bu şiddetli arzuya mukavemet edemeyen sâliha kadın Fâtıma Hanım, nihayet oğlunun isteğine boyun eğip, okumak üzere uzaklara gitmesine izin verir.

    Biricik oğlunu gözü önünden ayırmak istemediği halde, içi yana yana yavrusunun azık çantasını hazırlayıp, yol harçlığını cübbesinin koltuğu altına dikerken, şu kesin nasihatini yapmaktan da geri kalmaz:

    "Ben şu âna gelinceye kadar sana ne bir damla haram süt emdirdim, ne de bir lokma haram ekmek yedirdim. Bundan böyle de senden bu geçmişine uygun bir dindarlık isterim. İslâmî vazifelerini hiçbir surette ihmal etmeyecek, hele yalanı asla söylemeyeceksin. Doğru sözden ziyan görecek, zarar edecek de olsan, yine yalana tenezzül etmeyecek, doğruluktan asla ayrılmayacaksın..."

    Oğul; annesinin bu nasihatlerini su gibi içip, zihnine âdeta nakşeder. Ellerini öptüğü validesine veda ederek Bağdat’a doğru yola koyulmuş bir kervanın yolcuları arasına karışır.

    Henüz on yaşını yeni geçmiş olan genç Muhiddin, kervanla iki gün yol aldıktan sonra ormanların örttüğü iki dağın ortasından geçerken haydutlar tarafından kervanın sarıldığını, hayretle görür. Alışmadığı manzaraya ibretle bakar, hayretle seyreder.

    Birtakım silâhlı adamlar yolcuları sıraya dizip, üzerlerini aramakta, develerin yükündeki kıymetli şeyleri soyup talan etmektedirler. Nihayet işini bitiren şakiler çekilip giderken eşkıya reisi, köşede kendilerine hayretle bakan genç Muhiddin´e lâf olsun diye sorar:

    "Delikanlı, senin de paran var mı?"

    "Var!"

    "Ne kadar?"

    "Kırk dinar!"

    Hemen üşüşen şakiler ararlar, bir şey bulamayınca reislerinden özür dilerler:

    "Efendimiz, bu çocukta kırk dinar ne gezer. Korktuğundan yalan söylemiştir. Zaten doğru dürüst cebi bile yoktur."

    Eşkıya reisi çıkışır: "Çocuk, sen bizim kim olduğumuzu bilmiyorsun galiba? Hangi cüretle yalan söylüyorsun bize?"

    "Hâşâ; ben yalan söylemem. İşte kırk dinar şuramda, koltuğumun altında. Annem düşürmeyeyim diye buraya dikmişti."

    Eşkıya reisi, Muhiddin´in üzerini tekrar aratır ve söylediği yerde gerçekten de kırk dinarın bulunduğunu hayretle görür ve merakla sorar:

    "Delikanlı, benim param yoktur, desen geçip gidecektik. Sen de paranı kurtaracaktın. Bunu beceremedin."

    "Ben onu yapamam efendim, çünkü anneme yalan söylemeyeceğime söz verdim. O bana asla yalan söyleme, dedi. Ben de sözümde sadık kalacağım. Yalan söylemeyeceğim."

    "Annen de nereden bilecek buralarda yalan söylediğini?"

    "Annem bilmezse Allah da mı bilmez? Allah’ın da mı haberi olmaz? Hâlbuki Allah her şeyi bilir. Hatta sizin yaptığınız bu soygunu, gasp ettiğiniz çoluk çocuk hakkını dahi bilir."

    Bu sözler, eşkıya reisinde derin tesirler meydana getirir. Birkaç dakikalık bir sükûttan sonra "artık bu işin sonu geldi" diye söylenir ve nihayet kesin kararını da verir:

    "Bu çocuktan aldığınız kırk dinarla birlikte kervanın bütün mallarını iade edin. Bundan sonra da bu yola başvurmayacağınıza hep birlikte tövbe edin, Allah´a dönün. Bu işin sonu geldi artık!"

    Böylece emdiği helâl süt, yediği helâl lokmanın tezahürlerini, takındığı dürüst hâliyle fiilen gösteren genç Muhiddin hem kendini, hem de kervanını kurtarmakla kalmaz; çevreyi titreten eşkıyayı da ıslah eder, muhitin huzura kavuşmasını sağlar. Bundan sonra altıncı asrın ilim merkezi haline gelen Şark’ın bütün büyük şehir ve kasabalarını gezip, okumadık âlim, ziyaret etmedik zahit bırakmayan Geylâni, nihayet Bağdat’ta icazetini alır, hem hadis, hem fıkıh, hem de tefsirde nihaî din âlimi haline gelir.

    Ne var ki, insana sadece kuru bilgi veren, elde ettiği bu zahirî medrese ilimlerinden zevk alamaz, tatmin olamaz. O, öğrendiğini büyük bir hazla yaşamak, hem de kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği ölçüde bir zühd-ü takvaya girmek ister. Nitekim bu hususta eşi az görülen bir cihada da başlar. Senelerce süren bir inzivaya girer. Bu inziva sırasında günlerce aç, susuz kalmayı tercih eder, ruhunun derinliklerindeki manalara döner, iç âleminde kopan fırtınaları, nefsinin gösterdiği tazyik ve tepkileri dindirmenin yollarını arar. Bir yandan şeytan, bir yandan da nefsi, bir yandan da kendisini dünyaya, şan ve şöhrete davet eden dostları, Geylâni´ye elbirliği etmişçesine hücuma geçerler. Ne var ki, Geylâni bunların hepsine de karşı koymasını bilir, mukavemetini sürdürür. Normal insanların yaşadığı hayatın çok altında bir hayata uzun zaman devam eder. Açlık, susuzluk, yamalı elbise, hasır üstünde yatma... Uzun zaman gündüz oruç, gece sabahlara kadar ibadet ve sonunda ruhuna yağmaya başlayan İlâhi ilhamlar...

    Bütün bu ihlâs dolu çilelerden sonra, bir tasavvuf büyüğü çıkar ortaya. Geylâni Hazretleri’nin verdiği büyük nefis mücadelesinden sonra ilhamlara mazhar olduğunu gören o günün ilim adamları, bundan ders alır, onlar da işi sadece kuru ilimde bırakmayıp nefis mücadelesine girmek ve onu kötü huy ve alışkanlıklardan temizleyerek İslâm ahlâk ve edebi ile güzelce süslemek gerektiği yolunda yeni kararlara varırlar.

    Hazret-i Geylâni, dehşetli nefis mücadelesini bizzat kendisi anlatırken, bizlere şu bilgileri verir:

    "Hayatımın on bir yılını inzivada geçirdim. Uzun zaman aç kaldım, susuz bekledim. Bu sıralarda nefsim ve şeytanım, bana dayanılmaz tazyikler yaptı, akla gelmedik hileler kurdu. Hatta bazen görülmezden sesler gelir, "Ey Abdülkadir kulum, sen artık eriştin, vazgeç bu nefsin cihadından, sana haramı mubah kıldım. Her şeyi yapabilirsin." denirdi. Ben bunun şeytandan geldiğini bilir, nefsimin sahip çıktığını anlar, tövbe istiğfar ederek tuzağa düşmemeye gayret ederdim. Irak’ın sahralarında, uzun zaman dolaştım, aç kalınca ot kökleri yedim, yaprakları kendime yemek yaptım. O günlerde ne halk beni tanırdı, ne de ben halkı..."

    Geylâni Hazretleri, bu nefis cihadını ömrünün sonuna kadar devam ettireceğini anlatırken de, şunları söyler:

    "Her ne zaman nefsimle cihada girişip de onu o an için öldürsem, işi bitmiş saymam. Zira nefis tekrar dirilir, yeniden baskı yapmaya başlar. Nefis bir defa ölmekle yok olup gitse, onunla cihad sevabı da bir defaya mahsus kalır. Hâlbuki nefis ölmeyecek ki cihad son nefese kadar devam etsin, onu her yenişte yeni bir cihad sevabı kazanan insan, ömrü boyunca cihad kazanma sevabıyla makamını yüceltme fırsatı bulsun..."

    Nefisle cihat, savaş meydanındaki cihaddan çok daha zor ve dehşetli olduğu içindir ki, bir meydan savaşından dönen Hazret-i Resûlüllah, ashabına şu hatırlatmayı yapmıştır:

    "Biz küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz!" Demek ki, düşmanla yapılan maddî savaş, harbin küçüğüdür. Ama içimizdeki düşman nefis ile yapılan savaş ise, cihadın büyüğünü ifade etmektedir. Hazret-i Gavs-ı A´zam, işte bu savaşın en dehşetlisini vermiş, on bir seneyi bulan inzivasında, yirmi beş seneyi bulan açlık, susuzluk çekme devresinde, tam bir muvaffakiyet elde etmiş, ruhuna ilhamlar yağmış, keşif ve kerametlere mazhar olmuştur.

    Nitekim Onun binlerce kerametlerinden birini Bediüzzaman Hazretleri Lema’lar adlı kitabında pek hikmetli şekilde anlatırken şöyle der: "Bir zaman Hazret-i Gavs-ı A’zam (k.s.) Şeyh Geylânî´nin terbiyesinde nazdar ve ihtiyâre bir hanımın bir tek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyâre, gitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyâzattan zafiyetle validesinin şefkatini celbetmiş: Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekva için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-İslâm Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş: "Ya Üstat, benim oğlum açlıktan ölüyor, sen tavuk yiyorsun!"

    Hazret-i Gavs, tavuğa demiş: "Kum bi-iznillâh!" O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp, tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını mutemet ve mevsuk çok zatlardan Hazret-i Gavs gibi keramâtı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zatın bir kerameti olarak manevî tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş:

    - Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse o zaman o da tavuk yesin!" İşte Hazret-i Gavs´ın bu emrinin manası şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olursa ve lezzeti şükür için istese o vakit leziz şeyleri yiyebilir..."

    Buluğ çağından itibaren zahiri ilimlere kendini verip, medrese ilminde ileri dereceye varmış olan Geylâni, Bağdat’da İmam-ı A´zam Hazretleri’nin türbesinde bir müddet türbedarlık da edip, bütün mezheplere olan saygı ve sevgisini fiilen gösterdikten sonra, bütün mezhep mensuplarının sempatisini kazanır; böylece etrafına büyük kalabalıklar toplar. Nitekim Bağdat´da inşa edilen medresesine ilâveten, bir de tekke inşa edip, emrine tahsis ederler.

    Her iki hizmet yerindeki derslerine Müslümanların dışında gayri-müslimlerin de geldiği, ayrıca birçok Hıristiyan’ın bu yoldan İslâm´a girdiği de tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır.

    Nitekim Müslümanlar şöyle dursun, gayri-müslimlerin dahi hidayetine sebep oluşu yüzünden kendisine Gavs unvanı verilir. Hatta Gavslığın da en büyüğü manasına gelen Gavs-ı A´zam unvanı ile söylenegelir. Gavs-ı A´zam; en büyük yardım edici demektir ki, Hazret-i Şeyh gerek medrese, gerekse kurduğu Kadirî Tarikatı yoluyla hidayetine vesile olduğu kimselere en büyük yardımcı ve kurtarıcı olmuş demektir.

    Gerek kendi zühd ve ibadeti, gerekse hidayetine vesile olduğu insanların duaları sebebiyle maneviyatta devamlı terakki eden Hazret-i Geylâni´ye, Kutup da denmektedir. Kutup, manevî makamlarda varılabilecek en yüksek rütbe manasına gelmektedir. Bu bakımdan Geylâni, tarikatta varılabilecek en büyük makam olan Kutupluk noktasına varmış büyük kurtarıcı olarak bilinmektedir.

    Bunlar, ilmiyle son merhaleye vardıktan sonra, ameliyle de aynı noktaya vararak, nefis mücadelesiyle de İslâm´ı tam tamına yaşayanlara verilen, en son manevî rütbelerdir. Her âlime nasip olmaz. Asıl adı Muhiddin olup doğduğu yere nispetle Geylânî ismiyle şöhret bulan şeyhin annesi Fâtıma ile annesinin babası, yani dedesi Abdullah Savma-i de evliyadan imişler. Âlimlerin birçoğu böyle velî olan ebeveynden öyle çocuğun yetişmesine tabiî nazarla bakarlar. Hazret-i Gavs´ın dokuz tane eseri olduğu kaydedilmektedir. Bunlardan elimizde olan "Fütûhu’l-Gayb, Gunyetü’t-Tâlibîn, Fethu’ Resûlüllah-Rabban’İslâm" gibi edebi eserleri, vaaz ve nasihatleri ihtiva etmektedir. Hicri 561’de (1166) Bağdat’da 90 yaşında vefat eden Hazret-i Gavs-ı A´zam´ın türbesini Osmanlılar pek güzel imar ve tezyin etmiş. Hazret´i takdir etmekte ihmal göstermemişlerdir.

    Nitekim kurduğu irşat vasıtası Kadiri Tarikatı’na da yine en çok Osmanlılar alâka göstermiş, asırlar boyu hizmetler edip, feyizler almışlardı.

    Geylâni Hazretlerinin İbretli Bir Kerameti

    Geylâni Hazretleri´ne bir müddet hizmette bulunmuş olan bir talebe bir ara zihninden bazı nefsi arzular geçirir, dünyevi isteklerde bulunur. Üstadının kendisini ihmal ettiğini, lâyık olduğu makama terfi ettirmediğini kabul eder.

    Bir gün yine medresenin mutfağında hem kabak soyup, hem de aynı düşünce ve arzuları zihninden geçirirken Hindistan’dan bir hey´etin geldiğini duyar. Güya hey´et Hazret-i Gavs’a şöyle istirhamda bulunur:

    Efendi Hazretleri, valimiz vefat etti, bir vali gönderin, bizi idare etsin. Hazret-i Gavs hemen kendisini çağırır:

    - Seni Hindistan´a vali olarak göndersem kabul eder misin?

    - Ne demek efendim, siz emredersiniz de kabul etmez olur muyum?

    - Ancak, çok mühim bir şartım var, o şarta ne dersin? Orada vali olarak bulunduğun müddetçe kazandığın dünyalığa ortak olacağım. Yarısı senin, yarısı da benim. Gelen hediyeleri böylece ikiye taksim edeceğiz.

    - Hay hay efendim, dünya malının da sözü mü olur? Siz sadece fakiri vali olarak gönderin yeter. Gerisi konuşmaya bile değmez.

    - Tamam. Kazandığını ortadan bölmek şartıyla seni Hindistan´a vali olarak tayin ediyorum. Haydi, buyur, gelen heyetle birlikte yola çık.

    Ve heyetle birlikte gider, valilik makamına büyük bir zevkle oturur, derin arzularla işe başlar. Hem valilik maaşı, hem de çevreden gönderilen çeşitli hediyelerle kısa zamanda bir hayli zenginleşir, hatta odasının birini de hediyelere tahsis etmek zorunda kalır.

    Aradan bir müddet geçer. Şehre bir haber yayılır:

    - Geylâni Hazretleri geliyormuş, vali beyi ziyaret edip dönecekmiş.

    Hemen şehrin dışına çıkar, üstadını karşılar, evinde bir müddet misafir ettikten sonra dönüş zamanı gelir. Geylânî Hazretleri hazırlık yapmaya başlar. Bu sırada vaktiyle yaptıkları anlaşmayı hatırlatmak ister. Ama vali bey oralara hiç yaklaşmaz. Nihayet şehrin kenarına çıkarlar. Ayrılmak üzere iken Geylânî Hazretleri hatırlatmaya mecbur olur:

    - Vaktiyle seninle bir anlaşma yapmıştık. Valiliğin sırasında ne kazanırsan yarısını bana verecektin. Bana açıkça bu hususta söz vermiştin. Şimdi o sözün gereği olan hakkımı almak üzere geldim. Ne kazandı isen söyle de hesap edip taksim edelim. Hisseme düşeni alarak dönmüş olayım.

    Bu tekliften fevkalâde sıkılan vali, rahatsızlık emareleri göstermeye başlar. Hatta bir ara itirazı da, inkârı da göze alarak şu karşılığı verir:

    - Ben böyle bir hak tanımıyorum. Hem halk bana hediye getirmişse bunda senin ne hissen olabilir? Çalışan benim, kazanan benim...

    Geylânî Hazretleri kendisini vali olarak tayin edenin kim olduğunu düşünmesini isteyince hava iyice kızışır. Derken Hazret-i Geylâni belindeki hançerini çeker. Bunu gören kızgın vali de fırsatı daha iyi değerlendirmek ister. O da belindeki hançerini çekip üstadının üzerine yürürken haykırır:

    - Sen beni eskiden de parasız çalıştırmıştın. Seni şurada haklayayım da bir daha karşıma çıkmayasın der ve hançerini Hazret-i Geylâni’nin göğsüne aşağı indirir. Yumuşak bir yere saplanan hançerin ucu mutfak setindeki kabağı delip de altındaki taşa değince gözlerini açar. Bir de bakar ki, bıçak kabağın içine saplanmış, altındaki taşa geçmiş! Ne yaptığının muhasebe ve muhakemesini yaparken kapı açılır, tebessüm ederek İçer, giren Hazret-i Geylânî şöyle konuşur:

    - Evlâdım, biz kimsenin hakkını ihmal etmeyiz; kimseye de hak etmediğini vermeyeceğimiz gibi. Sen önce düşündüğün şeye lâyık olduğunu fiilen göstereceksin. Biz de sende gördüğümüze göre hükmedeceğiz. Şu anda senin lâyıkın bulunduğun halinden başkası değildir. Ama sen bunu bilmiyordun. Biz ise biliyorduk. Bunu sana da bildirmek zorunda kaldık. Seni sana tanıttık ki, hakkımızda sûi zandan kurtulasın. Sakın bunun için bize kızmayasın. Kasdımız yine sana iyilik etmektir! Talebe mahcup, Geylânî Hazretleri mahzun, ortalıkta sessizlik... Nefis muhasebesi... Zaman içinde zaman... Mekân içinde mekân...
  • Peygamberlerden sonra, Eshâb-ı kiramın ve insanların en üstünü. Asıl adı Abdullah bin Ebû Kuhâfe bin Âmir bin Amr bin Ka’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre’dir. Babasının adı Osman olup, Kuhâfe lakabıyla meşhûrdur. Annesinin adı ise Selmâ binti Sahr’dır. Ümmül-Hayr lakabıyla tanınmaktadır. Hazreti Ebû Bekir, Peygamber Efendimizden 2 yıl 3 ay küçüktür. Fil vak’asından sonra m. 573 yılında dünyâya gelmiştir. Müslüman olmadan önce adı, Abdüluzzâ veya Abdulkâ’be idi. Peygamberimize ( aleyhisselâm ) îmân ettikten sonra O’nun ismini “Abdullah” olarak değiştirdi. 38 yaşında müslüman olmakla şereflenen Hazreti Ebû Bekir; Peygamber efendimizin vefât ettiği gün halife seçildi. Hilâfeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyelâhir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı. 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefât etti. Vasıyyeti üzerine, hanımı Esma yıkadı. Cenâze namazını Hazreti Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Se’âdete defn edildi.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hazreti Âişe’nin babasıdır. Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’ın Resûlullah efendimize fevkalâde sadâkat ve sevgisi vardı. Vefâtına, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü O’na karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur.

    Peygamber efendimiz de, Ebû Bekir’i ( radıyallahü anh ) çok severdi. O’nun için bizzat kendisine “Sen Allahü teâlânın Cehennemden atîki (yâni azâd ettiği kimse)sin” ve “Cehennemden atîk olan (âzâd edilmiş kimse) görüp sevinmek isteyen kimse, Ebû Bekir’e baksın” buyurması bunun bir alâmetidir. Bir rivâyette de, Ebû Bekir’in annesi Ümmül Hayr-ı Selmâ’nın bir iki evladı olmuş ise de hiçbirisi yaşamamış olduğundan, Hazreti Ebû Bekir doğduğu zaman, annesi kucağına alıp, Kâ’beye götürmüş ve yaşaması için “Allahım bu çocuğu ölümden Âzâd edip bana bağışla!” diye duâ eyleyince; Kâ’be’nin her yanında “Yâ Emetellah, sana müjdeler olsun ki, çocuğun yaşayacak, seni pek sevindirecek Tevrat’da adı Sıddîk olarak bildirildi” nidası geldi. Oradakilerin hepsi bunu duydular. Bu sebeple de Atîk ismini verdiler. Yahud, soy ve sopunda ayıp ve kusur sayılabilecek herhangi bir şey görülmediği için bu lakabı vermişlerdir, denildi.

    Hazreti Ebû Bekir, ilk imâna gelen, müslümanlıkla şereflenen hür erkektir. Kadınlardan ilk imâna gelen Hazreti Hadîce, kölelerden Zeyd bin Harise ve çocuklardan Hazreti Ali’dir. Müslüman olmadan evvel, gençliğinde de Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) arkadaşı idi. Büyük bir tüccârdı. Bütün malını, evini barkını Resûlullah’ın uğrunda harcadı. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), İslâmiyeti kabûl etmesine kadar geçen 38 senelik hayatında asla içki kullanmamış, putlara tapmamış, her türlü sapıklıktan, hurafelerden kaçınmış, iffetiyle ve güzel ahlâkı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen birisi olup, fakîrlere yardım eder, muhtaç olanları gözetirdi. Dürüst bir tüccârdı. Herkesin ona sonsuz bir itimadı vardı.

    Hazreti Ebû Bekir’e Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ), Peygamberliğini bildirip müslüman olmasını teklif ettiği zaman, hiç tereddüt etmeden İslâmiyeti kabûl etmişti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da müslümanlığı kabûl etti. Peygamberimizi görüp Eshâb-ı kiramdan olmakla şereflendiler. Eshâb-ı kiramdan hiçbiri, böyle bir şerefe nail olmamıştır.

    O’nun müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir. Şöyle ki; Hazreti Ebû Bekir, İslâmiyeti kabûl etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: “Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzama’ya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gök yüzüne yükselmişti. Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) evine düşen parça ise, gök yüzüne yükselmemişti. Hadîseyi gören Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu.”

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen, yahûdi âlimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevabında: “Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez” demişti. Fakat bu rüya, Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahûdinin cevabı, O’nu tatmin etmemişti. Bundan dolayı bir zaman sonra ticâretlerinden birinde, yolu rahib Bahîra’nın diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahîra’dan istemiş ve şu cevabı almıştı. Bahîra: “Sen neredensin?” dedi. Hazreti Ebû Bekir “Kureyştenim” diye cevap verince, Bahîra: “Mekke’de bir peygamber ortaya çıkıp hidâyet nûru, Mekke’nin her yerine ulaşacak, sen hayatında O’nun veziri, vefâtından sonra da, halifesi olacaksın” deyince Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bu cevaba çok hayret etmişti. Hatta rahib, O’na şöyle demişti: “Çabuk, şimdi O’na ulaş. Şu anda vahy geldi. Mûsâ aleyhisselâmın da Rabbi olan Allah hakkı için, herkesten önce îmân eyle!” Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bu rüyasını ve tabirlerini, Peygamber efendimiz, ( aleyhisselâm ) peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.

    Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), peygamberliğini açıklayınca, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) hemen Peygamber efendimize koşup, “Peygamberlerin, peygamberliklerine delîlleri vardır, senin delîlin nedir?” diye suâl etmişti. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) cevabında: “Bu nübüvvetime delîl, o rüyadır ki, bir yahûdi âlimden tabirini istedin. O âlim karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra Bahîra rahib doğru tabir etti.” buyurarak, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) hitaben: “Ey Ebû Bekir! Seni Hüdâya ve Resûlüne davet ederim.”buyurmuştu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir, “Şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın resûlüsün ve senin peygamberliğin hakdır ve cihanı aydınlatan bir nûrdur.” diyerek, O’nu tasdîk edip müslüman olmuştu.

    Hazreti Ebû Bekir’in müslüman oluşu, şu şekilde de ifâde edilmiştir: Muhammed aleyhisselâma peygamberlik emri geldiğinde, “Bu sırrı kime söyleyebilirim, bu işi kime açıklayabilirim” diye düşünmüştü. Peygamber efendimizin, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ile, yakın arkadaşlığı ve bu sebeple de O’na karşı pek fazla sevgisi vardı. Ayrıca Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) çok akıllı ve doğruyu görüp seçebilmesiyle de meşhûrdu. Bunun için, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) nübüvvet sırrını O’na açmayı tasarlamıştı. Sabahleyin, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) varmak ve bu sırrı O’na açmak maksadıyla evden çıkmıştı.

    O gece, Peygamber efendimiz böyle düşünürken, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da şöyle düşünüyordu: “Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç uygun değildir. Zira, hiçbir zarar ve fayda vermeye kadir olmayan bir heykele ibâdet etmek, akıllıca bir iş değildir. Yerin ve göğün yaratıcısı buna râzı olmaz. Bu düşünceyi ise, Muhammed’den ( aleyhisselâm ) başkasına arz etmek lâyık değildir. Zira, olgun ve akıllı, doğru görüşlü olduğu tecrübe edilmiştir. Yarın, ziyâret için O’na varayım, bu hâli arz edeyim. O ne derse, öyle amel edeyim!” Bu düşünce ile Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) sabahlamış, Peygamber efendimize varmak için evden çıkıp, yolda karşılaşmışlar, birbirlerine karşı “Sözleşmeden birleştik” demişlerdi. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) şöyle söze başlamışlar: “Bir meşveret için, sana geliyordum.” Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da: “Ben de, bir fikir sormak için yanınıza geliyordum” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm )“Söyle yâ Ebâ Bekir” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Sen her işte öndersin, önce sen söyle!” dediler. Peygamber efendimiz: “Dün, bana bir melek görünüp, Hak teâlâdan (Halkı dine davet eyle!) diye emir getirdi. Ben endişede kaldım. Bugün sana geldim. Seni, İslâm dinine davet ederim. Ne dersin?” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “İslâmiyete önce beni kabûl eyle! Çünkü, dün gece sabaha kadar bu fikirde idim. Şimdi ise bu sözü işittim” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buna çok sevinip, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) İslâmiyyeti anlattılar. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da kabûl edip, mü’minlerin serdârı oldu.

    Diğer bir rivâyette ise Hazreti Ebû Bekir, Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden önce ticâret maksadıyla Yemen’e gitmişlerdi. Bu seferlerinde, Yemen’de bulunan, Ezd kabilesinden, çok kitap okumuş ve ömrü üçyüzdoksan yıla ermiş bulunan bir ihtiyâra rastlamıştı. Bu ihtiyâr Hazreti Ebû Bekir’e bakıp: “Zannederim ki sen, “Mekke halkındansın” deyince, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) “Evet, öyledir” demiş ve aralarında şu konuşma geçmişti. İhtiyâr: “Sen Kureyşten misin?” “Evet!” “Benî Temimden misin?” Evet!. “Bir alâmet daha kaldı.” Nedir? diye sormuşlar “Karnını aç, göreyim.” “Bundan maksadın nedir, söyle?” “Kitaplarda okudum ki, Mekke’de bir Peygamber gelir. O’na, iki kimse yardımcı olur. Biri genç, diğeri ihtiyârdır. Genç olanı, nice zorlukları kolaylığa çevirir. Çok belâları giderir. O ihtiyâr kişi ise, beyaz benizli, ince belli olup, karnı üzerinde bir siyah ben vardır. Zannederim ki, o kimse sensin. Karnını aç, göreyim” dedi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da açmış; göbeği üzerindeki siyah beni görünce, “Vallahi o kimse sensin” deyip, Ebû Bekir’e bir çok vasıyyetlerde bulunmuştu. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), işini bitirince, vedalaşmak, için ihtiyârın huzûruna varmış, Peygamber efendimiz hakkında bir kaç beyit söylemesini ondan istemiş, bunun üzerine ihtiyâr, oniki beyt okumuş, Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’da bunları ezberlemişti.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) seferden Mekke-i mükerreme’ye dönünce, Ukbe İbni Ebû Mu’ayt, Şeybe, Ebû Cehil, Ebü’l Bühterî gibi, Kureyşten ileri gelen kimseler, O’nu ziyârete evine gelmişlerdi. Ebû Bekir onlara hitaben: “Aranızda hiçbir hâdise oldu mu?” buyurmuş. Cevaplarında: “Bundan daha garip bir hâdise olur mu ki, Ebû Tâlib’in yetimi, peygamberlik dâvası ediyor ve sizler, baba ve dedeleriniz, bâtıl dindensiniz diyor. Eğer hatırın olmasaydı, O’nu bu zamana kadar sağ bırakmazdık. Sen O’nun iyi dostusun, bu işi sen hallet” demişlerdi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) onlardan özür dileyerek, oradan ayrılmış, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Hadîce’nin ( radıyallahü anha ) evinde olduğunu öğrenip, varıp kapıyı çalmış, Peygamber efendimiz kendilerini karşılayınca: “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ), senin hakkında söylenilenler nedir?” demiş. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Ben Hak teâlânın peygamberiyim. Sana ve bütün Âdemoğullarına gönderildim, îmân getir ki, Hak teâlânın rızâsına vâsıl olasın ve canını Cehennemden koruyasın” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) buna delîl nedir? deyince, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “O, Yemen’de gördüğün ihtiyârın hikâyesi delîldir”, buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Ben Yemen’de pek çok ihtiyâr ve genç gördüm” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) cevabında: “O ihtiyâr ki, sana oniki beyit emânet verdi ve bana gönderdi” diyerek o beyitlerin hepsini okudu. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bunu sana kim haber verdi, deyince; cevabında; “Benden evvelki peygamberlere gelen melek haber verdi” buyurdular. Bunu söyler söylemez, elini bana ver deyip, mübârek elini tutmuş, “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” diyerek müslüman olmuştur. Hayatında ilk defa duyduğu, yüksek bir sevinçle evine müslüman olarak dönmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerîfte: “Her kime imânı arz ettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh )imânı kabûl etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi.” buyurulmuştur.

    Hazreti Ebû Bekir, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olan Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d İbni Vakkâs, Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi yüksek şahsiyetler onun tavsiyesi ile müslüman olmuşlardır.

    İslâmiyeti kabûl eden Hazreti Ebû Bekir’i dininden vazgeçirmek için Kureyş müşriklerinin azılı pehlivanlarından Nevfel bin Adviye, bir ipe bağlayıp işkence etmeye başladı. Kendi kabilesi olan Benî Teym, bunu gördükleri halde aldırış etmediler. Birgün Resûlullah efendimiz, yeni müslüman olanlardan birkaçı ile Erkam bin Erkam’ın ( radıyallahü anh ) Safa tepesindeki evinde oturuyorlardı. Başta Hazreti Ebû Bekir olmak üzere, hepsi bu yeni dinin müşriklere açıklanmasını arzuladıklarını bildirdiler. Henüz açıkça tebliğ edilmek emri verilmemişti. Peygamber efendimiz de: “Ey Ebû Bekir! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz” buyurdu ise de, Ebû Bekir’in ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı. Hemen Mescid-i Haram’ın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu halde bulunuyorlardı. Hazreti Ebû Bekir ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inanmanın lâzım olduğunu anlatmaya başlayınca, müşrikler hep birden Ebû Bekir’e ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı, alt üst ettiler. Hazreti Ebû Bekir’i fenâ halde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebîa, demirli ayakkabılarını Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) yüzüne çarpa çarpa yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, bilinmez hale getirdi. Benî Teym kabilesine mensûb olan kişiler yetişip ayırmasaydılar öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler bitkin ve perişan bir hale gelen Hazreti Ebû Bekir’i bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâ’beye geldiler: “Eğer Ebû Bekir ölecek olursa, yemîn olsun ki, biz de Utbe’yi gebertiriz!” dediler ve yine Hazreti Ebû Bekir’in yanına gittiler.

    Hazreti Ebû Bekir, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Benî Teym’liler, O’nu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi, gözlerini açar açmaz, ezik bir sesle: “Resûlullah ne yapıyor? O, ne haldedir? Ona da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi” diyebilmişti; Annesi Ümm-ül-Hayr’a dediler ki: “Sor bakalım, birşey yer veya içer mi?” Hazreti Ebû Bekir’in yemeğe ve içmeğe ne isteği vardı, ne de bir gücü! Ev, tenhalaşınca annesi ona: “Ne yersin, ne içersin?” diye sordu. Hazreti Ebû Bekir gözlerini açtı ve “Resûlullah ne haldedir, ne yapıyor?” dedi. Annesi, “Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!” dedi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Hattâb’ın kızı Ümmü Cemil’e git, Resûlullah’ı ondan sor!” dedi. Annesi Ümm-ül-Hayr, kalkıp Ümmü Cemil’in yanına gitti ve: “Oğlum Ebû Bekir, senden Abdullah’ın oğlu Muhammed’i ( aleyhisselâm ) soruyor. Acaba ne haldedir?” Ümmü Cemil de: “Benim ne Muhammed ( aleyhisselâm ), ne de Ebû Bekir hakkında bir bilgim var! İstersen seninle birlikte gidelim?” dedi. Ümm-ül-Hayr, “Olur” deyince, kalktılar, Hazreti Ebû Bekir’in yanına geldiler. Ümmü Cemîl, Hazreti Ebû Bekir’i böyle perişan bir vaziyette, yaralar ve bereler içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve: “Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allah’tan dileğim, onlardan öcünü almasıdır.” dedi. Hazreti Ebû Bekir, Ümmü Cemil’e: “Resûlullah ne yapıyor, ne haldedir?” diye sordu. Ümmü Cemîl, Ona: “Burada annen var, söylediğimi işitir” dedi. Hazreti Ebû Bekir de: “Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz” deyince, Ümmü Cemîl: “Hayattadır, hali iyidir” dedi. Tekrar “Şimdi o nerededir?” diye sordu. Ümmü Cemîl: “Erkam’ın evindedir.” dedi. Hazreti Ebû Bekir: “Vallahi, Resûlullahı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!” dedi. Annesi: “Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!” dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhalaşınca, Hazreti Ebû Bekir, annesine ve Ümmü Cemîl’e dayanarak, yavaş yavaş Resûlullah’ın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) bu hali, Peygamber efendimizi çok üzdü. Hazreti Ebû Bekir: “Yâ Resûlallah! Babam, anam sana feda olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyâya getiren annem Selmâ’dır. Onun hakkında duâ buyurmanızı istirhâm ediyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, Onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Selmâ’nın müslüman olması için Allahü teâlâya yalvardı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) duâsı kabûl olunmuştu. Annesi de hidâyete kavuşup müslümanlığı kabûl etti. Böylece ilk müslümanlardan biri olmakla şereflendi.

    Hazreti Ebû Bekir, Peygamber efendimiz ne söylerse, itiraz etmez hemen kabûl ederdi. Hatta herkesin itiraz ettiği meseleleri bile itirazsız kabûllenirdi. Meselâ Peygamberimizin Mi’râc mucizesini kabûl etmeleri böyle oldu. Resûlullah efendimiz, Mi’râc’tan dönüp sabah olunca, Kâ’be yanına gidip Mekkelilere Mi’râcı anlattı. İşiten kâfirler, alay etti. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış, dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vaz geçti. Birkaçı sevinerek Ebû Bekir’in evine geldi. Çünkü bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccâr olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: “Ey Ebû Bekir! Sen çok kerre Kudüs’e gittin geldin. İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek ne kadar zaman sürer” dediler. Hazreti Ebû Bekir: “İyi biliyorum. Bir aydan fazla”, dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), Resûlullahın mübârek adını işitince, “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmişdir” deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve “Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e sihir yapmış” diyorlardı. Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, “Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allâhü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun.” dedi. Ebû Bekir’in sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) o gün Hazreti Ebû Bekir’e “Sıddîk” dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah’ın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke’den Medine’ye hicrette de devam etti. O’na mağara arkadaşı oldu. Mağara’da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine’ye varıncaya kadar Resûlullah’ın bütün hizmetini O gördü. Medine’deki mescid yapılırken O’nunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedâkârlıktan geri kalmadı.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazîfesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.

    İslâmın zuhurundan 21 yıl sonra Mekke şehri, müslümanlar tarafından feth edildi. Mekke halkı Hazreti Peygamberin huzûruna gelerek İslâm’ı kabûl etmeye başladılar. Hazreti Peygamber, Safa tepesine oturmuş, yeni müslümanların bîatini kabûl ediyordu. Hazreti Ebû Bekir babasının yanına gelerek: “Babacığım! Artık İslâm’ı kabûl etme zamanı geldi. Haydi, seni Resûlullah’ın yanına götüreyim dedi. Ebû Kuhâfe’nin kabûl etmesi üzerine, Hazreti Ebû Bekir, babasının koluna girerek onu, iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûruna getirdi. Ebû Kuhâfe, gayet ihtiyârdı ve gözleri de görmüyordu. Hazreti Peygamber onları görünce ayağa kalktı ve muhabbet dolu bir sesle: “Ey Ebû Bekir! İhtiyar babana niçin zahmet verdin? Onu buralara kadar yordun. Biz onun ayağına giderdik” diye iltifât buyurdu. İhlâs, takvâ ve sadakat güneşi Hazreti Ebû Bekir “Yâ Resûlallah! Babamın sizin ayağınıza gelmesi daha uygundur” dedi.

    Ebû Kuhâfe’nin müslüman olmasıyla Hazreti Ebû Bekir’in ailesi, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hiçbir aileye nasip olmayan büyük bir şeref ve fazîlete erişti. Çünkü bir ailede dört kuşak müslümanlık ve sahabîlik tacını başlarına giymiş oldular. Ebû Kuhâfe, oğlu Ebû Bekir’in halife olduğu günleri gördü. Hazreti Ömer’in hilâfeti devrinde îmânlı olarak âhirete göç etti. Hazreti Ebû Bekir hicretin dokuzuncu (m. 631) senesinde Hac kâfilesi başkanlığında görev yapmıştır. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

    Hazreti Ebû Bekir, 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefâtı üzerine Eshâb-ı kiramın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekîli ve müslümanların reîsi, Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk olmuştur. Ondan sonra da sırası ile Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali halife olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir. Bunlardan ilk ikisinin, yani Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in, diğer ikisinden üstün olduğunu Eshâb-ı kiramın ve Tabiîn hazretlerinin hepsi söylemişlerdir. Bu sözbirliğini bütün din âlimleri haber vermektedir. Ebü’l-Hasen-i Eş’âri buyuruyor ki “Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in (Şeyhaynın), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmıyan ya cahildir veya inatçıdır” Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) buyuruyor ki: “Beni, Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’den üstün tutan, iftira etmiş olur. İftira edenleri dövdükleri gibi, onu döverim.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de (Gunyet-üt-Talîbîn) kitabında buyuruyor ki Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra Ali ( radıyallahü anh ) halife olsun. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed Allahü teâlânın dilediği olur. Senden sonra halife, Ebû Bekr-i Sıddîkdır”, Abdülkâdir-ı Geylânî yine buyurdu ki: Ali ( radıyallahü anh ) dedi ki: Peygamber ( aleyhisselâm ) bana dedi ki: “Benden sonra halife Hazreti Ebû Bekir olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da Sen ( radıyallahü anh ) olacaksın!”

    Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) buyuruyor ki: Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) doğru sözlüdür. Ondan işittim ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Günah işleyen biri, pişman olur, abdest alıp, namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse, Allahü teâlâ, o günahı elbette af eder. Çünkü Allahü teâlâ, Nisa sûresi yüzdokuzuncu âyetinde: Biri günah işler veya kendine zulüm eder, sonra pişman olup, Allahü teâlâya istiğfar ederse Allahü teâlâyı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur buyurmaktadır” dedi.

    Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) vefât ettiği haberi, Eshâb-ı kiram arasında yayılınca herkesin aklı başından gitti. Hazreti Ömer kılıcı eline alıp, “Resûlullah öldü” diyenin kellesini uçururum, deyip ortaya çıktı. Herkes, üzüntüden ve Ömer’in ( radıyallahü anh ) bu halinden korktuğu halde, Hazreti Ebû Bekir, cesâretini muhafaza ederek, Eshâb-ı kiramın arasına girdi. Onlara Resûlullah’ın da öleceğini, O’nun da bir insan olduğunu bildiren âyet-i kerîmeyi okuyup, te’sîrli sözler söyleyerek nasîhat etti. Halkı sükûna ve huzûra kavuşturdu. Derhal halife seçimi yapıldı. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.

    Hazreti Ebû Bekir Pazartesi günü halife seçilince, Salı günü, Mescid-i şerîfe gelip, Eshâbı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra: “Ey Müslümanlar! Sizin üzerinize halife ve emir oldum. Halbuki, sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fenâ bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanettir. Yalancılık hıyânettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü ondan başkasının hakkını alırım. İnşa Allahü teâlâ, hiçbiriniz cihadı terk etmesin. Cihadı terk edenler zelîl olur. Ben Allah’a ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allah’a ve Resûlüne âsi olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itaat etmeniz lazım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım. Allahü teâlâ hepinize iyilik versin.” dedi.

    Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) vefât edince, İslâmiyetten ayrılma tehlikesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemen’deki ve başka yerlerdeki memurlar geri gelmeye, kara haberler getirmeğe başladılar. Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Mekke, Medine ve Tâiften başka bütün Arabistan halkı İslâmiyetten ayrıldılar. Mürtedlerin sayısı yanında müslümanlar pek az idi. Fakat, Resûlullahın halifesi, zamân-ı seâdetteki gelişmeyi hiç değiştirmemeye ve Resûlullahın niyetlerini yerine getirmeye kararlı idi. Halife seçiminden sonra, Eshâb-ı kiram arasında Hazreti Üsâme’nin sefere gidip gitmemesi hakkında ihtilaf edilmişti. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) Üsâme’yi sekizbin kişilik bir kuvvetle Şam tarafına göndermişti. Mübârek eliyle Üsâme’ye bir de bayrak vermişlerdi. Ordu henüz Medine’den çıkmamıştı. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) vefât ettiler. Muhacirler ve ensar ( radıyallahü anh ) bu kuvvetin Şam’a gönderilmemesini istiyorlardı. Çünkü, bir taraftan yahudi ve hıristiyanlar, diğer tarafdan mürted ve münâfıklar dine saldırıyorlardı. Bu kadar kuvveti kendimizden uzak tutarsak halimiz ne olur! diyorlardı. Hazreti Ebû Bekir, “Kuvvetimiz olmadığını her tarafın boş olduğunu görerek, kurtlar gelip çoluk çocuğumuzu evden çekip götürmeye kalkışsalar, yine bayrağını Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) mübârek eliyle verdiği Üsâme’nin ( radıyallahü anh ) ordusunu Şam’a göndereceğim” buyurup hemen gönderdi. İslâm düşmanları bu hareketi görüp korktular. Müslümanlar kuvvetli olmasaydı, bu kadar kuvveti uzağa göndermezlerdi, dediler. Mürtedlerle (dinden ayrılanlar) muharebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medine’ye hücuma hazırlanan düşman üzerine, gece şiddetli bir çıkış yaparak, sabaha kadar savaştı. Hepsini dağıttı. Yanındaki askerlerle birlikte, uzakdaki mürtedlerle muharebeye gitmek üzere devesine bindi. Fakat, Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) halifenin devesinin yularını tutup, “Ey Resûlün halifesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullahın Uhud muharebesinde söylediğini söylerim. O gün sana (Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!)buyurmuştu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, müslümanlar, senden sonra düzen bulmaz” dedi. Eshâb-ı kiramın hepsi, Hazreti Ali’yi tasdîk etti. Bunun üzerine halife hazretleri Medine-i münevvere’ye döndü. Sonra, onbir kabileye bölükler gönderdi. Bunlardan Hazreti İkrime emrindeki asker, Yemâme’de, Müseyleme’nin kırkbin askerine karşı gelemedi. Halife, Hazreti Hâlid bin Velîd’i imdâda gönderdi. Hazreti Hâlid, Talha ve Sücâh ve Mâlik bin Nüveyre’yi perişan edip, Medine’ye dönmüştü. Yemâme’de de büyük zafer kazandı. Yirmibin mürted öldürdü. İkibine yakın müslüman şehîd oldu. Amr İbn-i Âs ( radıyallahü anh ) da, Huzâ’a kabilesini hidâyete getirdi. Âlâ bin Hadremi ( radıyallahü anh ) Bahreyn’de çetin muharebeler yapıp mürtedleri dağıttı. Huzeyfe, Arfece ve İkrime, ( radıyallahü anh ) Umman ve Bahreyn’de birleşip, mürtedleri bozdular. Onbin mürted öldürdüler. Halife, Hâlid bin Velîd’i ( radıyallahü anh ) Irak tarafına gönderdi. Hîre’de yüzbin altın cizye aldı. Hürmüz kumandasındaki İran ordusunu bozdu. Basra’da otuzbin kişilik orduyu perişan etti. İmdada gelen büyük ordudan yetmişbin kâfir öldürüldü. Sonra, çeşitli muharebelerle, büyük şehirler aldı. Halife, Medine’de ordu toplayıp, Hazreti Ebû Ubeyde kumandasında Şam taraflarına, Amr İbni Âs’ı ( radıyallahü anh ) da Filistin’e gönderdi. Sonra Yezîd bin Ebû Süfyân’ı Şam’a yardımcı gönderdi. Sonra asker toplayıp, Hazreti Muâviye kumandasında, kardeşi Yezîd’e yardımcı gönderdi. Hazreti Hâlid bin Velîd’i de Irak’dan Şam’a gönderdi. Hazreti Hâlid, askerin bir kısmını Müseynâ’ya bırakıp, birçok, muharebe ve zaferlerle Suriye’ye geldi.

    İslâm askerleri birleşerek Ecnadin’de büyük Rum ordusunu yendiler. Sonra, Yermük’de 46.000 İslâm askeri, Herakliyüs’ün 240 000 askeri ile uzun ve çetin savaşlar yapıp galip geldi. Yüzbinden ziyâde Rum askeri öldürüldü. Üçbin müslüman şehîd oldu. Bu muharebede İslâm kadınları da harp etti. Baş kumandan Hazreti Hâlid bin Velîd’in ve tümen komutanı Hazreti İkrime’nin şaşılacak kahramanlıkları görüldü. Bütün bu zaferler, halifenin cesâreti, dehası, güzel idâresi ve bereketi ile oldu. Yermük savaşı yapılırken, halife Medine’de vefât etti.

    Onun devrinde, İslâm devlet idâresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur’ân-ı kerîm’in bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtedlerle yapılan bu harplerden Yemâme’de, birçok hafız şehîd olmuştu, Hazreti Ömer’in de teklifi ile Kur’ân-ı kerîm’in bir kitap halinde toplanması kararlaştırılıp, bu görev Zeyd bin Sâbit’e ( radıyallahü anh ) verildi. Hazreti Ebû Bekir’in en büyük hizmetlerinden biri de, Kur’ân-ı kerîmi kitap halinde toplatması olmuştur.

    Cebrâil aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîm’i, Levh-il-Mahfûz’daki sırasına göre okur, Peygamber ( aleyhisselâm ) efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhireti teşrîf edeceği sene, iki kerre gelip, tamamını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbından çoğu, Kur’ân-ı kerîm’i tamamen ezberlemişti. Bazıları da bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselâm ahirete teşrîf ettiği sene, halife Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Hazreti Zeyd bin Sâbit’in başkanlığındaki bir hey’ete, bütün Kur’ân-ı kerîm’i kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mıshaf veya Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbîbu Mushaf’ın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler belli değildi. Üçüncü halife Osman ( radıyallahü anh ) hicretin yirmibeşinci senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı, yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Basra, Bağdâd, Yemen, Mekke ve Medine’ye gönderdi. Bugün, bütün dünyâda bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

    Hazreti Ebû Bekir, Eshâb-ı kiramın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslâmî ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resûlullah efendimiz O’nun hakkında “Allahü teâlânın kalbime akıttıklarını, Ebû Bekir’in kalbine akıttım” buyurmuştur. Böylece O, Muhammed aleyhisselâmdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette O’nun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde O’nun veziri oldu. Bir meselede Eshâb-ı kiram ile istişâre ederken Hazreti Ebû Bekir’i sağına, Hazreti Ömer’i de soluna oturturdu. Görülecek mesele husûsunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer Sahâbîlerin görüşlerine yer verirdi. Çünkü Hazreti Ebû Bekir’in ilmi o kadar yüksekti ki, Eshâb-ı kiramın ( radıyallahü anh ) en yükseklerinden olan Hazreti Ömer, Peygamber efendimizin Hazreti Ebû Bekir seviyesinde anlattığı şeyleri anlayamazdı. Hazreti Ömer bir gün geçerken, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ebû Bekir Sıddîk’a ( radıyallahü anh ) birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömer’i ( radıyallahü anh ) görünce, “Yâ Ömer, Resûlullah ( aleyhisselâm ) dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü o dâima, “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!” buyururdu. Hazreti Ömer, “Dün Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) Kur’ân-ı kerîm’den anlayamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım” dedi. Çünkü Ebû Bekir’in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer ( radıyallahü anh ) o kadar yüksek idi ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu” buyurdu. Böyle yüksek olduğu halde ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur’ân-ı kerîm’in Hazreti Ebû Bekir’e anlatılan tefsîrini anlıyamadı. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) herkesin derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekir’in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat, bu da, hatta Cebrâil aleyhisselâm dahi, Kur’ân-ı kerîm’in mânâsını, esrârını, Resûlullah’a sorardı. Resûlullah Kur’ân-ı kerîm’in hepsinin tefsîrini Eshâbına bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîm’in tefsîri için lâzım olan bütün ilimler, Hazreti Ebû Bekir’de mevcûttu. Yaşadığı zamanda Kureyş’in âlimi olarak tanınırdı. Gayet güzel konuşur, Arap dilinin belagatına da vâkıftı. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) çok feyizlere kavuşmuş, Kur’ân-ı kerîm’in mânâsına ve hakîkatine âit bütün bilgileri bizzat O’ndan almıştır. Kur’ân-ı kerîm’den hüküm çıkarmak husûsunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şeriflerin mânâ ve hakîkatlarına hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshâb-ı kiram ve Tabiînin âlimleri, birçok âyet-i kerîmelerin tefsîrini O’ndan alıp bildirmişlerdir.

    Hazreti Ebû Bekir’in hadîs ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Resûlullah’ın her haline ve her işine pek yakından vâkıf bulunuyordu. Eshâb-ı kiram, birçok meselede Resûlullah’ın nasıl hareket ettiğini Ebû Bekir’den ( radıyallahü anh ) soruyordu. Kendisinden, Hazreti Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Aliyyü’l-Mürtezâ, Abdurrahmân bin Avf, Abdullah İbni Mes’ûd, Abdullah İbni Abbas, Abdullah İbni Ömer, Huzeyfet-ül-Yemânî, Zeyd bin Sabit (r.anhüm.) ve daha birçok Sahâbî hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra hemen hilâfet işlerine başlaması ve meşgûliyetinin çok olması ve her işittiğini rivâyet edecek kadar uzun yaşamamış olması sebebiyle rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerin sayısı azdır. Bunların 142 adet olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Resûlullah efendimizden bizzat işiterek rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerin bazıları şunlardır:

    “Misvak ağzı temizlemeğe, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşmağa vesiledir.”

    “Allahü teâlâ’dan ömrünüzün başında ve sonunda afiyet ve yakîn isteyeniz.”

    “İmamlar (halîfeler) Kureyştendir.”

    “Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zira bu ikisi Cennete götürür. Yalandan ve kötülükten sakının, zira bunlar Cehenneme götürür.”

    “Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır.”

    “Peygamberler, rûhunun kabz olunduğu yere (vefât ettikleri yere) defin olunurlar.”

    Ebû Bekr-i Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ), fıkıh ilminde üstün bir yeri vardır. Eshâb-ı kiramın en büyük fakîhlerindendi. Resûl-i Ekrem’in zamanında bile fetvâ verirdi. Resûlullah’tan yayılan bütün ilimlere ve feyizlere ayna olmuştu. İslâmî ilimlerin her meselesini bilirdi (ve hükümlerinin hepsine hakkıyla vâkıftı). Eshâb-ı kiramın içinde “fukahâ-ı seb’a” adı ile meşhûr olan yedi büyük âlimden biri de Hazreti Ebû Bekir idi. Fetvâlarının adedi itibarıyla bunların mutavassıtlarındandı? Kendi hilafeti devrinde kurulan dîni müesseselerden (kuruluşlardan) biri de, “İftâ makamı” (fetvâ makamı) idi. Bu kuruluşun en önemli görevi, fıkhî (dini meseleleri araştırıp, tetkik ve tahkîk edip), dînî hükümlerde icma’ın (birliğin) hâsıl olmasına çalışmaktı. Müslümanların sorularına cevap vermek sûretiyle, hem onlara faydalı olunuyor, hem de, ilmin gelişmesi temin ediliyordu (sağlanıyordu). İslâmiyetin zimmîlere (gayri müslim vatandaşlara) tanıdığı bütün haklar eksiksiz yerine getirilmekteydi.

    Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resûlullah’ın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi O’na da verilmişti. Resûlullah’tan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden O’dur. Tasavvuf, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) izinde bulunmak, O’nun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. İnsanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı, Resûlullah’tan gelen feyizlere, nûrlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilâyet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hazreti Ebû Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshâb-ı kiramın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.

    Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh ) Neseb ilminde de yükselmişti. Arapların soylarına âit vak’aları (olaylar) en iyi bilendi. Aralarındaki kan davalarını halleder, O’nun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı.

    Hazreti Ebû Bekir’in fazîletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların her biri, Kur’ân-ı kerîm’in, hadîs-i şerîflerin ve Eshâb-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) sonra olma se’âdetinin sahibi, Ebû Bekir Sıddîk’dır. Çünkü dîni kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şânını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Ebû Bekir Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ) diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imâna gelmekte, malının çoğunu ve canını feda etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır. Hadid sûresinin onuncu âyetinde: “Mekke-i Mükerreme’nin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’d etti” âyet-i kerîmesi, onun için indirilmiştir ve yine Tevbe sûresinin yüzüçüncü âyetinde, “Önce imâna gelenlerden, her fazilette öne geçenlerden, hem Mekke’den gelen Muhacirlerden, hem de Medine’de bunları karşılayıp, yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikte bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ râzıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdır. Allahü teâlâ, onlara Cenneti hazırladı. Cennette sonsuz kalacaklardır” buyuruldu.

    Feth sûresi onsekizinci âyetinde, “Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden, Allahü teâlâ elbette râzıdır” müjdesine, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) de dahildir. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ) de “Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!” buyurdu. Bu sözleşmeye “Bi’at-ür-Rıdvân” denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan râzıdır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi.

    Bedir Gazâsında, Ramazan-ı şerîfin onyedinci Cuma günü, Temmuz ayının öğle sıcağında, iki taraf hücum etmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ebû Bekir, Ömer, Ebû Zer, Sa’d ve Sa’îd ile (radıyallahü anhüm) kumanda yerinde oturmuştu, İslâm askeri sıkıntı çekiyordu. Sa’d ve Sa’îd’i ( radıyallahü anh ) yardımcı gönderdi. Sonra Ebû Zer’i ( radıyallahü anh ) gönderdi. Sonra, Ömer’i ( radıyallahü anh ) gönderdi. Bir saat geçti. Ebû Bekir, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) elinden tutup, “Yanımdan ayrılma ya Ebâ Bekir! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.” buyurdu. Hicretten evvel altı köle âzâd etmiştir. Yedinci olarak Bilâl-i Habeşî’yi ( radıyallahü anh ) âzâd edince, hakkında Leyl sûresi onyedinci: “Takvâ sahibi olan Cehennem ateşinden uzaklaştırılacaktır” âyet-i kerîmesi indirildi. İbni Ömer ( radıyallahü anh ) Resûlullah’dan ( aleyhisselâm ) bildirdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Ebû Bekir’e: “Sen benim havuz başında ve mağarada arkadaşımsın” buyurdu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) kâfirlerden mağarada saklanınca, gizli ve aleni herşeyine vâkıf olan sadece Ebû Bekir idi. O ise, sâdık, sıddîk, muhlis mü’minlerdendi. Halini bildiği için, bu korkulu yerde onunla arkadaşlığı tercih etti. Bu hicret Allahü teâlânın izni ile idi. Demek ki, Allahü teâlâ, Habîbine, başka akraba ve yakınlarını değil, özellikle Hazreti Ebû Bekir Sıddîk’ı arkadaş etti. Bu özellik Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) şerefini ve diğerlerinden üstün olduğunu göstermektedir.

    Hazerde ve seferde Resûlullahdan hiç ayrılmadı, hep yanında bulundu. Bu da Resûlullaha olan sevgisinin doğruluğunu, O’nun arkadaşı olduğunun açık delîlidir. Resûlullahı o kadar severdi ki, malını, canını, her şeyini O’nun için feda etmiş ve her an fedaya hazır halde idi.

    Tevbe sûresi kırkıncı: “Mekke kâfirleri onu Mekke’den çıkardıklarında ikinin ikincisi, (ya’nî Hazreti Ebû Bekir) ile mağaradaydılar” âyeti ile, Allahü teâlâ onu, Resûlullahın ikincisi kıldı. Bunda Hazreti Ebû Bekir için son derece üstünlük vardır. Bazı âlimler, Hazreti Ebû Bekir, çoğu zaman Resûlullahın yanında idi, dediler.

    Resûlullahı insanları imâna davet etti. Ebû Bekr-i Sıddîk îmân edenlerin birincisi oldu. Böylece imânda O’nun ikincisi oldu. Sonra Hazreti Ebû Bekir insanları Allah’a ve Resûlüne imâna çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabûl etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Resûlullahın yanında idi. Bedir’de de O’nun ikincisidir. Resûlullahı hastalanınca, O’nun yerine insanlara imam olup, öne geçti. Bu husûsta da ikinci oldu. Resûlullahdan sonra O’nun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep O’na en yakın olma delîlleridir. Allahü teâlâ, Resûlünün arkadaşı olarak, Hazreti Ebû Bekir’i Kur’ân-ı kerîm’de bilhassa bildiriyor ve: “O vakit Peygamber, arkadaşına, mahzûn olma!” diyordu” buyuruyor. Üçüncüleri Allahü teâlâ idi. Allahü teâlânın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazîlet yönünden diğerlerinden üstündür.

    Hazreti Ebû Bekir’in ismi geçince, Hazreti Ömer şöyle dedi: “Ömrümdeki bütün amelimin Hazreti Ebû Bekir’in, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. O’nun o mes’ûd gecesi ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca, “Allah için, yâ Resûlallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin” dedi ve içeri girdi. İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda birçok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Bir iki delik kaldı. Onları da ayakları ile kapayıp, sonra Resûlullaha, içeri girmesini söyledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) içeri girdi ve mübârek başını Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu. Ayağını yılan soktu. Resûlullah uyanır korkusuyla, sabredip, hiç hareket etmedi. Gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca: “Ne oldu yâ Ebâ Bekir?” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu. Ayağımı çekersem çıkıp size zarar vereceğinden korkuyorum, dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ayağını çek buyurdular. Ayağını çekince heybetli ve zehirli bir yılan çıktı. “Ey utanmaz yılan, benim mağara arkadaşıma, sırdaşıma eziyyet etmeğe Allahü teâlâdan korkup, benden utanmıyor musun?” buyurdu. Yılan, “Ey Allahın Habîbi, insanların, cinnin Peygamberi. Sana yalnız insanlar değil, hayvanlar, kuşlar, yılanlar, karıncalar, hepsi âşıktır. Hattâ bu köleniz gözü yaşlı, büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinlemiş, mübârek yüzünüzü görmeğe âşık olmuştur. Bu mağarayı şereflendireceğinizi biliyordum. Onun için çok zamandan beri bu sıkıntılı mağarada gece gündüz demeyip yolunuzu bekliyordum. Sıddîk, bu karanlık mağaraya sabahı, siz de güneşi getirdiniz. Fakat Sıddîk, sizi görmeme mani olunca benden korku ve haya kalktı. Bu küstahlığa cesâret ettim.” diyerek özür diledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) özürünü kabûl etti. Hazreti Ebû Bekir’in yarasına mübârek tükrüğünden sürdü. Hemen iyi oldu.

    Peygamberimize, ( aleyhisselâm ) bir gümüş yüzük hediye getirmişlerdi. Hazreti Ebû Bekir’e, “Yâ Atîk, bu yüzüğü bir kuyumcuya götür. Üzerine (Lâ ilahe illallah) yazılsın.” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir yüzüğü alıp kuyumcuya götürdü. Bu yüzüğün üzerine “Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah” yaz, dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), böyle emretmemişdi. Fakat Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile Resûl-i Ekrem’in ism-i şerîfinin ayrı olmasını uygun görmemişti.

    Kuyumcu Hazreti Ebû Bekir’in söylediği gibi yazdı. Hazreti Ebû Bekir kuyumcudan alıp, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) götürürken Hak teâlâ Cebrâil aleyhisselâma, “Çabuk git, Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekir ismini yaz, çünkü Ebû Bekir benim ismim ile Habîbimin isminin ayrı olmasını uygun bulmadı. Ben de Habîbimin isminden Ebû Bekir’in ismini ayırmağı uygun görmedim” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm derhal yetişip, mübârek yüzük Hazreti Ebû Bekir’in elinde iken ve haberi yok iken yüzüğe Ebû Bekir ismini yazdı. Sonra Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) yüzüğü Sultân-ı enbiyâya teslim etti. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) yüzüğe baktılar. Yüzüğün üzerinde (Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekir Sıddîk) yazılı idi. Hazreti Ebû Bekir’e bu yüzüğün üstüne yalnız Lâ ilahe illallah yazılması söylenmişti. Halbuki fazla yazılmış hikmeti nedir? diye sordular. Hazreti Ebû Bekir çok utandı, terledi. Bir cevap vermeden Cebrâil aleyhisselâm gelip, Hak teâlânın selâmını söyledikten sonra, Ebû Bekir’in kendi adının yazıldığından haberi yoktur, ben yazdırdım. Habîbim üzülmesin buyurduğunu söyledi ve olanları anlattı.

    Hazreti Ebû Bekir, müslüman olunca Allahü teâlânın rızası, Habîbullahın aşkı için seksenbin altın fakîrlere sadaka verdi. Kırkbin altını gizli, kırkbini de aşikâre vermişti. Bundan sonra giyecek elbisesi bile kalmamıştı. Sonra eski bir mutaf (keçi kılından dokunmuş elbise) eline geçti. Arkasına giydi. Namaz vakitleri haricinde göğsüne kadar tandıra girer, mutafı arkasına alırdı. Namazları evinde kılardı. Böylece üç gün geçti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) dördüncü gün sabah namazından sonra Eshâb-ı kirama dönerek,“Ebû Bekir Sıddîk üç gündür mescide gelmiyor. Acaba hasta mıdır, gidip hatırını soralım” buyurdular. O sırada Cebrâil aleyhisselâm siyah mutaf giymiş vaziyette geldi. Resûl-i ekrem Cebrâil aleyhisselâmı görünce rengi değişti. Ey kardeşim Cebrâil bu ne haldir? diye sordular. Yâ Resûlallah gökteki bütün melekler böyle giydiler, dedi. Neden bu şekilde giydiler diye sorunca, Yâ Resûlallah! Hazreti Ebû Bekir Hak teâlânın rızası ve senin dinin uğruna, kırkbini gizli, kırkbini de aşikâre olarak seksenbin altın sadaka verdi. Hiç giyeceği kalmadığı için üç gündür mescide gelemedi. Hak teâlâ sana selâm edip, Hazreti Ebû Bekir’e bir elbise gönderilmesini emir buyurduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) eshâbına, “Kimde bir fazla elbise varsa versin! Hak teâlâ ona çok sevâb verip, Firdevs Cennetinde bana komşu yapacaktır.” buyurdu. Eshâb-ı kiramın hiçbirinin fazla elbisesi yoktu. Sonunda bir Sahâbî başka birisinden bir elbise bulup, Hazreti Ebû Bekir’e gönderdi. Hazreti Ebû Bekir o elbiseyi giyip, Resûl-i Ekrem’in huzûru ile şereflenmek için yola çıktı. Henüz huzûra varmadan Cebrâil aleyhisselâm gelip, Yâ Resûlallah! Hak teâlâ sana selâm edip, Ebû Bekir’i karşılamanızı emir buyurdu, dedi, Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Ebû Bekir’e karşı çıkıp musâfeha etti. Bütün Eshâb-ı kiram da musâfeha edip, hepsi candan Hazreti Ebû Bekir’e duâ ettiler.

    Eshâb-ı kiramın büyüklerinden Ebû Sa’îd-i Hudrî ( radıyallahü anh ) şöyle bildiriyor: Birgün Resûlullah ( aleyhisselâm ) hutbe okuyordu. Hutbelerinde: “Allahü teâlâ bir kulunu dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı. O da, Allahü teâlâ katında olanı seçti” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir bunu duyunca ağladı. Kendi kendime, bu zatı hangi şey ağlatıyor. Kulunu Allahü teâlâ, dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı, o da Allahü teâlâ katında olanı seçti. Ebû Bekr-i Sıddîk bizim en âlimimiz idi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ona, “Ey Ebû Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı bana Ebû Bekir’den daha bereketli olan yoktur. Eğer ümmetimden dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği ve muhabbeti vardır.” Hazreti Ebû Bekir’in mescide açılan kapısı hariç, diğer bütün kapıları kapattırdı. “Onun kapısında nûr görüyorum.” buyurduğundan, âlimler, bu kendisinden sonra onun halifeliğine işârettir, dediler.

    İbni Münzir, Hazreti Ali’den ( radıyallahü anh ) bildirir: “Bu ümmetin Resûlullahdan sonra en üstünü Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman’dır ( radıyallahü anh )” sonra da kendisinin olduğunda ittifâk vardır. Hazreti Ebû Bekir’den başka hiç kimse Cebrâil aleyhisselâmdan vahiy işitmemiştir.

    Resûlullah efendimiz, Mi’râc gecesi Cebrâil aleyhisselâma: “Ümmetimin hepsine sual, hesap var mıdır?” diye sordu. “Ebû Bekir’den başka herkese vardır. Ona, (Buyur! Hesapsız Cennete gir!) denilecektir. O da (Yâ Rabbî! Dünyâda beni sevenleri bana bağışla, onlarla birlikte Cennete girelim) diyecektir.”

    Diline hâkim olmak, lüzumsuz hiçbir söz söylememek için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbûr olmadıkça asla dünyâ kelâmı söylemezdi. Bir hadîs-i şerîfte: “Ebû Bekir’in imânı, bütün mü’minlerin imânları ile tartılsa, Ebû Bekir’in imânı ağır gelir” buyuruldu.

    Hazreti Ömer anlatır: “Tebük gazâsında, Resûlullah ( aleyhisselâm ) herkesin sadaka getirmesini emir buyurmuştu. O sırada benim de malım çok idi. Her zaman Hazreti Ebû Bekir hepimizden fazla sadaka verirdi. Bu sefer de ben en fazla vereyim düşüncesiyle malımın yarısını götürdüm. Resûlullah, “Ey Ömer evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Bunun kadar da evimde var dedim. O esnada, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) O’na da, “Evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Hiç bir şey bırakmadım dedi.“İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir ile Ebûdderdâ ( radıyallahü anh ) beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazreti Ebûdderdâ önde, Hazreti Ebû Bekir arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Resûl-i Ekrem parlak ay gibi göründü. Hazreti Ebûdderda’ya hitaben: “Neden Ebû Bekir’in önünde yürüyorsun! Onun daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Böyle gitmek edebe aykırı değil midir?” buyurdu. Ebûdderdâ ( radıyallahü anh ) hatasını anlayıp tevbe etti.

    Birgün Eshâb-ı kiram Resûlullaha, Hazreti Ebû Bekir’den şikâyet için gelip, “Yâ Resûlallah! Hazreti Ebû Bekir, odasında yalnız başına ciğer kebabı yer, kokusunu duyarız, bizi hiç davet etmez” dediler. “Bir daha böyle yaptığında, bana haber verin, beraber evine gidelim!” buyurdu. Birgün haber verdiler. Resûl-i ekrem, hemen kalkıp, Hazreti Ebû Bekir’in evine gitti. Ateş ve kebap yoktu. “Yâ Ebâ Bekir, sen ciğer kebabı yiyor muşsun, bize de var mıdır?” buyurdu. Yâ Resûlallah, ben ciğer kebabı yemiyorum, pişen kendi ciğerimdir, dedi. Resûlullah, bunun nasıl olduğunu sorunca: “Hak teâlâ, bana İslâm Dinini nasîb etti. Habîbine dost eyledi. Eshâb-ı kiram arasında büyük yer verdi. Acaba kıyâmet gününde hâlim ne olur, bu kadar ni’metin şükrünü yapabilir miyim, diye korktuğumdan, ciğerim kebap oluyor” cevabını verdi. Bunu işitince, Eshâb-ı kiramın, Hazreti Ebû Bekir’e olan muhabbetleri daha çok arttı.

    Birgün Resûlullah efendimiz, Eshâbı ile mescidde otururken, Cebrâil aleyhisselâm geldi. Resûl-i Ekrem’e, Hazreti Ebû Bekir’in bir saat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar, dedi. Resûl-i Ekrem, birşey söylemeyip, Hazreti Bilâl’e Ebû Bekir’i ( radıyallahü anh ) çağırmasını emir buyurdu. Hazreti Ebû Bekir’e haber gidince, hemen yola çıktı. Resûlullah Hazreti Ebû Bekir’i karşıdan görünce, karşılayıp, yanına oturttu. Evde ne yapıyordun diye sordu. Hatırıma şu gelmişti: “Hak teâlâ Cenneti ve Cehennemi yarattı. Her ikisini de dolduracağını diledi (takdîr etti). Hak teâlâdan, vücudumu Cehennemi dolduracak kadar büyük yapmasını diledim. Böylece hem Hak teâlânın takdîri yerine gelmiş, hem de bütün insanlar Cehennem korkusundan kurtulmuş olurlar cevabını verdi. Eshâb-ı kiram, Hazreti Ebû Bekir’in bu yüksek arzulu duâsını çok beğenip, O’na, hayır duâ ettiler.

    Resûl-i Ekrem bir gün: “Bu gün içinizde oruçlu olan var mıdır?” buyurunca; Hazreti Ebû Bekir, ben oruçluyum, dedi. “İçinizde kim, bugün cenâzede bulundu?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben bulundum, dedi. Yine: “İçinizden kim, bugün bir fakîre yemek verdi?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben verdim cevabını verdi. Sonra: “İçinizden kim, bugün hasta yokladı?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben yokladım dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ): “Bu kadar hasletlerin bulunduğu kimse, muhakkak Cennete girer” buyurdu. Cennete girmekten maksat, kötü işlere yapılan cezayı görmeden, hesapsız Cennete girmektir, denilmiştir.

    Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Bize her ni’met verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebû Bekir’in iyiliğinin, ikramının karşılığını veremedik. O’na, Hak teâlâ hazretleri, kıyâmette ikramda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana Ebû Bekir’in malının verdiği fayda gibi hiç kimsenin malının faydası olmadı. Dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim. Fakat ben Hak teâlânın dostuyum.” Hazreti Ömer: “Hazreti Ebû Bekir, bizim Seyyidimiz, büyüğümüz, hayırlımızdır. Resûl-i Ekrem’e hepimizden çok sevgilidir” buyurmuştur.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullahın vefâtından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Birgün kızı Âişe-i Sıddîka hazretleri bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında: “Beni, Muhammed aleyhisselâmın ayrılığı böyle zayıflattı” buyurdu.

    Hazreti Âişe anlatır: Babam vefât edince, Eshâb-ı kiram nereye defn edelim diye tereddüde düştüler. O halde uyumuşum. Kulağıma, “Dostu dosta kavuşturun” diye bir ses geldi. Uyandım, Eshâb-ı kirama anlattım. Onlar da aynı sesi işittiklerini söylediler. Hatta mescidde namaz kılanlar da, işittik dediler. Artık müşavereye lüzum kalmamıştı. Habîb-i Ekrem’in yanına defn ettiler.

    Hazreti Ebû Bekir, son hastalığında: “Halifeliği kime bırakacağım husûsunda tekrar istihâre ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de, Hakteâlâya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz” buyurdu. Orada bulunan Eshâb-ı kiram, ey Allah’ın Resûlünün halifesi! Senin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle dediler. Şöyle buyurdu: Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i Ekrem’i rüyada gördüm. İki beyaz elbise giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. “Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, yâ Resûlallah dedim. “Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanın en temiz olan Fârûk’u (Hazreti Ömer’i) halife seç!” buyurdular. Yanındakileri göstererek: “Bunlar, dünyâda vezirlerin, vefâtın zamanında yardımcıların, Cennette komşularındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk arasında Sıddîk olduğunu haber verdiler” buyurdu. Yâ Resûlallah, anam babam sana feda olsun, bu iki kişiyi tanıyamadım ve onlar gibi kimse de görmedim, dedim. “Bunlar Cebrâil ve Mikâil’dir” buyurdular. Sonra gittiler. Uyandım. Yüzüm gözyaşlarımdan ıslanmış, evdekiler baş ucumda ağlıyordu.

    Hazreti Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ölüm hastalığında çocuklarını Hazreti Âişe’ye, iki oğlan, iki kız olarak ısmarladı. Hazreti Âişe, benim bir kız kardeşim var, ikincisi hangisidir? diye sordu. “Hanımım hâmiledir. Kızı olacağını zan ediyorum” buyurdu. Hakîkaten vefâtından sonra, hanımının bir kızı oldu.

    Hazreti Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), hicretin onüçüncü yılında vefât edince, Medine’de herkes ağladı. Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) işitince, ağlayarak geldi ve “Hilâfet bugün tamam oldu” buyurdu. Kapı önünde durup:

    Yâ Ebâ Bekir! Sen, Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşaviri idin. Önce İslama gelen sensin. Senin imânın, hepimizin imânından daha saf oldu. Senin yakînin, daha kuvvetli, Allah’dan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idin. Resûlullaha en şefkatli, en yardımcı, sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Resûlullahın huzûrunda, senin derecen en yüksek oldu. O’na en yakın, sen oldun. İkramda, ihsânda, güzel huylarda, boyda, yaşda, O’na en çok benzeyen, sen oldun. Allahü teâlâ, sana, çok mükâfat versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, O’nun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ismi ile şereflendirdi. Resûlullaha, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhda, O’nun huzûrunda, harplerde, O’nun yanında idin, O’nun ümmetinin halifesi, O’nun dininin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen İslâm dinine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken sen Muhammed Mustafa’nın ( aleyhisselâm ) yolunu tuttun. Eshâbın az konuşanı ve en belîği, edîbi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün herkesten kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslama sokarak aydınlatırdın. Mü’minlere şefkatli, af edici baba idin. İslâm’ın ağır yükünü sen taşıdın, İslâm’ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgarların oynatamıyacağı bir dağ gibi idin. İşin doğruluk idi, ilim idi. Sözün mertçe, doğruyu bildirmek idi. Gerici düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dinin ağacını diktin. Güçlükleri, müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Allah’ın dinini, sen doğrulttun. İslama, imâna sen kuvvet oldun. Göklerde, melekler arasında, senin derecen çok büyüktür. Muhacirler ve Ensâr arasında, senden ayrılık yarası çok derindir) buyurdu. Ve çok ağladı. Mübârek gözlerinden yaşlar aktı. Sonra: “Allahü teâlânın kaza ve kaderine râzı olduk. Verdiği elemleri kabûl ettik. Yâ Ebâ Bekir! Resûlullahdan ayrılık acısından sonra, bize senin vefâtından daha acı bir musîbet gelmedi. Sen mü’minlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münâfıklara karşı çok sert ve ateşli idin. Allahü teâlâ, seni Muhammed aleyhisselâmın huzûruna kavuştursun! Bize, senden ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler versin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun” buyurdu. Eshâb-ı kiramın hepsi, sessizce, Hazreti Ali’nin sözlerini dinledi. Sonunda hepsi, hüngür hüngür ağladı.

    Yine Hazreti Ali, ilk İslâm’a gelen ve en önce Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile kıbleye karşı namaz kılan Ebû Bekir’dir” buyurdu. O’nun her sözü, dinleyenin ve okuyanın kalbine tesir etmektedir.

    Buyurdu ki:

    “Takvâ akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka asî olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emâneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyânet olarak da, en önde yalan gelir.”

    Bir defasında bilmeden şüpheli birşey yiyip hemen anlayınca zorla istifra edip, midesini boşalttı ve sonra şöyle duâ etti: “Allahım, bilmeden yaptım. Çıkarabildiğim kadarını çıkard
  • Seçicilik -bilinçli, dikkatli ve akılcı seçicilik- nasıl dikkat edeceğinizi ve sınırlı sayıdaki kaynağınızı en iyi şekilde nasıl değerlendireceğinizi öğrenmekteki ilk kilit adımdır. Ufaktan başlayın; idare edilebilir olandan başlayın; odaklı başlayın. Watson Sistemi'nin, Holmes Sistemi'ne dönüşmesi yıllar sürebilir ama bilinçli bir şekilde odaklanmayı becerirseniz bu süreyi kısaltabilirsiniz. Holmes Sistemi'nin araçlarından bir kısmını Watson Sistemi'ne vererek ona yardım edin. Zira Watson Sistemi'nin tek başına elinde hiçbir şeyi yok. Ancak size bir uyarım da olacak: Dünyayı filtreleyebilmenizi kolaylaştırmak için kendinize hedefler belirleyebilirsiniz ama dikkat edin, bu hedefler sonunda sizin için birer at gözlüğü olmasın. Hedefleriniz, öncelikleriniz, "başarmak istediğim şey nedir" sorusuna vereceğiniz cevap değişen çevre koşullarına adaptasyon sağlayacak kadar esnek olmalıdır. Eğer elinizin altındaki bilgi değişiyorsa, siz de değişmelisiniz. Belirlenmiş planınız daha büyük bir amaca hizmet ediyorsa, o planın dışına çıkmaktan korkmayın. Çünkü bu da gözlem sürecinin bir parçası. Bırakın içinizdeki Holmes, içinizdeki Watson'a nereye bakacağını göstersin. Müfettiş Alec MacDonald yani Holmes'un taktığı isimle, Mac gibi olmayın. Holmes'a kulak verin ve içinizden öyle yapmak gelmese bile rotanızı değiştirin, yürüyüşe çıkın ... 2. Nesnel Olun Priory Okulu Vakası'nda, son derece değerli bir öğrenci, yatılı okuduğu okuldan kaybolur. Ayrıca okulun Almanca öğretmeni de kayıptır. "İngiltere'nin istisnasız en iyi ve en seçkin hazırlık okulu" olarak anılan bu denli saygın ve prestijli bir yerde nasıl böyle bir facia yaşanabilir? Okulun hem kurucusu hem de müdürü olan Dr. Thorneycroft Huxtable, tamamen afallamıştır. Bay Holmes'a danışmak için İngiltere'nin kuzeyinden Londra'ya gelene kadar düşünmekten o kadar bitkin düşer ki, Baker Sokağı 221B'de içeri girer girmez "perişan ve bilinçsiz" bir halde ayı postu halının üzerine yıkılıverir. Bir değil, iki kişi kayıptır. Ve öğrenci, eski kabine üyesi ve İngiltere'nin en zengin adamlarından Holdernesse Dükü'nün oğludur. Huxtable, Holmes'a, olayın kesinlikle Dükle alakalı olduğunu, Heidegger denen şu Almanca hocasının da bir şekilde suça yataklık yaptığını söyler. Bisikleti bisiklet parkında değildir ve odası da hızlı bir kaçışın izlerini taşır. Çocuğu kaçıran mı? Kaçıranın suç ortağı mı ? Huxtable hangisi olduğunu kestiremez ama adamın masum olması mümkün değildir. Zira aynı anda iki kişinin birden ortadan kaybolmasını tesadüf kadar basit bir şeye bağlamak mantıksız olurdu. Derhal bir polis soruşturması başlar. Civardaki istasyonda erken saatlerde trene binen bir adamla genç bir oğlan görüldüğü ortaya çıkınca, polislerin görevlerini başarıyla yerine getirmiş olduğu kabul edilir. Soruşturma usulen sonlandırılır. Ancak söz konusu ikilinin kayıp vakasıyla bir alakası olmadığı anlaşılınca Huxtable hüsrana uğrar. Ve böylece müdür, gizemli olaydan üç gün sonra soluğu Bay Holmes'un yanında alır. Çok geç kalmadınız belki, der dedektif. Ya da belki iş işten geçti bile. Değerli bir zaman kaybedilmiş. Acaba daha da büyük bir trajedi yaşanmadan evvel kaçaklar bulunabilecek mi? Böyle bir durumu meydana getiren nedir? Bu soruyu cevaplamak, bir dizi bulguyu sıralamak -kayıp bir çocuk, kayıp bir öğretmen, kayıp bir bisiklet ve benzerleri- ya da bütün o bulguları detaylarla pekiştirmek -oğlanın odasının hali, öğretmenin odasının hali, giysiler, pencereler, çiçekler, vesaire kadar kolay değil. O soruya cevap verebilmek için son derece spesifik bir şeyi kavramak lazım önce: Durum (bu zihinsel ya da fiziksel bir şey olabilir. Hatta boş bir oda gibi durum-olmayan bir şey de olabilir) tabiatı gereği dinamiktir. Ve siz de, bu duruma dahil olarak onu, siz gelmeden önceki halinden tamamen farklı bir şeye dönüştürmüş olursunuz. Heisenberg'in belirsizlik ilkesi artık harekete geçmiştir: Bir şeyin gözlemleniyor oluşu, gözlemlenen şeyi değiştirir. Boş bir oda bile siz içine girdiğiniz anda artık eskisi gibi değildir. Değişmemiş gibi ilerlemeye devam edemezsiniz. Bütün bunlar size mantıklı geliyor olabilir ama bunu uygulamalı olarak anlamak teoride göründüğünden çok daha zordur. Örneğin, sık sık incelenen, beyaz önlük etkisi dediğimiz fenomeni ele alalım: Diyelim kontrol ettirmek istediğiniz bir ağrınız ya da öksürüğünüz var. Ya da sadece genel kontrol zamanınız geldi ve siz de bunu geciktirdiniz. İç çekip telefonu kaldırıyorsunuz ve doktorunuzdan randevu alıyorsunuz. Ertesi gün de muayenehanesine gidiyorsunuz. Bekleme odasındasınız. İsminiz söyleniyor. Randevunuz için içeri giriyorsunuz. Check-up yaptırmak üzere doktorun yanına gidenle, bir önceki gün arayıp randevu alan aynı sizsiniz diye düşünmek doğrudur, değil mi ? Hayır, değil. Ardı ardına yapılan çalışmalar bize gösteriyor ki, birçok insan için bir doktor ofisinden içeri girmek ve doktoru görmek -beyaz önlük adı da buradan geliyor- yaşam belirtilerinde ciddi bir değişim görülmesi için yeterlidir. Nabız, tansiyon, hatta tepkime ve kan tahlilleri bile sırf doktorla yüz yüze geldiğiniz için değişebilir. Kendinizi ne tedirgin ne de stresli hissedersiniz ama bütün B E Y N İ N Ç A T I KAT i N i D O L D U R M A K 103 tahlil sonuçlarınız değişmiş olur. Varlık ve gözlem, durumu değiştirir. Dr. Huxtable'ın, kayıp vakasını çevreleyen olayları nasıl değerlendiğini bir hatırlayın: bir kaçak (oğlan), bir suç ortağı (öğretmen) ve bir de kaçış ya da hile amacıyla çalınmış bir bisiklet var. Hepsi bu. Müdürün Holmes'a bildirdiği gerçeklerin tamamı (ya da kendi öyle olduğuna inanıyor) . Ama gerçekten öyle mi? Psikolog Daniel Gilbert'ın, gördüğümüz şeye inanmakla ilgili teorisinin bir adım ileri gitmiş hali bu: Görmek istediğimiz ve beynimizin çatı katının görmeye karar verdiği şeye inanıyoruz, beynimizdeki gerçekler yerine bu inanışı kodluyor ve tarafsız bir gerçek gördüğümüzü sanıyoruz. Halbuki gördüğümüzü hatırladığımız şey aslında o anki kısıtlı algımız. Fiili durumla kendi sübjektif yorumumuzu birbirinden ayırmayı unutuyoruz. (Bir şeyi değerlendirirken ya da hatırlarken ne kadar beceriksiz olduğumuzu anlamanız için tek yapmanız gereken, tanık ifadelerindeki tutarsızlıklara bakmak.) Okul müdürü bir ara adam kaçırmadan şüphe ettiği için, bu fikrini destekleyecek ne kadar detay varsa hepsini fark edip ihbar etmiş. Asıl hikayeyi anlamaya çalışmak için zaman ayırmamış ve buna rağmen hala böyle yaptığının farkında değil. Kendisine göre son derece objektif davranıyor. Filozof Francis Bacon'ın tabiriyle: "İnsan anlayışı, bir fikri benimsediğinde (ki bu kabul edilmiş ya da kendine göre makul bir fikir olabilir) onu destekleyici ve onunla bağdaşan her şeyi içine çeker." Katıksız nesnellik diye bir şey asla elde edilemez -hatta Holmes'un bilimsel nesnelliği bile asla tam değildir- fakat herhangi bir duruma bütünsel bir bakış açısıyla yaklaşabilmemiz için önce olayın merkezinden ne kadar uzaklaştığımızı anlamamız gerekir. Hedeflerinizi önceden belirlemek, çok kıymetli dikkat kaynaklarınızı doğru şekilde yönlendirmenize yardımcı olacaktır. Fakat belirlediğiniz hedefler, tarafsız gerçekleri, görmek istediğiniz veya görmeyi beklediğiniz şeye uyacak şekilde yeniden yorumlamanız için bir bahane olmamalı. Gözlem ve tümdengelim birbirinden tamamen farklı, bağımsız iki basamaktır. Hatta bu iki basamak arka arkaya bile gelmez. Watson'ın Afganistan' daki geçici ikametini bir hatırlayın. Holmes gözlemlerinde tamamen tarafsız ve somut gerçeklere bağlı kalmıştı. Başta hiçbir dışkestirim yoktu; o daha sonra oldu ve sürekli kendi kendine bu gerçeklerin birbiriyle nasıl alakalı olabileceğini sordu. Bir durum ancak birkaç adımda, tastamam anlaşılabilir ama bu adımlardan kesinlikle en öncelikli ve önemli olanı, gözlem ve tümdengelimin aynı şey olmadığını fark etmek ve mümkün olduğunca objektif kalabilmektir. Annem ablamı doğurduğunda epey gençti -hatta günümüz standartlarına göre inanılmaz gençti; 1970'lerin Rus standartlarında ise ortalamaya uygundu. Ablam da yeğenimi doğurduğunda epey gençti. Sokaktaki yabancıdan tutun da sınıf arkadaşlarımın annelerine, hatta restoranlardaki garsonlara kadar, bir şey gördüğünü zannedip de ona göre davranan ve gerçekte gördükleri, zannettiklerinden tamamen farklı çıkan kaç kişiyle karşılaşmışımdır saymakla bitmez. Annemi hep ablamla kardeş zannederlerdi. Bugünlerde de onu yeğenimin annesi zannediyorlar. Bunlar gözlemci açısından korkunç hatalar değil belki ama yine de hatadır ve bu hatalar hem davranışlarını, hem de akabindeki yargılarıyla tepkilerini etkiliyor elbette. Burada sorun yalnızca nesillerin karıştırılması değil. Sorun aynı zamanda modern Amerikan değerlerini, Sovyet Rusya'nın yani tamamen başka bir dünyanın kadınının davranışına uygulamaya çalışmak. Amerikan kültürüne göre annem ergen anneydi. Rusya' daysa evli barklı bir kadındı. Arkadaşları arasında ilk çocuk sahibi olan bile değildi. O yıllarda Rusya'da hayat böyleydi çünkü. Düşünüyorsunuz, yargıda bulunuyorsunuz ve bir an durup, ben ne yaptım diye düşünmüyorsunuz. Hakkında konuştuğumuz bir insanı, nesneyi, manzarayı ya da bir ilişkiyi, neredeyse asla, değerlerden bağımsız, nesnel bir varlık olarak görmeyi başaramıyoruz. Bu ayrımı göz önünde bile bulundurmuyoruz - zira böyle bir ayrım asla önemli olmuyor. Fakat, kendi kendini eğitip, nesnel gerçeği, bilinçaltına özgü, anlık ve otomatik olarak taraflı yorumdan ayırmayı başaran nadir zihinler de var. Bir ortama girdiği zaman Holmes'un yaptığı ilk şey, orada ne olup bittiğini sezmek. Kim neye dokunmuş, ne nereden gelmiş, ne olmaması gereken yerde ve ne olması gereken yerde değil. Sıradışı tarafsızlığını en sıradışı durumlar karşısında bile korumayı başarıyor. Hedefini hatırlıyor ama onu bilgilendirmek için değil, filtrelemek için kullanıyor. Öte yandan Watson, onun kadar ihtiyatlı değil. Kayıp çocukla Almanca öğretmenini bir daha ele alalım. Dr. Huxtable'ın aksine Holmes, durumun kendi yorumlarının etkisi altında kaldığını anlıyor ve bu yüzden müdürün aksine, gerçek denilenlerin aslında göründüğü gibi olmayabilecekleri ihtimalini de göz önünde bulunduruyor. Müdürün arayışını sınırlandıran, son derece can alıcı bir detay var: O da, diğer herkes gibi bir kaçak ve suç ortağı arıyor. Peki ama ya Herr Heidegger öyle biri değilse? Ya adam kaçmıyor da bambaşka bir şey yapıyorsa? Kaybolan çocuğun babası, öğretmenin, oğlanın Fransa'daki annesinin yanına kaçmasına yardım ettiğini sanıyor. Müdür de onu başka bir yere götürüyor olabileceğini düşünüyor. Polis de trenle kaçtıklarını. Holmes'un gördüğü kadarıyla ortada bambaşka bir hikaye olabileceğini düşünen tek bir kişi bile yok. İstikamet neresi olursa olsun kimsenin firarda bir öğretmen aramaya niyeti yok. Herkes muhtemelen aynı yerde bile olmayan öğretmenle (niteleyiciye gerek yok) öğrencinin peşinde. Herkesin yorumu aynı: İster suç ortağı ister elebaşı olsun, kayıplara karışan bu adamın bir şekilde öğrencinin kayboluşunda parmağı var. Ellerindeki yegane delilin, adamın kayıp olduğundan başka hiçbir şeyi göstermediğini durup da düşünen kimse yok. Kimse derken, Sherlock Holmes hariç tabii. O, kaybolan bir çocuk aradığının farkında. Ayrıca kaybolan bir de öğretmen arıyor. Hepsi bu. Arada ortaya çıkan hiçbir ilave gerçeği dikkate almıyor. Bu tarafsız yaklaşımıyla da, hem okul müdürünün hem de polisin gözünden kaçan bir gerçeğe rastlıyor: Öğretmen çocukla birlikte falan kaçmamış, tam tersine yakında bir yerde ölü halde yatıyor. "Gözlüğünün tek camı düşmüş uzun boylu, gür sakallı bir adam. Ölüm sebebi, başına aldığı ve kafatasının bir kısmını ezerek kıran korkunç bir darbe." Holmes'un, cesedi bulmak için yeni bir ipucu keşfetmesine gerek yok. O, önündeki şeyi, herhangi bir peşin hüküm ya da önceden oluşmuş bir teori olmadan, tamamen objektif bir ışığın altında nasıl değerlendireceğini biliyor ve onu bu buluşa götüren basamakları Watson'a şöyle sıralıyor: " Sahnemizi oluşturmaya devam edelim. Adam, okuldan üç buçuk kilometre ötede öldürülüyor -dikkatini çekerim, ölümüne sebebiyet veren şey, bir çocuğun ateşlemiş olabileceği bir silahın yarası değil, sadece çok güçlü bir kolun indirmiş olabileceği sert bir darbedir. Bu durumda, kaçarken çocuğun yanında gerçekten de birileri vardı. Kaçışın hızlı bir şekilde gerçekleştiğini de, mükemmel bir bisiklet kullanıcısı olmasına rağmen onlara ancak üç buçuk kilometre sonra yetişebildiğinden anlıyoruz. Ne var ki trajik olayın gerçekleştiği sahneyi incelediğimizde birkaç hayvan izinden başka bir şeye rastlayamıyoruz. Geniş bir tur attım ve elli metrelik bir mesafe içinde başka hiçbir iz yok. Başka bir bisikletçinin cinayete karışmış olmadığı belli, aynı şekilde başka bir insanın ayak izine de rastlayamadım." "Holmes," diye atıldım, "bu imkansız!" "Bravo! " diye cevapladı Holmes. " Son derece aydınlatıcı bir yorum! Benim ortaya koyduğum şekliyle gerçekten de imkansız; demek ki bir yerde bir yanlış yapıyor olmalıyım. Fakat sen de gördün. Nerede hata yapmış olabileceğimize dair bir fikrin var mı? " Watson'ın bir fikri yok. Aksine hepten pes etmeyi öneriyor. "Ne diyeceğimi bilemiyorum," diyor. "Cık, cık, cık," diye azarlıyor Holmes. "Bundan çok daha beter sorunlar çözdük biz seninle. En azından elimizde bir sürü malzeme var. Ah, bir de onları nasıl kullanabileceğimizi bilsek ..." Holmes yaptığı bu kısa konuşmayla, müdürün teorilerinin yanlış olduğunu gösteriyor. Bir kere işin içinde en az üç insan vardı, iki değil. Alman öğretmen oğlanı kurtarmaya çalışıyordu, ona zarar vermeye ya da onu kaçırmaya değil (adamın şu anki ölü durumuna ve tekerlek izlerini takip ederek kaçan çocuğa yetişmek zorunda kalışına bakılırsa en olası senaryo bu; çocuğu kaçıran ya da bu suça yataklık eden kişi olmadığı ortada). Bisiklet bir takip aracıydı, kötü emeller için çalınan bir mal değil. Dahası oğlanın kaçışına yardım etmek için ortamda fazladan bir bisiklet ve başka bir kişi (veya kişiler) daha olmalıydı. Holmes'uri burada yaptığı olağanüstü bir şey değil. O, meydanı delillere bıraktı sadece. Ve bu delillerin peşinden giderken de gerçekleri durumla bağdaşacak şekilde çarpıtmaya kalkışmadı. Kısaca, Huxtable'ın çıkardığı sonuçlar Watson Sistemi'nin o ani, refleksif ve dereyi görmeden paçayı sıvayan tarzının tüm belirtilerini taşırken Holmes, Holmes Sistemi'nin soğukkanlılığı ve tefekkürüyle hareket ettj. Gözlem yapabilmek için; durumla yorumu, kendinizle gördüğünüz şeyi birbirinden ayırmanız lazım. Watson Sistemi, öznelliğin, farazinin, tümdengelimin dünyasına kaçmak istiyor. Size en mantıklı gelen dünyaya koşmak istiyor. Holmes Sistemi'yse dizginleri nasıl elinde tutacağını biliyor. Bir durumu sanki detaylardan haberi olmayan bir yabancıya anlatırmış gibi, ister yazılı ister sözlü olarak, en başından itibaren izah etmek son derece faydalı bir egzersizdir. Holmes'un teorilerini yüksek sesle Watson'a anlatması da buna benziyor zaten. Holmes gözlemlerini bu şekilde dile getirince, daha önce gözüne görünmeyen boşluklar ve tutarsızlıklar yüzeye çıkmış oluyor. Bu egzersizin, gramer, mantık ya da üslup bakımından hataları fark etmek için çalışmalarınızı yüksek sesle okumanızdan hiçbir farkı yok. Gözlemleriniz, düşünce ve algılarınızla o kadar iç içe girmiş bir haldedir ki, nesnel gerçekliği zihninizde meydana gelen öznellikten ayırmakta zorlanabilirsiniz. Bir tez ya da hikaye yazarken, veya bir ödev hazırlarken, kendi yazılarınızla o kadar samimi bir ilişki içine girersiniz ki, mutlaka gözünüzden kaçırdığınız hatalar olur ve cümleleri orada yazdığı gibi değil, yazması gerektiği gibi okursunuz. Konuşma eylemi sizi yavaşlamaya ve gözünüzden kaçan hataları fark etmeye zorlar. Gözlerinizin fark etmediği yerde hatayı kulağınız yakalar. Bir şeyi en baştan yüksek sesle, bilinçli ve dikkatli bir şekilde okumak size hem zaman hem de efor kaybı gibi gelse bile, başka türlü gözünüzden kaçıracağınız bir hatayı veya kusuru her seferinde açığa çıkaracağı kesindir. Watson'ın parçaları bir araya getiren mantığına, Huxtable'ın söylediklerine olan inancına yenik düşmek çok kolay. Ama ilk gözlemlerinize dayalı bir yargıda bulunduğunuzu fark ettiğiniz -hatta bunu hiç düşünmediğiniz ve her şeyin size son derece mantıklı göründüğü- her seferde kendinizi tutun ve tekrar edin: İfade ettiğim gibi olması imkansız, dolayısıyla ifade ederken hata yaptığım yerler olmalı. Sonra başa dönün ve durumu ilk seferkinden daha farklı bir şekilde, en başından itibaren tekrar ifade edin. Sessiz değil, yüksek sesle. Kafadan değil, kağıda dökerek. Bu egzersiz sizi birçok yanlış algıdan kurtaracaktır.