• 258- Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ona: "Benim Rabbim odur ki, hem diriltir, hem öldürür." dediği zaman: "Ben de diriltir ve öldürürüm." demişti. İbrahim: "Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!" deyince o inkâr eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya, Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
  • “Siz şu Kutsi Hadisi duymadınız mı? Beni arayan bulur. Beni bulan beni bilir. Beni bilen , bana Aşık olur. Bana Aşık olana ben Aşık olurum.Aşık olduğumu öldürürüm ve öldürdüğümün diyetini ben öderim! Ben kendim onun diyetiyim.”
  • Beni arayan beni bulur, diyorsun. Beni bulan beni sever. Beni seven bana âşık olur. Ben, bana âşık olana âşık olurum. Ben âşık olduğumu öldürürüm. Bu öldürmenin diyeti bana farzdır. Bunun diyeti ise bizatihi benim. Seni arıyorum, yollardayım.
  • 131 syf.
    ·6 günde·8/10
    Herkese merhabalar. Bugün Cemal Süreya tarafından eşi Zuhal Seber'e (Zuhal Tekkanat) gönderilen mektupların üç ayrı başlık altında derlemesinin yapıldığı ve biz okurlara sunulduğu;yüksek dozda aşk, sadakat, güven ve içtenlik ile örülü bu kitabı elimden geldiği kadarı ile incelemeye çalışacağım.
    Bu başlıklar;
    1. On Üç Günün Mektupları
    2. Cemal Süreya'dan Eşi Zuhal Tekkanat'a Mektuplar
    3. "On Üç Günün Mektupları'na Eklenen On Dört Yeni Mektup" şeklinde sıralanmış kitapta.

    Bu üç bölüm farklı zaman aralıklarında yazılmış mektuplardan oluşuyor. Bu üç bölümün de ana teması aşk aslında.Fakat yine de içerik az çok farklılık gösteriyor. Bu nedenle ben de incelememde bu üç bölümü birbirinden bağımsız bir şekilde değerlendirip yorumlayacağım.

    İncelemeye geçebiliriz artık. Öncelikle birinci bölümden(On Üç Günün Mektupları) başlayalım kitabı yorumlamaya.

    Bu bölümdeki mektupları derleyen ve biz okurlara sunan Erdal Öz, bu bölüme yazdığı ön sözde:"İnsan niye mektup yazar?" diye bir soru sormuş. Sonra da kendisi vermiş bu sorunun cevabını. Cevap şu şekilde:"Ya yüz yüze gelince anlatmak istediklerini açık açık söyleyemiyordur,ya da o ikinci kişi uzaktadır, onunla yüz yüze konuşma olanağı yoktur,oturur kağıda döker anlatmak istediklerini. Öyleyse ikinci kişiye yazılan bir şeydir mektup. İki kişilik özel bir edimdir.Bu yüzden de gerek yazan, gerekse yazılan açısından çok çok kişiseldir. İstediği kadar toplumcu özler taşısın, mektup bireyseldir. "

    Eğer 170 sayfa boyunca sevgi dolu sözler ile örülü, onlarca mektubun derlendiği bir kitap okuyacaksınız kitabın ilk paragrafının bu cümleler ile başlıyor olması çok önemli bence. Öncelikle bunları bilmeliyiz.Mektup kişiseldir;duygu içerir, ayrılık yüklüdür, hasret yüklüdür ve dolayısıyla da saygı ister.

    Bu bölümdeki(1.Bölüm)mektupları 41 yaşındayken, 1972 yılında elyazısı ile yazmış Cemal Süreya. Bu dönemlerde henüz ünlü olmadığı için mektupların bu şekilde kitap haline getirileceğini tahmin edemezdi tabiki.

    Bu yüzden bu mektupları insanlar tarafından okunacaklarına, yabancı ellere geçeceklerine dair kaygılar duymadan yazmış Cemal Süreya. Cemal Süreya o dönemlerde nereden bilebilirdi ki bu mektupların kitap haline getirilip de tüm Türkiye'ye sunulacağını?

    Mektupların en güzel yönü de bu aslında. Kaygısız yazılmış olmaları, Cemal Süreya'nın samimiyetine sınır koymamasını sağlamış. Cemal Süreya-Zuhal Seber aşkının en yoğun şekilde hissedildiği bölüm de birinci bölüm zaten.

    Sevdiği kadın hastanede yatıyor. Cemal Süreya ise belki de ölümle bile sonuçlanabilecek bir ameliyata yatacak olan karısına güç vermeye, desteğini hissettirmeye çalışıyor. Mektuplardaki manevi değeri, duygu yükünü siz düşünün artık.

    Bu mektuplar Cemal Süreya vefat ettikten sonra Erdal Öz tarafından incelenmiş ve gün yüzüne çıkmasında herhangi bir sakınca görülmeyince kitap haline getirilip yayımlanmış.

    Erdal Öz:"Eğer bu mektuplarda Cemal Süreya'nın itibarına gölge düşürecek ifadeler olsaydı ben bu mektupları yayımlamazdım, hepsini okuduktan ve sakıncalı ifadeler içermediğini anladıktan sonra bu mektupları gün yüzüne çıkaracağımdan dolayı gurur duydum ve mutlu oldum." diyor. Nasıl mutlu olmaz ki, bu mektupların ortaya çıkmasında en ufak bir payı olan insan bile edebiyatımıza büyük katkıda bulunmuştur, gurur duymalıdır bence.

    Kitabın adının "On Üç Günün Mektupları" olmasını ise mektupların alıcısı olan Zuhal Tekkanat istemiş. Bu durum da çok hoşuma gitti gerçekten.

    Birinci bölüm benim en beğendiğim, en severek okuduğum bölüm oldu diyebilirim. Mektuplar hem Cemal Süreya'nın el yazısıyla yazmış olduğu orijinal halleri ile, hem de dijital düzyazı ile eklenmiş kitaba.

    Kitabın sol tarafındaki sayfalarına mektupların el yazısı halleri, sağ tarafındaki sayfalarına ise düz yazı halleri basılmış. Bu da bence çok hoş bir görsellik kazandırmış kitaba. Cemal Süreya'nın elyazısını da çok beğenen biriyimdir zaten.

    Yani kısacası edebi değeri en yüksek olan bölüm birinci bölümdü. Bu bölümü çok beğendim.

    Gelelim ikinci bölüme(Cemal Süreya'dan Zuhal Tekkanat'a Mektuplar)

    Bu bölümdeki mektuplar ilk kez Varlık dergisinin 1994 yılı Ocak, Şubat,Mart sayılarında üç bölüm halinde yayımlanmış.

    Bu bölümdeki mektuplar edebi kıymet açısından birinci bölümdeki mektupların yerini tutmuyor bence. Daha dikkatli yazılmış buradaki mektuplar. Fakat bu bölümün şöyle bir önemi var ki, Cemal Süreya'nın hayatına ışık tutuyor. Cemal Süreya'nın arkadaş çevresi, iş hayatı,geçim problemleri, siyasi görüşleri hakkında fikir sahibi oluyoruz. Bu bölüm daha çok otobiyografi(tam karşılamasa da en uygun kelime bu galiba) niteliği taşıyor aslında. Cemal Süreya'nın yaşamına dair önemli detayları kendi kaleminden öğrenmiş oluyoruz. Bu bölümü de birinci bölümden aldığım zevk kadarını alamasam da severek okudum.Güzeldi yani, sıkıcı değildi.

    Evet, üçüncü bölüme geçiyoruz. ("On Üç Günün Mektupları"na Eklenen On Dört Yeni Mektup)

    Bu bölümdeki mektuplar ilk kez "Sözcükler" dergisinde yayımlanmış. Mektupları yayına hazırlayan ve kitaba eklenmesini sağlayan isim ise Turgut Çeviker. Turgut Çeviker'e Zuhal Tekkanat destek olmuş, bu mektupların kitaba eklenmesi sürecinde. Bu bölüm de bir önsöz ile başlıyor.

    Bu bölümdeki mektuplar da içerik olarak birinci bölümdeki mektuplardan çok uzak değil açıkçası. Bu bölüm Cemal Süreya ve ailesine ait bazı fotoğraflar ile görselleştirilmeye çalışılmış. Ve yine bu bölümde de Cemal Süreya'nın hayatına dair bazı bilgiler edinmeye devam ediyoruz. Bu nedenle bu bölüm de mühimdi bence.

    Şimdi biraz da kitabın geneline dair bazı şeylerden bahsetmek istiyorum. Bu yazacaklarım kitabım tamamı için geçerlidir. Kitabı okumaya başlamamdan bitirmeme kadar geçen süre boyunca Cemal Süreya'nın oğlu Memo Emrah'a olan aşırı ilgi ve sevgisi dikkatimi çekti. Ne güzel bir babaymış Cemal Süreya. Memo Emrah kitaba ayrı bir renk katmış bence.

    Cemal Süreya oğlu için:"Ona bir şey olursa kendimi öldürürüm" diyor.İnternette gördüm bu ifadeyi. Biraz merak ettim ve "Memo Emrah'a n'olmuş, yaşıyor mu acaba?"diyerek araştırmaya başladım hayatını.

    1990 yılının Ağustos ayında hayatını bir kaza sonucu kaybettiğini öğrendim. Cemal Süreya'nın ölüm tarihine baktım daha sonra. Cemal Süreya hayatını aynı yılın Ocak ayında kaybetmiş. Daha önce Cemal Süreya'nın anne ve babasını küçük yaşlardayken kaybettiğini, öksüz ve yetim büyüdüğünü duymuştum. Çok acılar görmüş bu adam. Eğer bir yıl daha yaşasaymış evlat acısı da görecekmiş. Bu beni çok üzerdi doğrusu.

    Şimdi de gelelim Elif Zeyno'ya
    Kitaba renk katan diğer bir isim de bu isim aslında. Fakat böyle biri yok. Cemal Süreya hep bir kız evlada sahip olmak istermiş. Doğmamış kızına da bu adı vermiş, Elif Zeyno. Kitabın tamamında bu ad üzerinden hayaller kuruyor Cemal Süreya, bu hayaller de kitaba çok tadında bir duygusallık katmış.

    Son olarak Cemal Süreya'nın yeteneğinden bahsetmek istiyorum biraz.

    Bilindiği üzere Cemal Süreya bir "İkinci Yeni" şairidir ve şairlik yönü düzyazı yönüne daha ağır basar. Ben daha önce "Sevda Sözleri" isimli şiir kitabını okumuştum Cemal Süreya'nın ama İkinci Yeni şiiri soyut ve kapalı bir anlatıma sahip olduğu için şiirlerini çok da iyi anlayamamıştım açıkçası. O yüzden düzyazı yeteneği merak edip aldım bu kitabı. Cemal Süreya'nın ağır basan edebi yönü her ne kadar şairlik de olsa bu kitabı okuduktan sonra anladım ki nesir yönünde de büyük bir yeteneğe sahip kendisi.

    Evet, On Üç Günün Mektupları ve Cemal Süreya hakkındaki görüşlerim bu yönde. Benim Cemal Süreya serüvenim bu kitapla bitmeyecek. Diğer kitaplarını da okumaya gayret edeceğim. Tercihim daha çok düzyazı kitapları yönünde olacak sanırım. İncelememi burada noktalıyorum, okuyan herkese teşekkür ederim.
  • “Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor. Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. Benim adım Neron. Geceleri çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo'da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bileklerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum. David Bowie'yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu. Şiir yazdım. Tam üç tane. Birini rendeleyip makarna sosuma kattım. Diğerini yakıp küllerini kum saatine koydum. Biraz zaman kazandım böylece. Sonuncusunu ise şimdi yazdım. İşte geliyor:
    Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
    Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
    Değiştiriyorum son kelimelerimi.
    Değiştiriyorum sonumu.
    Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah treni kaçırdım. Âşık olmak*tan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum çünkü Tanrı'yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz. Platon'un Mağara İstiaresi'ne karşılık ben de Kuyu İstiaresi'ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişe*bilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum Tanrı'nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de Tanrı'nın aşağıda kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada birkaç kırmızı oyun fişiyle.
    Az yedim çok içtim. Hâlâ içiyorum içki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandımâşık oldum ikisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirdim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa onları da amuda kalkar geçerim! Duvarlara bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım. Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri
    işe yaramadı.”
  • Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez.İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm.