Osman Y., Yabancı'ı inceledi.
22 May 23:40 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

“Nasılsın iyi misin? Sorarsam söyler misin?
Yabancı sen kimsin? Çağırsam gelir misin?”

Şarkı sözü

YABANCI SEN KİMSİN?

Yabancı. İnsan dünyaya düşmüştür bir kere.. Bu kitabı alış hikayemle başlayayım. Tesadüf bu ya veya yerini bulma da diyebiliriz, dünyaya geldiğim(düştüğüm) hastaneye 20 metre mesafedeki bir sahaftan almıştım. 1967 basım üstelik, sonra ne mi oldu? 45 senelik bu kitabı biraz da ben yaşlandırdım ve 5-6 senedir okunmayı bekliyordu, nihayet okudum. Bileydim bu kadar gecikir miydim, ah şu ihmallikler..

Öyle güzel kokuyor ki bu kitap oh mis, sürpriz olarak içinden 3 tane de Camus kısa hikayesi çıkmasın mı , seyreyle keyfi. Bu arada mübarek ramazan günü,Albert Camus’u Nihat Hatipoğlu’na tercih ettiğim için de zerre kadar pişman değilim, zaten bu tip tv hocası tayfasının çoğundan senelerdir hazzetmem. Orucumu tutarım, isteyen de tutmaz. Kendimce yaşarım, isteyen de istediği gibi yaşar.

Camus’un diğer kitaplarını da fena halde merak ettim.

Kitaba gelirsek , aslında fena halde kasvet ve çıkmazlık içerikli olduğunu söylesek pek yanlış olmaz. Gariptir ki ne zaman kederli ama insanın özünü anlatan bir metinle karşılaşsam tam tersine ferahlar ve ümitlenirim. Hidayet’in kasvetli baş yapıtı Kör Baykuş için de durum böyle olmuştu. Sanırım bu özellik bende Kafka okumaya başlamamla ortaya çıktı, yaklaşık 10 yıldır böyle.

Yabancı’yı hem düpedüz anlatılanların yalın gerçekliği hem de baştan sona metaforlar örgüsü olarak algılamak mümkün.

Camus, Fransız asıllı bir baba ve İspanyol asıllı bir annenin çocuğu olarak Cezayir’de doğmuştur. Cezayir, Fransız işgalinde bir sömürgedir o zamanlar malum. Gençlik yılları burada geçmiştir.Kitabın hikayesi de bu bölgede geçer.

Birinci bölümde kahramanımız, annesinin ölüm haberini alır ve cenaze işlemleri için birkaç saatlik mesafedeki bir çeşit huzurevine doğru yola çıkar. Onu oraya yıllar önce bırakmıştır. Bu kısımda annesiyle olan kopukluğunu görürüz.

İkinci bölümde tek başına yaşadığı küçük evinin, küçük dünyasının, küçük hayatının detaylarıyla karşılaşırız. Biraz komşularıyla,biraz arkadaşlarıyla, biraz iş hayatıyla,biraz da sevgili sayılıp sayılmadığı tartışılır kız arkadaşıyla olan ilişkilerini görürüz.

Hayatın anlamsızlığını iliklerimize kadar işletir Camus. Fakat yaşamak arzusundan da vazgeçtiğini görmeyiz.

Mesela kız arkadaşını sevip sevmediğini bilemez, onunla evlenmek isteyip istemediğini bilemez ama onsuz da edemez bir türlü.

Komşusu ve köpeğini mesela öyle bir tasvir eder ki mest oluruz okurken. Hani insanların sahip olduğu hayvanlarıyla benzerliği hep söylenir ya bu konuda belki de ilk edebi örneklerden birini Camus vermiştir, çok da iyi bilmiyorum tabi ki.

Kahramanımız insanları pek önemsemez fakat onlar için elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışır hep. Kırmak istemez, özellikle tanıdığı insanları görmezden gelmek istemez. Yani bir bakıma her şeye boş vermiş bu adam bir bakıma da asla bencil değildir.

Güneş ve havanın sıcaklığı da kitaba nüfuz eder fena halde, malum Afrika .

“Bütün bu süre boyunca,bir o kızgın güneş vardı,bir de o sessizlik. Pınarın tatlı şırıltısıyla kavaldan çıkan üç ses duyuluyordu sadece.”

Bir gün de Paris’e taşınabileceği cazip bir iş teklifi alır ama sonuç şöyle olur,

“Hayatınızda bir değişiklik olsun istemez miydiniz?” diye sordu.
“İnsan hiçbir zaman hayat değiştiremez” diye cevap verdim. “Değiştirse bile , bir hayatın diğerinden farklı hiçbir tarafı yoktur. Kaldı ki,buradaki hayatım da pekala hoşuma gidiyor benim.”

Sonra bir gün kız arkadaşı ve bir takım arkadaşlarıyla beraber bir arkadaşın evine misafir olurlar, işte ne olursa da o zaman olur. Bir vesileyle gereksiz bir kavganın içinde bulur kendini, sonra kavga yatışır da içindeki duygu yatışmaz. Nihayet gidip arkadaşına husumet besleyen bir “Arap”ı öldürüverir hiç yoktan!?

“Teri de güneşi de üstümden silkip attım. Günün dengesini bozduğumu, üzerinde mutlu günler yaşadığım kumsalın ender rastlanan sessizliğini mahvetmiş olduğumu anladım. O zaman dört el daha ateş ettim; kurşunlar hareketsiz vücuda saplanıp kaldı. Felaketin kapısına sanki dört tane sert darbe indirmiş gibiydim.”

Tutuklanır kahramanımız. Kitabın bundan sonrası mahkeme ve hapishanede geçer ve öylece pek de bir yere varmadan biter. Mahkemedeyken hakim,avukatı, jüri,tanıklar, tanıdık izleyiciler girer devreye. Hapisteyken onu inanmaya davet eden vicdanlı ve sabırlı bir rahiple diyalogları, kendi kendine daldığı felsefi düşünceler, hayat-ölüm ikilemleri. İdama mahkum olmuştur.

“Ne yapalım öleceğim demek! Başkalarından önce ölecektim orası besbelli. Ama herkes de bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmez. Gerçekte, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş yaşına, bunun pek önemi olmadığını da bilmiyor değildim, çünkü her iki halde de, başka erkeklerle başka kadınlar pek tabi olarak hayatta kalacaklar daha binlerce sene, bu böyle sürüp gidecek. Uzun lafın kısası, bundan daha açık bir şey olamazdı. Ha şimdi olmuş ha yirmi sene sonra, ölecek olan hep ben olduğuma göre”

İşin en tuhaf taraflarından birisi de şudur, mahkeme cezayı verirken, sanığın geçmişte annesinin ölümüne ne kadar kayıtsız kaldığından yola çıkarak bir karara varmıştır, bu da kahramanımızın ne kadar merhametsiz birisi olduğuna delil sayılmıştır ve cezayı vicdanlarda pekiştirmiştir !!

Hapishane ona iyiden iyiye düşünme fırsatı verir, şöyle der bir keresinde,

“Böylelikle ne kadar çok düşünürsem, hafızamın derinliklerinden de , gereği kadar değerlendirmeyip unutmuş olduğum o kadar çok şey çekip çıkaracak hale gelmiştim. O zaman anladım ki, dışarıda ancak bir gün ömür sürmüş olan bir kimse bile, hiç sıkıntı çekmeden, yüz yıl hapiste yaşayabilir. Canının sıkılmayacağı kadar çok hatıra edinmiş olacaktır çünkü. Bu da avantajdır bir bakıma.”

Ama şunu da söylüyordu,

“Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapishane akşamlarının insanın içine nasıl oturduğunu hayalinde imkanı yok canlandıramazdı.”

Mahkemede de şöyle demişti,

“””” “Her şey, benim karışmama imkan verilmeden cereyan etmekteydi. Kaderim hakkında karar veriyorlar, oysa benim de fikrimi almıyorlardı. Arada bir, herkesin sözünü kesip ‘Peki ama baylar bu davada sanık kim Allah aşkına?’ Sanık olmak önemli bir şeydir. Hem benim de bazı diyeceklerim var!” demek geliyordu içimden ama iyice düşününce , söyleyecek hiçbir sözüm olmadığını görüyorum. ””””

Uzattık ama bitmez daha bu kitapla ilgili söylenecekler. Son olarak kısaca metafor kısmına da değinmek istiyorum meselenin.

“Yabancı” olan kahramanımız mıdır? Onun öldürdüğü “yabancı arap” mıdır? Toplum mudur? İnsanın kendi kendine yabancılaşması mıdır yoksa ?

Kahramanımız her ne kadar hayata anlam yükle(ye)mese de bir şekilde yaşayıp gitmektedir. Ta ki cinayete kadar.. Sonrası başka bir boyuta geçmektir.. Yoksa öldürülen aslında bir duygu mudur? Kendini yaşamaya mecbur hisseder gibi sürdürdüğü bu hikayesini, yarı buçuk “yaşama sevinci” ni öldürerek mi noktalamaya karar vermiştir?

Daha fazlasını bilemiyorum fakat çok etkilendiğimi söyleyebilirim “Yabancı”dan . Okumanızı tavsiye ederim..

Bir Varmış Bir Yokmuş, Evvel Zaman İçinde Dostoyevski Diye Bir Yazar Varmış. Ne Sihir Yapabilirmiş, Ne de Büyü. Tek Yaptığı Kitap Yazmakmış. Ama Bilmediği Bir Şey Varmış, Kitaplarının Büyüsü Yüzyıllarca Sürecekmiş... Keşke Bilseydim Demiş. Bilseydim Daha Çok Kitap Yazardım....

Evvvvet yeni bir kitap demek yeni bir inceleme demektir:) Aranızda Dosto yu sevmeyen var mı bilmiyorum ama bana sorarsanız ben bu adamı her okuduğumda âşık oluyorum. Dostoyevski demek muhteşem betimleme demektir. Dostoyevski demek yeraltının derinliklerine inmek demektir. Ve Dosto demek, Rus Edebiyatı demektir. Net!! Kitaptan bahsetmeden önce;

Dostoyevski deyince ilk başta korkardım. Çünkü ağır kitaplarını okumaya çalışmış, yapamamıştım. Kara kara düşünürken, Sitemizin Dostoyevski etkinliği kralı Quidam un etkinliği sayesinde kurtuldum bu düşüncelerimden ve Dosto ile olan ilişkimize (merak etmeyin efendim romantik bir ilişki değil:)) kaldığımız yerden devam etme kararı aldık. O da yalvarıyordu zaten Sherlock beni ne zaman okuyacaksın diye:) Sonunda dilindeki tüyler bitmeden doğru kitaplarla okumaya başladım Dostoyu ve hızlı bir şekilde ilerledim. (Şu ana kadar Dosto okuma liste sıram şöyle; 1-Suç ve Ceza (tam 3 kez yarım bıraktım. Hala bitirebilmiş değilim:))) 2-İnsancıklar 3-Öteki 4-Mektuplar 5-Kumarbaz) Bu şekilde ilerleyince Dostoyla olan ilişkim bir raya oturuverdi. Bunun için minnettarım sana Quicik:) Sen ve etkinliğin olmasaydı okumayı otuz yaşıma kadar erteleyebilirdim:)

Sevgili Harun Inan a da teşekkürümü borç bilirim çünkü okuyacağım sıradaki Dosto kitaplarım için de o bana yardım ediyor.Sayesinde şimdiki okuyacağım kitabıma da karar verdim: Yeraltından Notlar...


Bu kitabında farklı bir Dosto gördüm. Komik, espritüel ve sade bir dil kullanmıştı. Komik?? dediğinizi duyar gibiyim. Evet o kadar komik konuşmalar vardı ki gülmekten yerlere yattım diyebilirim. Özellikle de büyükanneye bayıldım:)) Şimdi siz işe Fransız kalmış olabilirsiniz. Merak etmeyin hemen açıklıyorum:

Spoiler


Spoiler dediğime bakma yahu, çok da spoi vermiycem:) sadece ufacık dedikodu yapıcaz senle. Kimin dedikodusu mu? Büyükannenin:)) Başkahramanımız, iflah olabilen bir kumarbaz. Evet iflah olabilen dedim çünkü, sevdiği kızı memnun edebilmek için kumar oynuyor. Sevdiği kız da zengin bir büyükanneye sahip.Madem zengin bir aileye sahip neden bir erkek kumar oynayıp parayı ona götürüyor? Çünkü insan iflah olmaz bir aşık olabiliyor!!! Eveet ne diyorduk? Büyükanne baya zengin. Ama yetmişini devirmiş. Haliyle insanlar artık ölüp mirasına konmak için gün saymaya başlıyorlar. Ne zaman ölecek, ne zaman ölecek diye beklerken... Büyükannemiz çıkageliyor. Hem de ne geliş. Diyaloglar havada uçuşuyor:D Gülmemek için beton kalpli olmak gerekiyor.

Spoiler bitti

Ben kitapta alışılmışın dışında bir dosto gördüm. Bu dostoyu da sevdim. Rusyanın devi lakabını hak ediyor bu Adam. Bence her okurun okuması gereken bir yazar. Kitapları kadar hayatı da bi o kadar heyecan, aksiyonla dolu. Kesinlikle bu kitabı erteleme Hayalperestcik Kütüphanende varsa mutlaka oku diyebileceğim bir kitaptı.

Herkese bol kumarlı günler:))))

sinem, Otuz Beş Yaş'ı inceledi.
25 Nis 21:53 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Daha önce hiçbir şiir kitabında ölümün bu kadar kabullenilmiş halini görmedim ve şahit olmadım.Ölümden korkmak ama ölüm karşısında çaresiz kalmanın muhteşem bir yansıması.
.
.
.
.
.
Kalkmalıyım,
Dolaşmalıyım,
Sokaklarda, parklarda.
El sallamalıyım
Giden trenlere,
Kalkan vapurlara.
Bilmeliyim,
Gölgelerin boyundan,
Saatin kaç olduğunu...
Islık çalmalıyım.
Türkü söylemeliyim
Yol boyunca,
Keyfimden ya hüznümden.
Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
Dalıp dalıp akarsuya,
Hayaller kurmalıyım,
Güzel geleceğe dair.
Yanımdan geçenler olmalı,
Selâm almalıyım;
Robenson'u düşünmeliyim,
Garipliğini:
Şükretmeliyim
İnsanlar arasında olduğuma.
Nedir ki eninde sonunda ölüm?
Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Ben Ölecek Adam Değilim

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Alıştım bir kere gökyüzüne;
Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
Sıkılırım,
Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
Yemişlerine doymadığım ağaçların,
Yağmur mu yağıyor,
Güneş mi var,
Farketmeliyim
Baktığım pencereden.
Deniz görünmeli çıksam balkona.
Tamamlamalı manzarayı
Karlı dağlarla sürülmüş tarlalar.
Ekmekten olamam doğrusu...

Moira, bir alıntı ekledi.
14 Mar 11:20 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

Otuz Beş Yaş, Cahit Sıtkı Tarancı (Sayfa 121)Otuz Beş Yaş, Cahit Sıtkı Tarancı (Sayfa 121)

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.

(Cahit Sıtkı Tarancı - Ben Ölecek Adam Değilim)

Alperen Tekin, bir alıntı ekledi.
04 Mar 15:30

Yeşil Renkli Namus Gazı Operası -Aziz Nesin
«Hasan Âli Yücel, bu hikâyeyi oyun olarak yazmamı önermişti. Hikâyemi Yücel'in anısına adıyorum.»

Uvertür

Dünyanın tarihi iki milyar dörtyüz milyon yıllık deniliyor. Benim bitmemiş tarihim, şimdilik elli yıllık. Kelebeğin tarihi bir günlük.

*

Arkeologlar yeraltında yeni bir kent buldular. Bu kentte biçok ileri ulusların arkeologlarından, tarihçilerinden, bilginlerinden ve bilimcilerinden bir bilimsel kurul yıllarca inceleme ve araştırmalarda bulundu. Sonuç, çok şaşırtıcıydı. Çünkü Roma, Yunan, Mısır, Sümer, Eti, Çin uygarlıklarından çok daha eski dönemlerin izlerini taşıyan bu yeraltı kentinde, aynı zamanda günümüz uygarlığının, tekniğinin ve yaşayışının da belirtileri görülüyordu. Bu açıklanabilir bir durum değildi. Sanki yirmibin yıllık tarihsel gelişimi kendisinde barındıran bir kent, bir depremle yıkılmış, böylece değişik çağların uygarlıkları birbiri içine karışıp allak bullak olmuştu. Bir ses alma makinesinin yanında cilalıtaş çağının bir baltası bulunuyor, bir sutyenin yanında bir ilkçağ oku, televizyonun yanında ilk insanın iskeletinden bir
kafatası duruyordu.
O kentte buldukları paraları, anıtları, yazıtları, kalıtları ve hayvan derilerine, papirüslere yazılı ve taşlara kazılı yazıları, en modern ofset ve tifdruk makinelerinde basılmış kitapları okuyarak, bilginler bu yitik uygarlığı ortaya çıkardılar. Bu derin araştırmalar ve incelemeler sonunda, belgelerin ışığında o kentte çok önemli bir olayın geçmiş olduğu anlaşıldı. Tabalahura adında bir kişinin başından geçmiş olan bu olay şudur.

Entrodüksiyon:

Yitik uygarlığı bağrında saklayan yeraltında gömülü kentte, adına «Namus» denilen yeşil renkli bir gaz vardı. Çok tatlı yeşil renkte olan bu gaz, bütün öteki gazlardan çok daha uçucuydu. Şişeler içinde saklanır, ışıksız yerlerde korunur ve ancak artı yirmibir derece ısıda tutulurdu. Yirmibir dereceden aşağı ısıda Namus gazının rengi açılır ve parlak güneş aydınlığında da bozulurdu. Şişenin tıpası bir saniye açık kalsa Namus gazı hemen uçar, bundan başka da havayla değinir değinmez alev alev parlayarak yanardı. Çok duyarlı bir madde olan Namus'u korumak, anlattığımız bu nedenlerden ötürü çok güçtü.
En değerli madde Namus'tu. Yeryüzünde Namus'tan daha değerli hiç, ama hiçbişey yoktu. Onun için bütün insanlar Namus'a sahip olmak için çalışır, çabalar, didinirlerdi. Örneğin Namus'un yanında altın, platin, elmas, pırlanta gibi şeyler fışkı ve dışkı kadar değersiz kalırdı.
O çağda insanlar doğdukları zaman, anababalarından kendilerine miras olarak Namus kalmamışsa, Namus'suz olarak doğmuş olurlardı. Ama çalışıp çabalayarak Namus sahibi olurlardı. Yani insanlar ne denli çalışır kazanırlarsa o denli çok Namus'a sahip olurlardı. Bütün insanların amacı, ellerinden geldiğince çok Namus'a sahip olmak ve Namus'larını gittikçe arttırmaktı.
Ne var ki yeryüzündeki Namus ancak belli bir miktardaydı; onun değeri de bundan ileri geliyordu. Yoksa durmadan üretilen bir madde olsa, bu denli değeri de kalmazdı. Yeryüzünde belli bir miktarda olan Namus'tan bir parçasına sahip olabilmek için insanlar çok didinip didişiyor, gerekince de birbirleriyle çatışıp savaşıyorlardı. Bu yüzden Namus şişeleri elden ele geçiyor, sürekli sahip değiştiriyordu. Ve bir insanın ne denli çok Namus şişesi olursa, toplumda değeri o denli artıyordu.
Namus gazı, yarım litrelik, bir litrelik, iki litrelik şişelerde, beş litrelik binliklerde ve onbeş litrelik damacanalarda, yani norm üzerine beş boy kap içinde standardize edilmişti.
Dediğimiz gibi, çok duyarlı ve korunması pek zor olduğundan, birazcık ışık alıp NamusIarının rengi attığı için üzüntülerinden intihar edenler çok oluyordu. Gazetelerde sık sık «Sahip olduğu iki damacana Namus'unun ışık alarak rengi attığı için bir tüccar intihar etti» gibi haberler çıkmaktaydı. Namus yüzünden cinayetler de oluyordu:
«Şişenin tıpasını açık bırakarak Namus'unu uçurduğu için bir adam karısını öldürdü.»
«Tıpasındaki aralıktan şişede sızma sonucu havaya değinerek Namus'u yanan bir genç kız, babasından korkarak, on gün önce ayrıldığı evine bir daha dönmemiştir.»
Gazetelerde şu türlü ilanlar da sık sık görülüyordu:
«Sevgili eşim, yirmibir dereceden yüksek ısıya bıraktığı ikibinlik Namus'umuzu bozmuş olduğu için kendisine darılacağım korkusuyla mutlu yuvamızı ve iki yavrumuzu bırakarak gitmiştir. Sevgili eşim! Yavrularım, «Anne, anne!» diye ağlıyorlar. Seni, ben affettim, Tanrı da affetsin! Dön gel
mutlu yuvamıza. Elbirliğiyle çalışarak, bozulan Namus'u-muzdan daha
çoğunu kazanırız.»
Köylerden birinde Tabalahura adında çok yaşlı çok yoksul, çok yoksul olduğu için de hiç Namus'u olmayan bir adam yaşıyordu. Tabalahura bir zorlu kış, tek başına yaşadığı kulübesinde hastalandı. Bakımsızlık yüzünden hastalığı arttı ve bir gece yarısı ateşi kırkbirbuçuk dereceye
yükseldi. Artık Tabalahura ölüm döşeğine serilmişti. Saatleri sayılıydı.

Recitante:

Ateşler içinde cayır cayır yanan Tabalahura'nın yüreğine ölüm pençesini atmıştı. Bir bunalım düşü içinde Tabalahura durmadan sayıklamaktaydı.

Tirad:

Tabalahura şöyle sayıklıyordu:
— Namus!... Namus!... Ah Namus!... Yeşil renkli Namus!... işte ölüyorum artık, elveda ey güzel dünya... Bütün ömrümce bir katır gibi, bir öküz gibi çalıştım durdum, ah ne yazık ki, bir küçücük şişe namus sahibi olamadım. Namus'suz doğdum, Namus'suz ölüyorum, ulan kahpe felek, kıçına kına yak!... O kadar çalıştım, ne olurdu benim de bir şişecik Namus'um olsaydı!... Namus!... Yeşil rengine kurban olduğum Namus!...

Koro:

Bay Tabalahura, Bay Tabalahura!...
Boşuna taban teptin,
Boşuna gölgeni sürüdün!
Eşek gibi çalışılmaz,
Sen eşek misin?
Eşekler çalışır eşek gibi...
Katır gibi de çalışılmaz!
Seri katır mısın?
Katırlar çalışır, katır gibi!...
Öküz gibi de çalışılmaz!
Sen öküz müsün?
Öküzler çalışır öküz gibi...
Sen insansın ulan!...
İnsan gibi...
Değil.
Gibi değil...
İnsanca çalışacaksın,
İnsan olarak...
Boşuna boy gösterdin,
Boşuna gölge gezdirdin.
Avanak!...
Eşşek... eşşek, eşş... eş... şek!...
(Eşşek dansı, çifte balesi ve anırma müziği, anırma sesleri.)

Düo:

Tabalahura'nın sönmek üzere olan gözlerinden ak sakalına yaşlar süzülüyordu. Ateşin verdiği bunalım içinde kıvranıyor, sayıklıyor, düşler görüyordu Tabalahura.

Çene solosu:

Ölüm döşeğinde can çekişmekte olan Tabalahura, çene atmaya başladı. Çeneleri takır takır birbirine vuruyordu. Canı çekilmekte ve ayakları soğumakta olan Tabalahura'nın çenesi düşmüştü. Çenesi düşen bütün yaşlılar gibi, canı çıkarken bile kakafonik çene solosuna devam ediyordu:
— Son dakikamda ağzıma bir kaşık su verecek kimsem yok... Oysa beş-on şişe Namus'um olsaydı, miras olarak Namus'umu paylaşacak olanlar şimdi dört bir yanımda pervaneler gibi koşuşurlardı. Ah!.. Bunca yıl boşuna çalıştım. Bir küçücük şişe Namus'um bile olmadı, öbür dünyaya gözlerim açık gidiyorum. Namus istifçileri kına yaksınlar...
Gittikçe daha sık çene atan Tabalahura'nın sözleri artık anlaşılmaz, anlamsız heceler olmuştu:
—... di, dıdı di... Dıdıdı di? Dun!... Dıdıd di... Dun!...

Ölüm Dansı:

Tabalahura'nın sönmekte olan gözleri önünde renkli, ışıklar pırpır uçuşmaya başladı. Sonra bu pırpırlar büyüye büyüye kocaman birer iskelet oldular. Bu iskeletlerin, sırıtan dişleri arasından buz parçaları gibi soğuk, sivri kahkaha kikirdemeleri dökülüyordu:
— Kin... Kih... kih... Kikih... Kih!...
Sırıtkan iskeletler, kemik parmaklarını birbirine vurarak kastanyet sesine benzer sesler çıkarıyor. Tabalahura'nın ölüm döşeği çevresinde zıplayarak oynuyorlardı. Bu ölüm dansı sürerken Tabalahura da titremeye başladı. Her titreyişinde ağzından ve burnundan yaşlı ruhunun bir parçası çıkıyordu. Ruhunu çıkarmak için Tabalahura'nın titreyişleri, biraz göbek atışa benziyordu. Tabalahura'nın sıcak bedeni içinde ancak bir-iki göbek atışlık daha ruhu kalmıştı ki, cılız ten kafesindeki bu bir-iki atımlık ruhunun gücüyle son aryasını söylemeye başladı.

Kuyruğu titreme aryası:

— Bir şişecik Namus'um olmadan ölmek istemiyoruuum... Namuuuus! muuuus!... MusssL. muuuusss... Naaa! Naaaa!... Naaaaaa!... Muus!...

Tabalahura'nın zaten yarım aryalık ruhu kalmıştı. Arya için zorlayıp da geri kalan ruhunu da bedeninden çıkarırken, ancak operalarda görülebilecek bir mucize oldu. (Operada hayalet) dedikleri işte bu mucizedir. Tabalahura'nın eski karyolasının altından bir adam çıktı,
— Ne bağırıp duruyorsun? Neden inek gibi boğuluyorsun? dedi.
Tabalahura,
— Boğdurmuyorum... dedi.
— Ya ne yapıyorsun?
— Arya söylüyorum.
— Ulan bu ne biçim arya?
Ben ne yapayım, operanın bestecisi böyle bestelemiş. Bu benim son aryam. Artık ölüyorum...
Tabalahura büyük şaşkınlık içindeydi. Çünkü karyolasının altından çıkıp da karşısında duran adam kendisiydi. Kendisi kendisinin karşısına geçmişti. Tabalahura iki tane olmuştu. Biri, ölüm döşeğinde can çekişirken ruhunun son soluklarıyla konuşmaya çalışıyor; öbürü de ayakta dikilmiş ölmekte olan kendisini seyrediyordu. Evet, ikisi de aynı Tabalahura'ydı. Yüzleri tıpatıp birdi. Ama giyinişleri ve davranışları hiç de birbirine benzemiyordu. Yataktaki Tabalahura bitkindi, solgundu, çullar çaputlar
içindeydi. Ayaktaki Tabalahura ise çok dinç bir yaşlıydı. Çok iyi ve güzel giyimliydi. Alımlı çalımlı bir adamdı. Kolalı gömleği, papyonu, temiz ceketi, ütülü pantalonu, rugan iskarpini, elinde bastonu, parmaklarında yüzükleri...

Düo:

Yataktaki Birinci Tabalahura,
— Sen kimsin? diye sordu. Ayaktaki,
— Tabalahura'yım... dedi.
— Nasıl olur... Tabalahura benim... Üstelik bu köyde benden başka da Tabalahura yok...
— Sen de Tabalahura'sın, ben de... Sen enayi Tabalahura'sın, ben açıkgöz Tabalahura... O kadar bağırdın, böğürdün ki, kulaklarım tırmalandı, bet sesinden rahatsız oldum, bu herifin derdi nedir diye kalkıp geldim. Nedir istediğin de öyle yırtınıyorsun?
— Aaah!... Benim derdim çok büyük... Bütün hayatımda istediğim tek şey, çok değil, bir şişecik Namus sahibi olmaktı. Namus'lu bir adam olarak ölmek istiyordum. O mübarek Namus gazının kutsal yeşil rengiyle gözlerimin ışıklanmasını istiyordum. O kutsal Namus şişesini avcumun içine alıp pörsük derimin ısınmasını istiyordum. Bütün hayatımda bunun için çalıştım. Her sabah gün doğarken işe koyulur, gün batana kadar çalışırdım.
Geceleri de evimde çıra aydınlığında, geceyarılarına kadar çalışmamı sürdürürdüm. Bütün bunları benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım. Hiç kimseye kötülük etmedim. Herkese elimden geldiğince iyilik etmeye çalıştım. Kimsenin malında gözüm olmadı. Kimsenin karısına, kızına kötü gözle bakmadım. Bütün hayatımda harama uçkur çözmedim. Kimseyi kıskanmadım.
«Başkalarında çok, bende yok!» demedim. Kimsenin bişeyini çalmadım. Çok zaman aç kaldım, ama bir kez bile hırsızlık etmedim. Hiç kimseye haksızlık etmedim. Bütün hayatımda ağzımdan yalan bir tek söz bile çıkmadı. Doğruluktan ayrılmadım. Herkesin yardımına koştum. Çok çalıştım. Emanete hıyanet etmedim. Üstelik ibadetlerimi hiç aksatmadım, imanım bütündü. Duadan eksik kalmadım. Topal karıncayı bile incitmedim, kimsenin gönlünü kırmadım. Bütün bunları Namus'lu bir adam olayım, benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım.
Aaaah! Vaaah! Oooof!... Amaaaan!... Aaaay!... Vaaayyy!... işte ölüyorum. Yazık! Artık herşey bitti. İki solukluk ruhum kaldı içimde, o da çıkmak üzere...
ikinci Tabalahura,
Beni tanımadın mı? dedi.
— Gözlerim artık hiçbir şeyi seçmiyor. İkinci Tabalahura yatağa eğilip yüzünü ona iyice yaklaştırarak,
— İyice bak! dedi.
— Evet... evet... Tanır gibi oluyorum seni. Ama nerden, ne zaman? Hatırlayamadım.
İkinci Tabalahura,
Ben senin yanına çok geldim... dedi.
Birinci Tabalahura,
— Hızlı söyle... diye inledi, kulaklarım artık duyarlığını yitirdi. Sesini duyamıyorum.
İkinci Tabalahura,
— Hatırlar mısın, dedi, sen yirmi yaşında...
— Bağır, bağır!... Dediklerini anlayamıyorum...
İkinci Tabalahura, birincinin kulağına eğilip bağıra bağıra konuştu:
— Sen yirmi yaşındaydın. O zaman bu köyün en yakışıklı delikanlısıydın. Köyün güzel kızları arkandaydı. Güçlüydün, çalışkandın, elinden her iş gelirdi, becerikliydin, başarılıydın. Bunun için de köyün zenginleri seni kendilerine damat edinmek için arkandan koşuyorlardı. Ben o zaman da yanına gelmiştim...
Birinci Tabalahura ölgün bir sesle,
— Evet, evet... Şöyle böyle hatırlıyorum... Gelmiştin, diye inledi...
— Gelmiştim ya... Sana o zaman, «Köy ağasının kızını al,» demiştim. «Çünkü köy ağasının üç damacana dolusu Namus'u var. Hem de adamın Namus'u hiç güneş yüzü görmemiş, solmamış, halim Namus» demiştim. «Köy ağasının bitek kızından başka da kimsesi yak. Üstelik herif çok yaşlı, bir ayağı çukurda. Yakında ölecek. Herifin bütün Namus'u sana kalacak.» demiştim. İnatçı eşek. Beni dinlemedin. Kızı başkası alıp üç damacana Namus'a kondu. Budala!
Birinci Tabalahura,
— Of, aman... ölüyorum! diye inledi.
İkinci Tabalahura,
— Geber! diye bağırdı.
— Hiçbişeye yanmıyorum, Namus 'suz olarak öleceğime yanıyorum.
— Daha beter ol! Sana bu az bile... Hatırlar mısın, yirmibeş yaşındaydın. Bir küçük şişe Namus sahibi olmak için çırpınıp duruyordun. Haline acıdım da sana akıl vermeye geldim. Sen o zaman köy tapınağının gece bekçisiydin. Gündüzleri tapmağın tarlasında ölesiye çalışır, geceleri de tapınağı beklerdin. Bir şişecik Namus sahibi olmak için didinirdin...
— Hatırlamaz olur muyum hiç...
— Sen bir gece Rahip Efendi'nin ambarındaydın. Aman eksilmesin, kimse çalmasın diye Rahip Efendi'nin ambarındaki Namus şişelerini sayıyordun. O şişeleri hayranlıkla elleyerek, «Benim de böyle bir şişecik Namusum olsa!» diyordun. O zaman yanma geldim.
«İstersen bir şişe değil, daha pek çok Namus'un olabilir,» demiştim sana.
«Nasıl?» diye sormuştun.
Ben de sana, «Rahip Efendi'nin Namus şişeleri günden güne artıyor. Artık ambarında şişe koyacak yer kalmadı, yem bir ambar yaptıracak. Sana güveni sonsuz. Rahip Efendi'nin o kadar çok Namus şişesi var ki, sayısını bile bilmiyor. İki üç gecede bir şurdan bir şişe Namus al götür. Rahip Efendi'nin ruhu bile duymaz. Anlasa bile senden şüphelenmez. Hırsız almış der. Al götür surdan bikaç şişe Namus...» demiştim.
Sen de, «Ben öyle şey yapamam. Defol!» diye beni kovmuştun. Hatırladın mı?
Birinci Tabalahura,
— Hiç hatırlamaz olur muyum! Ooof... Amaaan... Aaayy!.. ölüyorum... diye inledi.
İkinci Tabalahura,
— Gebeer! diye bağırdı.
— Ölsem de kurtulsam. Gözlerim açık gidiyorum.
— Sen otuz yaşındaydın. Devlet Namus Ofisi'nde çalışıyordun. Depo ağzına kadar, tıklım tıklım Namus şişeleriyle doluydu. Bir gece kendi kendine, «Bi şişecik Namus'üm olsa başka bişey istemem!» diyordun. Sana yardım etmek için yanına geldim.
Beni görünce, «Sakın bana Namus şişesi çalmamı söyleme. Şişeler sayılı ve sayılan resmi defterde yazılı» dedin.
Ben de sana, «Budala, sana şişe al diyen var mı... Şişeler sayılı ama, içlerinden birer parça Namus'u boş bir şişeye doldurup alabilirsin... Resmi şişelerin sayısı bellidir, ama içindeki Namus'un miktarı bilinmez. Şurdan boş şişelere birer parça Namus doldur da al götür,» demiştim.
Sen yine, «Olmaz! Ben öyle şey yapamam!» demiştin.
Ben de sana, «Yakalanırım diye korkma. Yakalansan bile, aldıklarından bikaç şişe Namus'u rüşvet olarak verir, kurtulursun. Geri kalan Namus şişeleri de senin olur. Üstelik sen Namus'u özel şişelere dolduracağından, evinde arama yapılırsa resmi damgalı Namus şişesi bulunmaz!» demiştim.
Sen de beni, «...'tir ordan!» diye kovalamıştın...
— Aaaah... Amaaan... Ooof... Ölüyorum...
— Gebeeer!...
İkinci Tabalahura,
— Sen, dedi, gümrükçülük yapıyordun. O zaman otuzbeş yaşındaydın. En büyük üzüntün, dargelirli aylığından birazcık arttırıp da bir küçük şişe Namus alamamış olmandı. Bir gece sınırdan bu yana geçen Namus kaçakçılarını yakalamıştın. İkiyüz şişe, yirmi tane binlik, onbeş damacana kaçak Namus tutulmuştu. Sen kaçakçıları zincire vurup zindana artırmıştın. Yakaladığın kaçak Namus şişelerini, için titreyerek, seviyor, okşuyor, «Bunlardan bir tanesi benim olsa, ah, ne olur!» diyordun, işte tam o
sırada yanma geldim.
«İstersen bir şişe değil, beş damacana Namus senin olabilir. Enayilik edip bu fırsatı da kaçırma!» dedim.
Coşkuyla, «Nasıl?» diye sordun.
Ben de sana, «Yakaladığın Namus kaçakçılarını hükümete teslim etme. Salıver! Onlar sana en az beş damacana Namus verirler. Hükümete teslim edeceksin de eline ne geçecek sanki,» dedim. «Hükümetin ruhu bile duymaz,» dedim. «Sen bu Namus kaçakçılarıyla işbirliği bile yapabilirsin.» dedim. «Çok değil, ayda bir kaçakçıları görmezden gelsen de karşılığında bikaç damacana Namus alsan, iki üç yıla varmaz, memleketin en Namuslu adamı sen olursun. Burada önceki gümrükçü de böyle yaptı. Şimdi mağaza açtı, Namus alışverişi yapıyor,» dedim. Sen ne yaptın? «Yıkıl karşımdan, gözüm görmesin!» diye beni kovdun.
Birinci Tabalahura,
— Of... Amaaan... ölüyorum! diye inledi.
İkincisi devam etti sözlerine:
— Bir namus ticarethanesinde çalışıyordun. O zaman kırk yaşında olgun bir erkektin. Yanında çalıştığın yaşlı Namus tüccarının genç karısının sende gözü vardı. Sen, şişeler içindeki Namus'un parlak yeşiline bakıp gözlerin kamaşarak, «Artık yaşlanıyorum, bir şişecik de Namus'um olmayacak mı?» diye bağırıyordun. Yardımına koştum.
«Sen şu Namus tüccarının karısını ayart. Kadın, birlikte olacağınız her gece için sana bir
Şişe Namus vermeye hazır,» dedim. «Üstelik, herifin haberi olmaz, çünkü kadın, kocasının Namus'undan vermeyecek, kendi Namus'undan verecek,» dedim. Eline sopayı alıp beni kovaladın...
— Oof... Amaan!..
— Kırkbeş yaşındaydın. Yine geldim sana. «Muhtar seçimine katıl. Muhtarlığa adaylığını koy,» dedim. «Köylü beni muhtar seçmez.» dedin. «Beni muhtar seçerseniz her köylüye bir şişe Namus vereceğim diye propaganda yap!» dedim. «Kendi Namusum yokken, her köylüye bir şişe Namus'u nerden bulup da vereyim?» dedin. «Avanaklık etme. Propaganda sözü tutulmaz!» dedim. O zaman beni dinleyip muhtarlık etseydin, sen de beşon şişe Namus sahibi olurdun...
Elli yaşına gelince, artık umutların kırılmaya başlamıştı. Sana yine yol gösterdim. «Kasabadaki Belediye Başkanı, rüşvet almak için bir aracı arıyor. Rüşvet olarak alman her on şişe Namus'tan birini aracıya verecek... Aman aracı ol, bu fırsatı da kaçırma. Hem Başkan, hem de sen şişe şişe Namus sahibi olacaksınız!» dedim..Suratıma tükürüp beni kovdun...
— Ooof... Aman... Aaayyy!...
— Ellibeşine gelmiştin. Yine sana yardım elimi uzattım. «Acele evlen. Hemen çocuk yap, bikaç kızın olsun. Onları büyüt. Namus sahibi olmak için başka çaren kalmadı. Kızlarını isteyen erkeklerden hangisi sana daha fazla Namus verirse, kızları onlarla evlendirirsin. Başlık olarak,kızlarının güzelliğine göre, üç şişe, beş şişe Namus almadan onları kocaya vermezsin. Hele kızlarından birini zengin bir eve gelin edersen, yaşadın, belki de iki damacana Namus bile alırsın...» dedim. Dedim, ama kime dedim? Sende laf anlayacak kafa nerde?
Altmışına gelmiştin. Artık evlenemezdin de... Hem yaşlısın, hem de Namus'un yok; senin gibisine hangi kadın varır? Gece gündüz, «Namus, ah Namus!» diye ağlıyordun. Acıdım haline... «Köyün Namus defteri senin elinde... Gel şu defterde biraz kalem oynat, hile yap!» dedim.
«Yapamam, » dedin, «öyleyse, şişelerin tapaları aralanmış, biraz Namus sızmış dersin, ya da bazı Namus şişeleri ışık aldı, Namusların rengi attı, bozuldu dersin... Bikaç şişe Namus hava aldı, yandı dersin... Böylece sen de aradan Namus sahibi olursun,» dedim. Kızıp söverek beni kovdun.
Altmışbeş yaşındayken beli bükük bir ihtiyardın artık... Yine geldim sana... «Enayiliği bırak, fırsatlar azalıyor,» dedim. «Namus üzerine kumar oynayan bir kulüp aç. Her kumar masasından mano olarak, yarım kiloluk bir şişe Namus alsan sen de Namuslu insanlar arasına girersin!» dedim. Arkamdan taş atarak beni kovaladın.
Yaşın oldu yetmiş, yine gözyaşlarına dayanamadım, haline acıdım, sana yol göstermeye geldim. «Bana bak» dedim, «bu son fırsattır, bunu da kaçırırsan bundan sonra artık Namuslu olamazsın,» dedim. «Ev işlet, bir şişe Namus karşılığında kiralık kız, kadın ver!» dedim. «Yapamam,» dedin. Ben de sana, «Bütün ömrünce yapacak değilsin ki... Bir süre yapar, yeterince Namus'un oldu mu, bu kez faizle Namus verir, elindeki Namus'u arttırırsın... Daha sonra da bütün bu işlerden elini eteğini çeker, herkesten saygı gören Namuslu bir adam olarak yangelir yaşarsın!» dedim.
Seni dediklerime inandırmak için de, ellerinde büyük Namus stoku bulunduranların başlangıçta böyle yaptıklarını söyledim. Büyük Namus sahibi olmanın yolları bunlardır, dedim. Filan kişi, filan, filan kişilerin nasıl büyük miktarda Namus sahibi olduklarım anlattım. «Bir kez durumunu düzelt, başlangıçta girdiğin karışık işlere bir daha tenezzül etmeyeceksin, saygı gören Namuslu bir adam olarak yaşayacaksın,» dedim.
Sen bu son fırsatı kaçırdın. Yetmişbeş yaşma kadar bir parçacık Namus sahibi olmadan süründün durdun, işte şimdi de son soluğunu tüketmek üzeresin.
Birinci Tabalahura,
— Son nefesimi verirken bütün bunları niçin söylüyorsun? dedi. Niçin enayiliğimi, budalalığımı yüzüme vuruyorsun? Senin verdiğin öğütleri tutmadığım için çok pişmanım. Dediklerini dinleseydim benim de enaz beş on damacana Namus'um olurdu. Dünyanın kaç bucak olduğunu anladım ama, çok geç... Bundan sonra neye yarar!... İş işten geçti.
İkinci Tabalahura,
— Hiç de iş işten geçmedi, dedi. Aklını başına toplarsan bundan sonra da Namuslu bir adam olabilirsin...
Birincisi,
— Sen ne diyorsun yahu?... Ben can çekişiyorum, sen Namus'tan söz ediyorsun!... diye bağırdı.
İkinci Tabalahura,
— Senin Namus'suz bir adam olarak ölmene razı değilim, dedi, istersen yaşayabilirsin...
Birincisi, heyecandan ölmekte olduğunu unutup,
— Nassıl?... diye bağırdı.
İkinci Tabalahura,
— Bilim ve yeni buluşlar ne işe yarıyor? İşte senin gibi iskeleti çıkmış, tirit olmuş bunakların ömrünü uzatmaya yarıyor... Dinle şu sesi!, dedi.

Bilginler Korosu:

Beyaz gömlekli, gözlüklü, kimisi sakallı, uzun saçlı, kimisinin elinde dürbün, kimisinde mikroskop, kimisinde teleskop, enjektör, koltuklarında çok kalın kitaplar bulunan adamlar, Birinci Tabalahura'nın çevresinde dönerek bilimsel şarkı söylemeye başladılar:
Biz... Biz... Biz bilimcileriz
Biz... Biz... Biz bilginleriz...
Canlıyı öldürür
Ölüyü canlandırırız
Biz... Biz... Biz bilimcileriz
Biz... Biz... Biz bilginleriz...
Biz hukuk terleriz
İktisat işeriz
Kimya öksürürüz
Fizik hapştrırız
Tıp kaşınırız

KORO BAŞI— İnsanoğlunun en verimli, en güçlü çağı, yirmibeş, otuz yaş arasıdır. İnsanoğlunun en verimsiz, en güçsüz, en işe yaramaz çağı altmışbeşten sonraki yaşıdır. Biz bilimciler, biz bilginler altmışbeşten, yetmişbeşteri, seksenbeşten, doksanbeşten sonra da yaşlıları yaşatmak için
uğraşırız. Biz bilimciler, biz bilginler, «Doğum kontrolü» ile, aralarında dehaların da çıkacağı çocukların dünyaya gelmesini önleriz. Vücutlarında, yaban bitkilerine gübre bile olmayacak yalnız kireç kalmış morukların ömürlerini uzatırız. İşe yaramayanların dünyada sereserpe ve mutlu yaşayabilmeleri için, geleceğin işe yarayacak insan yavrularının dünyaya gelmelerini önleriz.

Bilginler Korosu:

«Hani ya, moruklara hap var, şurup var, vitamin var, aşı var, kuvvet macunu var, iktidar ilacı var, şırınga var, masaj var, radyoaktivite var, iks ışınları var!»

Biz... Biz... Biz bilimcileriz
Biz…Biz... Biz bilginleriz...
Biz hukuk terleriz
İktisat işeriz
Kimya öksürürüz
Fizik hapşırırız
Tıp kaşınırız
Matematik...

«Onbinlercemiz laboratuvarlarda, kitaplıklarda, kürsülerde, atölyelerde, her yerde, yaşayanların yaşayabilenlerin daha çok, daha çok yaşamaları için, yaşamayanların da hiç yaşamamaları için yaşıyoruz»

Düo:

İkinci Tabalahura, birincisine dedi ki:
— İşte görüyorsun: Bütün bilimciler, bilginler seni daha çok yaşatmak için gecelerini gündüzlerine katmışlar, çalışıyorlar. İstersen yaşayabilirsin...
Birinci Tabalahura,
— Artık iş işten geçti, dedi, hayatta bütün fırsatları kaçırdım. Ben bundan sonra Namus sahibi olamam ki... Namus olmayınca yaşamak neye yarar!
İkinci Tabalahura,
— İş işten geçmiş değil, dedi, benim sana verdiğim öğütleri tutarsan, çok Namuslu bir adam olabilirsin. Henüz fırsatlar kaçmış değildir. Bundan sonra evlenip çok Namus'lu bir adama damat olamazsın ama, kızlarla oğlanlar arasında aracılık edip Namuslu adamlara damat, Namuslu damatlara gelin olabilirsin. Artık evlenip kız babası olamazsın ama, köyün bütün kızları senin de kızın sayılır. Sen öyle bir yaştasın ki, herkesten saygı görür, sevgi görürsün. Sana zamanında söyledim, ama senin yapmadığın her işi, şimdi daha kolaylıkla yapar, en kısa zamanda çok Namuslu bir adam
olursun. Birinci Tabalahura'nın aklı yattı.
— Ama ölüyorum, dedi, yaşayabilir miyim?
— Bilim seni yaşatır.
Bilimciler, bilginler birden, ölüm döşeğindeki Tabalahura'nın üstüne üşüştüler. Kimisi hemen orada sidiğini muayene etti, kimisi kan yuvarlarını saydı, kimisi kan verdi, hap yutturdu; şurup içirdi, iğne yaptı...
Tabalahura, tatlı bir uykudan uyanır gibi gerine gerine doğruldu. Çevresine bakındı; ne o tıpkı kendine benzeyen ikinci Tabalahura, ne ölüm dansı yapan iskeletler, ne de bilginler korosu vardı. Kış uykusundan kalkan yaratık gibi doğrulan Tabalahura, yoksul kulübesinden çıktı. Yalnız tirit olmuş bedeni değil, ruhu da, beyni de uyanmıştı. O yaşına kadar kaçırdığı fırsatları yeniden yaratmaya çalıştı. Başardı da... Eskiden yapmak istemediği herşeyi artık yapıyordu. Üç gün içinde bir şişe Namus elde etti. Kısa zamanda Tabalahura'nın Namus şişelerinin, binliklerinin damacanalarının sayısı arttı. Bir zaman geldi ki köyün en Namus'lu adamı Tabalahura oldu. Köyün bütün Namus'unu toplamış ve bütün köyü Namus'suz bırakmıştı. Köyde hiç kimsenin elinde bir küçük şişecik Namus bile yoktu. Ama yaşlı azgınlığıyla açgözlü Tabalahura'nın gözü doymuyordu bitürlü.
Köyden bucağa taşındı. Dolaylardaki köylülerin sahip olduğu Namus'ları ele geçirdi. Bir zaman geldi ki, o bucakta Tabalahura'dan başka Namus'lu kimse kalmadı.
Bitürlü tutkuları dinmek bilmeyen Tabalahura, bucaktan ilçeye göç etti. Kısa zamanda o ilçedeki bütün Namusları topladı, deposuna yığdı. Gözü doymayan Tabalahura ilçeden ile taşındı. O ildeki bütün Namus şişelerini, binliklerini, damacanalarını deposuna doldurdu. Namus deposu tıklım
tıklımdı artık. O ilde Tabalahura'dan başka Namus'lu kalmamıştı!
Tutkuyla titreyen Tabalahura başkente gitti, yerleşti. Çok geçmeden de o ülkede ne kadar Namus varsa hepsi onun oldu. Ülkenin tek Namus'lu adamı Tabalahura, komşu ülkelere de el attı. Oralardaki Namus'ları da topladı. Bundan sonra, yalnız ülkelerin, kıtaların değil, bütün dünyanın Namus'u onun oldu ve Tabalahura'dan başka Namus'lu kişi ve onunkinden başka hiç kimsenin ambarında bir damla
Namus kalmadı. Tabalahura, dünyanın bütün Namus'una sahip olduktan sonra, depolarındaki bütün Namusları, adamlarına çok geniş bir alana taşıttı. O geniş alanda dünyanın bütün Namus şişeleri, binlikleri, damacanaları toplanmıştı. Bunların orta yerine büyük bir kürsü getirtti. Ondan sonra dünyanın her yerindeki bütün ileri gelen devlet adamlarını, politikacıları, yönetmenleri, bilginleri, bilimleri, ünlü kişileri, sanatçıları, o alana çağırttı.
Hepsi geldikten sonra, alanda dağ gibi yığılmış Namus şişelerinin ortasındaki kürsüye çıktı. Dünyanın en yüce, en seçkin, en ulu kişilerine, ordan şöyle seslendi:
-Sayın konuklarım! Yüksek huzurunuzla, şimdi burada tarihin en korkunç ve en büyük olayı geçecek. Sizler de buna tanık olacaksınız...
Sonra Tabalahura oradakilere, hayatının yetmişbeş yıllık döneminde, ölesiye çalıştığı, didindiği halde, bir damla bile Namüs'a sahip olmadığını yana yakıla anlattı. Dinleyenlerin gözleri yaşardı. Bundan sonra Tabalahura, hangi yollardan ve yöntemlerden dünyanın en Namus'lu insanı olduğunu ve bütün dünyayı nasıl Namus'suz bıraktığını açıkladı:
— Dünyanın bütün Namus'una sahip olup, dünyayı da Namus'suz bırakmakla, Namus'suzluk içinde geçen yetmişbeş yıllık hayatımın intikamını aldım. Şimdi dünyada benden başka hiçbirinizin Namus'u yok. Ama benim tutkularım dinmedi. Bütün insanlara ve bundan sonra da geleceklere büyük bir iyilik yaparak tutkularımı dindirmek istiyorum. Hiç kimsenin Namus'suzluk acısını çekmemesi için, dünyanın bütün Namus'unu yok edecegim.
Bunu söylemesiyle, Namus damacanalarından birinin tapasını açınca, yeşil renkli Namus gazı havayla değinip birden parladı. Yeşil yeşil alevler göz açıp kapayasıya öbür şişelere geçti. Kimse ne olduğunu birden anlayamadığı için Tabalahura'nın bu korkunç deliliğine engel olamadı. Havayla değinince yeşil renkli Namus gazı o kadar çabuk tutuşurdu ki, Tabalahura da göklere yükselen Namus alevlerinin ortasında kaldı. İstese kaçabilirdi alevlerden. Ama o dünyadaki bütün Namus'la birlikte yok olmak istemişti.
Dünyanın bütün Namus'unun yanıp yokolması bir dakika bile sürmemişti. Bu korkunç yangını görenler, donup kalmışlardı. Yalnızca can korkusuyla geri sıçrayıp alevlerden korundular. Alevler söndüğü zaman, ortada ne Namus, ne Namus şişesi, ne de Tabalahura kalmıştı!
Bu durum, çok korkunçtu. Bu, olur şey değildi. Böyle bir Namus'suz dünyada insanlar ne yapacaklardı. Çünkü, Namus'a sahip olmak isteği olmayınca hiç kimse çalışmak istemiyordu. Eskiden insanlar bir şişe Namus'a sahip olmak için bir ömür boyu çalışırlardı. Ama şimdi niçin çalışacaklardı? Çalışmanın amacı kalmamıştı. Namus yoktu ki, onu elde etmek için insanlar çalışsınlar. İnsanlar, aylak, tembel, avare olmuşlardı. Bu böyle süremezdi. Buna bir çare bulunmalıydı. Bütün ülkelerin politikacıları bu konuda bir çözüm yolu bulmak için uluslararası bir örgüt kurdular. Bu örgütün ilk toplantısında, Birleşmiş Ülkeler Başkanı, delegelere şöyle dedi:
— Sayın arkadaşlar! Üyeler! Dünyamız yakın zamana kadar, Namuslu bir dünya idi. Ama hepimizin bildiği o tarihin en büyük faciasından sonra, Namus'suz bir dünyada yaşamaktayız. Kendini bilen insanlar için bu durum, ölümden çok daha acıdır. Çünkü insanlık ilerlemez oldu. Çünkü uygarlık gelişmez oldu. Çünkü teknik ilerlemeler durdu. Çünkü Namus olmadığı ve insanların Namus'a sahip olmak ihtimalleri kalmadığı için hiç kimse çalışmıyor. Şimdi burada, sevgili dünyamızı yine eskisi gibi Namus'lu bir dünya yapmanın çarelerini araştırıp bulmak için toplanmış bulunuyoruz.
Uzun konuşma ve tartışmalardan sonra Birleşmiş Ülkeler politikacıları şuna karar verdiler:
Politikacıların işi, dünyanın Namus'lu dönmesini istemekti. Onların işi burda biterdi. Ama onlar, giden Namus'un yerine ne konulacağını bilemezlerdi. Bu, politikacıların değil, bilimcilerin ve bilginlerin işiydi.
Bilimcilerle bilginler de politikacıların buyruğu altındaydılar, öyleyse, en ünlü bilginler, dünyanın yeniden Namus'a kavuşturulmasıyla görevlendirilmeliydiler.

Tarih Dersi:

Namus şişelerinin yanmasından bin yıl sonra, bir üniversitenin anfisindeyiz. Beyaz saçlı, altın çerçeve gözlüklü tarih profesörü, öğrencilere Namus'un tarihini anlatıyor:
— Bin yıl önce dünyamızın Namus'suz olarak dönmesine dayanamayan bilginler yıllarca süren çalışmalardan sonra, o tarihi faciada yanan tabii Namus gazı yerine, suni olarak Namus gazı elde etmeyi başardılar. Böylece insanlık yeniden Namus'una kavuşmuş oldu. Suni Namus gazının yapılması, tarihin yeni çağının başlangıcıdır. İnsanlık bundan sonsuz mutluluk duymuştur.

Kimya Dersi:

Üniversitenin Fen Fakültesinin kimyahanesinde profesör, suni Namus gazı üzerine öğrencilere bilgi veriyor:
— Suni Namus gazı her ne kadar, tabii Namus gazı yerine kullanılmaktaysa da, hiçbir zaman suni Namus, tabii Namus'un yerini tutamamıştır. Çünkü Tanrı yapısı başka, kul yapısı başkadır. Fabrikalarda imal edilmekte olan suni Namus gazının rengi, hiçbir zaman tabii Namus gazının o güzelim yeşil rengini bulamamıştır. Ya açık yeşil, ya koyu yeşil oluyor. Teknik bu kadar ilerlediği halde, o has yeşil renk bitürlü tutturulamıyor. Sonra suni Namus gazının havada yanma hassası da tabii Namus'a göre azdır. Buna karşılık, şişe tapalarından daha kolaylıkla sızmaktadır. Şimdi suni Namus gazının nasıl çıkarıldığını görelim.

İktisat Dersi:

iktisat Fakültesinde profesör Namus iktisadı üzerine ders veriyordu:
— İnsanlar, Tabii Namus çağında Namus'suz olarak dünyaya gelirlerdi. Sonradan çalışarak Namus sahibi olurlardı. Ne kadar çok çalışır kazanırlarsa, gayet tabii olarak o kadar çok Namusları olurdu. Fakat dünyada mevcut bütün tabii Namus gazı yanıp yok olduktan sonra, bildiğiniz gibi suni Namus gazı yapıldı. Fabrikasyon yoluyla Namus gazı çıkarmak yeni bir durum getirdi ortaya. Namus gazı üretimi endüstri haline gelince, Namus gazı fabrikasına sahip olan ülkeler, Namus gazı üretimini gittikçe artırdılar. Bunun sonunda Namus enflasyonu baş gösterdi. Rekabet sonunda Namus fiyatı çok düştü, iş o hale geldi ki, dünyada herkesin Namuslu olması, herkesin Namus'suz olması kadar tehlikelidir, iktisat ilminin gayesi, bazı insanların çok bazı insanların az Namuslu olması, geri kalanların da hiç Namuslu olmamasıdır. Namus endüstrisinin gelişmesi, Namus fabrikalarının gittikçe çoğalması. Namus ticaretinin de artması sonucunda, Namus o kadar çoğaldı ki, itibardan düştü! Geçen yüzyılın başlarında büyük iktisatçılar toplanarak şu kararı aldılar:
1 — Yanmış olan tabii Namus gazı miktarı belli olduğuna göre, bu miktardan fazla Namus imal edilmeyecek.
2 — Şişeler içindeki Namus'un taşınması ve satışı zor olduğundan, Namus şişesi stoklarının devletlerin hazinelerinde korunması ve hazinedeki Namus stoku miktarınca piyasaya Namus senetleri çıkarılması ve bu kâğıtların elden ele dolaşması.
3 — Tabii gaz çağında insanlar Namus'suz doğup sonradan çalışarak Namus sahibi oldukları halde, suni Namus çağında her yeni doğan çocuğa sosyal adalete uygun olarak eşit miktarda Namus tahvilleri verilmesi ve bu kimseler, hayatta her yaptıkları kanunsuz davranışlarına ceza olarak, ellerindeki Namus tahvillerinin geri alınması.

Hukuk Dersi:

Üniversite Namus Hukuku kürsüsü profesörü şu dersi veriyordu:
— «Namus Hukuku» ikiye ayrılır:
1 —Devletlerarası Namus Hukuku,
2 — Sokaklararası Namus Hukuku.
Her ülkenin suni Namus gazının niteliği ayrıdır. Namus gazının rengi, kokusu, sızma ve yanma niteliği, fabrikasına göre değişir. Bazı ülkelerde Namus fabrikaları yoksa da, Namus Hukuku vardır. Çünkü
Namus gazı fabrikası olmayan ülkeler başka ülkelerden Namus ithal ettiklerinden, o ülkelerde Namus hukuku, Namus gazının kendisinden çok daha fazla inkişaf etmiştir. Tabii Namus gazı kokusuz olduğu halde, sunisi kokuludur. Bu koku sayesinde hakiki Namus gazı ile sahte Namus gazı birbirinden ayırt edilir. Kokusunu duymak için, Namus gazı şişesini dibinden koklamak gereklidir!...

Yeşil Renkli Namus Gazı, Aziz NesinYeşil Renkli Namus Gazı, Aziz Nesin
eskici leydi, bir alıntı ekledi.
 25 Şub 21:16

Bugün çok sevdiğim dünyaya doyamayacağım gibi geliyor bana. Daha koklamadığım çiçekler var, tadamadığım meyvalar, havasını teneffüs edemediğim, insanlarıyla omuz omuza gezemediğim şehirler. Ve nihayet yazamadığım şiirler. Ben ölecek adam değilim Salah. Fakat bilinmez ki, mukadderat.

Rüştü Onur, Salâh Birsel (Sayfa 85)Rüştü Onur, Salâh Birsel (Sayfa 85)
Monna Rosa, bir alıntı ekledi.
14 Şub 07:39 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.
Alıştım bir kere gökyüzüne;
Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
Sıkılırım,

Otuz Beş Yaş, Cahit Sıtkı Tarancı (Sayfa 132 - Can Yayınları (Varlık, 1 Nisan 1942))Otuz Beş Yaş, Cahit Sıtkı Tarancı (Sayfa 132 - Can Yayınları (Varlık, 1 Nisan 1942))