• Kapımı çalıp durma ölüm,

    Açmam;

    Ben ölecek adam değilim.
  • Müptela oldum aşka seninle
    Kayboldum gözlerinde
    Uçurumsun sen bu bedende
    Her şeyi bırakıp bir köşeye
    Yanmaya hazırım ben
    Seninle ateşlerde
    Tutsak
    Bu gönül sana tutsak
    Yasak
    Başkası sana yasak

    Evet, bu 574 sayfalık seri sonuna ramak kala kitabının incelemesine bir Mahsun Kırmızıgül –favori sanatçılarımdan biridir- sözleriyle girmek istedim. Çünkü gerçekten müziği dinlerken Q, bunları Tess’e söylüyormuş gibi düşünüp gülmekten ölüyorum.

    Üçüncü kitaba başlamadan önce uyarı olarak –psikolojik sorunlara neden olabilir!- uyarısı olsaydı keşke. Gerçi olsa da önemi yok, öyle yazdığı için inadına okurdum yine…

    Bu kitabın kaderini seriyi okuyanlar bilir. O kader beni durdurmadı, aynı zamanda seriyi gerçekten sevenleri de durdurmadı. Durdurmamalı. ‘İngilizce bilmiyorum, çeviri gelmiyorsa okumam’ demeyerek, 2 ay boyunca öle, dirile okuyarak bitirdim kitabı.

    Biliyorsunuz, ikinci kitapta Tess ‘Yüzüne bakmasam da, başımı çevirsem de, seni her gördüğümde, inan ki, senden başka hiç kimse yok içimde.’ Kafasındaydı. Sonlara doğru kendine geldiğini hissetsek de, Twisted Together’da Tess’in içine kapanık halleri devam ediyor.

    Yine biliyorsunuz ki, ikinci kitapta Q ‘Beni gündüz sarhoş, geceler uykusuz, vuruyor, öldürüyorsun.’ Modundaydı. Bütün kitap boyunca bu böyleydi. ‘İster at beni aklının ta dibine, bilirsin işlemişim ben içine, sen içime.’ Modundan kurtulamamıştık.

    Kitabın sonunda nihayet birbirlerine kavuştular gibi görünebilir ama öyle değildi.

    Bunu 574 sayfadan anlayabiliyorsunuz.

    Q’da Tess’te yaşarken ölüydü. İkinci kitap favori kitaplardan biriydi.

    Ama ama ve ama üçüncü kitap her olayın, her karmaşanın, her acının panzehiriydi.

    İkinci kitabın sonunda Q bir anda ‘evlenmeye gidiyoruz’ dediği için. Ve öyle bittiği için çok üzülmemize gerek kalmıyor, kitap; Q’nun Voliere adını verdiği adasına giden yolculukla başlıyor. Gerilim, üzüntü, Q’nun Tess’in aklından geçenleri bilmek için kahrolası her şeyi yapmak istemesiyle geçiyor bütün yolculuk.


    Ha. Bu arada. Q. Bir. Mektup. Yazmış. Eheh. Mektup. Yazmış. Tess’e. Hislerini. Kağıda. Geçirmiş. Q. Benim. Best. Dark. Hero’m.


    Yani Q’daki gözle görülebilen o değişim. Yürek yakıcı. Öldürücü. Beni öldürdü. Dediğim gibi ben ölüp, dirildim, ölüp, dirildim.


    Tess, hala yaşadığı şeyler atlatabilmiş değil. Ona rağmen, evlenmeyi kabul ediyor. Q’ya en azından bunu verebileceğini düşünüyor. Ve kafayı yiyerek, Fuckwit Cliffingstone malını düğünde görmek istediğini söylüyor. Eheheheh Q, brax demediği için ben de demeyi reddediyorum. Onun adı Fuckwit.

    Neyse işte, Q’da orada deliriyor. Alıntı olarak yazmıştım o kısmı zaten. Bu olaydan sonra Q, evlenme planlarını erteliyor. Önce Tess’e geri kavuşmayı planlıyor.

    Iııı- nasıl anlatsam.. Çok berbat şeyler oluyor şöyle neredeyse iki yüz sayfa. Kafayı yiyecek gibi olduğum sahneler geldi geçti. Zaten şu ‘mum’ olayı, otel odasında olanlar falan bana ‘kesin Tess gitti, Q önce onu öldürecek, sonra da kendini vuracak. Tess geri gelmez. Yok.’ Dedirtti. Gözyaşı akıttım.

    Sağol, Pepper. Asla, ne yazacağını tahmin edemiyorum.

    Tess’i kaçırmayan bi’ Q kalmıştı.
    Arkdşlr.
    Spoi olacak belki ama..
    Q’da artık nişanlısı olan Tess’i kaçırıyor.
    Ehehh.
    Hayır.
    Şaka değil.
    Çok –kafa-patlatıcı- bir olaydı.
    Orada da bir kere ölmüş olabilirim.

    Ya siz Tess’in nasıl geri geldiğini merak ettiniz mi?
    Ben okurken bile meraktan çatlıyordum.
    Q.
    Ah, Q ah.
    İşini biliyor.
    Adam, best.
    Şimdi burada numara yapmaya gerek yok.
    Tess geri geliyor.
    Ama nasıl geliyor?

    Ya Efsane ötesi bir sahneydi o. Özellikle de orada Tess’in kaçıp gidişi. Giderken Franco’nun Tess’i tutması. Q’nun gelip Franco’nun Tess’i kollarında tutuşunu görüşü. Orada sırıtmaktan öl-düm.

    Bu kitabı okumayan Q’nun kıskançlıklarını kaçırmış oluyor, çok büyük kayıp. Böyle harika sahneleri okuyamamak bana çok koyardı.

    Allah’ım gerçekten harikaydı. Franco ve Tess kendi aralarında konuşurken gelip ‘akşam yemeğine de çıkaracak mısın?’ diye diklenen bir Q var.

    Ya aslında bunu okumak için tek bir neden yeterli.
    Bu kitapta Q var.

    Q, Tess’i kaçırdı demiştim. Ondan önce, Suzette’yi arayıp düğünü organize etmesini söylüyor. O sahne de mükemmeldi. Gerçekten harika sahneler vardı ya. Şimdi düşününce, bayağı gülmüşüm.

    Efsane olaylar oluyor yani 574 sayfa ne yazmış demeyin. Seri sonu kitabı bu, kaçırılmayan bir Q kalmıştı…. Öhöm öhöm. Neyse. O kadar da derine girmeyeyim.

    Şimdi bakıyorum da, ya kitapta olan her şeyi buraya dökeceğim. Ya da geçiştireceğim, çünkü bir sürü olay oldu. Ben en iyisi her şeyi dökeyim. Baştan başlayayım. Çok baştan değil.

    Q, Tess’i geri kazanmaya çalışırken. Bu işe başlamadan önce Tess’e uyuşturucu bir hap veriyor. Tess, Q’yu Deri Ceket sanıyor. Ay o banyoda neler olduğunu yazamayacağım. Tess, tamamen kendini kaybetmişti çünkü. Hiçbir şey olmadı aslında ama duygusal olarak, ben Q olsaydım Tess’in söylediklerine dayanamazdım. Gerçi Q’da dayanamadı ama neyse.

    En sonunda Tess, kendine geldiğinde -ehehe buraları geçeyim.

    Tess, ne zaman evleneceklerini sormaya başlıyor. Q, yakında olacağını söylüyor. Tabii Tess’in Suzette’in düğünü hazırladığından haberi yok.

    Bu arada, unutulmuş gibi duran ama kıyıda köşede saklanan bir konu daha var. Q için geliyorlar. Q, her şeyi riske atmıştı, adamları yakıp, kesmişti. Herkes, köleleri serbest bırakan biri olduğunu biliyor artık. Q, için geliyorlar yani. Q, bekliyor. Ölebilirim, diye düşünüyor hatta.

    *Tess’in nişan yüzüğünde izleyici cihaz olduğunu söylemiş miydim?*


    İkinci kitabın başında Q, Tess’i gerçek bir randevuya çıkartacaktı ama Tess kaçırılmıştı. Randevu yalan olmuştu ve bir daha da çıkma şansları olmamıştı. Bu kitapta, en sonunda o randevuya çıktılar.
    Ayy, evet.
    Çıktılar.
    Çok mutluyum.
    Hatta doğruluk ve cesaretlik oynadılar.

    Bu sefer de randevudan sonra olanlar oldu. Her şeyin ortasına adamlar odaya girdi. Q’yu vurdular. Kapılar parmak iziyle açılıyor ve Franco’da işbirliği yapmıyor diye Franco’nun başparmağını kestiler. Bu sefer Tess’i değil. Yaralı Q’yu kaçırdılar.

    Q’nun üstünde verici vardı. Adam zaten onun için geleceklerini biliyordu. Hazırlıklıydı, planları vardı falan. Tess’in bunlardan haberi yok. Q’yu aldılar götürdüler. Kafayı yemek üzere. Bir de üstüne polisler yollarını kesti, yukarda bir şeyler oldu. Aşağıdaki bazı vatandaşlar camın önünde bir şey olduğunu görmüşler falan filan diye zırvalamaya başladı. (camın önünde neler olduğu gizle ehehe)

    Ondan sonra verici söndü. Vericinin sönmesi, Q’nun ölümüne işaret. Telefonda Frederick bunu söylediğinde Tess’de ölüyor. Sonra Franco, Q’nun Tess’e yazdığı veda mektubunu getiriyor. Yani anlayacağınız Tess, kafayı iyice yiyor. Çıldırıyor. Ben hiç heyecanlı değilim. Q, ölemez biliyorum.

    Q’yu öldüremeyeceklerini biliyorum ama tecavüz edebilecekleri ihtimali hiç aklıma gelmiyor.
    Evt.
    Maalesef.
    Öyle bi’şey oluyor.
    Kendimi kesecektim o sahnede.
    Şerefsiz Lynx, Q’ya tecavüz ettiriyor.
    Ay, çok kötü duruyor biliyorum.
    Gerçekten de öyle.
    Q, ya o seçeneğe izin verecek ya da ölecek.
    Ölmeyi tercih ediyor.
    E adam da Q’yu öldürüyor.
    Ehehe.

    Tess gelip Q’yu bulduğunda, Q baş aşağı asılı. Sopayla her yerine vurmuş şerefsiz. Her yeri morluklarla dolu. Bunlardan önce de yüzüne bir havlu koyup, hortum tuttu p*ç. Öldürecekti aşkımı. Neyse ki Best Hero Tess yetişti. Lynx’in canını aldı. Q’yu kurtardı. İşte görüyorsunuz. Muhteşem bir çift. Mercer çifti. Tess Olivia and Quincy Mercer.

    Zaten Q’yu kurtardılar. Ertesi gün düğün var. Her şey aceleye geldi ama Q ertelemeyi reddetti. Artık yeter. Tess, benim olacak dedi ve noktayı koydu. O yorgun haliyle Sheyseller (umarım yanlış yazmamışımdır) adalarına geldiler, Suzette diyor ki aynı odada kalamazsınız
    ahahayayha ya orada Q’nun aklından geçen şeyi asla unutamayacağım.
    ‘Seni şu palmiye ağacının dibine gömmeden yolumdan çekil Suzette’ gibi bir şeydi.
    Harikaydı.
    O akşam Q, söz dinlemedi tabii ki. Kim derdi ki, Q gelip Tess’e sarılacak ve öyle uyuyacaklar..
    Ah ah, nerde o eski günler. İlk kitap gözümde tütüyor.

    Düğün tam bir rezaletti. Ay ben hiç sevmedim ya. Q’yu düğününde simsiyah jilet gibi bir takım elbise içinde hayal eden ben beyaz takım elbiseyle kafayı yedim. Beyaz takım elbise ne Suzette ya… Sinirlerim bozuldu. Allahtan Tess’in gelinliği normaldi. Beyazdı.

    Rezaletlerin sonu yok, düğüne Fuckwit gelmiş. Nişanlısıyla. Suzette, çağırmış.
    Dediğim gibi rezaletlerin sonu yok. Tess’in gelinliğini çıkardılar, altında korseyle, çoraplarla kaldı. Siyah. Serçe işlemeli.
    Q’nun beyaz takım elbisesini yırttılar. Üst kısmı çıplak kaldı siyah, serçe işlemeli bir ceket giydirdiler. Altında da siyah pantolon vardı. Tess mal gibi bildiğin iç çamaşırıyla kaldı düğününde. Of çok sinirim bozuldu ya orada. Bilmiyorum, ben geleneksel bir şeyler bekliyordum. Bu karanlıklarının düğüne vurmasını beklemiyordum. Ondandır belki de.

    Neyse en azından düğünü atlattık.

    5 ay sonrası bölümüyle bitti kitap. Q’nun şirketi yükselişte

    –aaaa, şimdi aklıma geldi. Q, evlenmeden önce bütün mirasını Tess’in üstüne yaptı.-

    Tess, Feathers of Hope adlı bir organizasyonun yüzü. Kaçırılmış kızları bulup, onlara yardımcı olan kuruluş gibi bir şey. Q, her şeyin öncüsü oldu yani. Fransa başbakanıyla birlikteler, bir konferanstalar. Sonra bir bakıyorlar ki başbakan Q’nun iyileştirip yolladığı bütün kadınları buraya çağırmış. İçlerinde Sarışın Melek var. İkinci kitapta Tess’le yan yana yatırılan, o şerefsizin tecavüz ettiği kız. Tess’in işkence etmeye zorlandığı kız.

    Kitabın; başı, sonu, ortasındaki her şey, içindeki her şey. Biliyorsunuz, mükemmeldi. Bu seriyi ne kadar sevdiğimi anlatamam istesem de. Pepper’ı nasıl seviyorum, anlatamam zaten. Burada olup bu kitaba yorum yazmamın sorumlusu sadece o.

    Q’ya ve Tess’e olan sevgimi de anlatamam. Daha seriyi bitirmedim. 3,5 beni bekliyor. Novella okumadan seriyi bitirmiş sayamam kendimi.

    Monsters in The Dark ve Indebted Series bittikten sonra Dollars serisi var. Dollars serisinde Jethro ve Q’yu tekrar görme şansına sahip oluyoruz. İşte bu yüzden Pepper! Sonuna kadar!
  • “Nasılsın iyi misin? Sorarsam söyler misin?
    Yabancı sen kimsin? Çağırsam gelir misin?”

    Şarkı sözü

    YABANCI SEN KİMSİN?

    Yabancı. İnsan dünyaya düşmüştür bir kere.. Bu kitabı alış hikayemle başlayayım. Tesadüf bu ya veya yerini bulma da diyebiliriz, dünyaya geldiğim(düştüğüm) hastaneye 20 metre mesafedeki bir sahaftan almıştım. 1967 basım üstelik, sonra ne mi oldu? 45 senelik bu kitabı biraz da ben yaşlandırdım ve 5-6 senedir okunmayı bekliyordu, nihayet okudum. Bileydim bu kadar gecikir miydim, ah şu ihmallikler..

    Öyle güzel kokuyor ki bu kitap oh mis, sürpriz olarak içinden 3 tane de Camus kısa hikayesi çıkmasın mı , seyreyle keyfi. Bu arada mübarek ramazan günü,Albert Camus’u Nihat Hatipoğlu’na tercih ettiğim için de zerre kadar pişman değilim, zaten bu tip tv hocası tayfasının çoğundan senelerdir hazzetmem. Orucumu tutarım, isteyen de tutmaz. Kendimce yaşarım, isteyen de istediği gibi yaşar.

    Camus’un diğer kitaplarını da fena halde merak ettim.

    Kitaba gelirsek , aslında fena halde kasvet ve çıkmazlık içerikli olduğunu söylesek pek yanlış olmaz. Gariptir ki ne zaman kederli ama insanın özünü anlatan bir metinle karşılaşsam tam tersine ferahlar ve ümitlenirim. Hidayet’in kasvetli baş yapıtı Kör Baykuş için de durum böyle olmuştu. Sanırım bu özellik bende Kafka okumaya başlamamla ortaya çıktı, yaklaşık 10 yıldır böyle.

    Yabancı’yı hem düpedüz anlatılanların yalın gerçekliği hem de baştan sona metaforlar örgüsü olarak algılamak mümkün.

    Camus, Fransız asıllı bir baba ve İspanyol asıllı bir annenin çocuğu olarak Cezayir’de doğmuştur. Cezayir, Fransız işgalinde bir sömürgedir o zamanlar malum. Gençlik yılları burada geçmiştir.Kitabın hikayesi de bu bölgede geçer.

    Birinci bölümde kahramanımız, annesinin ölüm haberini alır ve cenaze işlemleri için birkaç saatlik mesafedeki bir çeşit huzurevine doğru yola çıkar. Onu oraya yıllar önce bırakmıştır. Bu kısımda annesiyle olan kopukluğunu görürüz.

    İkinci bölümde tek başına yaşadığı küçük evinin, küçük dünyasının, küçük hayatının detaylarıyla karşılaşırız. Biraz komşularıyla,biraz arkadaşlarıyla, biraz iş hayatıyla,biraz da sevgili sayılıp sayılmadığı tartışılır kız arkadaşıyla olan ilişkilerini görürüz.

    Hayatın anlamsızlığını iliklerimize kadar işletir Camus. Fakat yaşamak arzusundan da vazgeçtiğini görmeyiz.

    Mesela kız arkadaşını sevip sevmediğini bilemez, onunla evlenmek isteyip istemediğini bilemez ama onsuz da edemez bir türlü.

    Komşusu ve köpeğini mesela öyle bir tasvir eder ki mest oluruz okurken. Hani insanların sahip olduğu hayvanlarıyla benzerliği hep söylenir ya bu konuda belki de ilk edebi örneklerden birini Camus vermiştir, çok da iyi bilmiyorum tabi ki.

    Kahramanımız insanları pek önemsemez fakat onlar için elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışır hep. Kırmak istemez, özellikle tanıdığı insanları görmezden gelmek istemez. Yani bir bakıma her şeye boş vermiş bu adam bir bakıma da asla bencil değildir.

    Güneş ve havanın sıcaklığı da kitaba nüfuz eder fena halde, malum Afrika .

    “Bütün bu süre boyunca,bir o kızgın güneş vardı,bir de o sessizlik. Pınarın tatlı şırıltısıyla kavaldan çıkan üç ses duyuluyordu sadece.”

    Bir gün de Paris’e taşınabileceği cazip bir iş teklifi alır ama sonuç şöyle olur,

    “Hayatınızda bir değişiklik olsun istemez miydiniz?” diye sordu.
    “İnsan hiçbir zaman hayat değiştiremez” diye cevap verdim. “Değiştirse bile , bir hayatın diğerinden farklı hiçbir tarafı yoktur. Kaldı ki,buradaki hayatım da pekala hoşuma gidiyor benim.”

    Sonra bir gün kız arkadaşı ve bir takım arkadaşlarıyla beraber bir arkadaşın evine misafir olurlar, işte ne olursa da o zaman olur. Bir vesileyle gereksiz bir kavganın içinde bulur kendini, sonra kavga yatışır da içindeki duygu yatışmaz. Nihayet gidip arkadaşına husumet besleyen bir “Arap”ı öldürüverir hiç yoktan!?

    “Teri de güneşi de üstümden silkip attım. Günün dengesini bozduğumu, üzerinde mutlu günler yaşadığım kumsalın ender rastlanan sessizliğini mahvetmiş olduğumu anladım. O zaman dört el daha ateş ettim; kurşunlar hareketsiz vücuda saplanıp kaldı. Felaketin kapısına sanki dört tane sert darbe indirmiş gibiydim.”

    Tutuklanır kahramanımız. Kitabın bundan sonrası mahkeme ve hapishanede geçer ve öylece pek de bir yere varmadan biter. Mahkemedeyken hakim,avukatı, jüri,tanıklar, tanıdık izleyiciler girer devreye. Hapisteyken onu inanmaya davet eden vicdanlı ve sabırlı bir rahiple diyalogları, kendi kendine daldığı felsefi düşünceler, hayat-ölüm ikilemleri. İdama mahkum olmuştur.

    “Ne yapalım öleceğim demek! Başkalarından önce ölecektim orası besbelli. Ama herkes de bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmez. Gerçekte, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş yaşına, bunun pek önemi olmadığını da bilmiyor değildim, çünkü her iki halde de, başka erkeklerle başka kadınlar pek tabi olarak hayatta kalacaklar daha binlerce sene, bu böyle sürüp gidecek. Uzun lafın kısası, bundan daha açık bir şey olamazdı. Ha şimdi olmuş ha yirmi sene sonra, ölecek olan hep ben olduğuma göre”

    İşin en tuhaf taraflarından birisi de şudur, mahkeme cezayı verirken, sanığın geçmişte annesinin ölümüne ne kadar kayıtsız kaldığından yola çıkarak bir karara varmıştır, bu da kahramanımızın ne kadar merhametsiz birisi olduğuna delil sayılmıştır ve cezayı vicdanlarda pekiştirmiştir !!

    Hapishane ona iyiden iyiye düşünme fırsatı verir, şöyle der bir keresinde,

    “Böylelikle ne kadar çok düşünürsem, hafızamın derinliklerinden de , gereği kadar değerlendirmeyip unutmuş olduğum o kadar çok şey çekip çıkaracak hale gelmiştim. O zaman anladım ki, dışarıda ancak bir gün ömür sürmüş olan bir kimse bile, hiç sıkıntı çekmeden, yüz yıl hapiste yaşayabilir. Canının sıkılmayacağı kadar çok hatıra edinmiş olacaktır çünkü. Bu da avantajdır bir bakıma.”

    Ama şunu da söylüyordu,

    “Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapishane akşamlarının insanın içine nasıl oturduğunu hayalinde imkanı yok canlandıramazdı.”

    Mahkemede de şöyle demişti,

    “””” “Her şey, benim karışmama imkan verilmeden cereyan etmekteydi. Kaderim hakkında karar veriyorlar, oysa benim de fikrimi almıyorlardı. Arada bir, herkesin sözünü kesip ‘Peki ama baylar bu davada sanık kim Allah aşkına?’ Sanık olmak önemli bir şeydir. Hem benim de bazı diyeceklerim var!” demek geliyordu içimden ama iyice düşününce , söyleyecek hiçbir sözüm olmadığını görüyorum. ””””

    Uzattık ama bitmez daha bu kitapla ilgili söylenecekler. Son olarak kısaca metafor kısmına da değinmek istiyorum meselenin.

    “Yabancı” olan kahramanımız mıdır? Onun öldürdüğü “yabancı arap” mıdır? Toplum mudur? İnsanın kendi kendine yabancılaşması mıdır yoksa ?

    Kahramanımız her ne kadar hayata anlam yükle(ye)mese de bir şekilde yaşayıp gitmektedir. Ta ki cinayete kadar.. Sonrası başka bir boyuta geçmektir.. Yoksa öldürülen aslında bir duygu mudur? Kendini yaşamaya mecbur hisseder gibi sürdürdüğü bu hikayesini, yarı buçuk “yaşama sevinci” ni öldürerek mi noktalamaya karar vermiştir?

    Daha fazlasını bilemiyorum fakat çok etkilendiğimi söyleyebilirim “Yabancı”dan . Okumanızı tavsiye ederim..
  • Bir Varmış Bir Yokmuş, Evvel Zaman İçinde Dostoyevski Diye Bir Yazar Varmış. Ne Sihir Yapabilirmiş, Ne de Büyü. Tek Yaptığı Kitap Yazmakmış. Ama Bilmediği Bir Şey Varmış, Kitaplarının Büyüsü Yüzyıllarca Sürecekmiş... Keşke Bilseydim Demiş. Bilseydim Daha Çok Kitap Yazardım....

    Evvvvet yeni bir kitap demek yeni bir inceleme demektir:) Aranızda Dosto yu sevmeyen var mı bilmiyorum ama bana sorarsanız ben bu adamı her okuduğumda âşık oluyorum. Dostoyevski demek muhteşem betimleme demektir. Dostoyevski demek yeraltının derinliklerine inmek demektir. Ve Dosto demek, Rus Edebiyatı demektir. Net!! Kitaptan bahsetmeden önce;

    Dostoyevski deyince ilk başta korkardım. Çünkü ağır kitaplarını okumaya çalışmış, yapamamıştım. Kara kara düşünürken, Sitemizin Dostoyevski etkinliği kralı Quidam un etkinliği sayesinde kurtuldum bu düşüncelerimden ve Dosto ile olan ilişkimize (merak etmeyin efendim romantik bir ilişki değil:)) kaldığımız yerden devam etme kararı aldık. O da yalvarıyordu zaten Sherlock beni ne zaman okuyacaksın diye:) Sonunda dilindeki tüyler bitmeden doğru kitaplarla okumaya başladım Dostoyu ve hızlı bir şekilde ilerledim. (Şu ana kadar Dosto okuma liste sıram şöyle; 1-Suç ve Ceza (tam 3 kez yarım bıraktım. Hala bitirebilmiş değilim:))) 2-İnsancıklar 3-Öteki 4-Mektuplar 5-Kumarbaz) Bu şekilde ilerleyince Dostoyla olan ilişkim bir raya oturuverdi. Bunun için minnettarım sana Quicik:) Sen ve etkinliğin olmasaydı okumayı otuz yaşıma kadar erteleyebilirdim:)

    Sevgili Harun Inan a da teşekkürümü borç bilirim çünkü okuyacağım sıradaki Dosto kitaplarım için de o bana yardım ediyor.Sayesinde şimdiki okuyacağım kitabıma da karar verdim: Yeraltından Notlar...


    Bu kitabında farklı bir Dosto gördüm. Komik, espritüel ve sade bir dil kullanmıştı. Komik?? dediğinizi duyar gibiyim. Evet o kadar komik konuşmalar vardı ki gülmekten yerlere yattım diyebilirim. Özellikle de büyükanneye bayıldım:)) Şimdi siz işe Fransız kalmış olabilirsiniz. Merak etmeyin hemen açıklıyorum:

    Spoiler


    Spoiler dediğime bakma yahu, çok da spoi vermiycem:) sadece ufacık dedikodu yapıcaz senle. Kimin dedikodusu mu? Büyükannenin:)) Başkahramanımız, iflah olabilen bir kumarbaz. Evet iflah olabilen dedim çünkü, sevdiği kızı memnun edebilmek için kumar oynuyor. Sevdiği kız da zengin bir büyükanneye sahip.Madem zengin bir aileye sahip neden bir erkek kumar oynayıp parayı ona götürüyor? Çünkü insan iflah olmaz bir aşık olabiliyor!!! Eveet ne diyorduk? Büyükanne baya zengin. Ama yetmişini devirmiş. Haliyle insanlar artık ölüp mirasına konmak için gün saymaya başlıyorlar. Ne zaman ölecek, ne zaman ölecek diye beklerken... Büyükannemiz çıkageliyor. Hem de ne geliş. Diyaloglar havada uçuşuyor:D Gülmemek için beton kalpli olmak gerekiyor.

    Spoiler bitti

    Ben kitapta alışılmışın dışında bir dosto gördüm. Bu dostoyu da sevdim. Rusyanın devi lakabını hak ediyor bu Adam. Bence her okurun okuması gereken bir yazar. Kitapları kadar hayatı da bi o kadar heyecan, aksiyonla dolu. Kesinlikle bu kitabı erteleme https://1000kitap.com/Hayalperestcik Kütüphanende varsa mutlaka oku diyebileceğim bir kitaptı.

    Herkese bol kumarlı günler:))))
  • Daha önce hiçbir şiir kitabında ölümün bu kadar kabullenilmiş halini görmedim ve şahit olmadım.Ölümden korkmak ama ölüm karşısında çaresiz kalmanın muhteşem bir yansıması.
    .
    .
    .
    .
    .
    Kalkmalıyım,
    Dolaşmalıyım,
    Sokaklarda, parklarda.
    El sallamalıyım
    Giden trenlere,
    Kalkan vapurlara.
    Bilmeliyim,
    Gölgelerin boyundan,
    Saatin kaç olduğunu...
    Islık çalmalıyım.
    Türkü söylemeliyim
    Yol boyunca,
    Keyfimden ya hüznümden.
    Geçmiş günleri hatırlamalıyım,
    Dalıp dalıp akarsuya,
    Hayaller kurmalıyım,
    Güzel geleceğe dair.
    Yanımdan geçenler olmalı,
    Selâm almalıyım;
    Robenson'u düşünmeliyim,
    Garipliğini:
    Şükretmeliyim
    İnsanlar arasında olduğuma.
    Nedir ki eninde sonunda ölüm?
    Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

    Kapımı çalıp durma ölüm,
    Açmam;
    Ben ölecek adam değilim.
  • Ben Ölecek Adam Değilim

    Kapımı çalıp durma ölüm,
    Açmam;
    Ben ölecek adam değilim.

    Alıştım bir kere gökyüzüne;
    Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
    Sıkılırım,
    Kuşlar cıvıldamasa dallarında,
    Yemişlerine doymadığım ağaçların,
    Yağmur mu yağıyor,
    Güneş mi var,
    Farketmeliyim
    Baktığım pencereden.
    Deniz görünmeli çıksam balkona.
    Tamamlamalı manzarayı
    Karlı dağlarla sürülmüş tarlalar.
    Ekmekten olamam doğrusu...