• ya hüseyin.!!!

    Yeryüzünün dört bucağında mazlum kanının oluk oluk aktığı bir zamanda Kerbela'yı hatırlamanın vaktidir: Ben Kerbela'yım, Ali'nin gözyaşıyım, etiyim, kanıyım, canıyım. Peygamber'in katında kim Ali'den daha değerli olabilir ki! Ben Ali'nin hüznüyüm, ben Hüseyin'im. Şehitlerin efendisi Hamza'yım ben.

    Savaş alanına gönderilen Ali'nin kılıcıyım, Zülfikar'ım ben. Hangi söz benden daha keskin olabilir ki! Ben Zeynep'in gönül sırrıyım. Sakine'nin ruhuyum.

    Cebrail'in kanadıyım, Muhammed'in yetimiyim. Beni O yetiştirmişti, kendisi de yetimdi, yetimlerin sığınağıydı. Ben onun eviyim, onun soyu, onun kanıyım, Kerbela'yım ben. Serden geçenlerin otağıyım, cesaret ve erdemin çadırıyım, bana gelin. Çok inanmışın yolunu kesmiş, kılıcına çok mazlum kanı bulaşmış biriydi Hürr. Düşman safından çekilip bana gelirken önce Eba Abdullah'la karşılaştı. Harem çadırının önünde bekliyordu. Ona selam vererek, 'ben günahkarım, yüzü karayım, yolunuzu kesen o suçlu kimseyim...' diyerek af diledi. Çocuklarım Hürr'ü görmüş, ürkmüşlerdi. Bağışlanmak için yalvarıyordu. Tövbe ediyor, dönüyordu. Bana, dönüşünün kabul edilip edilmediğini sordu. 'Neden olmasın' dedim, 'dönen, hiç işlememiş gibidir'. Dünyalar onun oldu, sevindi, gönlü şenlendi. 'Artık' dedi, 'kanımı sizinle, sizin yolunuzda akıtmam için bana izin verin. Bana fırsat verin, kılıcım size kastedenlerin kanını döksün.' Eba Abdullah, 'ey Hürr' diye seslendi, 'sen bizim konuğumuzsun, in atından, seni kabul edelim'.

    Bir keresinde Muaviye'ye şöyle bir mektup yazmıştım: 'Seninle savaşmamam, görevimi hakkıyla yerine getirememe gibi bir kusurla karşı karşıya kalma kaygısındandır.' Herkes sanıyordu ki korkuyorum, zalimlerle savaşmanın gerekli olmadığına inanıyorum. Oysa Mekke'yi terk ederken bıraktığım yazılı notta şöyle demiştim: 'Bozgunculuk, azgınlık ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmamıştım ben. Dedemin ümmetini düzeltmek, babamın yolunu diriltmek için kıyam ediyorum.'

    Zulme direnen kahramanlar nerede?

    Müslim'in şehit olduğunu öğrendiğimde, 'acaba' dedim, 'adaletin yerle bir edildiğini görmüyor musunuz? Bütün bu bozgunculuğu ve onu yapanları görmüyor musunuz? Kimse zulme ve fesada karşı direnmiyor, görmüyor musunuz? Böylesi bir dünyada, müminlerin canını hiçe sayması gerekmiyor mu? Ben İmam Hüseyin'im, ödevim de budur, bu yüzden kıyam ediyorum. Dünyanın zulüm kılıcıyla doğrandığı bir zamanda ölümü sonsuz mutluluğun kapısı biliyorum. Zalimlerle ve zorbalarla birlikte yaşamaktansa ölmeyi seçiyorum.' Bin kişilik bir süvari birliğinin gözetiminde beni Kufe'ye götürürlerken, onlara şöyle dedim: 'Allah'ın ilkelerini değiştirmeye kalkışan, inanmışların ortak malını bir kişinin tasarrufuna veren, sınırları çiğneyip tersyüz eden, Müslümanların kanını değersiz gören zalim bir sultanın yaptıklarını görür de sessiz kalırsanız, yarın onun yerine siz ateşe atılırsınız. Bugün saltanat sürenler böyledirler. İlahi sınırları hiçe sayıp çiğniyorlar. Müslümanların beytü'l-malını yağmalıyorlar. O halde sessiz kalmayın, onlar gibi olmayın. Dedemin ilkelerini uygulamak öncelikle bana düşer.' Herkesi bir kan korkusu sarmıştı. Yüreği ateşteki tencereden daha kızgın olanların öfkesi üstün geldi. Şimr bunlardan biriydi, söz aldı, ayağa kalkıp şöyle dedi: 'Ey emir, o, kuşkusuz yanılıyor, Hüseyin artık senin avucundadır, şayet bu kargaşadan kurtulursa, seni asla yaşatmaz ve iş daha da zorlaşır. Görmüyor musun, onun ne kadar çok yandaşı, babasının ne kadar çok bağlısı ve izleyeni var, ne kadar çok seviliyor, yarın buraya akın edecek ve dünyayı başına yıkacaklar.' Ubeydullah'ın içinde uyuyan nefret ateşi harlandı, dalgınlıktan sıyrılır gibi toparlandı, kendine geldi ve, 'haklısın' dedi Şimr'e. Sa'd'ın oğluna hiddetlenerek, 'bu adam neredeyse aklımızı karıştırıp bizi yanıltacak ve gafilce avlanmamıza neden olacaktı.' Zaman yitirmeksizin bir mektup yazdı ona, 'seni oraya, bize öğüt veresin diye göndermedik, sen bir görevlisin, ne söyleniyorsa uyacak, ne emrediliyorsa yapacaksın. Sana neyi buyuruyorsam, sorgulamaksızın uygula, eğer buna uymayacaksan derhal görevini bırak ve kenara çekil.' Şimr, mektubu alıp, Tasua gününün ikindi vakti Kerbela'ya ulaştı. Hüseyin için en sıkıntılı gündü bu gün, kuşatma altındaydı. Şimr, Sa'd'ın oğlu Ömer'e mektubu verdi.

    'Ben, Peygamber'in torunuyla savaşmayacağım, onun kanını dökmeyeceğim' diyeceğini sanıyordu, böylece boynunu vuracak ve yerine geçecekti. Umduğu gibi olmadı. Otuz bin kişilik ordu, Hüseyin'in çadırını çevreledi, taşkın bir sel gibi akmaya, kaynamaya başladı. Atların ve insanların çığlıkları karıştı, çölde yankılandı. Zeynep, çadırda, hasta olan Zeynelabidin'in başındaydı. Hemen dışarı fırladı. Düşman birlikleri çemberi daraltıyordu. Hüseyin'in çadırına koştu, 'kalk kardeşim kalk' dedi, 'olanları görmüyor musun? Bak neler oluyor?' Hüseyin, 'sakin ol' dedi, 'şimdi dedemle konuşuyorum. Bana, Hüseyin'im diyor, yakında bana geleceksin, cennette birlikte olacağız, ayrılık sona eriyor.' Zeynep çadırın perdesini araladı, gözü dönmüş düşmanın çığlıklarını dinledi, gökyüzüne baktı. Yıldızlar kayıyor, yanıp sönüyor, kızıl bir gökkuşağı beliriyordu. Hiçbir şey, Aşura gecesi kadar Zeynep'e zor gelmemişti. Çadırına döndü. Silahların hazırlanması gerekiyordu. Ebuzer'in azatlısı Cevn yan çadırda silah hazırlığı yapıyordu. Hüseyin, 'bu gece çadırlarınızı birbirine yaklaştırın' demişti. Zeynelabidin'in hasta yattığı, Zeynep'in başında iyileşmesini beklediği o gece, yan çadırda Hüseyin, Cevn'in yardımıyla kılıcını biliyor ve şöyle diyordu: 'Ey zaman! Ne kadar zalimsin! İnsandan dostlarını alırsın! Evet böylesin. Ama hiçbir şey senin elinde değildir. Biz, O'nun buyruğuna baş eğmişiz.' Zeynep hıçkırıklarını içine gömüyor, Zeynelabidin'le birlikte soluğunu tutmuş Hüseyin'i dinliyordu. Nihayet kendini tutamadı, yeğeniyle birlikte hıçkırıklarını bıraktı, 'n'olurdu böyle bir günü görmeseydim! Allah'ım, canımı alsaydın da böylesi bir acıya tanıklık etmeseydim!' diye yakararak Hüseyin'in çadırına gitti. Başını göğsüne yasladı.

    Hüseyin, 'güzel kardeşim' diyordu, 'sakin ve sabırlı ol, şeytan şefkat ve merhametini senden gidermesin. Dedem Allah'ın habercisiydi, senden benden üstündü, babam, annem ve kardeşim benden öndeydi, değerliydi. Bak hepsi ahiret yurduna göçtü. Ben de onların yanına gidiyorum, gerçek yurduma kavuşuyorum.' Zeynep, 'canım kardeşim' dedi, 'doğru söylüyorsun, bizden öncekiler gitti. Dedem, babam, kardeşlerim dünyadan ayrıldı. Varlığıyla yüreğime huzur veren birkaç kişi vardı. Eğer seni de yitirirsem, bundan böyle, bu dünyanın ağırlığına nasıl dayanırım?' Hüseyin, hemen Abbas'ı çağırdı. 'Yanına birkaç kişi al, gidip bir yokla bakalım, bir haber var mı?' Abbas gitti ve onlara, 'kardeşim ne zaman çarpışacağımızı öğrenmek istiyor' dedi. Ömer, 'ona söyle' dedi, 'ya teslim olacak veya ölecek' Abbas döndü, sözünü iletti. Hüseyin, 'teslim olmayacağız' dedi, 'kanımızın son damlasına kadar savaşacağız. Şimdi git, onlara da hatırlat, bu, Hüseyin'in bir gece daha yaşamayı ganimet bilmesi demek değildir. Bu geceyi, Rabb'ime niyaz ve yakarışta bulunmak için geçirmek istiyorum.' Hüseyin, geceyi kulluk ve niyazla geçirdi. Gün ışırken dostlarına şöyle seslendi: 'Sizler benim göz aydınlığımsınız. Hepinizden memnunum ve size teşekkür borçluyum. Hiçbir kaygı ve korku yok içimde. Şunu iyi bilin, onların derdi benim. Eğer bana uyduysanız, hepinize izin veriyorum, özgürsünüz. En küçük bir gönül kırıklığı duymam, kendisi de rahat olsun.' Herkes, 'Senin yolunun kurbanıyız biz' diye seslendi. Kerbela günün ilk ışıklarıyla yıkanırken çarpışma başladı.

    Onlar yanarken, ben nasıl serinlerim?

    Kasım on üç yaşındaydı. Hasan'ın yadigarıydı. Boyuna uygun bir kılıç bulunamamıştı. Silahsız, sadece cesaretiyle sürmüştü atını. Başına aldığı bir kılıç darbesiyle attan düştü. Yuvarlandıktan sonra, kanlar ve acılar içinde, 'amca yardım et, amca beni bul, bana yetiş' diye inledi. Ömer'in askerlerinden gözü dönmüş onlarca kişi, boynunu vurmak için çevresinde toplanmıştı ki, Hüseyin'in avına doğru hareketlenen bir aslan gibi atını üzerlerine sürdüğünü gördüler. Tilkiler gibi kaçışmaya başladılar. Kasım'ın başını gövdesinden ayırmak için ilk yeltenen kişi, kendi atının ayakları altında parçalandı. Çevreyi öylesine bir toz duman kaplamıştı ki göz gözü görmüyordu. Kargaşa dindikten sonra, Hüseyin, başını dizine aldı Kasım'ın. Ağlıyordu. Kasım, başını Hüseyin'in göğsüne iyice gömüyor, acıyla kıvranıyor, ayaklarını yere vuruyordu. Daha fazla dayanamadı ve çırpınarak ruhunu teslim etti. Hüseyin, cansız bedenini kucaklayarak çadırlara doğru yürüdü. Hüseyin, kana bulanmış bedenine baktı, onlarca hançer yarası, kılıç gölgesi gördü. Sonra bir serinlik yayıldı başına. Baktı, bir bulut gördü. 'Böylesi bir anda, güneşin yakıcı sıcağını örten de kim?' 'Seni' diye seslendi bulut, 'doğumunda babana müjdeleyen, kundağını annenle birlikte saran benim, ben bulut değil Cebrail'im, söyle ne yapayım senin için, canımı iste vereyim.' 'Niçin geldin' diye seslendi Hüseyin, 'gölge etmene razı değilim, kanatlarını çek, gökten beni seyreden dedeme engel oluyorsun. Bırak beni, git onların üzerine aç kanatlarını. Durma, Necef'e ulaştır haberimi, oğlun ölüyor ey Ali yetiş de, son bir kez basmak için onu bağrına koş, acele et... Gelsin, alsın başımı göğsüne, sarsın sarmalasın beni, Kufeliler de görsün, benim Ali gibi bir babam var.'

    Gözü doymayan düşman, ah ki ne ah!

    Cebrail kanatlarını yaydı çöl ateşinde yatan bütün şehitlerin üzerine. Bir yağmur gibi, herkesin üzerine eşit yağdı. Hüseyin seslendi, 'durma git annemi getir bana, beni bu ateş değil, annemin özlemi dağlıyor.' Cebrail eğildi, kanatlarını Hüseyin'in kanına sürdü. Hüseyin'in kalbinden bir çığlık yükseldi. Cebrail göklere doğru havalandı, gözden yitti. Düşmanın gözü doymuyordu. Malik çıkageldi bu kez. Kanla yıkanmış başına kılıcını bir kez daha indirdi. Başı parçalandı, dağıldı. Yetmedi, Ebulhuluk atıldı, yayını gerdi, oku yaralı başına fırlattı. Hasin çıktı öne, dişlerini kırdı Hüseyin'in. Ebu Eyyub ardındaki onlarca kana susamışla sökün etti. Yaralı bedenine kimisi ok attı kimisi mızrak sapladı, kimisi taşladı... Ebu Eyyub, hırsını alamayıp bir oku eliyle sapladı gırtlağına. Onlar vurdukça Hüseyin şükrediyordu. Kanla yıkanan ellerini kaldırıp sabrediyordu. Ansızın bir ses duyuldu, yerle göğün arasından bir ses geldi. Yer ve gökler titredi, Cebrail'di bu, Hüseyin'e usulca yaklaştı. Kanatlarıyla yaralarını sıvazladı, selamların en güzeliyle selamladı, müjdelerin en büyüğünü verdi. 'Çekilin, kenara çekilin, peygamberlerin sonuncusu geliyor, Hüseyin'in ziyaretine dedesi geliyor.' Hüseyin'in mutluluğuna diyecek yoktu. Bedenindeki yaralar bir anda iyileşti, kan durdu, acılar dindi, susuzluğu bitti. Cebrail, müjdeliyordu, 'çekilin, kenara çekilin, Allah'ın aslanı geliyor, ötelerin sultanı oğluyla özlem gidermeye geliyor. Ciğerleri zehirle parçalanmış olan Hasan geliyor, geceleri uykusunu feda eden annesi geliyor, gözlerini bağlamak, çekip yanına almak için kadınların en hayırlısı geliyor.' Hüseyin gözlerini açınca Peygamber'i gördü. Başını dizlerine almıştı, dedesini gördü. Acılarını unuttu, candan geçti, yüreğinde güller patlamaya başladı, kızıl bir gülşene dönüştü. Düşmana çevirdi bakışlarını, soluğu yetesiye bağırdı, 'Zeynep'in kan ağlama vakti geldi, öldürün beni! Can üzre bırakmayın beni, acele edin, bu zalim dünyadan kurtarın, öldürün beni. Dünya sizin olsun, beni asıl yurduma gönderin!' Gözü dönmüş bir başkası atıldı bu kez, hançeri kalbine sapladı. Ben Kerbela'yım, beni bir ağıt tuttu. Hüseyin görünmüyor, nurdan halelere sarılmış. Hüseyin'i Cebrail'ler örtüyor, gözlerden gizlendi. Ben Hüseyin'in yüreğiyim, sadece o görünüyor. Katiller korkuyla geri çekildiler. Başında Ali'yi gördüler.

    Ali onlara da göründü. Kanat çırpan melekler göründü, Cebrail göründü. Ben Hüseyin'in kandan ve nurdan görünmeyen bedeniyim, yapayalnızım. Ondan başka ilah yoktur, çölden göklere yükseliyor sesim. Peygamber'in sakalına kan bulaştı, Hüseyin'in kanıyla yıkandı. Zalimleri kan tuttu, çöl kan denizine döndü. Hüseyin'in ağıdıyla yeri göğü doldurdu Fatma. Sakine çadırlarda kan ağladı, Zeynep bulutlara karıştı. Kıyamet Aşura günü için yas tuttu. Peygamberler ağladı, dünyanın çarkı çevrildi. Necef şahı başına vurup ağladı, figanı dünyayı yuttu. Peygamber imamesini alıp başını açtı. Gök ve yer titremeye başladı, Cebrail kanatlarını çekti. Diller tutuldu, gözler süzüldü, eller kırıldı, kollar düştü. Hüseyin'in yaralı sinesi cellat çizmesiyle ezildi. Nasıl kıydın ceylana kansız avcı? Sana bu söz yetmez, sana kıyamet gerekmez. Sana cennet gerekmez cehennem gerekmez.

    Nasıl kıydın Fatma'nın masumuna, Ali'nin canına, Muhammed'in gözbebeğine? Sana dünya gerekmez, ahiret gerekmez. Sana söz yetişmez, ateş yetişmez. Su vermeden hangi kurban kesilmiştir ey mel'un, dili dudağı kavruldu masumun, susuz kaldı, bir damla su verin. Boğazını hangi hançer keser ciğeri ateşle kavrulmuşun? Ben Kerbela'yım ey Muhammed. Gözlerimden yaş değil kan akar, çöl ateşinde zulüm hançeri yedim, zalime yakalandım ey Muhammed. Dağlanan yüreğimin hakkı için, günahsız dökülen kanların hakkı için ey Muhammed, yalvar O'na, güzel isimlerinin hatırı için yakar, kalkış günü yolundan gidenleri bağışlasın. Son sözü, tanıklık oldu Hüseyin'in. Gökler kara giyindi, yer sarsıldı ey Hüseyin. Saba rüzgarı esti, Cebrail tacını alıp ağladı ey Hüseyin. Kandiller söndü, Kerbela kanla yıkandı, ey Hüseyin. Sakine zalimlerin pençesine düştü, dostlarının evi talan edildi ey Hüseyin. Kerbela garibini susuz öldürdüler, Allah'ın gökleri yıkıldı ey Hüseyin!"
  • Bir Detaylandırma (II)

    Bir kadın sesiyle yerimden sıçradım. Önümde oturan kadın muavine bağırmış, sıcak su dökmüş birisi herhalde. Cehennemi tanımıyorsun daha. Yanıma baktım, ev cücesi gitmiş, muavin gömleği giymiş uzun saçlı, nefesi içki kokan birisi gelmiş. Bana baktı ve “İkinci bir hayata başlamak istesen nereyi tercih edersin?” diye sordu. Anlamış mıydı acaba? "Yok" dedim, "ben içecek bir şey istemiyorum". Sonra da gözlerinden içeri girdim. Evet, bu cehennemi görmüştü eminim. Bırakmıştım oraları, tekrar hatırlamama gerek yoktu, hemen çıktım. “Sen bilirsin babalık deyip arkaya geçti, bir an sırtında koca bir T harfi gördüm sanki. Uyandım bir kere, dolaşayım bari dedim otobüste, tabi yürüyerek değil, normal insanlar gibi hareket ettikten sonra ne anlamı var şeytan olmanın di mi?

    Şoförle fazla uğraşamıyorum ne yazık ki. Boynundaki muskada “Şehirlerarası otobüsleri kullanırken şeytan musalla olduğunda korunma duası”var. Değerli din alimleri böyle duaları ürettikçe bizim işimiz de hayli zorlaşıyor.

    Ön sıradaki karışık saç ve zihinli adamın ruhuna girmemle çıkmam bir oldu, uzayda geçen iyi kötü çirkin mi? Zamanında çok Firefly seyretmiş galiba - son dönemde çok rastlıyorum böyle tiplere, başta haplanmış sanıyorum ama biraz inceleyince değersiz başka bir fanboy olduğunu anlıyorum, değmiyor böyle tiplerin ruhunu almak.

    Karşı koltuktaki kadınlara bakmıyorum hiç. Katolik birisi ne kadar gizlemeye çalışsa da . Zaten bir önceki papalık seçiminde kalabalık bir grup almıştım müstakbel papadan. Gereksiz yani, bir de maço bir yapım olduğu söyleniyor genelde. Diğerinin gözlerinde de aradığım şey yok zaten.

    Biraz önce bağıran kadının yanındaydım şimdi. Ateş var gözlerinde, en sevdiğim- girdim hemen tanıdık bir yerlere gideceğimi düşünerek. Yanıldım, hep yanılırım zaten kadınlarda, aldatırlar beni Havva'dan beri (O elmanın suçunu da bana atmıştı pis kadın) uçsuz bucaksız bir sahil, sabah meltemi- hazzettiğim şeyler değil. Hemen sola atlıyorum, laf arasında avukat olduğunu duymuştum diğerinin. Ama uçsuz bucaksız çöllerde gezen solucanımsı yaratıklar var burada da, avukatlara bile güvenemeyeceksem nasıl yapabilirim işimi.

    Neyse tatildeydim hala ve yeterince dolaşabilirim, amaçsızca dolaşmak en güzeli. Karşı koltuktaki adamın gözündeki kara gözlüklerin altına kayıyorum gizlice. Aşk acısı, vıcık vıcık romantizm- binlerce var bunlardan, hatta bazıları nereden buluyorlarsa özelikle geliyorlar yanıma, ruhları karşılığında tek bir şey istiyorlar. Masrafı kurtarmıyor tabi, hem kim ister senin gibi adamı yanında ki? Bu adam kör ama. Sahte kör gerçi, kendisini kör sanıyor sadece, iki gün sonra bir araba çarpar düzelir eminim. Sağındaki adam da kitap okuyor buna, deli galiba gece gece- ne saçma sapan bir otobüs, daha kafa dengi birisi çıkmadı, bir muavin biraz yatkın gibi.

    Hızlı geçelim artık, tatil/matil, önemli birisiyim ben, zamanım kıymetli sonuçta. Artı uzun hikayeleri kimse okumuyor, ne alakası varsa. Japon mudur Çinli midir gülen bir kadın- hala beceremiyorum bunca yıla rağmen ayırt etmeyi. Al bunun içinde de kahkahalar var. Korkacaksın gülen kadından, öyle kahkaha atınca nasıl irrite oluyorum. Değerli aslında böylelerinin ruhu ama kolay değil işte, doktorlar gibi işimiz var, onlar güneş olunca giremiyorlar biz de kahkaha.

    Iıhh, aklımdan çıkmıyor o korkunç kahkaha. Buradaki adam Kazım diye sayıklıyor uykusunda, başka bir erkek? Otobüsmüş. Neyse sorgulamak bana düşmez, onun için melekler var. Yandaki koltuk boş henüz, bindi mi indi mi bilmiyorum ama mantar kokusu var geçmişte ya da gelecekte.

    Al bundan da tonla var, neymiş efendim köye kaçacakmış, şehir hayatı bunaltmışmış, o okuduğun Dostoyevski bunaltmıştır seni. Hem ne biçim otobüs, herkeste bir kitap- şoförün önünde bile. Yanındaki kadın uyuyor, kadın yanı diye bir şey vardı eskiden. Ahlak da kalmadı. Adam bir sevecen bakıyor kadına, halbuki bunlar da kavga etmişlerdi biraz önce, kadın şirretti biraz galiba, baksam mı buna da? Karmaşık biraz, Vus'at da var nedense, onla da anlaşmıştık zamanında. Ama o da hiç ön plana çıkmak istemedi şu salak Erhan gibi.

    Arkada zorla düğüne giden bir tip, düğünleri çok severim, bolca meşgul olurum, o kiliselerde bile kafalarının içinden neler geçtiğini tahmin edemezsiniz hiç. Ankara'da ama, ben Hatay'a gidiyorum. Arkalarda masum bir kız var, olabilir mi? Evet yine yanıldım- cinayet var beyninde bir de kuvvetli bir bağ başka bir kadınla. Çoğunlukla en umulmayanlardır cinayeti işleyenler ve çoğunlukla bana atılır suç. Kadınlar hep bana atar zaten en baştan beri. Yanındaki kız ağlıyor, elinde bir ölü kuş, samimi gözleri, ayrılık /hüzün var içinde. Yapsam mı? Güvenebilir miyim ki? Bana ne ya, Havva da aynısını demişti, hep beni suçlarlar sonra. Nasılsa yine ölecek. İçim kötü oldu ama, neyse tatildeyim, bir kereden bir şey çıkmaz. Eee, yine ağlıyor kız. Gülüyor bu kez hem de. Anlayamayacağım insanları hiç.

    Ah, otobüs sarsıldı,bir şeye çarptık herhalde, tabi kural böle - birisi gelirse diğeri gider. Geçeyim yerime. Bu ev cücesi kitap bırakmıştı galiba – Ana'mıydı neydi? Sevmesem de onu da ünlü yaptım, yolunu buldu Maksim de işçi sınıfı üzerinden. Nerede kitap? “Anam Nerede?” Gülerek bakıyorlar, özellikle üstüne kahve dökülen adam, bana ne gülüyorsun- sen başlattın bunu?

    Arkalara bakıyorum , rahatsız bir kadın daha, istemiyorsan niye gidersin ki Hatay'a , Stephen King var kucağında- kim inanırdı o gözlüklü şapşalın buralara kadar yükseleceğine, çok uğraştım onunla da, Straub lavuğunu bile kabul ettim hatırına. Şimdi bu otobüste görünce gözlerim doldu, eski günler işte, geçiyor çabucak.

    Devam ediyorum, en kolay gezilebilenler melankolik zihinler, otobüsler de bunu en kolay bulabileceğimiz yerler aslında. Korunmasız oluyor akıl kendine ayrılan koltukta. Bak bu kız da mutlu, hayat dolu - parayla mı verdiler sizi bana? Yanı boş, karşısındaki koltuklar da boş. Tahmin etmeye kalksam, birisi (Ama nasıl birisi) Ankara'dan binecek diğeri ise otobüsü kaçırmış derdim , ama öyle birisi değilim ben. Sadece tatilini yaşamakta olan masum bir şeytanım.

    Buradaki kızlar sürekli konuşuyor, ağzı boş durmayanını (Esra'ymış galiba adı) kötü emellerime alet edebilirim belki (evet burada eski filmlere gönderme yapıyorum – benim emellerim iyi/kötü diye sınıflandırılamaz, sadece şeytani olabilir) ama diğerini çekemem gibi geliyor.

    Sıkıldım artık, herkesin elinde bir kitap herkes bir şeyler arıyor, birisi yıllar önce ayrıldığı babasının kokusunu , öbürü ölen Japon komşusunun kendisine vereceği huzuru. Yok öyle bir şey, huzura sadece ölünce kavuşuluyor, sadece toprağın altındayken oluyor o iş. Öyle bir şey olsa biz kavuşurduk herhalde en başta huzura.

    Şu yanlış otobüse binen kız çok kesti bendi binerken, bir şey fark etmiş midir bilmiyorum. Arkasında oturan kadına bakıyor ara sıra, kocasından kaçan bir kadın kızıyla birlikte, daha önce de rastlamıştım çok. Tarikatlar çıktığından beri bana fazla iş düşmüyor, kendi içlerinde hallediveriyorlar her şeyi zaten.

    Al otobüs hareket ediyor nihayet, yerime dönecekken tam muavin yine karşımda, bana bakıyor, yani öyle olduğunu sanıyorum. Olanaksız ama, göremez beni- koltuğumda oturuyorum normalde ben. Ama en az benim kadar kırmızı olan gözleriyle, gözlerimin içine bakıyor ve “Seninle daha yapacaklarımız var” diyor.
  • Nedir ki eninde sonunda ölüm?
    Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?
  • Kapımı çalıp durma ölüm
    Açmam
    Ben ölecek adam değilim
    Alıştım bir kere gökyüzüne
    Bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar
    Sıkılırım ...
  • Nedir ki eninde sonunda ölüm
    Ayrı düşmek değil mi âşinâlardan
    Kapımı çalıp durma ölüm
    Açmam;
    Ben Ölecek Adam değilim
  • Kapımı çalıp durma ölüm,
    Açmam;
    Ben ölecek adam değilim.
  • Kapımı çalıp durma ölüm . Açmam; Ben ölecek adam değilim!!!