• 192 syf.
    ·3 günde
    "Bak Makal, beni dinliyorsun, sıkılma, biraz daha dinle: Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)

    Evet sıkılmayın yüksek insanî değerlere sahip insanlar! Bu zevkle okuduğunuz romanlara, benzemez evet acı da verir lakin bu acı sadece bilinçli ruhlar tesir eder Köy Enstitülerinin varlığından bihaber yaşayıp yaşadım diyenlere değil. Bu kitapta Mahmut Makal yıldızı parlayan Köy Enstitüleri mezunlarını değil de, ismini çok az bildiğimiz emekçi, fedakarlık ve yaratıcılık abidesi diğer mezunların söylediklerini dinliyor ve aktarıyor.

    Bu mezunlar tabii ki unutuldu Tonguç BABA'larının unutulduğu gibi. 61 vilayette yaklaşık 10.000 köyü gezerek bu muhteşem ötesi projenin mimarı İsmail Hakkı TONGUÇ'un sağcı ve solcu ağaların bir araya gelerek onu sürdürerek, görevden alarak kederle ölmesine neden olarak vücudunu; sonrasında da eğitim felsefesini yıkarak, hümanist düşünceler yerine gerici, kutuplaşmaya vesile olan düşünceler aşılayan ve siyasi, dini militan yetiştiren yeni sistemlerle hafızalardan onun düşüncesinin her kırıntısını da yok ederek unutturulmaya çalışılıyor o ve onun çocukları.


    Köy Enstitüleri mezunlarının kendilerine ait rozetleri var ben bir köy çocuğu olarak bu hayatta en çok o rozetlerin birine sahip olmayı isterdim. Ve köy enstitülerinin sıkı takipçileri bence kendilerine bir köy enstitülü "kahraman" seçerler, çoğu kişi Fakir Baba diyebilir. Ben Mahmut Makal'ı seçiyorum...

    Bu sitede beni takip edenler bilir ki, benim kalemimden süslü cümleler pek çıkmaz, ben bir kitap incelemesini lüks mekanda sunulan servisler gibi de sunamam istersem yaparım lakin ben bu amaca hizmet etmiyorum. Benim ne o süslü edebiyata ihtiyacım var ne de o edebiyatı takip eden insanlara benim derdim gerçeklerle yüzleşmeyi beceren insanlarla bir azınlık oluşturmak.

    Köy Enstitülerinin felsefesini her okuyuşta daha iyi kavrıyor ve kendi eğitim hayatıma dönüp baktığımda da üzüntüm her okuyuşta daha da katlanarak artmaktadır.

    Vali, kaymakam... Hatta İnönü demeden her mecrada kendini ifade edip, savunan enstitü mezunu ile kendimi kıyasladığım da, her söz alışta susturulan, ilkokulda yapılamayan her matematik işleminde aşağılayıcı ifadelerle saldıran o öğretmenin bastırıp yok ettiği o kendini ifade cesaretinin olumsuz yansımasını, geri dönüp bakınca en şiddetli şekilde lisede okurken psikoloji dersinde hissetmiştim, ben köyden gelmiş biri olarak şehirli çocukların o süslü hayatlarının yanından geçemezdim lakin aralarına karışmış derslere başlamıştık artık ders psikoloji ve ben sadece dersi dinliyorum hiçbir soruyu yanıtlayacak kadar cesaretim de yoktu, lakin hoca çok insancıl çok sevecen bir kadındı, şehirli serseri, şımarık kızlı erkekli öğrencilerin seviyesizliğini izler boş cevaplarını beklerdim o derste hiç konuşmadan yılı bitirmeme rağmen 100 üzerinden 90-95 arası notlar alırdım hoca beni çağırdı hiç derse katılmadan nasıl bu kadar iyi notlar alabilirsin dedi kopya falan mı çektinin? Tabii sessizliğimizin bile bir değerinin olmadığını nerden bilebilirdim ki?

    Şimdi valileri, kaymakamları il, ilçe milli eğitim müdürlerini dize getiren Enstitü mezunlarını sıkılmadan dinlerken kendimize ne kadar acısak da yetmeyecek onu biliyorum. O yüzden Enstitülerin yaz tatili zamanlarında ki yurt gezilerinin bir noktasında buluşalım ve bu karamsar havayı dağıtıp biraz özlem duyalım:

    "Yüksek Köy Enstitüsünde (Hasanoğlan'dan bahsediliyor)
    yaz tatilimizin 15 günü yurt gezisine ayrılırdı. Biz birinci sınıfın sonunda, coğrafya öğretmenimizin başkanlığında, Ankara'dan Karabük'e kadar 12 günde yaya gittik. Bu gezimizde Işık Dağı'nın tepesine temmuzda çıkıp soğuktan, battaniyelerimize sarınarak korunurken fotoğraf çektik. Işık Dağı'nın eteklerindeki çam ormanları arasında ayı yavrusu yakaladık. Okula getirdik büyüttük."

    (Hasan Gülel, Köy Enstitüsü mezunu)

    Ben bu konuda çok dolu biriyim her defasında yenilerim ama çok uzun yazmak istemiyorum, İsmail Hakkı TONGUÇ'un Canlandırılacak Köy kitabı yakın zamanda elimde olacak okuyunca Köy Enstitüsü hakkında en uzun incelememi yapabilirim.

    Size iki çarpıcı uzun alıntı seçtim biri baştaki şimdi ikicisine gelelim başka bir köy enstitüleri mevzusunda görüşmek üzere.

    " Sormayın artık... Bugüne sığmaz bir okuldu. Köy çocukları tarihinde bir kerecik kendini yakalamıştı. Kişiliğini buluyordu. Kul olmadığını anlıyordu. Kişi olmuştu. Feodal kalıntılardan temizleniyordu. İçinde özgürlük tutkuları gelişiyordu. Bir ateş sarmıştı. Dağ bayır Türkiye tutuşacaktı. Gerilik yenilecekti. Köylü halk olacaktı. Bilinçlenecek, kendi elleri ile kalkınacaktı. Demokrasiyi kendisi kuracaktı. Aydınlanma çağı Anadolu'da başlayacaktı. Rönesans başlamıştı, bağnazlık yenilecek, emperyalizmi nasıl yenmışsek öyle yenilecekti. 40 bin köy tümden aydınlanacak, bilinç, bilgi aydınlığı önünde kara dünyalar yıkılacaktı. Çağı yakalayacaktık.

    Bir eğitim ki, yapıtlara sığmaz. Bu günün kuşağı kolay kavrayamaz. Gelişmeyi, etkinliği, uyanmayı gören düzen sahipleri üstümüze gelmeye başladı. Sözde demokrasiyi kuracaklar, kendi demokrasilerini kurdular. Üstümüze yürüdüler. Halkın uyanışından, aydınlanması dan ürkenler, asılsız suçlamalarla üzerimize geldiler. Kendi çıkarlarının, çelişkilerinin anlaşılmasından korkanlar birlik oldular. Sağ ağa ile sol ağa anlaşıp Köy Enstitülerini kapattılar.

    Böyle yetiştim. Binlerce köy çocuğu yetişti. 17 binler, gene de kuşattı Anadolu'yu. Esintiler getirdiler, yapıtlar verdiler. Az da olsa, var olan atamalı demokraside paylarımız vardır. Dernekler, sendikalar, öğretmen örgütleriyle epeyce ses yükselttik. Halkımıza demokratikleşmesi için hizmet vermeyi sürdürüyoruz. Ne yaman eğitimdir ki, 52 yıldır ateşini söndüremediler. Tutuşup tutuşup sürüyor. O elden, öbürüne çalı yangını gibi sürüp gider. Bozkırı tutuşturan bir kıvılcım bu."

    Mustafa Şanlı, Aksu Köy Enstitüsü Mezunu...
  • Avrupa, ancak muayyen bit kimliğe ve kadere sahip bir varlık olarak kurgulandıktan sonra tarih sahnesine çıkmıştır. Fakat bu kimlik, çoğu zaman bir 'öteki' karşısında inşa edilmiştir.
  • İslam ve batı arasındaki ilişkilerin çoğu zaman bir algı ve imajlar savaşı olduğunu da unutmamak gerekiyor.
  • Her 'ben' iddiası bir 'öteki'nin varlığını tazammun ederken, her 'öteki' vurgusu da bir ben tasavvuru inşasını zorunlu kılar.
  • İslam toplumları kendilerini hiçbir zaman 'doğuda' ya da 'doğulu' addetmediler. 'Doğu', ancak Asya kıtasının bir uzantısı olan Avrupa'nın kendisini 'batı' olarak tanımlamasından sonra ortaya çıkan kurgusal ve işlevsel bir tanım.
  • Aziz arkadaşım:Bir akşam garipliğinde mektubun elime gökten düşer gi­bi düştü. Bütün varlığımı hüzünlü bir sevinç kapladı. Var ol, sağ ol! Biz insanlar noksan yaratıklarız!.. Aranmak, se­vilmek isteriz! Gerçekten bizi alâkalar kadar alâkadar eden ne var!..Sevgili arkadaşım, ben bildiğin gibi hapishanedeyim. Demir kapıların, kaim yapıların arkasında, 600 mahkû­mun arasındayım. Katillerin, canilerin, hırsızların için­de... Sakın bu korkunç kelimelerden ürkmeyesin! Zira mahkûmlar içinde o kadar iyi insanlar var ki... Şaşarsın!..İşte benim felâket arkadaşım Abdurrahim bunlardan bi­ridir. Mahkûmlar ona kısaca Rahim diyorlar. Bir tahrike, teşvike, bir kazaya kurban giden bu çocuk, şu duvarların arasında üç yıldır yatıyor. Rahim bir dağ çocuğudur. Dağ rüzgârları gibi temiz bir ahlâkı, engin, bâkir bir ruhu var. Kurşunu âdeta başkası doldurmuş, tetiği bu çekmiş!.. Fa­kat hâdiseler ve bizzat çocuğun kendisi fiilin esas failini saklamış!.. Genç yaşında zindanlara düşmüş!.. Ben buraya geldikten bir hafta sonra hâdiseyi hemen yeni olmuş gibi sıcağı sıcağına heyecanla, kesik kesik nefeslerle anlattı. Ne yapayım ağabey bir kere oldu! dedi. Herkesin dediği bu: “Bir kere oldu!” Hayatta atılan yanlış bir adım, bir el hare­keti, tetiği şöyle bir çekiverme, bu insanları yıllar boyunca mahkûm ediyor. Olan oldu! Son pişmanlık kâr etmez!..Rahim coşkun bir çocuk. Sesi de güzel. Bazen pes perdeden kendi kendine gurbet türküleri, hasret türküleri, yanık memleket havalan söyler... Söylediğini başka biri­nin duyduğunu hissedince utanır ve susar. O mahcup bir çocuktur. Bazen onunla avluya voltaya çıkarız. Avluda bir havuz var. Havuzun başına dikilir, dakikalarca sulara ba­karız. Gökler sulara akseder. Kuşlar!.. Uçar gider, uçar gi­der! Çocuklar gibi birbirimize gösteririz. Ha bir daha uç­tu! Ha bir daha, diye.Derin ve engin gökler, bulutlarıyla, kuşlanyla havu­zun içinde. Rahim, hürriyeti, sonsuzluğu öyle arzulamış ki, bana: “Ağabey” diyor, “Havuzun içine kedimi atıvere- sim, benim de kuşlar gibi uçuveresim var!” Bu çocuğun felâketi, benim felâketim oldu. Ben de aynı arzuyu duyu­yorum. Sanki ben de Rahim gibi bu zindanda yıllarca yat­mışım ve yatacağım. Rahim’in sonsuz bir âlem gibi gör­düğü suların bir karış ötesi betondur, taştır! İşte onun mukadderatı! Hakikatin sert ve haşin yüzü! Sen kendini atamazsın çocuğum. Havuzun dibi taş! Sen uçamazsın ço­cuğum! Kanatların kırık, sen mahkûm ve mahrumsun! Koğuşuna dön ve düşün.Rahim, hasretini çektiği her şeyin, kendisi için bir ha­yal, bir serap olduğunu anlamakta gecikmiyor. Melül ve mahzun koğuşuna dönüyor. Ben de yanında geliyorum. Yataklarımıza çıkıyoruz! Onunla yataklarımız yan yana. Rahim ekseri zamanlar gözlerini sabit bir noktaya diker, düşünür, düşünür... Kendisine sorarım:- Rahim ne düşünüyorsun?- Hiç!- Hiç olur mu Rahim! însan “hiç” dediği zaman çok sı­kıntılı olduğu zamandır.Nihayet anlatıyor: “Ağabey bu dünyada çekiyoruz, öte­ki dünyayı düşünüyorum. Allah beni yakarsa!”- Yakmaz Rahim! Sen bu dünyada yandın! Allah seni öteki dünyada yakmaz! Bir şey iki defa yanmaz! Bu dün­yada yananlar öteki dünyada yanmazlar Rahim!..Bu sözleri yiyecek gibi sinesine çeken Rahim ferahlı­yor. Ve söylenmeye başlıyor:“Ağabey bu cinayeti işleyen, tetiği çeken -sağ elinin İşaret parmağını göstererek- işte bu parmaktır. Katil par- inak! Ağabey bu parmağı keselim mi?” Gülüyorum. Fakat tekrar düşünceye dalıyoruz. Rahim aynı zamanda şair bir yanık memleket havalan söyler... Söylediğini başka biri­nin duyduğunu hissedince utanır ve susar. O mahcup bir çocuktur. Bazen onunla avluya voltaya çıkarız. Avluda bir havuz var. Havuzun başına dikilir, dakikalarca sulara ba­karız. Gökler sulara akseder. Kuşlar!.. Uçar gider, uçar gi­der! Çocuklar gibi birbirimize gösteririz. Ha bir daha uç­tu! Ha bir daha, diye.Derin ve engin gökler, bulutlarıyla, kuşlanyla havu­zun içinde. Rahim, hürriyeti, sonsuzluğu öyle arzulamış ki, bana: “Ağabey” diyor, “Havuzun içine kedimi atıvere- sim, benim de kuşlar gibi uçuveresim var!” Bu çocuğun felâketi, benim felâketim oldu. Ben de aynı arzuyu duyu­yorum. Sanki ben de Rahim gibi bu zindanda yıllarca yat­mışım ve yatacağım. Rahim’in sonsuz bir âlem gibi gör­düğü suların bir karış ötesi betondur, taştır! İşte onun mukadderatı! Hakikatin sert ve haşin yüzü! Sen kendini atamazsın çocuğum. Havuzun dibi taş! Sen uçamazsın ço­cuğum! Kanatların kırık, sen mahkûm ve mahrumsun! Koğuşuna dön ve düşün.Rahim, hasretini çektiği her şeyin, kendisi için bir ha­yal, bir serap olduğunu anlamakta gecikmiyor. Melül ve mahzun koğuşuna dönüyor. Ben de yanında geliyorum. Yataklarımıza çıkıyoruz! Onunla yataklarımız yan yana. Rahim ekseri zamanlar gözlerini sabit bir noktaya diker, düşünür, düşünür... Kendisine sorarım:- Rahim ne düşünüyorsun?- Hiç!- Hiç olur mu Rahim! însan “hiç” dediği zaman çok sı­kıntılı olduğu zamandır.Nihayet anlatıyor: “Ağabey bu dünyada çekiyoruz, öte­ki dünyayı düşünüyorum. Allah beni yakarsa!”- Yakmaz Rahim! Sen bu dünyada yandın! Allah seni öteki dünyada yakmaz! Bir şey iki defa yanmaz! Bu dün­yada yananlar öteki dünyada yanmazlar Rahim!..Bu sözleri yiyecek gibi sinesine çeken Rahim ferahlı­yor. Ve söylenmeye başlıyor:“Ağabey bu cinayeti işleyen, tetiği çeken -sağ elinin İşaret parmağını göstererek- işte bu parmaktır. Katil par- inak! Ağabey bu parmağı keselim mi?” Gülüyorum. Fakat tekrar düşünceye dalıyoruz. Rahim aynı zamanda şair bir çocuktur. Kafiyeleri “Bulutlar ve ufuklar”la biten şiirler yazıyor. Bana gösteriyor. Yalnız masum olan Rahim mi? Daha burada nice nice suçsuz, bir kazanın, âni bir tehev­vürün kurbanları var.
  • Aileyi savunuyorum.

    Ailenin olmadığı, yok olduğu bir dünyanın varolamayacağını, yok olacağını, yok olmaya mahkûm olacağını görüyorum.

    Ailenin insanın insanlığının, insan kalmasının yegâne kökü, temeli, son kalesi olduğunu düşünüyorum.

    Daha önce yayımlanan bu yazımı gözden geçirerek bazı değişiklerle yeniden yayımlıyorum.

    AİLE, HER ŞEYİN TEMELİ

    Aile ne, peki?

    Aile, kök demek benim için.

    Her şeyin kökü olarak görüyorum aileyi.

    Her şeyin temeli.

    İnsanın insanı ve hayatı tanımasının, zaaflarını öğrenmesinin ve aşmasının, zorluklara göğüs gerebilmesinin zemini.

    İyinin ve kötünün, iyiliğin ve kötülüğün idrak edilebilme yeri.

    İnsan, hakikat demektir, bir açıdan bakıldığında.

    Aile, insanın yeşerdiği, hakikati sulayan bahçe.

    Çünkü insan, Allah’ın (cc) bütün isimlerinin ve sıfatlarının mazhargâhıdır.

    İnsan, hakikatin hem kendisi ve ifadesi hem de temsilcisi ve ifade edicisi.

    Hem zarfı hem de mazrufu hakikatin.

    Hem dışı hem içi.

    Hem kabuğu hem özü, çekirdeği.

    Hem özü hem de sözü.

    İnsan eşref-i mahlûkattır.

    Bu yüzden hilafetle mükellef kılınmıştır.

    Hilâfet, rububiyet ve ubudiyet diyalektiği ile işleyen, yeşeren kulluk bilincidir. Emanet bilinci demektir kulluk bilinci.

    Kopmaz bir bağ’la bağlıdır Yaratıcısına.

    Ünsiyet ortak vasfıdır ailenin de, insanın da, insanın Yaratıcılısıyla ve tabiatla irtibatının da.

    ÖZGÜRLÜĞÜN SİGORTASI: MAHREMİYET

    Mahremiyetin olmadığı yerde, ünsiyet biter, insan özgürlüğünü yitirir.

    Özgürlüğünü yitirir çünkü biricikliğini yitirir; kendine özgü olan’ı kaybetmiştir, kendine özgü alan’ıysa işgal edilmiştir.

    Mahremiyetin bitmesi, samimiyetin hayatımızdan çekilip gitmesi ve bizi ruhsuzluğa mahkûm etmesiyle sonuçlanacaktır.

    Mahremiyet, iç ve dış, kendi ve kendi olmayan (ben ve öteki değil!) ayırımı üzerinden yükselir.

    İnsanın özgürlüğünün, biricikliğinin sigortasıdır mahremiyet.

    FEMİNİZM, KADIN DÜŞMANIDIR!

    Feminizm, kadın düşmanıdır. İnsan düşmanıdır. Toplum düşmanıdır.

    Feminizm kadın düşmanıdır. Çünkü kadını düşünmez; kadını güç ilişkilerinin nesnesi ve kölesi yapar.

    Kadını, eril güç ilişkileri üzerinden tanımlar; kadını, erkeğe göre konumlar; kadının özgünlüğü, kendine özgülüğü, yaratılıştan sahip olduğu kadınsı özelilikleri yok sayılır.

    Kadının, bedeninin kendi mülkü olduğu fikri, modern hurafedir, erkek-kadın ilişkilerinin ontolojik şiddet üzerinden kurulmasına zemin hazırlar bu.

    Kadının bedeninin kendi mülkü olduğunu iddia etmesi, bedenine istediği gibi tasarrufta bulunma özgürlüğüne sahip olduğunu düşünmesi, Tanrı’ya meydan okumasıdır.

    Son kertede kendi putunu kendi yapan ve tapan çağdaş paganizm biçimiyle karşı karşıyayız.

    Bütün bu fikirlerin felsefî temelini oluşturan Aydınlanma düşüncesinin “modern paganizmin yükselişi” olarak tanımlanması oldukça anlamlıdır (şaşmaz aydınlanmacı Peter Gay tarafından hem de!).

    Feminizm, modern paganizmin ifadesi Aydınlanma düşüncesinin çocuğudur.

    Özelde feminizmde, genelde cinsellikte üç dalgadan sözediyoruz.

    Birinci dalga, kadının çiğnenen onurunu gündeme taşıdı.

    Bu konuda Batı toplumlarında kadının önemli ekonomik ve siyasî haklar elde etmesini sağladı.

    İkinci dalga, 1960’ların cinsel devrim dalgasıdır. İki dünya savaşının sürüklediği yıkımdan kaçış biçimi.

    İNSANI HEDONİZMİN KÖLESİ YAPMAK...

    Üçüncü dalga, cinsel devrim dalgasının kaçınılmaz sonucudur: Cinsel devrim, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi ayartıcı bir postmodern hurafeye dönüşerek, eşcinsellikle, cinsiyet cinayetiyle sonuçlanmıştır.

    Hibrit / melez, üçüncü bir cins inşa edilmeye çalışılıyor zoraki olarak.

    Yapay bir cinsiyet inşası bu: İnsanın Yaratıcıya meydan okuma çabası ve tanrılaşma sürecinin karikatürü yani.

    Burası tam bir çıkmaz sokaktır: Posthumanizm’in (insan-sonrası’nın) ve transhumanizm’in (insan-ötesi’nin) başlangıç noktasıdır.

    İnsan türünü libido / hedonizm (hazcılık) üzerinden tanımlamayan ve insanı tanımamayacak kadar insanlığından uzaklaştıran bir çıkmaz sokak.

    İnsanı, hedonizmin kölesi yapmak, insanın düşünme ve duyma melekelerini iptal etme, Mestroviç’in duygu-ötesi toplum olarak tarif ettiği kapana kıstırılma felâketine uç verecektir kaçınılmaz olarak.

    Sözün özü: Aile son kaledir. Ailenin en güçlü ve son kalesi ise Türkiye’dir.

    John Berger, görme biçimleri üzerine çığır açan metinler yazan cins biridir. 1970’lerde İstanbul’da bir gecekondu evine gidiyor ve enfes bir yazı yazıyor. “Türk Evi: Cennet” başlığını taşıyan ibretlik bir yazı.

    Aile, bizim dünyaya verebileceğimiz en temel kurum.

    Ama Türkiye’de aileyi çökertecek projeler gırla her tarafta...

    Televizyonlarda neredeyse bütün diziler aileyi kurşuna dizmekten başka bir şey yapmıyor!

    Sabah kadın kuşağı programları ailenin köküne kibrit suyu dökmekten, kadını aşağılamaktan başka bir şey yapmıyor!

    Sosyal medyanın algı operasyonlarıyla nasıl canavara dönüştüğünü görüyoruz.

    Aileyi koruyamazsak insan türünün yok olmasına engel olamayız. O yüzden İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır Türkiye!

    Aileyi savunamazsak, insanı savunamayız.

    Aileyi kaybedersek, insanı kaybederiz, insan kalamayız.