• Tüy gibi hafif, berrak ve ele geçmez bir günde, güne hiç bir ağrım olmamasının mutluluğuyla başladım. Böyle güzel böyle duru günlerde daha fazla gitmek isteği duyarım. İçimden daha kalabalığım dışarda göründüğümden. Cümbür cemaat içimden gitmek isterim. Fiilen bir yere gitme imkanım olmadığında içimden düşerim yollara.Bu yüzden ben otogarlarda ve tren istasyonlarında uzak şehirlere giden insanları izlemeyi severim. Yıllarca bende uzak şehirlere gittim. Bütün yolculuklara kötü olan herşeyi sıfırlayıp bitirmiş gibi huzurla çıktım.

    Ve şimdi aynı huzur ve hafiflikle bir yolculuğa başlamaktayım. Önceki gün uyumamışım doğru dürüst. Ki biraz kitap okuyup müzik dinledikten sonra deliksiz uyuyabileyim diye. “Nerden geldiğimi biliyorum.” İzmir’den, Konya’dan, Diyarbakır’dan, Ordu’dan.. Nerden geldiğimi bilmiyorum. Ama yıllarca nereye gidersem gideyim tek varış noktam olan Sivas’a dönüyordum onu biliyorum. Otobüse bindim yerime oturunca gelip nerde ineceğimi soran muavine “Sivas’ta ineceğim. Ben uyurum yolda siz gelmeden bana haber verirsiniz” dedim. “Tamam” diyip gitti.

    Yol boyu uzanan elektrik direklerini, ağaçları, uzaktan görünen dağları, önümde uzanan ismini bilmediğim ovayı, bulutları.. Yani nereye giderseniz ya da nerden dönerseniz dönün hemen her yolculuğun ortak manzarası olan yolculuk manzarasını izledim bir süre. Hayatımın en mutsuz ve nasıl olabiliyorsa en mutlu zamanlarından geçiyordum. Aklımda tonlarca ağırlıkta düşünceler, elimde Vedat Türkali’nin Mavi Karanlık kitabı. Korhan’ın mı Özgür’ün mü tarafında olduğumu kendime sorarak bir yandan kitabı okuyordum. Yazarın beni sürüklediği çelişkilerden çıkamadığım zamansa müzik dinliyordum. Kulağımda Hasret Gültekin’in her derde deva olacak gibi gelen sesi https://youtu.be/183MuPj6sOU Bir süre sonra tam planladığım gibi uykuya daldım.

    Ara ara gözlerimi uykunun verdiği uyuşuklukla aralayıp yanımdaki koltuğa bakıyorum. Yanımda bebeğiyle bir kadın oturuyor. Bir şeyden korumak ister gibi sımsıkı sarılmış yavrusuna. Soğuktan mı ? Birinden mi ? Bir şeyden mi ? Ama korumak için belli. Sarılmış öyle duruyor. Sen de birinin yavrususun diyorum kendime yarı uykulu. Ya da yavrusuydun mu demeli ? Birden nasıl burkuluyor içim. Nasıl acı, zehir gibi bir hüzün ruhumdan taşıp bedenime yayılıyor. İnsan hep böyle mi olur yolculuklarda ? Birden bire sebepsizce hüzünlü ? Ben bazen öyle olurum. Hemen atmaya çalışıyorum aklımdan bu hüznü. Biten müzik listesini yeniden ayarlıyorum yarı uykulu. Bu sefer Karadeniz ezgileri https://youtu.be/ZW-ILKvP9dc Bu tulum düze çıkarır beni diyorum. Tekrar dalıyorum sonra rüyasız uykuma.

    Bir daha açıyorum gözlerimi. Bir teyze oturuyor bütün ağırlığıyla. Hiç uykusu yok gibi bakıyor etrafına geceden daha karanlık gözleriyle. Şimdi inecek gibi duruyor koltuğunda. Yabancılar böyledir. Nerede ineceğini bilmeyenler. Yolculukların acemileri hep böyledirler. Eminim onu araca bindirenler defalarca sıkı sıkıya tembih etmiştir ineceği yeri. Ya Erzurumludur bu teyze diyorum kendime ya Erzincanlı. Yok yok kesin Erzincanlı olmalı. Teyzeye bakarken uyumuşum tekrar. Gözlerimi tekrar açtığımda gecenin bir vakti yanımdan bir tabela geçiyor hızla “Refahiye”. Yanımdaki teyze gitmiş. Demek gerçekten Erzincanlıymış :D

    Muavini arıyorum. Ayakta duran kimseyi göremiyorum. Bir bakıyorum bir kaç sıra önümde boşalan bir koltukta uyuyor. Sesleniyorum. Biraz zorla uyanıyor. Soran sözlerle bana bakarken. “Biz neredeyiz kardeşim ?” diyorum. “Refahiye abla “ diyor gayet normal. “Peki ben nerde inecektim” diyorum. Sözlüde tahtaya kalkmış öğrenci gibi cevabı hatırlamaya çalışıyor. Sonra telaşla “Sivas abla” diyor. Kendimden beklemediğim bir sakinlikle (ne zaman sakin davransam işler asla yolunda gitmez) “gidip şoföre durumu anlat. Beni nereye götürüyorsunuz benim sabah Sivas’ta olmam lazım” diyorum. Konu yetkili mercilere iletilene kadar Refahiye’yi bile geçiyoruz. Bulabildiğimiz ilk yerden dönerken “aferin diyorum kendime. Sen hep böylesin şaşılacak bir şey yok. Ne zaman gitmek istediğin yere zamanında varabildin? Bir kere de ineceğin durağı kaçırma ya. İyice abarttın artık.!” Şoförün bulduğu harika çözümle Refahiye’ye geri dönüp, uğramak zorunda olanların bile uğramadığı bir yol üstü lokantası (dinlenme tesisi?) gibi bir yere kavga gürültü beni bırakıyorlar. Refahiye neresi bilmiyorum saat gecenin üçü, yarın fakültede sunumum var, bir kedi beni özlüyor Sivas’ta, bir sardunya beni bekliyor balkonda ya üzerine kar yağdıysa, romatizma hastasıyım ağrım var, çok sinirliyim. Tüm bunlar kimin umurunda.. Onların tek isteği onları şikayet etmemem. Benim tek istediğim Sivas’a gitmek.Sabah gelecek araçla beni göndereceklerine söz verip beni bu yol üstü lokantasının sahiplerine “emanet” edip gidiyorlar.

    Kitap okumak iyi gelir diye düşünüyorum. Ama Korhanla Özgür arasında kalacak gücüm olmadığı için Yılmaz Odabaşı’nın kalın kapaklı en sevdiğim baskı olan Feride’sini alıyorum. Biraz içim rahatlıyor okurken. Ama hırsımdan hızlı hızlı okurken bittiyor hemen. Bırakıp bir nefes alıyorum. Tekrar açıyorum kalın kapağı. Bu sefer altını çizdiğim kısımları okuyorum. Yine hırsla ama düşüne düşüne.
    “(beni böyle bir eller
    beni yollar,beni yeller
    kelepçeler,hücreler beni
    alıp gitmeye
    inan ki feride inan
    aşk,
    önce!)
    (gözümü bağlıyorlar;korma sevgilim!gözümü,
    gönlümü değil...)

    kanlı karanlık odalarda
    beni morartıyor,azaltıyor ve azdırıyorlar
    böyle her seferinde,çıkınca,fırında ekmek gibi kabarıyorum
    sonra bir çoğalıyor,bir çoğalıyor,bir çoğalıyorum

    (bir güzel renk değiştiriyorum;korkma!yürek değil,renk değiştiriyorum sadece..)
    ...
    biliyormusun bir sen kalıyorsun içimde
    yüreğimin alazında biz bize
    ağlaşıyoruz sesizce...

    (sonra gözlerim açılıyor;korkma!dilim değil,gözlerim sadece...) “
    Dizelerini okurken, bu dizeleri ilk okurken altlarını önce gözlerim, sonra en sevdiğim kurşun kalemle çizerken nasıl tedirgin olduğumu hatırlıyorum. Dönüp yine aynı satırı okuyorum emin olmak istercesine. Bir oh çekiyorum sonra. Neden mi ? Dilim değil çözülen diyor ya.. Arkama yaslanıyorum sonra. Dağlara bakıyorum. Adını bilmiyorum bu dağların. Bu dağların bu ovalarının insanlarının da adlarını bilmiyorum. Adlar önemli.. Ama dağlar kahverengiye çalan yeşil. Gökyüzünü görmek çok kolay. Gökyüzü yeryüzüne yaklaşıyor kucaklıyor sanki. Bunları düşünerek zamanı geçirmeye, sinirimi unutup yatıştırmaya çalışıyorum. Gözüm saate ilişip saatin 7 olduğunu görünce içimde kurduğum bütün denge, sakinlik bozuldu.. 7 de gelecek dedikleri araç hala gelmemişti. Saatinde nasıl fakültede olacaktım ?

    Hocamı arayıp durumu anlatıyorum. Hiçbir şey söylemeden dinliyor, yalnızca güldüğünü duyuyorum. Ben susunca “ başkası anlatsa bunları çok şaşırırdım ama konu sen olunca nedense normal karşılıyorum. Senin şu hayatta sorunsuz bir şeyin var mı ? Cidden merak ettim” diyor. “Sanırım yok hocam” diyorum. Keşke verecek başka cevabım oldsa.. “Saat kaç olursa olsun gelip o sunumu yapacaksın” diyor. Sonra bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorup kapatıyor sağolsun. Biraz olsun rahatlıyorum. Ama uykusuzluk, yorgunluk ve bu halde gidip sunum yapacak olmam yüzünden hala huzursuz ve sinirli hissediyorum. Arada beni kontrol etmek için durup bana bakan lokanta sahibine sinirli sinirli bakıyorum elimde değil..

    İnsanaları bakışlarımla delik deşik etmeyi bırakıp bir zarf ve bir kağıt çıkarıyorum. İkisi de aynı renk olmalı. Mavi bir zarf ve mavi bir kağıt seçiyorum. Bu mektubu maviye boyarsam içim açılır belki diye :) Bir süredir fırsat bulamadığım için Arzu’ya yazamadığım mektubu yazaya başlıyorum. Zira bu gün bir mektupta anlatılmaya değer şeyler oluyor :D Beni sinirimden delirten bu hadise onu güldürecekti biliyorum. Mektubu yazarken ilk sayfada daha tükenmez kalemim tükeniveriyor. Yazdığım kelime bile bitmeden. En sevdiğim kurşun kalemi alıp devam ediyorum yazmaya. “Talihsizliğimi görüyorsun Arzum. Tükenmez kalem tükendi. Kurşun kalemle devam ediyorum. Söyle delâl* bir yere varmakta ben kadar zorlanan birini tanıdın mı ? Zannederim tanımadın. Sevgiyle kucaklarken seni, kurşun kaleminde kurşunları bitmeden mektubu burada bitireyim. Sivas’a kavuşunca oradan tekrar yazacağım. Hoşçakal delâl...” Kağıdı katlayıp hangi pulu seçeceğimi düşünürken bir otobüsün umut veren sesini duydum.

    Otobüs lokantanın önünde durunca sakince yerimden kalktım. Sanki saatlerdir burda sinirden çıldırarak içimden sinir krizleri geçirerek bu otobüsü beklememişim.. Masada sinirden yırttığım kağıtları, bitti diye sinirlenip kırmaya çalıştığım ama kırılmadığı için beni iyice çileden çıkaran ortadan ikiye bükülmüş ama inatla kırılmamış kalemi de toplayıp kül tablasına koydum. Lokanta sahibine teşekkür ettim beni misafir ettikleri için. Gidip bavulumu yerleştirip otobüste yerime oturdum. Bir kaç saat sonra Sivas’a girerken otobüsü durdurup toprağı öpmek istiyordum ama sadece otogarda değil fakültede inmek istediğimi söyleyebildim. Otobüsten inip elinde bavulumla olabildiğince gürültü yaparak fakülteye doğru yürümeye başladım. Yolda dönüp bana bakanlara hiç aldırmadım. Bavulla geldiğim için değil, çoğu öğrenci bunu yapardı. Yürürken kahkahalarla güldüğüm için bakıyorlardı. Amfiden içeri girdiğimde hocam beklemekten sıkıldığı için olsa gerek arka sıralarda biriyle sohbet ediyordu. Ben ve yanımda getirdiğim bütün sesler içeri girerken kapıya doğru döndü. Bense hiçbir şey olmamış gibi kürsüye çıktım bavulu yere yatırıp açtım. İçinden sunum için hazırladığım notları ararken; “ Oooo İpek hanım biz gelmezsiniz diyorduk. Meğer siz yatıya geliyormuşsunuz.”
    Eğildiğim yerden arkamı dönüp gülümseyerek bakarken “yaaa hocam, bu kinayeli lafları duymak için kaç saat özlemle bekledim bir bilseniz “ dedim içimden :)


    *Delâl: Narin, nazlı, değerli,kıymetli
  • Ben seni hiç sevmedim ki
    Yorgun akşamlarda söylediğimiz şarkıları sevdim
    Bir çiçeğe gülmeni, bir güle benzemeni sevdim
    Bir de yıldızları sevdim,
    Eylül akşamlarında gelip gözlerinde durdular
    Ben seni hiç sevmedim ki;

    Beni yola koyduğunda ayrılmanı sevdim
    Kurşunları sevdim beni vurduğunda
    Ağlamayı sevdim, unuttuğunda
    Yalnız olduğumu anladığımda, ayakta kalmamı sevdim
    Yıkılmamı sevdim, seni her hatırladığımda

    Ekmeği sever gibi sevdim sensizliği
    Su gibi özledim temmuz güneşinde sesini
    İkindide yağmur gibi,
    Geceleyin rüzgar gibi sevdim, seni sevdiğimi
    Ben seni hiç sevmedim ki

    Kuşlara şarkılar öğretmeni sevdim
    Menekşeyle konuşmanı, nisanı hatırlatmanı
    Baharın bir adının da yalnızlık olmadığını
    Düştüğüm zaman kanayan yanlarımı
    Ve tuhaflığımı üşüdüğüm zaman
    Sakız satan çocukları, yeni çıkan şarkıları
    Her kaybettiğimde, kazanan yanlarını sevdim
    Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
    Ben yangını sevdim, yandığım zaman böyle işte
    Ben seni hiç sevmedim ki

    Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
    Ben yangını sevdim.
    Ben seni hiç sevmedim ki
    Ben yangını sevdim
    Ben seni hiç sevmedim ki
    Ben sevdim mi adam gibi severim

    Bir gece bir ceylan indi dağdan kalbine

    Bir gece bir şiir gibi kibrit alevinde
    Alemin ortasında kimsesizliğin sesinde
    Buğusunda sabahın
    Acımasızlığında bir ahın
    Ağlayan yüzünde insanlığın,
    Ferahlatan gücüyle duanın
    Korkutan yanıyla narın
    İncirin, zeytinin ve kalbin üstüne
    Gülün üstüne tutunduğum umudun üstüne
    Korkunun üstüne, senin üstüne
    Hep Senin üstüne, hep senin üstüne
    Ben seni hiç sevmedim ki


    Gittiğin zaman, gitmeni sevdim,
    Evreni sevdim geldiğin zaman
    Kalmanı sevmedim,
    Korkuyordum sana alışmaktan
    Yine de sevdim gülümsemeyi
    Mendilimi sallarken seni götüren trenin ardından
    Kırlara ilk kar düştüğü zaman
    Ölümünün ne güzel olduğunu sevdim
    Seni içimde öldürdüğüm zaman
    Ben seni hiç sevmedim ki

    Yorgun akşamlarda söylediğimiz şarkıları sevdim
    Bir çiçeğe gülmeni, bir güle benzemeni sevdim
    Bir de yıldızları sevdim,
    Eylül akşamlarında gelip gözlerinde durdular
    ben seni hiç sevmedim ki;
    Ben sevdim mi adam gibi severim.

    Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe
    Ben yangını sevdim.
    Ben seni hiç sevmedim ki
    Ben yangını sevdim
    Ben seni hiç sevmedim ki
  • Öykünün ilk bölümü şu linktedir:
    #30165955


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.
  • Onlar nereden bilsinler senin kıymetini, bilmez onlar. Seni sevmesini de beceremezler. En güzel ben severim seni. Hem onlar kâğıttan galata kulesi yapabilirler mi hiç? Yapamazlar işte ben yaparım. Anlasana kimse yapamaz başka kimse sevemez böyle seni. (Ali Lidar)
  • Yazar: Medine T.
    Hikaye Adı : Umut Candır!
    Link: #30165955 - #30656389

    Adım Filiz, 30 yaşında bir psikoloğum. Herkesin derdine derman oldum da kendi derdime bir çare bulamadım. Sahi, neydi derdim? Doğru ya, şu mesele!

    Mesele şuydu ki; evlenme yaşına çoktan gelmiştim, hatta yaşım geçiyordu bile. Ben böyle düşünmüyordum elbette. Ama her ne hikmetse benim dışında herkes böyle düşünüyordu! Bir taraftan annem, diğer taraftan komşularım, arkadaşlarım hepsi ağız birliği etmiş gibi evlilik konusunda beni sıkıştırıyorlardı. Onlara göre 30 yaş, tam evlenme yaşıydı. Bunun daha çocuk doğurması vardı. 35 yaşından sonra çocuk sahibi olmak zor olurdu, o yüzden elimi çabuk tutmalıydım. Elini çabuk tutmakmış! Yok, daha neler! Onlara kalsa sanki manava gidip elma, armut seçer gibi koca seçeceğim. Basacağım nikâhı. Sonra ne mi olacak? Benim dışımda herkes mutlu olacak, rahatlayacak. Onların derdi sadece evlilikti. Onlar için kiminle evlendiğimin bir önemi yoktu. İşi gücü olan biri olsun da kim olursa olsundu. Benim derdim ise hem sevebileceğim hem de beni sevebilecek biriyle henüz karşılaşmamış olmamdı.

    - Kızım, yemek hazır.
    - Tamam, anne, gelirim birazdan.
    - N’oldu sana? Canın sıkılmış sanki.
    - Bir şey yok.
    - Emin misin?
    - Eminim. Sadece yorgunum.
    - Tamam, öyle olsun. Haydi, bekliyorum, çabuk gel.
    - …

    İnsan da iştah bırakıyor musunuz acaba! Aman be, evlilikmiş! Yemeğimi yer, işime bakarım. Ohh miss! Elimi yıkayıp yemek yiyeyim artık.

    - Geçen günkü buluşma nasıldı?
    - Hangi buluşma?
    - Hangi buluşma olacak, Melahat’ın kayınının arkadaşıyla olan buluşma.
    - Anladım, sen onu diyorsun. Adam daha konuşmayı bilmiyor. Lafı ağzında geveleyip duruyor. Üstelik cimrinin tekiydi. Kendisi bir güzel yedi, içti. Ama iş hesaba gelince mırın kırın etti. Ben de hesabı ödeyip suratına bile bakmadan çıktım, gittim.
    - Sen de illa bir şey buluyorsun, sana da bir şeyi beğendiremiyoruz! Aman, ne halin varsa gör!
    - …

    Sonunda odama gelebildim. Benim gibi sabırlı birini bile çıldırtabiliyorlar! Laf da anlatılmıyor ki! Herkes tutturmuş evlilik de evlilik diye! Çok istiyorsanız siz evlenin! Benden size ne ya, size ne! Bunları yüzlerine söyleyemiyorum tabii! Ah, bir söyleyebilsem!

    - Alo.
    - Alo. Filiz, nasılsın? Bu akşam 8’de okul, eski mezunların katılacağı bir yemek düzenliyor. Benim de son anda haberim oldu. Ayşe, Fatma, Hayriye’de geliyor. Sen de gelmek ister misin?
    - İyiyim. Sen? Eski mezunlarla yemek mi?
    - Ben de iyiyim. Evet, eski mezunlarla yemek.
    - Bilemedim ki, aslında…
    - Yetiştirmen gereken bir işin var mı?
    - Yok.
    - O zaman kesinlikle gelmelisin. Bence çok güzel olacak. Eminim, çok eğleneceğiz.
    - Madem öyle diyorsun, gelirim.
    - O halde akşam 7’de seni alırız.
    - Olur.
    - Görüşürüz.
    - Görüşürüz.

    Bu yemek de nereden çıktı şimdi? Halim de yok keyfimde… Bir an boş bulunup geleceğimi söyledim. Şimdi gitmesem ayıp olur. Aman gideyim ya. Hem bana da bir değişiklik olur. Bir bakayım, giyebileceğim neler varmış. Bu olmaz, fazla kısa. Bu da olmaz, rengi fazla parlak. İşte, buldum! Kırmızı, kolsuz, havuz yaka bir elbise! İyi olur mu bu? Olur, canım, neden olmasın? Aman olmuyorsa da olduğu kadardır artık. Ne demişler “farkımız tarzımızdır.”

    Ne kadar kalabalıkmış burası. Doğrusu bu kadar kalabalık olacağını hiç tahmin etmemiştim, boğulurum ben burada. En iyisi biraz oturayım, sonra da gideyim.

    - Merhaba, ben Filiz.
    - Merhaba, ben Can. Memnun oldum.
    - Ben de memnun oldum.

    Oh be, evdeyim! Hemen yatağıma uzansam iyi olacak. Nasıl da yorulmuşum! Başta gitmeye pek hevesli değildim ama iyi ki gitmişim, keyifli vakit geçirdim. Gülümsüyor muyum ben? Neden? Günüm güzel geçtiği için mi? Yoksa sebebi Can Bey mi? “Bey” deme bana demişti. O zaman Can mı diyeceğim? Hâlbuki hiç alışık değilim böyle şeylere. Bana ne kadar çok soru sordu. Ailemi de sordu. İlk kez gördüğüm birine ailemi anlatacak değilim ya. Bana fazla ilgi gösterdi sanki, yoksa sadece sandım mı? O bakışlarına ne demeli? Ne de güzel bakıyordu, böyle tatlı, içten… Başkalarıyla konuşurken bile gözü bendeydi. Neden acaba? Yok, hayır. O yüzden değildir herhalde. Ya öyleyse? Hayır, değildir elbette. Bu konuda kafamı karıştırmasam çok iyi ederim. Yine kendi kendime gelin güvey olup üzülmek istemiyorum artık. Bunu bir kez daha yaşayamam. Birçok kez, hem de üst üste yaşadım zaten. Yeter artık! Bundan sonra yaşamayacağım, işte o kadar! Kibar biriymiş yalnız. Beni eve bıraktı. Tanımadığım birinin arabasına asla binmem ama binmiş bulundum. Bunu neden yaptım, bilmiyorum. Pekiyi ya, numaramı isteyince neden verdim? Çok kibar bir şekilde istediği için mi? Yok canım, daha neler! Ee, neden o zaman? Ne bileyim. Onu hayatımda ilk kez görmeme rağmen bir yakınlık, bir sıcaklık hissettim. Neden böyle hissettim? İlk defa böyle bir şey yaşadığım için ben de hiçbir şey anlamadım. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ki. Radyoyu açayım da kafam dağılsın en iyisi.

    “Taa uzak yollardan
    Koştum geldim senin kollarına”

    Ne geceydi ama! Güzelce uyudum, dinlendim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Kahvaltımı yapıp bir an önce işe gitmeliyim. Mesaj mı? Bir bakayım neymiş. O yazmış! İş çıkışı kahve içmeye davet ediyor! Olur. Olur mu? Aklımd (Aman be! Kalem yazmıyor. Bir de “tükenmez kalem” derler. Tükendi işte! Yazan bir kalem bulup kaldığım yerden devam edeyim. Kalemim hazır. Evet, nerede kalmıştım. İşte, buldum!) Aklımdan geçen oydu, mesaj olarak yazmayacaktım ki! N’olacak şimdi? Mesajımı gördü mü acaba? Çok hevesli mi göründüm? Off! Nasıl yazabildim öyle bir şey? Bir an dalgınlığıma geldi. Hâlbuki sadece aklımdan geçen bir şeydi o. Aklımdan geçen bir şey, öyle mi? Neden aklımdan geçiyor ki, neden!? Herhalde çok meraklıyım yine aynı şeyleri yaşamaya, değil mi? Saat kaç olmuş! İşe geç kalıyorum, bir an önce çıkmam lazım!

    - Hoş geldin, Filiz. Filiz demem de bir sakınca var mı?
    - Hoş buldum. Hayır, nasıl istersen…
    - Günün nasıl geçti?
    - Yorucu ama iyi geçti. Senin günün nasıl geçti?
    - Benimki de iyi geçti.
    - …
    - …
    - Konuşacak bir şey bulamıyorum, yorgunluktan herhalde.
    - Ben de bulamıyorum. Benimki de yorgunluktan olsa gerek.
    - Aa! Bu şarkıyı çok severim. Sen de sever misin?
    - Bu tür şarkıları dinlemem ama bu güzelmiş.

    Ne de güzel gülümsüyor. Ben de mi gülümsüyorum yoksa? Evet, gülümsüyormuşum. Bana bakışları öncekinden farklı gibi ama bu bakışlarını da çok sevdim. Çok derin, çok anlamlı… O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?

    - Biliyorum.
    - …
    - …
    - Utandım.
    - Neden?
    - İçimden konuşuyorum sanıyordum, meğer dışımdan söylemişim. Her şeyi duydun.
    - Ben sadece bir cümle duydum.
    - Sadece bir cümle mi?
    - Evet. “O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?”

    “Haykırsam göklere,
    Artık yanımda beni benden çok seven.
    Dünyalar benim olsa yine de istemem,
    Yalnız sensin benim yüzümü güldüren.”

    ----


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.
  • Adım Filiz, 30 yaşında bir psikoloğum. Herkesin derdine derman oldum da kendi derdime bir çare bulamadım. Sahi, neydi derdim? Doğru ya, şu mesele!

    Mesele şuydu ki; evlenme yaşına çoktan gelmiştim, hatta yaşım geçiyordu bile. Ben böyle düşünmüyordum elbette. Ama her ne hikmetse benim dışında herkes böyle düşünüyordu! Bir taraftan annem, diğer taraftan komşularım, arkadaşlarım hepsi ağız birliği etmiş gibi evlilik konusunda beni sıkıştırıyorlardı. Onlara göre 30 yaş, tam evlenme yaşıydı. Bunun daha çocuk doğurması vardı. 35 yaşından sonra çocuk sahibi olmak zor olurdu, o yüzden elimi çabuk tutmalıydım.

    Elini çabuk tutmakmış! Yok, daha neler! Onlara kalsa sanki manava gidip elma, armut seçer gibi koca seçeceğim. Basacağım nikâhı. Sonra ne mi olacak? Benim dışımda herkes mutlu olacak, rahatlayacak. Onların derdi sadece evlilikti. Onlar için kiminle evlendiğimin bir önemi yoktu. İşi gücü olan biri olsun da kim olursa olsundu. Benim derdim ise hem sevebileceğim hem de beni sevebilecek biriyle henüz karşılaşmamış olmamdı.

    - Kızım, yemek hazır.
    - Tamam, anne, gelirim birazdan.
    - N’oldu sana? Canın sıkılmış sanki.
    - Bir şey yok.
    - Emin misin?
    - Eminim. Sadece yorgunum.
    - Tamam, öyle olsun. Haydi, bekliyorum, çabuk gel.
    - …

    İnsan da iştah bırakıyor musunuz acaba! Aman be, evlilikmiş! Yemeğimi yer, işime bakarım. Ohh miss! Elimi yıkayıp yemek yiyeyim artık.

    - Geçen günkü buluşma nasıldı?
    - Hangi buluşma?
    - Hangi buluşma olacak, Melahat’ın kayınının arkadaşıyla olan buluşma.
    - Anladım, sen onu diyorsun. Adam daha konuşmayı bilmiyor. Lafı ağzında geveleyip duruyor. Üstelik cimrinin tekiydi. Kendisi bir güzel yedi, içti. Ama iş hesaba gelince mırın kırın etti. Ben de hesabı ödeyip suratına bile bakmadan çıktım, gittim.
    - Sen de illa bir şey buluyorsun, sana da bir şeyi beğendiremiyoruz! Aman, ne halin varsa gör!
    - …

    Sonunda odama gelebildim. Benim gibi sabırlı birini bile çıldırtabiliyorlar! Laf da anlatılmıyor ki! Herkes tutturmuş evlilik de evlilik diye! Çok istiyorsanız siz evlenin! Benden size ne ya, size ne! Bunları yüzlerine söyleyemiyorum tabii! Ah, bir söyleyebilsem!

    - Alo.
    - Alo. Filiz, nasılsın? Bu akşam 8’de okul, eski mezunların katılacağı bir yemek düzenliyor. Benim de son anda haberim oldu. Ayşe, Fatma, Hayriye’de geliyor. Sen de gelmek ister misin?
    - İyiyim. Sen? Eski mezunlarla yemek mi?
    - Ben de iyiyim. Evet, eski mezunlarla yemek.
    - Bilemedim ki, aslında…
    - Yetiştirmen gereken bir işin var mı?
    - Yok.
    - O zaman kesinlikle gelmelisin. Bence çok güzel olacak. Eminim, çok eğleneceğiz.
    - Madem öyle diyorsun, gelirim.
    - O halde akşam 7’de seni alırız.
    - Olur.
    - Görüşürüz.
    - Görüşürüz.

    Bu yemek de nereden çıktı şimdi? Halim de yok keyfimde… Bir an boş bulunup geleceğimi söyledim. Şimdi gitmesem ayıp olur. Aman gideyim ya. Hem bana da bir değişiklik olur. Bir bakayım, giyebileceğim neler varmış. Bu olmaz, fazla kısa. Bu da olmaz, rengi fazla parlak. İşte, buldum! Kırmızı, kolsuz, havuz yaka bir elbise! İyi olur mu bu? Olur, canım, neden olmasın? Aman olmuyorsa da olduğu kadardır artık. Ne demişler “farkımız tarzımızdır.”

    Ne kadar kalabalıkmış burası. Doğrusu bu kadar kalabalık olacağını hiç tahmin etmemiştim, boğulurum ben burada. En iyisi biraz oturayım, sonra da gideyim.

    - Merhaba, ben Filiz.
    - Merhaba, ben Can. Memnun oldum.
    - Ben de memnun oldum.

    Oh be, evdeyim! Hemen yatağıma uzansam iyi olacak. Nasıl da yorulmuşum! Başta gitmeye pek hevesli değildim ama iyi ki gitmişim, keyifli vakit geçirdim. Gülümsüyor muyum ben? Neden? Günüm güzel geçtiği için mi? Yoksa sebebi Can Bey mi? “Bey” deme bana demişti. O zaman Can mı diyeceğim? Hâlbuki hiç alışık değilim böyle şeylere. Bana ne kadar çok soru sordu. Ailemi de sordu. İlk kez gördüğüm birine ailemi anlatacak değilim ya. Bana fazla ilgi gösterdi sanki, yoksa sadece sandım mı? O bakışlarına ne demeli? Ne de güzel bakıyordu, böyle tatlı, içten… Başkalarıyla konuşurken bile gözü bendeydi. Neden acaba? Yok, hayır. O yüzden değildir herhalde. Ya öyleyse? Hayır, değildir elbette. Bu konuda kafamı karıştırmasam çok iyi ederim. Yine kendi kendime gelin güvey olup üzülmek istemiyorum artık. Bunu bir kez daha yaşayamam. Birçok kez, hem de üst üste yaşadım zaten. Yeter artık! Bundan sonra yaşamayacağım, işte o kadar! Kibar biriymiş yalnız. Beni eve bıraktı. Tanımadığım birinin arabasına asla binmem ama binmiş bulundum. Bunu neden yaptım, bilmiyorum. Pekiyi ya, numaramı isteyince neden verdim? Çok kibar bir şekilde istediği için mi? Yok canım, daha neler! Ee, neden o zaman? Ne bileyim. Onu hayatımda ilk kez görmeme rağmen bir yakınlık, bir sıcaklık hissettim. Neden böyle hissettim? İlk defa böyle bir şey yaşadığım için ben de hiçbir şey anlamadım. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ki. Radyoyu açayım da kafam dağılsın en iyisi.

    “Taa uzak yollardan
    Koştum geldim senin kollarına”

    Ne geceydi ama! Güzelce uyudum, dinlendim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Kahvaltımı yapıp bir an önce işe gitmeliyim. Mesaj mı? Bir bakayım neymiş. O yazmış! İş çıkışı kahve içmeye davet ediyor! Olur. Olur mu? Aklımd (Aman be! Kalem yazmıyor. Bir de “tükenmez kalem” derler. Tükendi işte! Yazan bir kalem bulup kaldığım yerden devam edeyim. Kalemim hazır. Evet, nerede kalmıştım. İşte, buldum!) Aklımdan geçen oydu, mesaj olarak yazmayacaktım ki! N’olacak şimdi? Mesajımı gördü mü acaba? Çok hevesli mi göründüm? Off! Nasıl yazabildim öyle bir şey? Bir an dalgınlığıma geldi. Hâlbuki sadece aklımdan geçen bir şeydi o. Aklımdan geçen bir şey, öyle mi? Neden aklımdan geçiyor ki, neden!? Herhalde çok meraklıyım yine aynı şeyleri yaşamaya, değil mi? Saat kaç olmuş! İşe geç kalıyorum, bir an önce çıkmam lazım!

    - Hoş geldin, Filiz. Filiz demem de bir sakınca var mı?
    - Hoş buldum. Hayır, nasıl istersen…
    - Günün nasıl geçti?
    - Yorucu ama iyi geçti. Senin günün nasıl geçti?
    - Benimki de iyi geçti.
    - …
    - …
    - Konuşacak bir şey bulamıyorum, yorgunluktan herhalde.
    - Ben de bulamıyorum. Benimki de yorgunluktan olsa gerek.
    - Aa! Bu şarkıyı çok severim. Sen de sever misin?
    - Bu tür şarkıları dinlemem ama bu güzelmiş.

    Ne de güzel gülümsüyor. Ben de mi gülümsüyorum yoksa? Evet, gülümsüyormuşum. Bana bakışları öncekinden farklı gibi ama bu bakışlarını da çok sevdim. Çok derin, çok anlamlı… O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?

    - Biliyorum.
    - …
    - …
    - Utandım.
    - Neden?
    - İçimden konuşuyorum sanıyordum, meğer dışımdan söylemişim. Her şeyi duydun.
    - Ben sadece bir cümle duydum.
    - Sadece bir cümle mi?
    - Evet. “O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?”

    “Haykırsam göklere,
    Artık yanımda beni benden çok seven.
    Dünyalar benim olsa yine de istemem,
    Yalnız sensin benim yüzümü güldüren.”

    Öykünün devamı için #30656389