• 555 gün olmuş o kara başlangıçtan beri. 500. yazıyı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda aklımdan bu geçmiyordu elbette. O zaman masum bir şeyler yazıp bu sıkıntılı görevi hemen bitiririm diyordum kendi kendime.Oysa o hırslı yaratık arkamdan gelip fısıldamaya başladı, bu 500. seferde de. "Aynı olabilir mi acaba? Ne güzel olur değil mi hem? Sen bak ilk önce, sonra yazarsın yazıyı." gibi değersiz ama ikna edici cümlelerle aklımı çelmek istiyordu. Her zamanki gibi dinlemedim onu en başta. Yazmaya başladım anlamsızca:

    "Merüzzennami Halil Bey ile zevceleri Mahmure Hanımefendilerin ilk tanışmaları üç aydan kısa bir vakit önce vuku bulmuştu. İstanbul'un o eski şaşalı zamanlarından kalma görkemli bir aile olan Merüzzenamilerin tek çocuğu Halil, Avrupa'da eğitimini tamamlayıp vatan dönen refiki Parya'nın sağdıçlık önerisini büyük bir memnuniyet ile kabul ettiğinde, cemiyet'in yakın zamanda parlayan ailesi Hasarettinzadeler'e güvey olacağını elbette ki tahayyül bile edemezdi. Peki bu mesud hadise nasıl cereyan etmişti, isterseniz ona bakalım önce"

    Birden gözlerim karardı, tansiyonumun düştüğünü sandım ama elleriyle gözlerimi kapattığını anladım, o yılışık histen. "Çık artık buradan" dedim, "hükmedemezsin bana, yeterince zarar vermedin mi zaten, zapt edebildiğini zannediyorsan beni, zerre kadar da olsa, zehrini zevkle içime zerk ederim zayıflığımı örtmek için." Ne diyorum diye düşündüm o an , ama galiba beni çekmeyi başarmıştı o kaotik ve hastalıklı evrenine. Bir daha söylettirmeden çekti elini. Bilgisayar önümdeydi ama ben orada değildim ne yazık ki. Orada olsam yazabilirdim herhalde diye düşünüyorum. Ya da etrafımda başka şeyler de olurdu o pembe dumanın dışında. "Neden çıkmamı istiyorsun ki? Ben sen değil miyim zaten, hep beraber yapmadık mı her şeyi, beraber yazmadık mu 499 taneyi, ne değişti şimdi hayatında" Elimi dudağına götürdüm, çok konuşuyordu, her an beni etkileyebilip fikrimi değiştirmeme sebep olabilirdi. Sustu, gülümsedi. Ben de bilgisayarı koltuğumun altına sıkıştırıp son sürat kaçmaya başladım Bilgisayarım ve ben pembe duman içerisinde, herhangi bir umut kırıntısına sahip olmadan koşuyorduk. Duman da bizimle birlikte ilerliyordu, koşuyordu diyemeyeceğim çünkü ayakları yoktu dumanın. Ayakları olmayan bir şeyin koşamayacağının bilincindeydim hala, demek ele geçirememişti beni henüz, bilgisayarımdan da qwerty gibi sesler çıkıyordu. Bir şeyler söylemek istiyordu sanki bana. Hemen başımı kaldırdım ve söylemek istediği şeyi gördüm. (Aslında başka bir şey de söylemek istiyor olabilirdi ama olayın heyecanı ile ben söylemek istediği şey ile gördüğüm şeyin aynı iki şey olduğunu düşündüm, şüpheci insanlar bunların benzer şeyler olduğunu da düşünebilirler) Pembe sis dağılmış ve O, şu ana kadar öldürdüğüm tüm sineklerle birlikte yolumu kesmek için bariyer kurmuştu. Hayır, 500. yazıda tek başıma olmam gerekiyordu. Hazır sis açılmışken yere oturdum, bilgisayarı açtım ve bana söylemeye çalıştığı asdf'li kelimeleri önemsemeyerek yazıma başladım tekrar.

    "Halil oturduğu yerden kalktı, kaçamak bakışlarla karşı masadaki kızı keserek hesabı ödemeye gitti. Masa ile kasa arasındaki yürüyüş hızını çok iyi ayarladığını düşünüyordu Halil, öyle ki bu kısa bakışmalarda kızın okuduğu kitabı (Zweig'ı sevmezdi fazla), yakasındaki rozeti (Hasret Koleji) ve isimli kolyesini (Mahmure) fark etmiş, kızla iki defa göz göze gelip bu anları hayatı boyunca unutmayacağını düşünerek beyninin en saklı yerine kazımış, üstelik bütün bunlar esnasında diğer müşterilerin ve en yakın arkadaşı Parya'nın dikkatini çekmemeyi de başarmıştı. Hesabı öderken arkasını döndüğünde kızın ..."

    Etrafımdaki vızıltılara dayanamayarak bıraktım bilgisayarı. Tüm sinekler, hayatım boyunca bilinçli ya da bilinç dışı öldürdüğüm (bir mahkeme kurulup savunmam istenirse, istemeden de öldürmüş olabileceğim sinekler olduğunu düşünüp hazırlık yapıyordum tabi) tüm karasinekler (sivrisinekleri düşünememişti aptal) saldırmaya hazır bir şekilde üç yanıma toplamıştı. Neden dört değil diye düşündüm. Hemen cevap verdi, " Eskiden olduğu gibi beraber olabilseydik şu 500. yazıda da, bunlara hiç gerek kalmayacaktı. Biliyorsun, ben olmadan düzgün şeyler yazmayı bir türlü becerememiştin. Hatta sigarayı bile bırakamazdın ben olmasaydım " Kim olduğunu sanıyordu bu, ben tek başıma yapmıştım her şeyi. Saçmanın bağladıklarına karşı çıkmıştı en başta. Onu dinleseydim Dersaadetteki uykusuzlar gibi bir ismi olacaktı blogun, ki ben ne dersaadeti severim ne de uykusuz kalmayı."Sen" diye bağırdım, elektrikler kesildi birden. Sinekler de kesildi haliyle, elektrikle çalıştırıyorum onları zam geldikten sonra herhalde. O dördüncü duvarı yıkıp çıktım, koşmaya devam ettim tekrar. Bağrışını duyabiliyordum arkamda "Neden" diye. Olağanüstü zevk veren bir şeyin damarlarımda dolaştığını hissedebiliyordum, ama biraz sonra koşarken neden diye bağırdığımı ve o duyduğumun kendi sesim olduğunu anlayınca, hemen durup boşalttım damarlarımı. Densiz zevklere ihtiyacım yoktu. Yeterince uzaklaşmıştım zaten. Bilgisayarımı açtım, uykudaydı hala. Öperek uyandırdım ve yazmaya başladım:

    " Fazla konuşma dedi Halil, "çek silahını. İkimizden birisi hak etmiyor Mahmure'yi. Bunu da kader belirleyecek." Parya, Halil kadar istekli değildi çatışma konusunda. Merüzzen tarikatının üyelerinin yeteneklerinin bilincindeydi. Kaldı ki Halil'i çocukluğundan tanıyordu. Beş yaşında ondan ayrılmadan önce bile oldukça yetenekli bir silahşör olacağının izlenimini edinmişti. Şu anda karşısındaki muhasebecinin içindeki canavarı tanıyordu. "Aslında Mahmure birimizin ölmesindense kendini feda etmeyi tercih ederdi", diye bir girişimde bulundu. Ama Mahmure'in uzaktan gelen zayıf sesi zaten hayalleri bir pamuk ipliğine bağlı olan Parya'yı iyice yıktı. "Ne yapacaksınız, satranç mı oynayacaksınız.."

    Kafama düşen vezir ile yazmayı kestim yine. Taşlamaya başlamıştı beni, Yaklaştığını fark etmemiştim, dönmezdim yoksa. Şimdi de koskoca atı gönderiyordu üstüme üstünde bir piskoposla. "Sen hep böyleydin, kavram karmaşası oldu seninle beraberken hep" diye bağırdım. Bilgisayarım yine uyandı. "Bırakacak mısın beni" dedi. "İstiyorum" dedim. "Uyumak istiyorum" dedi. "Ben de" dedi, "ama yanında olmalıyım senin, beraberdik onca zaman" dedi. "Ben de" dedi. "Seni seviyorum" dedi. "Ne oluyor size" dedim, "işte benim de anlatmak istediğim buydu tam olarak ". Bilgisayarım küsüp kapandı, ama uzun sürmeyeceğini biliyordum, hiç uzun sürmez. "Hey" dedim, cevap verdi. "Böyle kaçmaya devam etmek istemiyorum" dedim. "Biliyorum" dedi. "ben de istemiyorum kaçmak". "Biliyorum" dedim, "ama bu kısım çok konuşmalı oldu, sıkılanlar olmuş olabilir, ister misin son bir defa daha". Çocuklar gibi sevindi, ama etraftaki çocukların hepsi ağlıyordu o sırada. Ben çocukların ayaklarına basmamaya dikkat ederim her zaman yola çıktığımda. Onlar da ağlamamayı bilsinler öyle her şeye. Aldım küsen bilgisayarımı koşmaya başladım son bir kere, yoksa sonsuzluğa uzanan bir dağ gibi, güneşe uzanan kollar ya da, sadece sevgiliyi saran battaniye belki onun gibi bitimsiz olacaktı sadece bu yazı. Neyse ki bu kez kısa sürdü kaçışımız, geldi yanıma. "Merhaba" dedi, "Tamam" dedim "bakacağım" - açtım bilgisayardan hesaplayıcıyı. Tam 555 gün olmuş, şeytan kulağına kurşun. Bu 555. günde yazılacak 500. yazıyı beraberce oluşturmaya karar verdik sonra, nasıl sigaraya başlamaya ya da saçmalamaya beraber karar vermişsek. 555 gün önceki o mutlu günü bir kere daha anmak için başladık yazmaya, kader arkadaşım, ruh ikizim, düşman kardeşim, özlem dolu gecelerimin müessibi, şehvet dolu yemeklerimin tüketicisi, beş parmağında beş marifet, onlardan öte yüce bir beşeriyet derken ipi ele almam gerektiğini hissettim ve bilgisayarımı da ikna edip yazmaya başladım.

    " Halil ölüyordu, en yakın arkadaşı Parya başında göz yaşları içinde; "Böyle bir şeye nasıl cesaret edebilirler" diye bağırdı. Haseretya Silahlı Kuvvetlerinin önemli bir binbaşısıydı sonuçta Halil. Böyle karanlıklar içinden çıkan ne idüğü belirsiz bir kadın tarafından bıçaklanması üzdüğü kadar şaşırtmıştı da Parya'yı. "Getirin şu kadını" diye emir verdi etrafındakilere. Getirdiler çabucak, hiçbiri Parya'nın öfkesinin kurbanı olmak istemiyordu. "Adın ne?" diye sordu Parya kadına. "Marie" dedi kadın, "Marie Meruzzennami". "Yalan söylüyor" diye bağırdı ölmek üzere olan Halil. Bir zamanlar aşık olduğu o ahu gözlü kızı tanımayacak kadar kendinden geçmemişti henüz. " Mahmure"dedi, nefret ve çaresizlik dolu gözlerle. "Onun adı Mahmure..."

    - Bitti mi dede
    - Yok, çok geç oldu, devamını da yarın anlatırım
    - Bence anlatmana gerek de yok, aşırı saçma bir şey zaten bu
    - Saçmaymış, gerçek hayattan alınma bir kere bu
    - Eh, yeme beni sen de dede, böyle saçma sapan şeyi internette bile bulamazsın. Bunak derler adama
    - Çok konuşma da uyu sen, terbiyesiz. Orada okudum zaten sen inanmasan da.
    - Tamam dede, sen yine de ilaçlarını almayı unutma.
    - Kime çektin bilmiyorum ki, soytarı. Hadi iyi geceler.
  • Bazı şeyler vardır göze almak zorundayızdır çünkü almazsak yaşanmaz ki bu hayat. Örneğin birinin bizi sevip sevmediğini onunla konuşarak anlarız, birine güvenilip güvenilmeyeceğini ona güvenip öğreniriz. Her zaman işe yarar mı? Hayır, yaramaz ama olsun yaşadık ve göze aldık her şeyi sonuçta içimizde duramazdı. Bir arkadaşım var soruyor ama nasıl güveniyim ki ben ona uzakta oturuyor ya aldatırsa diyor. Söyleyecek fazla sözüm yok tek cümleyle açıklayabilirim. Güvenirsen ve o seni aldatırsa kendine yakıştırdığı şerefidir ama güvenirsen ve aldatmazsa sizin mutluluğunuz. Bu hayatta kimse kimsede kalıcı değildir. Nice arkadaşlıklar gördüm hiç bitmeyecek sanılan şimdi tekrar dönüp baktığımda hangisinden eser kalmış ki acaba hiçbirinden. Ne sevgiler gördüm baksan uğruna can feda edilen yada edilebilecek olan ama onların bile bir noktası var her şey herkes bir yere kadardır. Kendine hiç sordun mu peki ya ben insanlara güvenemiyorum ama insanlar neden bana güvensin ki onlar neden beni sevsin? Benim onlardan farkım ne? Onlar üzüyor da ben üzmüyorum sanki dedin mi hiç kendine. Bazı olaylar vardır kendini sorgulamaktan başka çaren yoktur. Çünkü kime sorarsan sor o soruların cevapları bir tek sende vardır. Kendimden bahsetmem gerekirse ben bırak insanlara sonsuz güvenmeyi kendime bile güvenmiyorum insanız hepimiz doğrudan yanlışa kayarız, kayabiliriz. Bu kendime olan güven problemi özgüven olan değil, bu bahsettiğim ben onu ölene kadar severim diyemem mesela, sonsuza kadar yanında dururum diyemem neden biliyor musunuz? Çünkü yapmadım daha önce dediğim şeyleri yapmadım. Hep yanında kalıcam dediğim insanların yanında değilim aslında bu onların kararı onlar benimle değil ama benimde payım var bunlarda. Bazı şeylerin cevabı bizde olduğu gibi bazılarının cevaplarıda bizde değildir. Bunlarıda arayarak bulmak zorundayız. İşte bu yüzden dediğim gibi bazı şeyleri göze alarak karşılarına çıkıp konuşmak zorundayız. Git sor ona de ki; bana bir baksana sen beni seviyor musun sevmiyor musun beni arada bırakma bir cevap ver yada kızım benimle derdin ne senin bizim arkadaşlığımız böyle iki günde silinip atılacak şey mi kendine gel demeyi bilmeli ve buna cesaretimiz olmalı, olmak zorunda...
  • Bir Detaylandırma (II)

    Bir kadın sesiyle yerimden sıçradım. Önümde oturan kadın muavine bağırmış, sıcak su dökmüş birisi herhalde. Cehennemi tanımıyorsun daha. Yanıma baktım, ev cücesi gitmiş, muavin gömleği giymiş uzun saçlı, nefesi içki kokan birisi gelmiş. Bana baktı ve “İkinci bir hayata başlamak istesen nereyi tercih edersin?” diye sordu. Anlamış mıydı acaba? "Yok" dedim, "ben içecek bir şey istemiyorum". Sonra da gözlerinden içeri girdim. Evet, bu cehennemi görmüştü eminim. Bırakmıştım oraları, tekrar hatırlamama gerek yoktu, hemen çıktım. “Sen bilirsin babalık deyip arkaya geçti, bir an sırtında koca bir T harfi gördüm sanki. Uyandım bir kere, dolaşayım bari dedim otobüste, tabi yürüyerek değil, normal insanlar gibi hareket ettikten sonra ne anlamı var şeytan olmanın di mi?

    Şoförle fazla uğraşamıyorum ne yazık ki. Boynundaki muskada “Şehirlerarası otobüsleri kullanırken şeytan musalla olduğunda korunma duası”var. Değerli din alimleri böyle duaları ürettikçe bizim işimiz de hayli zorlaşıyor.

    Ön sıradaki karışık saç ve zihinli adamın ruhuna girmemle çıkmam bir oldu, uzayda geçen iyi kötü çirkin mi? Zamanında çok Firefly seyretmiş galiba - son dönemde çok rastlıyorum böyle tiplere, başta haplanmış sanıyorum ama biraz inceleyince değersiz başka bir fanboy olduğunu anlıyorum, değmiyor böyle tiplerin ruhunu almak.

    Karşı koltuktaki kadınlara bakmıyorum hiç. Katolik birisi ne kadar gizlemeye çalışsa da . Zaten bir önceki papalık seçiminde kalabalık bir grup almıştım müstakbel papadan. Gereksiz yani, bir de maço bir yapım olduğu söyleniyor genelde. Diğerinin gözlerinde de aradığım şey yok zaten.

    Biraz önce bağıran kadının yanındaydım şimdi. Ateş var gözlerinde, en sevdiğim- girdim hemen tanıdık bir yerlere gideceğimi düşünerek. Yanıldım, hep yanılırım zaten kadınlarda, aldatırlar beni Havva'dan beri (O elmanın suçunu da bana atmıştı pis kadın) uçsuz bucaksız bir sahil, sabah meltemi- hazzettiğim şeyler değil. Hemen sola atlıyorum, laf arasında avukat olduğunu duymuştum diğerinin. Ama uçsuz bucaksız çöllerde gezen solucanımsı yaratıklar var burada da, avukatlara bile güvenemeyeceksem nasıl yapabilirim işimi.

    Neyse tatildeydim hala ve yeterince dolaşabilirim, amaçsızca dolaşmak en güzeli. Karşı koltuktaki adamın gözündeki kara gözlüklerin altına kayıyorum gizlice. Aşk acısı, vıcık vıcık romantizm- binlerce var bunlardan, hatta bazıları nereden buluyorlarsa özelikle geliyorlar yanıma, ruhları karşılığında tek bir şey istiyorlar. Masrafı kurtarmıyor tabi, hem kim ister senin gibi adamı yanında ki? Bu adam kör ama. Sahte kör gerçi, kendisini kör sanıyor sadece, iki gün sonra bir araba çarpar düzelir eminim. Sağındaki adam da kitap okuyor buna, deli galiba gece gece- ne saçma sapan bir otobüs, daha kafa dengi birisi çıkmadı, bir muavin biraz yatkın gibi.

    Hızlı geçelim artık, tatil/matil, önemli birisiyim ben, zamanım kıymetli sonuçta. Artı uzun hikayeleri kimse okumuyor, ne alakası varsa. Japon mudur Çinli midir gülen bir kadın- hala beceremiyorum bunca yıla rağmen ayırt etmeyi. Al bunun içinde de kahkahalar var. Korkacaksın gülen kadından, öyle kahkaha atınca nasıl irrite oluyorum. Değerli aslında böylelerinin ruhu ama kolay değil işte, doktorlar gibi işimiz var, onlar güneş olunca giremiyorlar biz de kahkaha.

    Iıhh, aklımdan çıkmıyor o korkunç kahkaha. Buradaki adam Kazım diye sayıklıyor uykusunda, başka bir erkek? Otobüsmüş. Neyse sorgulamak bana düşmez, onun için melekler var. Yandaki koltuk boş henüz, bindi mi indi mi bilmiyorum ama mantar kokusu var geçmişte ya da gelecekte.

    Al bundan da tonla var, neymiş efendim köye kaçacakmış, şehir hayatı bunaltmışmış, o okuduğun Dostoyevski bunaltmıştır seni. Hem ne biçim otobüs, herkeste bir kitap- şoförün önünde bile. Yanındaki kadın uyuyor, kadın yanı diye bir şey vardı eskiden. Ahlak da kalmadı. Adam bir sevecen bakıyor kadına, halbuki bunlar da kavga etmişlerdi biraz önce, kadın şirretti biraz galiba, baksam mı buna da? Karmaşık biraz, Vus'at da var nedense, onla da anlaşmıştık zamanında. Ama o da hiç ön plana çıkmak istemedi şu salak Erhan gibi.

    Arkada zorla düğüne giden bir tip, düğünleri çok severim, bolca meşgul olurum, o kiliselerde bile kafalarının içinden neler geçtiğini tahmin edemezsiniz hiç. Ankara'da ama, ben Hatay'a gidiyorum. Arkalarda masum bir kız var, olabilir mi? Evet yine yanıldım- cinayet var beyninde bir de kuvvetli bir bağ başka bir kadınla. Çoğunlukla en umulmayanlardır cinayeti işleyenler ve çoğunlukla bana atılır suç. Kadınlar hep bana atar zaten en baştan beri. Yanındaki kız ağlıyor, elinde bir ölü kuş, samimi gözleri, ayrılık /hüzün var içinde. Yapsam mı? Güvenebilir miyim ki? Bana ne ya, Havva da aynısını demişti, hep beni suçlarlar sonra. Nasılsa yine ölecek. İçim kötü oldu ama, neyse tatildeyim, bir kereden bir şey çıkmaz. Eee, yine ağlıyor kız. Gülüyor bu kez hem de. Anlayamayacağım insanları hiç.

    Ah, otobüs sarsıldı,bir şeye çarptık herhalde, tabi kural böle - birisi gelirse diğeri gider. Geçeyim yerime. Bu ev cücesi kitap bırakmıştı galiba – Ana'mıydı neydi? Sevmesem de onu da ünlü yaptım, yolunu buldu Maksim de işçi sınıfı üzerinden. Nerede kitap? “Anam Nerede?” Gülerek bakıyorlar, özellikle üstüne kahve dökülen adam, bana ne gülüyorsun- sen başlattın bunu?

    Arkalara bakıyorum , rahatsız bir kadın daha, istemiyorsan niye gidersin ki Hatay'a , Stephen King var kucağında- kim inanırdı o gözlüklü şapşalın buralara kadar yükseleceğine, çok uğraştım onunla da, Straub lavuğunu bile kabul ettim hatırına. Şimdi bu otobüste görünce gözlerim doldu, eski günler işte, geçiyor çabucak.

    Devam ediyorum, en kolay gezilebilenler melankolik zihinler, otobüsler de bunu en kolay bulabileceğimiz yerler aslında. Korunmasız oluyor akıl kendine ayrılan koltukta. Bak bu kız da mutlu, hayat dolu - parayla mı verdiler sizi bana? Yanı boş, karşısındaki koltuklar da boş. Tahmin etmeye kalksam, birisi (Ama nasıl birisi) Ankara'dan binecek diğeri ise otobüsü kaçırmış derdim , ama öyle birisi değilim ben. Sadece tatilini yaşamakta olan masum bir şeytanım.

    Buradaki kızlar sürekli konuşuyor, ağzı boş durmayanını (Esra'ymış galiba adı) kötü emellerime alet edebilirim belki (evet burada eski filmlere gönderme yapıyorum – benim emellerim iyi/kötü diye sınıflandırılamaz, sadece şeytani olabilir) ama diğerini çekemem gibi geliyor.

    Sıkıldım artık, herkesin elinde bir kitap herkes bir şeyler arıyor, birisi yıllar önce ayrıldığı babasının kokusunu , öbürü ölen Japon komşusunun kendisine vereceği huzuru. Yok öyle bir şey, huzura sadece ölünce kavuşuluyor, sadece toprağın altındayken oluyor o iş. Öyle bir şey olsa biz kavuşurduk herhalde en başta huzura.

    Şu yanlış otobüse binen kız çok kesti bendi binerken, bir şey fark etmiş midir bilmiyorum. Arkasında oturan kadına bakıyor ara sıra, kocasından kaçan bir kadın kızıyla birlikte, daha önce de rastlamıştım çok. Tarikatlar çıktığından beri bana fazla iş düşmüyor, kendi içlerinde hallediveriyorlar her şeyi zaten.

    Al otobüs hareket ediyor nihayet, yerime dönecekken tam muavin yine karşımda, bana bakıyor, yani öyle olduğunu sanıyorum. Olanaksız ama, göremez beni- koltuğumda oturuyorum normalde ben. Ama en az benim kadar kırmızı olan gözleriyle, gözlerimin içine bakıyor ve “Seninle daha yapacaklarımız var” diyor.
  • Sabır Taşı

    Aldık nasibimizi hüzünden
    İşte geldik gidiyoruz sevinsin
    Halbuki ne güzel başlamıştı hikâye
    Şerbet gibi bir gök üstümüzde
    (Bedri Rahmi)

    İstanbul’a kasvet fena çöker. Şenlenmesi de kederlenmesi de bahaneye bakar kentin. Ama bir efkârlandı mı da insanlarını daraltır, yürekleri sıkıştırır. Hava kapalı bugün; yer, gök, deniz dört bir yan, grinin tonlarından ibaret. Zamansız bir ölümün yasına gebe İstanbul. Eksilmenin kahrına gebe.

    Hastanenin koridorunda gecelerdir süren çaresiz voltaların yorgunu iki genç adam karşılıklı koltuklara yığılmış. Gençlikleri hastanenin dışında kalmış. Derinleşen çizgilerinde, koyunları, keçileri ağılda soğuktan donup telef olmuş bir köylünün çaresizliği var. Can damarları kesilmek üzere. Sevdikleri kadın 34 yaşında ölmek üzere. Gözlerinin bir şey gördüğü yok. Oysa İstanbul’u da dünyayı da herkesten farklı yaşamış, sanatla yoğrulmuş gözler onlarınki. Can damarı kadına sevgileri de, birbirlerine dostlukları da sıradışı. Hırçın lülelerini, nice şiirin ve resmin yaratıcısı ellerinin arasında bilinçsizce çekiştiren Bedri Rahmi, heykeltıraş sevgilisi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir şiiiri, bir resmi olmayışının kahrında. Acılı dostunun dizine elini koyan heykeltıraş Fred Gross ise Bedri’nin evliliğinden ötürü aşklarına zeval gelmesin diye, dedikodular dinsin diye ilişkilerini bile bile evlendiği eşi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir heykeli, bir bedeli kalmayışının isyanında. Önlerinden geçtiğimi fark etmediler bile. Duyuları çok uzaklardaydı.

    Usulca içeri süzüldüğüm odada genç bir kadından arta kalanlar yatıyordu. Ufalmış yüzünün daha da belirginleştirdiği ceylan gözleriyle baktı bana. Bir an ölüme yakın duranların yüzlerine vuran o tarifsiz ruh aydınlığını seyrettim. Gülümsedi bana Mari; heykellere can vermiş, canlara aşk vermiş elleriyle yanına oturmamı işaret etti. “Bekliyordum gelmeni. Ne zamandır ötelerde, hiç tanımadığım birilerinin beni düşündüğünü hissediyorum. Tıpkı şu kapının gerisinde benim için atan yürekleri hissettiğim gibi” dedi. Elimi okşadı, “Önce sen anlat gelişini, ben sonra konuşurum uzun uzun.”
    “Şu anın elli yıl ötesinde kimi sanatçıların anılarında, Bedri’nin sanatını inceleyen yapıtlarda rastladım adına önce” dedim, “çünkü sensiz anlatılan yaşam eksik kalıyordu. Ama anlatılan sen değildin, teğet geçiliyordun sanki. Örtülü, çekingen üsluplardan taşan, dipnotlara sığamayan bir kadındın. Öyle hissettim.” Bir nefes aldım. “Sonra bir dergide o herkesin içine işleyen şiirlere, resimlere ilham veren kadının sen olduğunu okudum. Dahası heykeltıraş olduğunu. Büstlerini gördüm, hele de sevdiğinin sanki rüzgâr dalgalandırmış gibi yonttuğun kıvır kıvır saçlı güzelim başını.” Ortasında birer yıldızın parıldadığı zifir gecesi gözlerine baktım. “Bir kere de sen konuş Mari. Seni duymaya geldim.”

    Hayatı fazlaca yaşamış olanların, takvim yaşını aşan gülümseyişi belirdi yüzünde. “Hep konuştular hakkımızda. Sığabileceğimizi sandılar küçük dedikodu dünyalarına. Bizse sustuk. Yaşadık ve yarattık. Doğanın emsalsiz güzelliklerini, iç içe oynaşan renkleri, sanki bir ömür birbirlerini aramış da bulmuşçasına yan yana diziliveren sözcükleri paylaştık birlikte Kendimize yepyeni bir dünya kurduk. O şiirlerini yazdı, resimlerini yaptı. Ben heykellerimi yonttum. Sanatla kutsadık aşkı.”
    “Çok güzel şeyler üretmişsiniz birlikte” deyince çocuk gibi sevindi. Annesi “Aferin” demiş bir çocuk gibi usul usul sevindi hem de. İçinde bir yaraya dokunduğumu hissettim. Kim bilir nasıl uğursuz saymışlardı onu. Genç bir sanatçıyı baştan çıkaran cadı gibi görünmüştü belki de bazılarının gözüne. Oysa nasıl da sinmişti Bedri’nin sanat dünyasına, nasıl bereketlendirmişti o dönemi. Öyle ki Mari olmadan Bedri’nin o yıllar arasındaki sanatını anlatamaz olmuşlardı. Kendisi de yaratmıştı hem hırsla, sonrasında zamanı olmayacağını hissedermiş gibi...”Birbirimizi çok teşvik ettik” diye anlatmaya koyuldu. “Bedri şimdiye dek tanıdığım en çalışkan sanatçı. Öyle bohem lakaytlıklarına yer yok yaşamında. ‘El unutur’ der, her gün yılmadan düzenli olarak çalışır. İmrenirim tutkusuna. Karşısındakini ezmeyen, tam tersine ona da yaratma ilhamı veren, tertemiz bir coşkusu var. Her seferinde o coşkuya ben de kapılır, kollarımı sıvadığım gibi yeni bir kalıpla mücadeleye koyulurum heyecanla. Uzun emek saatlerinin ardından da birbirimize bayramlık kıyafetlerini gösteren küçük çocuklar gibi yeni bitirdiğimiz eserlerimizi gösteririz.”
    Gözleri bir an heyecanla parladı. “Duvara bak, sana resimlerimi göstereceğim” dedi. Hastane odasının kanı donduran beyaz duvarında Bedri’nin resmettiği Mariler canlandı gören gözlere. Tatlı tatlı mırıldandı Mari: “Beni çok resmetti. Upuzun boyunlu, ceylan gözlü bir güzel kıldı beni. Bütün abartıları, biçimbozmaları hep o aşkındandı. Lunaparklarda sizi olduğunuzdan farklı gösteren, gülümseten aynalar vardır ya onun resimleri de aşkla çarpıttı çehremi, gövdemi. Öyle isimler verdi ki bana birkaç farklı kadına büründüm, çoğaldım sayesinde. Alis, dedi bana tablolarında, Meryem, Leyla, İvy, Talaslı, Gelin Başı, Karadut. Kendisine de Bedros... Dilleri, dinleri yakınlaştırdı sevgisi...”
    Derken heykeller belirdi hasta yatağının başucunda. Sevgi adına emek adına üretilmiş ne varsa veda etmeye gelmişti Mari’ye. Eğilip onun yerine okşadım hepsini. En çok da Bedri’ninkini. “Onun biricik başını yonttum, öpmeye doyamadığım gözlerini, sevmeye doyamadığım lüle lüle saçlarını” diyordu Mari, “Yanımda olmadığı zamanlarda da onunla olabildim böylelikle. Hep elimin altında kaldı, parmaklarımın dokunuşunda.”

    Işıltılı yaz gecesi gözlerini bana çevirdi. “Heykelden de sevdiğimden de pişmanlık duyamam. Onlar benim miladım oldu. Kim hayatında milatlardan bahsedebilir kolay kolay? Dolayısıyla anlamalarını da beklemiyorum ne heykeli ne Bedri’yi. İç içedir benim için ikisi, canımın özündedir. Yonttuklarıma aşk duydum, aşk duyduğumu da yonttum ben. Eserlere ve birbirimize nasıl emek verdiğimizi de, emek verdiğimiz eserleri ve birbirimizi nasıl sevdiğimizi de bir dört duvar bir de Tanrı bilir.” “Kırgın mısın Tanrı’ya, hayata?” diye sordum. “Aşkım ve eserlerim mâni kırgın olmama” dedi gülümseyerek. Ben yanına gidemezdim canım çektikçe o da benim yanımda istediğim kadar kalamazdı. Hastalık tek çıkışımız oldu. ‘Sabır taşı olsa çatlar” derler ya hani, ben o deyişi çok severim. Çatlayan bir taş... Taşın o sabit, yekpare halini gözünün önüne getir ve sonra damar damar, usul usul, için için çatladığını. Hastalık işte böyle çatladı içimde. Şimdi ben sevgilimi değil, dünyayı terk edeceğim, o ise beni terk etmiş değil, uğurlamış olacak. “ Düşünceli bir ifadeyle ekledi. “Cehennem, ihtiyaç duyulmama hissidir benim için. Cennetse ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duymama hissi. Kendi cennetime gidiyorum nihayet.” Sonra bir anda gözündeki gökyüzünde yıldızlar kayboldu. Yağmur başladı gözpınarlarından aşağı. İri damlalı serin bir yağmurdu, ailesine ağıt borcuydu.

    “Bir tek ailem ukdedir içimde. Onlara kırgın ayrılmak ağır geliyor. Onlar kökümdür çünkü. Ve zaten bir kez kopmuştuk Talas’tan İstanbul’a yollara düştüğümüzde.” Tıpkı o resimlerdeki gibi uzadı sanki narin boynu bir anda, hoyrat rüzgârla savrulan bir çiçeğin başı gibi büküldü. “Aitsizlik eskilerden miras bana. 1913’te Kayseri’nin Talas köyünde dünyaya gelmişim. Gel gör ki doğum yılım sürgün yılı olmuş aileme. Yörenin tüm Ermenileri gibi biz de düşmüşüz yollara. Hikâyemi öyle kimselere anlatmam. Bir Bedri bilir her şeyiyle çünkü sevgisi geçmişimi de alır içine.” Eski bir masal gibi aktı o kovulduğu geçmiş. “Üç dayım varmış benim. Bir tanesi kurtulsun diye tüm servetlerini vermiş de ailem yine işe yaramamış. Anam böyle düşmüş yollara işte, kucağında bebeği Mari, bağrındaysa gencecik kardeşlerinin dinmeyen kederi. Şimdi anlıyor musun onunla beraberliğimi ailem neden tasvip edemezdi diye. Yaşadıkları geçmiş mâniydi böyle bir şeyi kabullenmelerine. Bedri bu geçmişi de kendi acısı gibi sahiplenip şiirleştiren insandır, ama inandıramazdım onları böyle bir insanın var olabileceğine. İlişkiyi göze almış oldum. Fena küstü ailem bana, koruyucu ellerini çektiler üzerimden. Soyadım bir kader mi, gerekmez miyim kimselere diye bile düşündüm bir dönem, inanır mısın. Zaten hep çok düşünmekten oldu olanlar. Artık geçmişim yok. Geleceğim de günübirlik bugünlerden ibaret ne zamandır. Oysa ölümlü dünya işte. Yazık hepimize...”

    Bir parça neşelendireyim, yüzündeki bulutu dağıtabileyim diye çaresizce atıldım. “Ama şimdi senin yeni bir ailen var.” Gülümsedi. “Doğru, Fred var. Kaç kadın böylesine gönül zengini bir adamla karşılaşabilir. Sırf dedikodular dinsin diye evlenmeyi kabul etti benimle. Bile bile. Ama bak işte artık hiçbir dedikodunun önemi kalmadı. Ve Bedri var her şeyin önünde. Biliyor musun, helak etti kendini ilaç parası bulsun diye. Gözünün nuru tabloları yok fiyatına sattı. Bir de saklıyor aklı sıra, sanki ben bilmiyorum. Lakin bilmek dışında yapabildiğim bir şey yok.
    “Başka türlü olsun istemez miydin?” diye sordu içimdeki isyan. O ise artık tevekkülün ta kendisi olmuştu. Bir hâkimin soğukkanlılığı ve kararlılığıyla okudu kendi hükmünü. “Daha kolayı her zaman için mümkündü. Ama felsefe okumayı da heykel yapmayı da Bedri’yi sevmeyi de el yordamıyla içimde buldum ben. Hiçbir şeyi dışardan seçmedim ki. Dolayısıyla ne yaşandıysa en doğal haliyle olması gerektiği gibi yaşandı. En gerçek isteklerimin ilmek ilmek ördüğü bir kaderdi bu. Bir tek kendi eserlerimle dolu dolu anılmayı isterdim. Artık tamamlayamayacağım bütün heykeller balçık balçık içimde. Nasıl da parlak başlamıştı oysa her şey. Ankara’daki sergilerde heykellerim birincilik kazanmıştı. Daha yolun başındaydım. Gidebileceğim bir yol var sanıyordum. ‘Gelecek vaat ediyor’ demişlerdi benim için. Gel gör ki vaat ettiğim gelecek, ömrümün kısmeti değilmiş.”

    Sonra gözlerini kaçırıp kendi kendine mırıldandı. “Bir de onun gözlerime bakıp da söylediği her şeyi özleyeceğim. Öyle şiir için ayrı dili, günlük hayat için ayrı dili yoktur Bedri’nin. Yaşadığımız her an şiirdir o yüzden. Onun hiçbir şeyini sahiplenmedim. Ne kendisini ne eserlerini. Benim için yaptıklarından bile kendime pay çıkarmadım, çünkü onlar herkesi kucaklayacak denli büyüktü. Ama “Çatal Karam” deyişini özleyeceğim ne yalan söyleyeyim.” Mahcup mahcup gülümsedi. “Anlatsana hikâyesini Mari” dedim. O şiirin gerisini, dizelerin arasını dinlemenin benim için nasıl da değeri biçilmez bir armağan olduğunu hissetti. Gizli vasiyetini açıklar gibi, büyük sırrını paylaşır gibi, en leziz meyveyi tane tane yedirir gibi anlattı. “O deyiş Çorlu gezisinden yadigâr. Bir gün İskilip kasabasında çalışırken çocuklar etrafını sarmış. O da oyalansınlar, kendisini de rahat bıraksınlar diye çocukların eline kâğıt kalem tutuşturmuş, ‘Bildiğiniz ne kadar meyve ismi varsa yazın’ demiş. Oralar bereketli yerler, çocuklar yazdıkça yazmış. Sırf üzüm çeşitleri bile bir sayfa tutmuş. ‘Çatal Kara’ da onlardan biri. Yer yer mora çalan kuzgunî bir salkımmış. Diline doladı bir kere. Gözlerime, saçlarıma yakıştırdı. ‘Çatal Karam’ dedi durdu bana. Sonra da o şiir geldi...”
    Hastane odasının çiğ boşluğunda Bedri’nin sesi yankılandı, sevdiği kadın için son kez söyledi şiirini.

    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Nar tanem, nur tanem, bir tanem
    Ağaç isem dalımsın salkım saçak
    Petek isem balımsın ağulum
    Günahımsın, vebalimsin.
    Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
    Yoluna bir can koyduğum
    Gökte ararken yerde bulduğum
    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın.

    Yudum yudum içti Mari dizeleri. Uzaklardayken de dilediği an kıyısına oturup erkeğine sarılabileceği bir dere akıttı yüreğine. Üzerlerine hiçbir gölgenin düşmeyeceği denli aydınlık bir gökyüzü düşledi. En taze çiçekleri, en hafif esintiyi ekledi. Cennetini kurdu kendi kendine. En sulularından bir sepet dolusu meyve iliştirdi mis kokulu çimenlerin üzerine. Ama ağzına bile götüremedi onları. Mecali kalmamıştı hiç. Hayaline gülümseyip mırıldandı. “Tam da onun dediği gibi ‘bir dilimi zehir zıkım bir dilimi candan tatlı’ bir aşk bizimkisi. Bu ara yine zehir zıkkım olan dilimleri yeme zamanımız. Acımla ona daha fazla acı vermeden gitmek istiyorum artık. Başkaları adımı, yarım kalmış sanatımı anmayacak muhtemelen. Yine de unutturamazlar beni, kalkar boşluğum konuşur yerime. Ve kimsenin rahatsız olmayacağı kadar uzun zaman geçtiğinde, belki bir gün, beni de hatırlarlar...”

    Birden içimdeki sesi sustu Mari’nin. İki adam katıla katıla birbirine sarıldı. Yeniden kentin uzak gürültüleri duyulur oldu. Arabaların motorları, sokakları döven ayakkabı topukları, bebek çığlıkları yaladı kenti. Güneşin henüz uykuda olduğu o alacakaranlığın en tesellisiz saatlerinde müezzinin berrak sesinden bir dua yayıldı kente. Eminönü’ndeki bütün güvercinler aynı anda havalandı. Avucumu açtım. Mari uçtu gitti.

    Karin Karakaşlı- Can Kırıkları, Sabır Taşı adlı hikayesi
  • Ben o adamı severim ki; ruhu, yaralandığı zaman da derindir
  • Saat 07.46.Yine soğuk bir pazartesi sabahı.Uyandım.Her akşam uyanmamak üzere kapattığım gözlerimi bir kez daha açtım.Bu sabah sol yanım ağrıyordu.Hayır,bu sabah sol yanım daha çok ağrıyordu.Sen gittiğinden beri en çok bu sabah ağrıyordu.Çünkü bugün gidişinin yıldönümüydü.Beni ve seni her daim seven kalbimi bırakıp gidişinin yıldönümüydü.Ve kalbim artık dayanacak gibi değildi.Bu şansız kızın içinde atmak istemiyordu.Çıkmak istiyordu bedenimden,mutlu bir şekilde,mutlu bir bedene kan pompalamak istiyordu.Haklıydıda.Bende olsam,bende istemezdim.Gerçi,kim isterdiki ? Sevdiği tarafından bir tarafa atılan ve atıldığı her günü saniyesine kadar sayan bir kızın bedeninde olmayı.Kimse.Bedenin sahibi dahil kimse istemezdi.Balık hafızaya sahiptim ben.10 saniye içinde unutuyordum bana yaşattırdıklarını.Unutuyordum ve tekrar seviyordum seni.Onca acıya rağmen.Unutarak,sıfırdan,temiz bir sayfa açarak tekrar seviyordum seni.Ve sen tekrar karalıyordun benim açmaktan bıkmadığım hikayemizin yazdığı o beyaz sayfayı.Hiçmiş gibi...Hiçmişim gibi...Acı veriyordu hala ilk gün ki gibi.Geçer sandım,geçmedi.Unuturum sandım,unutamadım.Başkasını severim sandım,sevemedim.Çünkü ben her daim seni sevmeye söz vermiştim kendi kendime.Kelebektim oysaki ben.Yarın öleceğimi bildiğim halde tekrar seni seviyordum.Ölüyordüm,diriliyordum ve tekrar seviyordum.Gülüşünü özledim ben senin.Kelebek görse ömrü uzar dedikleri gülüşünü.Gözlerini özledim.Simsiyah gözlerini.İçinde ki karanlıkta kaybolmak için can attığım gözlerini özledim.Saçlarını özledim.Aşkımız gibi karmakarışık,darmadağınık saçlarını.Ama en çok bizi özledim.Ağlasakta beraber ağladığımız için mutlu olan bizi.Bizi ve her şeyimizi özledim.Her daim beraber olan bizi.Özledim.Ama gelmiyor geri.Gelmiyor mesutluk hayatıma.Konmuyor yüzüme ufak bir tebessüm bile.Hissizleştim.Hissizleştirdin beni kalbimin katili.Kalbimin kapıları kilitleyip çekip gittin hayatımdan.Anahtarını bile vermedin kapılarımın.Bu yüzden sevemedim bir başkasını.Senden Başkasını.Görmüyorum yüzünü yıllardır.Ama hafızama nasıl kaydolduysan gitmiyor yüzün aklımdan.Her geldiğinde aklıma ölüyorum tekrar.Ölüyorum çünkü sensin yaşamak bana haram olmuş gibi.Ölmek istiyorum ama gerçekleştiremiyorum.Belki haberimi alır üzülürsün diye.Ağlama istiyorum mezar taşımın başında.Akmasın o gözyaşların üzüntüden.Mutluluktan aksın sadece.Bu benimle olsun istiyorum.Ama olmayacak biliyorum.Fakat önemli değil.Senin başkası için mutluluktan ağlaman yakmaz canımı.Aksine mutlu olurum.İçimden geçiririm "Ne güzel ağlıyorsun be adam." Ağlamak sana çok yakışıyor.Gülmek daha çok.Sevmek daha çok.Sevilmek dahada çok.Belki bana öyle geliyor.Seni sevdiğim için seni daha yakışıklı buluyorum.Çok yakışıklı buluyorum ve çok seviyorum seni.Ölecek kadar.Öldüğüm kadar.Ölüpte tekrar görürüm seni diye tekrar dirildiğim zaman.Ailem yok benim.Sadece sen varsın.Beni çöp konteynerının yanında ağlayarak bulmuştun.Yanımda birisi var diye ürkmüştüm.Kafamı kaldırdığımda görmüştüm seni.Ben daha önce böyle bir adam görmedim demiştim içimden.Ayağa kalkıp sarılmıştım sana.Sende karşılık vermiştin sarılışıma.Çöp kokmama rağmen sarılmıştın bana.Götürmüştün beni sahile.Oturmuştuk banklardan birine.Elimizde çay karşımızda deniz üzerimizde yıldız yanımda sen ve karnımda kelebekler.Uzun uzun mesut etmiştik beraber hayatımızı.Görüşmeye başladık ondan sonra.Aşık olmaya ve yakınlaşmaya.Açıldık sonra birbirimize.Mutluluktan ağladık.Ne güzel ağladık beraber.Sonra öptün beni.Kaybedecek gibi.Sonra yağmur başladı.Sanki dünya bizim mutluluğumuza duygulanmış gibi ağlıyordu.Aynı şeyi düşünmüştük galiba.Birbirimize baktık.Gülüştük.Sonra sarıldın bana.Aldın beni kollarının arasına.Saçlarımın kokusunu içine çektin.Bende çeketine sinmiş olan sigara kokusunu.Severdin sen sigarayı.Çok içerdin ve ben hep engel olmaya çalışırdım.Sigara yüzünden sana bir şey olacak diye korkardım.Bırakmadın.Beni bıraktın onu bırakmadın.Sahi,hala içiyor musun acaba ? Onun için sigarayı bırakacak kadar sevdiğim bir kadın çıkmış mıdır karşına.Sevmiş misindir onu.Sarılmış mısındır ona bana sarıldığım gibi. Çekmiş misindir saçlarının kokusunu içine.O çekmiş midir benim ceketindeki sigara kokusunu içime çektiğim gibi.Öpmüş müsündür onu kaybedecek gibi.Bir daha göremeyeceksin diye bakmış mısındır yüzüne.En ince detayına kadar incelemiş misindir.Kıyamamış mısındır ona dokunmaya.Narin vücudu incilecek diye.Döndürmüş müsündür havada mutluluktan.Bana kapattığın kapıları onun için ardına kadar açmış mısındır.Sırf o mutlu olsun diye vazgeçmiş misindir kendinden.Bana yapmadıklarını yapmış mısındır ona.Takmış mısındır parmağına yüzük.Peki ya,gerçekten mutlu musundur şimdi.O kadın seni benden daha çok mu mutlu etmiştir.Sevmiş midir seni ben gibi.Bulmuş musundur gerçek aşkını.Benle geçirdiğin her saniyenin vakit kaybı olduğunu mu düşünüyorsundur belki de şimdi.Fakat ben öyle düşünmüyorum.Senle geçirdiğim her saniye için Allah'a teşekkür ediyorum.Senin yüzüne bir saniye bile olsa bakabilme fırsatı verdiği için.Sana azda olsa kavuşabildiğim için.
    Sana sarılabildiğim için.Sigara kokunu içime çekebildiğim için.Şükrediyorum Allah'a.Sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.Teşekkürler Allah'ım.Karşıma böyle bir adam çıkardığın için. Siyah hayatımı azda olsa grileştiren bu adamı hayatıma kattığın için.1 günlük kelebek hayatımda yine bu adamı sevebilmeme fırsat verdiğin için.Saçlarına,ilişkimiz gibi karmakarışık olan saçlarına, dokunabilmeme fırsat verdiğin için.Simsiyah gözlerinde kaybolmama izin verdiğin için.Yumuşak dudaklarını dudaklarıma değdirmeme izin verdiğin için.Ve kısa bir süre dahi olsa bu bizim biz olabilmemize izin verdiğin için teşekkür ederim Allah'ım.Fakat senden son bir ricam var Allah'ım.Onu mutlu et.Benim en ufak tebessüm hakkımı ona ver ve onun yüzünde kocaman bir gülücük oluşsun.Benim ömrümü ona ver.Sevdikleriyle birazcık daha olsun vakit geçirebilsin diye.Benim acılarım kadar ona tatlılık ver.Çekmesin benim gibi ızdırap,yaşasın sonsuz mutluluğu.Onun ki benim ki gibi bir son değil,bir başlangıç olsun.Her şey Allah'ım,her şey sadece o mutlu olabilsin diye.Ben değil o mutlu olsun diye.Her şey onun için.Kalbimin katili için.Mutlu olan tek bir günümde yanımda olan o adam için.Sadece onun için...