• Ama unutma ki sen bende doğdun. Bende büyüdün. Ben seni hiç unutmadım. Nice insan yaşayıp öldü bende. Hiçbirini unutmadım. Ama seni hiç unutmadım.

    Ferit Edgü
  • Aradan yıllar geçti. Benden uzaklarda yaşadın. Bambaşka bir adam oldun. Ama unutmaki sen ben de doğdun. Bende büyüdün. Ben seni hiç unutmadım. Nice insan yaşayıp öldü bende. Hiçbirini unutmadım. Ama seni hiç unutmadım. Çünkü beni yaşatacağını umdum. Bunu hep bekledim.
  • Yıllar geçti,ben yoruldum
    Dillerde kirlendi adım
    Ne uslandım, ne duruldum
    Ben seni hiç unutmadım…
    Takvim sonunu unuttu
    Bülbül kanını unuttu
    Düşman kinini unuttu
    Ben seni hiç unutmadım…
    Çehren gibi baktım aya
    Kanadım, toprağa,suya
    Dağ-taş düşerken uykuya
    Ben seni hiç unutmadım…
    Sen, beni erken unuttun
    Elveda derken unuttun
    Sen, sözün varken unuttun
    Ben seni hiç unutmadım…
    Sen, gönlünce bir aşk düşle
    Hayata yeniden başla
    Sevgim üzerse bağışla
    Ben seni hiç unutmadım…
    Kullar dinini unuttu
    Mahşer gününü unuttu
    Yollar yönünü unuttu
    Ben seni hiç unutmadım…
    Dinlemedim eşi-dostu
    Herkes kızdı, sonra sustu
    Bana annem bile küstü
    Ben seni hiç unutmadım…
    Bir vedayla ölünmezmiş(!)
    Bana kız mı bulunmazmış(!)
    Bilmezler, bu garip bir iş
    Ben seni hiç unutmadım…
    Şu akşamlar yordu beni
    Yıldız yıldız vurdu beni
    Hatıralar sardı beni
    Ben seni hiç unutmadım…
    Biz ayrıldık, ah bu yüzden
    Dalgalar koptu denizden
    Bir ben kaldım, ikimizden
    Ve ben seni unutmadım…
    Aslı, nazını unuttu
    Kerem, sazını unuttu
    Mecnun, sözünü unuttu
    Ben seni hiç unutmadım…
    Şu göklere yemin olsun
    Kızıl kara yemin olsun
    “Yalan yer”e yemin olsun
    Ben seni hiç unutmadım…
    Binbir kere yemin olsun
    Ardınsıra yemin olsun
    Ben seni hiç unutmadım
    Ben seni hiç unutmadım…

    ALİ KINIK
  • Ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi.

    Annem İstanbul’a gittiği için bir yaş küçük kardeşim Hasan ile birlikte sürekli seyisimiz Dadaruh’un yanındaydık.

    Babamızın atlarına bakıcılık yapan Dadaruh yaşlı bir adamdı. En sevdiğimiz şey atlar olduğundan sabah erkenden ahıra koşuyorduk. Dadaruh’la beraber atları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, bizim için doyulmaz bir zevkti. Hasan korktuğundan tek başına binemez, Dadaruh da onu önüne alırdı.

    Torbalara arpa koymak, otları yemliklere yerleştirmek, ahırı süpürmek, gübreleri kaldırmak en eğlenceli oyundan bile daha çok hoşumuza giderdi. Hele tımar… En zevkli işti. Dadaruh, eline aldığı kaşağıyla tımara başlayıp tıpkı bir saat gibi tıkıtık tıkıtık sesler çıkmaya başlayınca yerimde duramaz, “Ben de yapacağım!” diye tuttururdum. O zaman Dadaruh beni Tosun’un sırtına çıkartır elime kaşağıyı verir “Hadi yap bakalım!” derdi.

    Demirden yapılma kaşağıyı hayvana sürter ancak Dadaruh’un çıkarttığı ahenkli tıkırtı seslerini yapmayı başaramazdım. Yine de Dadaruh’a sorular sorardım:

    – Kuyruğunu sallıyor mu?

    – Sallıyor.

    – Hani bakayım!

    Eğilmelerime, uzanmalarıma rağmen bir türlü atın sağrısından kuyruğunu göremezdim.

    Her sabah ahıra girer girmez:

    Tımarı ben yapacağım! desem de Dadaruh

    — Yapamazsın! Diye cevap verirdi.

    — Niçin?

    — Daha küçüksün de ondan.

    — Yaparım.

    — Büyüdüğünde yaparsın!

    — Ne zaman?

    — Boyun at kadar olunca.

    Atlarla ilgili ahır işlerinden yalnızca tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile gelmiyordu. Oysa en keyifli iş tımardı. Kaşağının tıkırtıları sanki Tosun’un da hoşuna gidiyor, tımar yapılırken kulaklarını kısıyor, kuyruğunu bir püskül gibi sallıyordu. Tımarın bitme vakti yaklaştığında huysuzlanırdı. O zaman Dadaruh “Höyt” diyerek sağrısına bir tokat indirir ve diğer atları tımar etmeye başlardı.

    Hasan ile Dadaruh’un dere kenarına indikleri bir gün evde yalnız kalmıştım. İçimde tımar etme isteği uyanınca kaşağıyı aradım. Bulamayınca Dadaruh’un ahırın köşesindeki penceresiz küçük odasına girdim. Rafları aradım,  eyerlerin arasına baktım ama kaşağı ortalıkta yoktu. Dadaruh’un yatağının altında tahtadan yeşil bir sandık dururdu. Onu açtım… Az daha sevincimden haykıracaktım.

    Annemin bir hafta önce İstanbul’dan gönderdiği hediyeler arasından çıkan fakfon kaşağı pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaparak Tosun’un yanına koştum. Karnına sürtmek istedim ama Tosun rahat durmadı. Herhalde acıtıyor dedim. Kaşağının gümüş gibi parlayan dişleri çok sivri ve keskindi. Dişleri biraz köreltmek için duvara sürtmeye başladım. Dişler bozulunca yeniden denemeye giriştim. Gene atların hiçbiri rahat durmuyordu. Çok kızdım. Öfkemi kaşağıdan çıkartmak istedim. On adım ötedeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koyup yerden kaldırabileceğim en ağırlarından bir taşı alarak hızlıca üstüne indirdim… İstanbul’dan gelen, Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı o güzel kaşağıyı ezerek parçaladım, sonra da yalağın içine attım.

    O gün yine ahırda yalnızdım. Hasan, hizmetçimiz Pervin’le evde kalmıştı. Babam her sabah dışarı çıktığında bir kez ahıra uğrar öteye beriye şöyle bir göz atardı. Çeşmeye bakarken yalağın içinde parçalanmış kaşağıyı gördü. Dadaruh’a bağırdı:

    — Gel buraya!

    Soluğum kesilecekti. Çok korkmuştum. Dadaruh da şaşırdı. Kırılmış kaşağı ortaya çıkınca babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh:

    — Bilmiyorum, dedi.

    Babamın bakışlarının bana döndüğünü görünce bir şey sormasına vakit kalmadan:

    — Hasan yaptı… dedim.

    Babam:

    — Hasan mı?

    — Evet dün Dadaruh uyurken odasına girdi. Kaşağıyı sandıktan aldı sonra yalağın taşında ezdi.

    — Niye Dadaruh’a haber etmedin?..

    — Uyuyordu.

    — Hasanı çağır bakalım!

    Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve koşup Hasan’ı çağırdım. Olandan habersiz zavallı kardeşim koşarak arkamdan geldi. Babam pek sertti. Bakışlarından ödümüz kopardı. Hasan’a dönerek:

    — Eğer yalan söylersen çok döverim!

    — Söylemem dedi Hasan.

    — Neden bu kaşağıyı kırdın?

    Hasan, Dadaruh’un elinde duran parçalanmış kaşağıya şaşırarak baktı, sonra sarı saçlı başını iki yana sallayarak:

    — Ben kırmadım, dedi.

    — Yalan söyleme demiştim!

    — Ben kırmadım. Babam bir kez daha:

    — Bak yalan çok kötüdür. Doğru söylersen darılmayacağım.

    Hasan inkârında direndi. Babam hiddetlendi. Üzerine yürüdü “Utanmaz yalancı!” diyerek kardeşimin yüzüne kuvvetli bir tokat indirdi.

    – Götür bunu eve! Sakın bir daha da buraya sokma! Hep Pervin’le otursun!” diye haykırdı.

    Dadaruh, ağlayan Hasan’ı kucağına aldı, çitin kapısına doğru yürüdü.

    Artık ahırda hep yalnız oynuyordum. Hasan eve hapsedilmişti. Annem eve döndükten sonra da affedilmedi. Babam, ne zaman Hasan’ın sözü edilse “o yalancı” derdi. Hasan da yediği tokadı hatırladıkça ağlar, zor susardı.

    Benim kardeşime iftira atmış olabileceğim annemin hiç aklına gelmiyor, “Aptal Dadaruh atlara ezdirmiş olmasın” diyordu.

    Ertesi yılın yazında annem bir kez daha İstanbul’a gitti, biz yalnız kaldık. Hasan’ın ahıra girmesi hala yasaktı.  Geceleri yatakta bana atların ne yaptıklarını, tayların büyüyüp büyümediklerini sorardı. Bir gün aniden hastalandı. Kasabaya at gönderilip eve getirilen doktor: “Kuş palazı” dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve doluştular. Yanlarında getirdikleri kuşları kesip kardeşimin boynuna sarıyorlardı. Babam yatağının ucundan ayrılmıyordu.

    Dadaruh çok durgundu, Pervin ağlıyordu.

    — Niçin ağlıyorsun? Diye sordum.

    — Kardeşin hasta.

    — İyi olacak!

    — Hayır iyi olmayacak!

    — Ya ne olacak?

    — Kardeşin ölecek! Dedi

    — Ölecek mi?

    Ben de ağlamaya başladım. Hasan hastalandığından beri Pervin’in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım.  Dalar dalmaz kardeşimin hayali gözümün önüne geliyordu. İftiracı! Diye karşımda ağlıyordu. Hemen Pervin’i uyandırdım.

    — Ben Hasan’ın yanına gideceğim, dedim.

    — Niçin?

    — Babama bir şey söyleyeceğim!

    — Ne söyleyeceksin?

    — Kaşağıyı benim kırdığımı söyleyeceğim!

    — Hangi kaşağıyı?

    — Geçen yılki. Hani babam Hasan’ı dövmüştü sonrada darılmıştı ya!

    Lafımı tamamlayamadım. Hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin’e olanları anlattım. Babama söylersem belki Hasan da duyacak, beni affedecekti. Pervin:

    — Yarın söylersin, dedi.

    — Hayır, şimdi gideceğim.

    — Şimdi Baban uyuyor. Hasan da uyuyor. Yarın sabahtan söylersin. Kardeşini de öpersin, ağlarsın seni bağışlar.

    — Oldu öyleyse.

    — Haydi, şimdi uyu.

    Sabaha kadar uyuyamadım. Hava aydınlanmaya başlarken Pervin’i uyandırdım. Kalktık.  İçimdeki zehir gibi vicdan azabını boşaltmak istiyor acele ediyordum. Sofada Babamla Dadaruh’u ağlarken bulduk. Ne yazık ki zavallı kardeşim o gece ölmüştü

    Kaşağı, Ömer Seyfettin