• 479 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Oğuz Atay için kahramanları önemliydi. Anlatmak istediği her şeyi kahramanları ile aktarmak ister okuyucusuna. Bu kahramanlar onun iç dünyasının bir yansıması gibi gelir bana. Onlar konuştukça o da kendi sorunlarını çözmek ister. Sanki kahramalar onun için bir denizdir. O denizin dalgasıyla kahramanları düşünceleri ile çırpınır. Deniz durgunken ise kahramanlarında bir durgunluk bir sessizlik vardır.

    Hayatı bir anda her şeyi yaşamak isteyen herkesin yaptığı her şeyi yapmak isteyen Hikmet Benol'un hikayesine konuk oluyoruz. Hayatı dolu dolu yaşamak ister. Herkes mutlu diye mutlu olmak ister. Herkes oraya gitti diye oraya gitmek ister. Herkes evlendi diye evlenir. Herkes sevdi diye sevmek ister. Herkes akıllı diye akıllı olmak ister. Hayatı yaşamalıydı bir çırpıda, bir anda. Ancak bu tempoda yorulduğunu hisseder. O bu dünyanın oyununa katlanamaz. Ve kendi oyununu yazmaya karar verir. Kendi oyununu yazmak için eşi Sevgi'den ayrılır ve gecekonduda yaşamaya başlar.

    Gerçeklerin peşinden gitmek için kendini gecekondu mahallesinde bulduğunda düşüncenin tehlikesine tanık olmaya başlar. Gerçeğin peşinden gitmenin tehlikesini gördüğünde gerçekle oyun oynamaya karar verir. Bu oyun tehlikeli bir oyun olacaktır. Hayat da tehlikeli bir oyun değil midir?

    "Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım."

    Hikmet hayatın içindeki oyuna karıştığında Hikmetler ortaya çıkmaya başlar. Bu Hikmetler de nedir böyle. Hayatta karşılaştığı her durum içine başka Hikmetler yaratmıştır. Bu Hikmetler bir arada bulunabilir mi?

    Şimdi hayatınızı düşünün. Karşılaştığınız her durum karşısında aynı şekilde davranmadığınızı fark ettiniz mi? Hayattaki tehlikelere oyun şeklinde yaklaşan Hikmet kendini parçalayarak kendini hayatta tutmak için bölünen bir Hikmet. Bu bölünmeyi fark ettiğinde oyunlar da kendini gösteriyor. Kendini anlamak isterken Hikmet kendini oyunun içinde bulur.



    "Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle, sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)"

    Oğuz Atay'ın kahramanları yaşanırken değil öldüğünde anlaşılıyor. Sanki Oğuz Atay bir ders vermek istiyor. Yaşarken anlaşılması gereken insanların sesini duyurmak istiyor. Yaşamak isteyen insanların anlaşılmasını istiyor Tıpkı kendisinin anlaşılmasını istediği gibi. Hayatın oyunu ile o da öldükten sonra anlaşılanların yanında yer alıyor. Sanki kendi geleceğini önceden görmüş gibi karakterlerini hayat ve ölüm arasındaki o çizginin tam ortasına koymuş.

    Hikmet'in yaşamında gerçekler ve oyunlar iç içe harmanlandığında artık neyin gerçek neyin oyun olduğunu anlamaz.

    "Oyunlar, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de, bazı güçlükler yüzünden iyi oynanamayan oyunlardır."

    Bana göre Oğuz Atay'ı zamanı geldiğini hissettiğiniz zaman okumaya başlamanız gerekiyor. Onun yazdıklarını anlamanın en iyi yolu bana göre bu. Ben o zamanı hissettim ve başladım. Okurken kelimelerin ve düşüncelerin ahenki ile dolaştım sayfalarda.

    Hayat oyunsa bu oyunu en iyi şekilde oynayın.
  • Ernesto Che Guevara’nın, kurşuna dizilmeden önceki son sözleri şu olmuş:

    "Fidel’e söyleyin, bu başarısızlık devrimin sonu anlamına gelmez."

    Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin de önderi olduğu halk ayaklanması bastırılıp idam edilirken, 1420 yılında Serez’de "Bu kerre mağlubuz" demişti.

    Savundukları davaya olan inançlarını son nefeslerinde bile yitirmeyen iki büyük devrimcinin, aralarındaki 500 yıllık zamana ve binlerce kilometre uzaklığa rağmen, ölümün soğuk nefesi yüzlerindeyken benzeri sözleri söylemiş olmaları sadece bir tesadüf olarak açıklanabilir mi?

    Bu soruyu kendime sıkça sorarım.

    Hayır, bu bir tesadüf olamaz.

    Tesadüf olsaydı Galile, Engizisyon mahkemesinde aksini söylemeye zorlanırken "Dünya yine de dönüyor" demezdi.

    Sokrates, devlet tarafından tanınan tanrılara sadakatsizlik ettiği, Atina şehir devletinin yöneticilerine göre gençleri yanlış yöne sevk ettiği için baldıran ölüme mahkûm edilmişti.

    Arkadaşları ona bir kaçış planı hazırlamıştı, bunu reddetti.

    Baldıran zehri dolu kaseyi kafasına dikerken şunu söyleyecekti:

    "Ayrılık saati geldi, herkes kendi yoluna gidecek, ben ölüme ve siz hayata. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece Tanrı bilir."
  • 384 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Daha önce söylemiştim hep söylerim Bahar benim. Damla oturdu benim hayalimi yazdı böyle dediğim zaman ciddiye almayın beni.  Deli dolu, akılsız, aklı beş karış havada, huysuz, deli bozuk, çokbilmiş bu saydıklarım bana söylenen laflar eee çoğu Bahar’a söylenen laflar. Sonra durduk yere tası tarağı toplayıp memlekete dönen ben ee bir de Bahar. Sonra hayatının aşkını bulan Bahar, hala bekar olan ben :D
    Şaka bir yana Bahar benim için bambaşka bazı yaşadıklarım ona benzer bazı hayallerim ona benzer. Bizim yıkıklar kulübünün üyelerinden biri olur kendisi Selim’i bulunca çıkarttım ben onu kulüpten. Bana deseler ki sen kimsin al oku der kitabı uzatırım o dereceyiz yani. Neyse kitabın konusuna gelecek olursak adı üstünde ya düğün zamanı işte. Aile darlamaları, o mekân olmaz bize yakışmaz, hayır bunu giyeceksin hayır efendim evlenemezsin bla bla bla...
    Kendinizi bu satırlardan birinde muhakkak bulacaksınız. Türkiye’de yaşıyoruz efendim hangi gelin –damat kendi istediği düğünü yapabilmiş sorarım size. Benzemeyen tek kısmımızın Selim olduğu bu harika hikaye benim başucu kitabımın içinde. Bence biraz gülmek, çokça delirmek ve en fenası kendinizi bulmak istiyorsanız hiç beklemeden çevirin sayfaları.
  •     Bir gün anlayışlı yol, yordam, hal hatır bilen bir zat bir sağıra:
      "Komşun hasta" diye haber verdi.
    Bunun üzerine sağır düşündü ve kendi kendine:
    "Bu sağır kulaklarla komşumun sözünü anlamam mümkün değil, fakat yine de gitmek lazım gitmezsem olmaz." diye düşündü. Sonra kendi kendine şöyle dedi:  "Hastayı ziyarete giderim ona:
     "Ey benim sevgili dostum nasılsın?" derim o zaman elbetteki
     "İyiyim yahut da hoşum şükürler olsun." diye cevap verecek.Ondan sonra:
     "Ne çorbası yedin?" diye sorarım. O da:
      "Mercimek çorbası." diye cevap verecek o zaman ben de:
    "Afiyet olsun, dedikten sonra hekimlerden kim geliyor, seni kim tedavi ediyor?" diye sorarım. O: "Filan hekim." deyince:
    "O hekimin ayağı çok uğurludur, o çok usta bir tabiptir o geldi mi işin yolunda demektir. Biz de onu denedik neye elini sürerse, kimi tedavi ederse onun işi tamam demektir." derim.
    Sağır kafasında soruları ve cevapları kurarak komşusunu ziyarete gitti; selam verdi:
    "Nasılsın komşun?" diye sordu.
    Komşusu inleyerek:"Ölüyorum." dedi.
     Sağır daha önce düşündüğü ve tasarladığı gibi:
    "Çok şükür." deyince buna hastanın canı çok sıkıldı.  "Bu ne biçim komşu, galiba benim kötülüğümü düşünüyor." diye düşündü. Tam bu sırada: Sağır devam etti:
    "Ne yedin?" diye sordu.
    Hasta kızgınlıkla: "Zehir!" dedi.
       Sağır sükunetle:
      "Afiyet olsun." dedi. Bunun üzerine hasta iyice sinirlendi, fakat sesini çıkarmadı, sağır devam etti.
    "Tedavi için hekimlerden kim geliyor?" dedi.
    Artık dayanamayan hasta:
    "Başımdan defolup git be adam, kim gelecek Azrail geliyor!" diye bağırdı.
     Bunun üzerine sağır:
    "Ha o mu, onun ayağı çok uğurludur, artık üzüntüyü bırak sevin, neşelen." dedi.
    Artık hastanın üzüntüsünün sınırı yoktu, adeta kahrolmuştu.
    Sağır, komşuluk hakkını ödedim, hasta komşumun halini hatırını sordum diye sevinerek dışarı çıktı.
    Hasta bu sırada:
      "Bu adam benim düşmanımmış, kötülüğümü istiyormuş, bugüne kadar anlayamamışım." diye düşünüyordu.
    * Ebucehil'in oğlu iman edip müslüman oldu, Hz. Nuh'un oğlu yanılıp küfürde kaldı.



     
  • Bugün dünyada modanın insanları yönettiği kadar birşey yönetebiliyor mu? Diye sorarım kendi kendime. Hızlı ve sessiz empoze. Hissedilmez etki. Ve farkına varılamayacak hız. Bu etkenler sayesinde insan sanki anasından doğduğu zaman moda hayranı olarak doğmuş gibi görür. İşin ilginci eğer aile durumu iyi olmayan aile ise Allah yardımcıları olsun ki çocuklarının bu isteklerinin önüne geçemezler. Çocuk dediğimiz de çalışıp aileye topluma artı bir değer üretmek için uğraşacağına toplumda herkesleşerek kendinin de görünen seviyede olmasını ister.

    Bu etki maalesef muhafazakar diyebileceğimiz kardeşlerimizde de hastalık olmaya başladı. Özellikle kadın kısmı diyebileceğimiz topluluk modanın en büyük kurbanı ve kendisi ile de aileyi de kurban etmektedir. İslam adına güya tesettür kıyafeti satan siteler sözüm ona bir moda tüccarından başka bir iş yapmamaktadırlar. Şu görülmektedir ki en bariz İslami ölçüye dahi muğayir moda kıyafetinin neresi İslami. İsrafın neresi İslami. Vucut hatlarını gösteren kıyafetin neresi İslami. Anlaşılan bunlar İslam geçmişinden değil başka geçmişten ilham alarak insanlara peynir ekmek gibi moda satmak için yapılan bozgunlardır.

    Bu bir öz eleştiri kimse üzerine alınmasın ama sözüm de herkese, ben Müslümanın diyen herkese. Bir bakıp tarihin sayfalarını karıştırmaları şiddetli bir tavsiyedir.

    Özümüzden ve kültürümüzde uzaklaştıkça kimse kusura bakmasın sömürü düzenine birer köle adayı oluruz. Hatta adaylığı geçmiş asil sömürülmüşler olmaya doğru ilerliyoruz.

    Bir hadisi şerifte şöyle buyurur peygamber(s.a.v)

    Kimin kaygısı dünya olursa, Allah onun fakirliğin iki gözü arasına koyar, iki yakasını bir araya getirmez, onun için dünyada takdir edilen miktardan başka hiçbirşey vermez( tirmizi, sıfatul kıyame 30)
  • Aziz arkadaşım:Bir akşam garipliğinde mektubun elime gökten düşer gi­bi düştü. Bütün varlığımı hüzünlü bir sevinç kapladı. Var ol, sağ ol! Biz insanlar noksan yaratıklarız!.. Aranmak, se­vilmek isteriz! Gerçekten bizi alâkalar kadar alâkadar eden ne var!..Sevgili arkadaşım, ben bildiğin gibi hapishanedeyim. Demir kapıların, kaim yapıların arkasında, 600 mahkû­mun arasındayım. Katillerin, canilerin, hırsızların için­de... Sakın bu korkunç kelimelerden ürkmeyesin! Zira mahkûmlar içinde o kadar iyi insanlar var ki... Şaşarsın!..İşte benim felâket arkadaşım Abdurrahim bunlardan bi­ridir. Mahkûmlar ona kısaca Rahim diyorlar. Bir tahrike, teşvike, bir kazaya kurban giden bu çocuk, şu duvarların arasında üç yıldır yatıyor. Rahim bir dağ çocuğudur. Dağ rüzgârları gibi temiz bir ahlâkı, engin, bâkir bir ruhu var. Kurşunu âdeta başkası doldurmuş, tetiği bu çekmiş!.. Fa­kat hâdiseler ve bizzat çocuğun kendisi fiilin esas failini saklamış!.. Genç yaşında zindanlara düşmüş!.. Ben buraya geldikten bir hafta sonra hâdiseyi hemen yeni olmuş gibi sıcağı sıcağına heyecanla, kesik kesik nefeslerle anlattı. Ne yapayım ağabey bir kere oldu! dedi. Herkesin dediği bu: “Bir kere oldu!” Hayatta atılan yanlış bir adım, bir el hare­keti, tetiği şöyle bir çekiverme, bu insanları yıllar boyunca mahkûm ediyor. Olan oldu! Son pişmanlık kâr etmez!..Rahim coşkun bir çocuk. Sesi de güzel. Bazen pes perdeden kendi kendine gurbet türküleri, hasret türküleri, yanık memleket havalan söyler... Söylediğini başka biri­nin duyduğunu hissedince utanır ve susar. O mahcup bir çocuktur. Bazen onunla avluya voltaya çıkarız. Avluda bir havuz var. Havuzun başına dikilir, dakikalarca sulara ba­karız. Gökler sulara akseder. Kuşlar!.. Uçar gider, uçar gi­der! Çocuklar gibi birbirimize gösteririz. Ha bir daha uç­tu! Ha bir daha, diye.Derin ve engin gökler, bulutlarıyla, kuşlanyla havu­zun içinde. Rahim, hürriyeti, sonsuzluğu öyle arzulamış ki, bana: “Ağabey” diyor, “Havuzun içine kedimi atıvere- sim, benim de kuşlar gibi uçuveresim var!” Bu çocuğun felâketi, benim felâketim oldu. Ben de aynı arzuyu duyu­yorum. Sanki ben de Rahim gibi bu zindanda yıllarca yat­mışım ve yatacağım. Rahim’in sonsuz bir âlem gibi gör­düğü suların bir karış ötesi betondur, taştır! İşte onun mukadderatı! Hakikatin sert ve haşin yüzü! Sen kendini atamazsın çocuğum. Havuzun dibi taş! Sen uçamazsın ço­cuğum! Kanatların kırık, sen mahkûm ve mahrumsun! Koğuşuna dön ve düşün.Rahim, hasretini çektiği her şeyin, kendisi için bir ha­yal, bir serap olduğunu anlamakta gecikmiyor. Melül ve mahzun koğuşuna dönüyor. Ben de yanında geliyorum. Yataklarımıza çıkıyoruz! Onunla yataklarımız yan yana. Rahim ekseri zamanlar gözlerini sabit bir noktaya diker, düşünür, düşünür... Kendisine sorarım:- Rahim ne düşünüyorsun?- Hiç!- Hiç olur mu Rahim! însan “hiç” dediği zaman çok sı­kıntılı olduğu zamandır.Nihayet anlatıyor: “Ağabey bu dünyada çekiyoruz, öte­ki dünyayı düşünüyorum. Allah beni yakarsa!”- Yakmaz Rahim! Sen bu dünyada yandın! Allah seni öteki dünyada yakmaz! Bir şey iki defa yanmaz! Bu dün­yada yananlar öteki dünyada yanmazlar Rahim!..Bu sözleri yiyecek gibi sinesine çeken Rahim ferahlı­yor. Ve söylenmeye başlıyor:“Ağabey bu cinayeti işleyen, tetiği çeken -sağ elinin İşaret parmağını göstererek- işte bu parmaktır. Katil par- inak! Ağabey bu parmağı keselim mi?” Gülüyorum. Fakat tekrar düşünceye dalıyoruz. Rahim aynı zamanda şair bir yanık memleket havalan söyler... Söylediğini başka biri­nin duyduğunu hissedince utanır ve susar. O mahcup bir çocuktur. Bazen onunla avluya voltaya çıkarız. Avluda bir havuz var. Havuzun başına dikilir, dakikalarca sulara ba­karız. Gökler sulara akseder. Kuşlar!.. Uçar gider, uçar gi­der! Çocuklar gibi birbirimize gösteririz. Ha bir daha uç­tu! Ha bir daha, diye.Derin ve engin gökler, bulutlarıyla, kuşlanyla havu­zun içinde. Rahim, hürriyeti, sonsuzluğu öyle arzulamış ki, bana: “Ağabey” diyor, “Havuzun içine kedimi atıvere- sim, benim de kuşlar gibi uçuveresim var!” Bu çocuğun felâketi, benim felâketim oldu. Ben de aynı arzuyu duyu­yorum. Sanki ben de Rahim gibi bu zindanda yıllarca yat­mışım ve yatacağım. Rahim’in sonsuz bir âlem gibi gör­düğü suların bir karış ötesi betondur, taştır! İşte onun mukadderatı! Hakikatin sert ve haşin yüzü! Sen kendini atamazsın çocuğum. Havuzun dibi taş! Sen uçamazsın ço­cuğum! Kanatların kırık, sen mahkûm ve mahrumsun! Koğuşuna dön ve düşün.Rahim, hasretini çektiği her şeyin, kendisi için bir ha­yal, bir serap olduğunu anlamakta gecikmiyor. Melül ve mahzun koğuşuna dönüyor. Ben de yanında geliyorum. Yataklarımıza çıkıyoruz! Onunla yataklarımız yan yana. Rahim ekseri zamanlar gözlerini sabit bir noktaya diker, düşünür, düşünür... Kendisine sorarım:- Rahim ne düşünüyorsun?- Hiç!- Hiç olur mu Rahim! însan “hiç” dediği zaman çok sı­kıntılı olduğu zamandır.Nihayet anlatıyor: “Ağabey bu dünyada çekiyoruz, öte­ki dünyayı düşünüyorum. Allah beni yakarsa!”- Yakmaz Rahim! Sen bu dünyada yandın! Allah seni öteki dünyada yakmaz! Bir şey iki defa yanmaz! Bu dün­yada yananlar öteki dünyada yanmazlar Rahim!..Bu sözleri yiyecek gibi sinesine çeken Rahim ferahlı­yor. Ve söylenmeye başlıyor:“Ağabey bu cinayeti işleyen, tetiği çeken -sağ elinin İşaret parmağını göstererek- işte bu parmaktır. Katil par- inak! Ağabey bu parmağı keselim mi?” Gülüyorum. Fakat tekrar düşünceye dalıyoruz. Rahim aynı zamanda şair bir çocuktur. Kafiyeleri “Bulutlar ve ufuklar”la biten şiirler yazıyor. Bana gösteriyor. Yalnız masum olan Rahim mi? Daha burada nice nice suçsuz, bir kazanın, âni bir tehev­vürün kurbanları var.
  • Kendi kavramlarına tam olarak uymayan bir biçim altında, gerçekten varolan «tanrı» diye neye dediğini biliyorum: evrendeki ilk kozmik enerji, kendi bedenindeki aşk, kendindeki ve çevrendeki doğanın iyiliği ve anlamı. Benim yetişkinler ve çocuklar üzerine yaptığım tıbbi ya da pedagojik araştırmaları engellemek amacıyle düzenbazlıkla evime giren kim olursa olsun, ben onu kapı dışarı ederim. Herhangi bir duruşmada ona çok açık ve çok basit sorular sorarım; şaşkınlığa düşmeden o bu sorulara karşılık veremeyecektir. Benim kişisel bir düşüncelerim var, yalanı gerçekten ayırmasını biliyorum ve bunu her gün silah yerine kullanıyorum, kullandığım bu silahın her zaman bakımını yapıyorum.