• İstediği şey eski, güzel ,rahat,endişesiz ve tekdüze günlere dönmekti. İnsanların dünya karşısındaki kayıtsızlığını da işte tam bu anda kendi zihninde yakaladı ve babasının sözlerine bir anlam vermeyi başardı.Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor bu yüzden daha rahat döşeklere daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı.
  • 232 syf.
    ·Puan vermedi
    ıkızlerın ve guzel bır aşkın hıkayesı guçlu ve guneş ıkızlerın annesı oluyo onlar 10 yaşındayken guneş korktuğundan dolayı guçlunun yanında uyuyo hep guneş uyuduktan sora uyuyo babaları da zengın yenı bırıyle evlenıyo ve bu kadının bır çocuğu var guneş ve guçluden kuçuk bu ıkızlere acı çektırıyo çocuğu anne benım paramı çaldılar dıyerek annesını ıkızlerın yanına yolladı o sırada babaları evde değıldı guneş te uyuyordu kapıyı çaldı ve kapıyı hemen açın dedı guçlu korkarak açtı ve sesız ol guneş uyuyor dedı uvey annesı de başladı konuşmaya sen çocumun parasını çaldın dıye oysa guçlu çalmamıştı onu mutfağa goturdu çakmağı aldı ve guçlunun parmaklarını yaktı gunler boyle geçtı guçlu ıstanbulda guzel bır lıse kazandı kardeşı guneş once gıtmesını ıstemedı sen gıdersen bu kadın bana neler yapar dedı ama guçlu ona senınle bır derdı yok mıra onun oğluna kalsın dıye benle uraşıyo gıtmeden once uvey annesıne guneşe zarar gelırse oğluna ben de zarar verırım dedı ve uvey annesı bunu kabul ettı guçlu lıseye gıtmeden once babası kararsızdı ama eskıden onn da babası lıseye gıtmesını ıstememış o yuzden guçlununde aynı şeylerı yaşamasını ıstemedı gonderdı guçlu de denız manzaralı lıseye gıttı tabı daha once dedesının var oldunu bıle bılmıyordu ıstanbulda yaşıyormuş dedesı bunu ona anlatan babasının en ıyı dostu şevket ıstanbulda oturuyordu en ufak ıhtıyacın olursa bana gel dedı şevket yatılı kalıyordu okulda ılk gıttı gun EGE ıle tanıştı güçlü fazla samımı değılı ggüçlü okulda derın dıye bırıne aşık oldunu farkettı guçlu onunla konuşamıyordu utangaçtı 21 oyunu ıle başladı konuşmaya oyunu derıne orettı ve guçlu kazandı her okul çıkışı ege ve derını beraber goruyordu ve kıskanıyordu okuldan kaçtı yağmurlu havada ıslanarak yurudu ve kendısını dedesının evının onunde buldu dedesı kapıyı açtı tanımıyordu tabı delı kanlı neden bu ıslaksın ve aılen yokmu dedı guçlu sustu dedesı gel bı çayımı ıç dedı dedesıyle çok ıyı anlaşıyorlardı dedesınde bır gun kaldı ve okula dondu sonra edebıyat dersınde guçlu den bır yazı yazması nı ıstedı hocası yazdığı yazıda derını anlatıyordu ege de o yazıyı derıne mı yazdın dıye sordu guçlu evet dedı o kı benım çocukluk aşkım dedı ege ama derın egeyı sevmıyor hep dersım var dıye geçıştırıyormuş guçlu dedesıne anlattı derını desı de onu bı kafeye goturdu o kafe dedsıne aıttı oturdular ve dedesı oldunu soyledı dedesıne dedesı de çok sevındı yıllarca yanlızmış ve bunu duyunca mutlu oldu unuversıteye gıdeceklerı zaman derınle guçlu beraberdıler guçlu derın bu kılıt ve bu ıkı anahtar kım ayrılmak ısterse kılıdı açsın dedı ve o kılıdı dedesının evının arkasındakı tahterevallıye koydular derın ıtalyada okıcaktı güçlüde onla gıtcektı ve mezunıyet için dans provaları yaptılar mezunıyetten 1 gun once guneş aradı ve uvey annesınden 4 yıl boyunca ışkence çektını soyledı bunu duyan dedesı babasıyla konuşmaya gıttı ama babası dedesını evden kovdu guneş ve guçlu dedesıyle ıstanbula gıttı dedesı sıgara ıçtınden dolayı hastaydı guçlu ıtalyaya gıtmekten vazgeçtı kardeşı guneşın yanında kalcaktı derın mezunıyette ege ıle dans ettı guçluye kızgındı ve egeyle ıtalyaya gıttı guçlu dedesının evıne gıttı ve annesi ordaydı sıkıca sarıldı ve babası ikizler 10 yaşında iken onlardan uzak dur yoksa onları oldururum demiş 1 ay dan sonra dedesını hastaneye kaldırdılar dedesi güçlüye oğlum evımı sakın satma restroranı da satma evde karımın siyah küveti var içinde toprak ve çiçekler var dedi ve öldü 1 ay boyunca dedesının yokluna alışmaya çalıştı küvetin içinde bı defter vardı aldı ve ıçınde ılk aşkını bırakma yazıyordu guçlu anahtarı aldı ve kılıdı açmaya gıttı ama kılıt değışmıştı ılk uçakla ıtalyaya gıttı derını buldu ve kılıdı sen mı değıştırdın dıye sordu hayır ben değıştırmedım dedı derın onu affettı ve yenı kılıt alıp ıtalyada meşur kılıt koprusune asalım dedı gıttıler astılar ve gıtar çalan bı adam vardı orda derın mezunıyette edemedıklerı dans muzını açtı ve dans ettıler sonra uçak bıletını aldılar ıstanbula doneceklerdı kıtabı n sonunda dedesı kılıdı değıştırdığını soylemış çocukça şeyler ıçın ayrılmayın demış ve ıstanbula donmuşler :) mutlu son
  • Hüzün yakışmıyor bu aşka, gülüm. Hüzün yakışmıyor ama: Gece, sen yoksun ve ben buradayım…

    İnan ki! Kırılmış bir ayna gibi
    Paramparça, kırık dökük aşkımız
    Çaresizliğin, ümitsizliğin türküsü
    Türkülerin en içlisi, en hüzünlüsü
    Büyük aşkımız

    Unut benden kalan ne varsa
    Unutmak tesellidir yalnızlığın
    Güneşi bir kadeh şarap gibi içip
    Delicesine sarhoş olmak
    En güzel tarafı imkansızlığın

    Sen benim gökyüzümdün, denizim, toprağımdın,
    Şimdi bir hatıra olamazsın belirsiz, uzak
    Biliyorsun bazı şeyler vardır elimizde olmayan
    İşte öyle imkansız birşey seni unutmak
    Hep böyle çocuksu mu bakar senin gözlerin

    Hep böyle içinde uzak bir ışık mı yanar
    Bakışlarında beni dinlendiren bir şey var
    Kıyısındaymış gibi en sakin denizlerin

    Zannetme ki herşey bitti sevdiğim;
    Birgün yeşerecek şu sararmış yapraklar.
    Ve bundan sonra kim severse dünyada;
    Seni ve beni hatırlayacaklar

    Beni bir dağ başında böyle yapayalnız kodular,
    rüzgarlara, kuşlara, bulutlara yakın,
    senin etinden, tırnağından ayrı,
    senin kokundan uzak.

    Şu anda hiç bir şey mümkün değil.
    Şu anda her şeyden ayrı, her şeyden uzak
    ve her şeyden mahrumum ben.
    Şu anda sadece yalnızlık ve kahır.

    aşkın hangi halinde tanıştıkta
    çekimine giremiyoruz bir türlü,
    senmi çok uzağımdasın benim,
    ben mi çok yakınım senin uzağına,
    sorularla kafanı karıştıracak değilim.
    bana ve kendine geldiğin an,
    haberim olsun lütfen.
  • 171 syf.
    ·9 günde
    Bugün 24 Ocak 2019, Uğur Mumcu’nun, uğradığı bir suikast sonucu, hayatını kaybedişinin 26. yılı. Uğur Mumcu kimdir, nedir diye anlatmaya kalksak kelimeler yetersiz kalacaktır. Kısaca bahsetmek gerekirse; ‘Aydın’ kelimesinin hakkını veren, sözde değil özde Atatürkçü, laik ve demokrat, inandığı değerleri hayatını kaybettiği güne kadar koruyan ve bu uğurda canını veren, yazılarıyla ve araştırmalarıyla halkı aydınlatmak için gazetecilik mesleğini yapan bir insandı. Bu incelemeyi de, O’nun ölüm yıldönümünde, O’na saygı duruşu niteliğinde yazıyorum. İnceleme, kitap ve yakın tarih hakkında ‘spoiler’ içerebilir.

    26 Şubat 1975 tarihli yazısında şöyle diyor Mumcu: “Bu suskunluktan cesaret alan saldırganlar yarın büyük suikastlara da girişebilirler. İlerici siyasetçiler, yazarlar da bu teröristlerin kurşunlarına hedef olabilir. Toplum her gün bir büyük kargaşanın içine bilinerek ve istenilerek itilmektedir.”
    Ölümünden yaklaşık 18 yıl önce kaleme aldığı bu yazı adeta ileriyi görür nitelikte. Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu ve daha nice aydınlarımız suikastlar sonucunda hayatlarını kaybettiler.

    14 Ocak 1976 tarihli yazısında CHP’lilere şu soruyu soruyor:” CHP parlamenterleri adresiniz neresidir? Bu soruların kim tarafından sorulmasını bekliyorsunuz? Dokunulmazlığınız yok mu? Araştırmayacak mısınız bu konuları? Ne bekliyorsunuz daha? Kimi veya neyi? Üzerinizdeki ölü toprağı ne zaman kalkacak, ne zaman?”
    31 Mayıs 1976 tarihli yazısında ise şu soruyu soruyor Mumcu: “Bir ülkede birbiri ardından cinayetler işlenir ve katiller yakalanmazsa, o zaman, ‘devlet içinde devlet’ olduğu yolundaki şüpheler su yüzüne çıkar. Demek oluyor ki, polisin de yakalayamadığı, gücünün yetmediği bazı güç dengeleri bulunmaktadır. Kim bunlar?”

    Günümüzde dahi birkaç isim dışında, kim ve ne olduklarına tam bir cevap verilememiş. Demek ki yıllardır süren bu soru hala aydınlığa kavuşamamış, karanlık kişiler yine karanlıkta kalmayı başarmış. Durumun tespitini de yine yıllar önce, 28 Ocak 1986 tarihli yazısında şöyle yapıyor: “Birçok cinayet karanlıkta kaldı. Birçok olayın üstüne gidilemedi. Devletin görevi bunları ortaya çıkarmaktı. Türkiye’de milliyetçilik adına birçok cinayet işlendi. Solculuk devrimcilik adına da öyle. Bu cinayetlerin bir kısmı aydınlandı, bir kısmı da karanlıklara terk edildi.” Hâlâ geçerliliğini koruyan bu satırlar, geçen yıllar içinde bir arpa boyu yol alamamış olduğumuzu yüzümüze vuruyor. Maalesef bugün bile bazı milletvekillerimiz, milletin vekili olmayı tam anlamıyla başaramıyor. Sorulması gereken sorular, yine sorulamıyor.

    19 Ekim 1984 tarihli yazısında “At gözlüklerini bir yana atıp, olaylara ‘insan’ gibi bakmasını beceremeyenlere daha ne anlatacaksınız ki?” diyor Mumcu.
    Bir insanın, ‘insan’ olmayı becerememesi, hayata dümdüz bir bakış açısı ile bakması kadar insanı kör edecek başka bir şey yok. Siyasi ideolojisi, dini görüşü ne olursa olsun insan, karşıt görüşteki kişilere de objektif olarak bakmayı başarabilmeli, en azından denemeli. Bunun da tek yolu insanın kendini eğitmesinden, hayat olan bakış açısını mümkün olabildiğince geniş tutmasından geçiyor. Milletçe en büyük problemimiz takım tutar gibi, fanatikçe parti tutmamız, liyakata değil de, çıkarlara paye vermemiz değil mi zaten?

    Bakın 18 Haziran 1983 tarihli yazısında ne diyor Mumcu: “Milliyetçinin sahtesi ile solcunun sahtesi, başka başka amaçlarla ama aynı yönde birer zehirli yılan gibi yalan üretmeye ve zehir saçmaya böylece ortalığı bulandırmaya çalıştılar.” Yine başka bir yazısında, 7 Kasım 1984 tarihli yazısında ise: “Yağma yok. Katilin sağcısı solcusu olmaz. Siyasal kanıya ve ideolojiye göre katile rütbe verilmez. Katil, katildir!” diyor.

    Millet olarak, yapmamız gereken, siyasi farklılıklarımıza rağmen ayrışmamamız, cumhuriyetimize ve değerlerimize birlik ve beraberlik içinde sahip çıkmamız iken, kardeşi kardeşe kırdıran güçler kimler? Bu güçler kimden ve neden destek alıyorlar?

    1 Kasım 1988 tarihli yazısında: “Olası bir düşman saldırısı karşısında ülke topraklarını korumak, asker ve sivil bütün hepimizin ortak görevidir. Kamuoyunda beliren endişe bu ‘para-militer’ nitelikteki birliklerin bugün olmasa bile yarın ya da öbür gün siyasal iktidar emrinde silahlı bir güç olarak kullanılıp kullanılmayacağıdır. Siyasal kutuplaşmaların yaşandığı bir toplumda ‘para-militer’ güçlerin ‘politizasyonu’ çok kolaydır.” cümleleri ise 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde ve öncesinde yaşanan, vatandaşlarımıza korku veren silahlı eylemlerin gelecekte de tekrarlanabileceği konusunda bir uyarı, milis kuvvetlerin güçlerini, kendi vatandaşlarımıza karşı değil, olası dış tehlikelere karşı kullanılması gerektiğini hatırlatır nitelikte.

    İncelemenin ilk kısmı buraya kadardı. İkinci kısmındaysa bazı isimlerden bahsetmeye çalışacağım.

    İlk isim Ruzi Nazar olacak. Kimdir bu Ruzi Nazar?
    Öncelikle, Akıl Oyunları’nın yazarı Sylvia Nazar’ın babası. Ancak tek özelliği bu değil Ruzi Nazar’ın. Ruzi Nazar, Türkistan’da doğmuş, Sovyet ordusunda görev yapmış, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya kaçmıştır. Sonradan Amerikan uyruğuna girmiş ve gizli haber alma örgütünde önemli görevler üstlenmiştir. Ankara’da görev yaptığı sıralarda Jusmat adlı Amerikan askeri kuruluşunda çalışır görünen, evinde sık sık devlet adamlarını asker ve sivil bürokratları ağırlayan bir CIA görevlisi. 12 Mart 1971’den sonra Türkiye’den ayrılmış. Ölümü üzerine ise Soner Yalçın’ın ilginç bir yazısı var. İlgilenenler yazıya ‘Alevi Mezarlığı’ndaki CIA Mezarı’ yazarak ulaşabilirler. Daha ayrıntılı bilgi için de yine Soner Yalçın’ın Reis ve Bay Pipo adlı kitaplarından faydalanabilirler.

    Bundan sonraki isimler ise Abdi İpekçi ve Papa suikastında adı geçen bazı isimler olacak.

    Mehmet Ali Ağca adını, Papa suikast girişiminden daha önce, Abdi İpekçi suikastıyla duydu Türkiye. 1 Şubat 1979 tarihinde düzenlenen Abdi İpekçi suikastından sonra, aylarca yakalanamadı. 25 Haziran 1979 tarihinde yakalandıktan sonra cezaevine gönderildi. 23 Kasım 1979 tarihinde, Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Çatlı ve Oral Çelik’in yardımıyla cezaevinden kaçırılır. Ardından sahte pasaportla Bulgaristan’a geçer.

    Burada Bulgaristan’a bir parantez açmak istiyorum. Süleyman Necati Topuz adındaki bir kaçakçı, Bulgaristan ile ilgili şu cümleleri söylüyor: “Türk Mafyası, Bulgar Gizli Servisi’nin mutlak yönetimi ve denetimi altındadır. Bulgar Gizli Servisi, Türk Mafyası’nı ayrılamayacak şekilde kendisine bağlamıştır. Kaçakçılara, sigaradan ağır silahlara kadar her şey, KINTEX isimli Bulgaristan Devlet Şirketi tarafından satılır. Transit edilen her şey, bu şirket aracılığıyla tekrar export yapılır. Kaçakçılar, Bulgaristan ile olan her türlü ilişkisini bu şirket aracılığıyla kurmak zorundadır. Bu şirket ise aslında Bulgar Gizli Servisi’nin bir yan kuruluşudur.” Mumcu ise 18 Haziran 1983 tarihli yazısında şu cümleleri kuruyor: “: Kaçakçılıkta bir tek ülke suçlanamaz. Bu çokuluslu bir trafiktir. Ancak Bulgaristan gibi sosyalist bir ülkenin kaçakçılığa karışması sosyalizm için yüz kızartıcı bir olaydır.” Parantezi kapatalım, Ağca’ya devam edelim.

    Papa suikastından önce, Ağca, İsviçre’nin Zürih kentine gider. Ağca, Zürih’te Feridun Akkuzu ile tanışır ve Ağca’ya kalacak yer ayarlar. Feridun Akkuzu ifadesinde, Ağca ile Zürih’te tren istasyonunda gazete alırken tanıştıklarını, Ağca’nın adını Metin olarak söylediğini, gerçek kimliğini bilmediğini söyler. Tabii ne kadar inandırıcı olduğu meçhuldür.

    Peki, Feridun Akkuzu kimdir?
    1975 yılında karıştığı bir eylem nedeniyle, Sıkıyönetim Komutanlığı’nca 20 yıl hapse mahkûm edilir, daha sonrasında da sahte pasaport ile yurtdışına kaçar. Davada, Akkuzu’nun avukatlığını Taha Akyol yapmıştır. (Taha Akyol’u, Kemal Kılıçdaroğlu’nun en beğendiği yazarlardan birisi olarak da hatırlamak mümkün.) Daha sonra 20 yıl ceza aldığı davadan beraat eder, sahte pasaport suçundan 8 ay hapis cezasına çarptırılır.

    Biz yine Ağca’ya devam edelim. Ağca, Olten Ülkü Ocağı Başkanı Eyüp Erdem ile beraber, Ömer Bağcı’ya giderler. Ömer Bağcı, Olten’deki ocağın saymanıdır. Eyüp Erdem, ‘Hacı’ adıyla Ağca’yı tanıtır. (Yine küçük bir parantez açalım, Eyüp Erdem, Basel’de uyuşturucu kaçakçılığı yapan, Mehmet Şener’i de saklayan isimdir.) Ağca suikastta kullanacağı silahı Ömer Bağcıya verir. Suikast silahı, Oral Çelik ve Abdullah Çatlı tarafından, Avusturyalı eski bir Nazi olan, silah kaçakçısı Horst Grillmayer’in ortağı Otto Tintner’den alınır.
    Ağca, 13 Haziran 1981’de Papa’ya suikastı gerçekleştirdikten hemen sonra yakalanır. Her sorgusunda, söylediklerini değiştirir ve en sonunda da kendini İsa Mesih ilan eder. Bütün bunları neden, niçin yapmıştır soruları yıllardır soruluyor. Mumcu, 30 Mayıs 1985 tarihli yazısında şu soruları soruyor: “Ağca deli mi, deli numarası mı yapıyor? Ağca deli ise ne zamandan beri deli? Akıllı ise niçin ‘ben Hazret-i İsa’yım, Allah’ın oğluyum.’ demektedir?” Verilebilecek en mantıklı cevap, büyük ölçüde, suç ortaklarına zaman kazandırmak amacıyla yaptığıdır.

    Ağca’nın avukatı d’Ovidio ise, SISMI(İtalyan askeri istihbarat ve haber alma servisi)’nin avukatıdır. İtalyan iş çevreleri ve mafyanın denetimindeki P-2 Mason Locası’na SISMI’nin başkanı General Santovito ve yardımcısı General Musumeci de üyedir. Loca, Vatikan ile de yakın ilişkiler içindedir. Loca ile Vatikan arasındaki köprüyü kuranlardan biri de uluslararası mafyanın bankası olarak da bilinen Banco Ambrosiano’nun sahibi Banker Calvi’dir. Bir başka banker Michele Sindona da bu işin içindedir. Banker Calvi ile Vatikan arasındaki ilişkiler Kardinal Marcinkus aracılığıyla yürümektedir. Bu kişiler arasındaki karanlık ilişkiler ortaya çıktığı günlerde Ağca, suikastı gerçekleştirir. Böylece bu karanlık ilişkilerin açığa çıktığı soruşturma ve soruşturmayı yürütenlerin öldürülmesi dikkatleri pek fazla çekmez.

    Peki, Banker Calvi ve diğerlerinin sonu ne olmuştur? Banker Calvi, sahte kimlik ile İtalya’dan kaçmıştır. 1982 yılında Blackfairs Köprüsü’nde asılarak öldürülmüştür. General Santovito, uluslararası silah kaçakçılığından sorgulanmış, bir süre sonra ölmüştür. Michele Sindona, hücresinde siyanürlü kahve ile öldürülmüştür. Kardinal Marcinkus 2006’da hayatını kaybetmiştir, ölüm nedeni açıklanmamıştır. Papa suikasttan yaralı olarak kurtulmuş, sağlığına kavuştuktan sonra Ağca’yı affetmiş, 2005 yılında hayatın kaybetmiştir.

    Ağca, 2000 yılında İtalyanlar tarafından Türkiye’ye iade edilmiştir. 18 Ocak 2010 tarihinde Türkiye’deki cezasını tamamlayıp hapisten çıkmıştır. Abdullah Çatlı, Susurluk Kazası’nda, 3 Kasım 1996’da hayatını kaybetmiştir. Abdi İpekçi ve Papa suikastlarına karışmış olan Oral Çelik ise hâlâ hayattadır, 1999 yılında yeterli delil bulunmadığından dolayı beraat etmiştir.

    Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979 günü suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Uğur Mumcu da 24 Ocak 1993 günü arabasına konan bombanın infilak etmesi sonucu hayatını kaybetmiştir. Mumcu’nun gidişiyle de her şey biraz daha karanlıkta kalmıştır.

    İncelemenin sonuna geldik. Ama madem incelemeye Mumcu’nun sözleriyle başladık, O’nun sözleriyle bitirelim: “Güç günler, sabır ve soğukkanlılık ister…”
  • 960 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yoksulluk veya fakirlik, günlük temel ihtiyaçların tamamını veya büyük bir kısmını karşılayacak yeterli gelire sahip olmama durumudur. Özellikle, yiyecek, içecek, barınma, giyim-kuşam gibi temel ihtiyaçlara zor erişmek veya erişememek yoksulluk olarak tanımlanabilmektedir.

    Memur-Sen, 2017 Eylül ayı açlık ve yoksulluk rakamlarını açıkladı. Buna göre, Türkiye’deki 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı bin 717 TL, yoksulluk sınırı ise 4 bin 847 TL olarak tespit edildi. Kaynak: Memur-Sen'den açlık ve yoksulluk sınırı açıklaması.

    Ülkemizin çeşitli bölgelerinde yapılan Yoksulluk ve açlık üzerine sosyal ve psikolojik kapsamlı bir araştırma.Bu kitap 7 araştırmacı yazarın uzun zaman alan,ülkemiz geneli ve çeşitli bölgelerdeki yoksulluk çeken vatandaşlarla yapılan röportajlar,çektikleri sıkıntılar,hayattan beklentileri,çocukları,neden yoksulluk çektikleri,zengin ve elit kesim hakkında düşünceleri,eziklikleri detaylı ve iç paralayıcı bir şekilde anlatılıyor.Yazar grubunu hakikaten tebrik etmek gerek,şu anda yaşadığımız ülke şartlarında insanların neden bu denli zorluklarla karşı karşıya olduğunu,bunun üstesinden nasıl gelinebileceğini,yoksul çocuklarının yokluk utançlarını,kendilerini nasıl avundurduklarını geniş bir şekilde anlatmaya çalışmışlar.

    Kitapta bahsi geçen bazı kadın,erkek ve çocukların öyle bir anlatımı varki yürek paralayıcı,hem kahrediyorsunuz,hem üzülüyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor.Siz hiç benim neden yok diye kendi kendinize kinlendiniz mi?Siz hiç aç karnına çocuğunuzu yatırırken atasözlerinden avuntu buldunuz mu?Siz hiç tek göz gecekondudan karşıdaki apartmanlarda oturanlara bakıp iç çektiniz mi?Siz hiç anne ve babanıza,siz bu haldeyken neden bizi de dünyaya getirdiniz diye düşman oldunuz mu?

    Bu konuda konuşulacak o kadar çok şey varki kitaplara sığmaz,Necmi Erdoğan editörlüğünde 7 araştırmacı yazarın bir araya gelip 960 sayfa yazıp,onlarca 960 sayfa daha yazsalar yinede anlatmakla bitiremeyecekleri Yoksulluk,yokluk,açlık,sefalet,eğitimsizlik.

    Bayramda çocuğuna yeni elbise veya ayakkabı alamayan babalar,gece çocuklarını kuru ekmekle evet sadece ekmekle doyurmaya çalışıp uyutan ve aç yattığı yatağında göz yaşı döken anneler,Paramız yok ama onurumuz var diye kendilerini avutmaya ,rahatlatmaya çalışan insanlar.

    Kalkınma sürecinin en önemli unsurlarından olan yoksulluğun azaltılması hikayesi söylenedursun,bizde kalkınmaya devam ededuralım.Kalkındıkça yoksullaşan bizden başka bir halk varmıdır acaba?Buda ayrı bir araştırma konusu sanırım.

    Ülkemizdeki yoksulluk olgusunun,toplumsal görünümleri işlenen kitapta geniş bir şekilde araştırılan yüzlerce kişi ile yapılan mülakatlarla,yoksulun toplumda kendine biçtiği değer,kendini gördüğü yer/sınıf,kültürel temsilleri,aile içi yardımlaşmalar,fark yaraları,kadınların yoksulluğu ve evleri,milli değerlerle olan ilişkileri,dinsel inanç ve beklentileri,kökene dayalı dayanışmaları,süreç olarak yoksulluğu sorgulamaları araştırılmış.Genelde kadınlarla yapılan mülakatlarda çocukların eğitimi,beslenmeleri,gelecek kaygıları sorgulanıyor,yaygın düşünce şu şekilde;Çocuklarımı okutabilseydim bu halde olmazdık,en azından okusalar kendi hayatlarını kurtarırlar.

    Nette biraz araştırma yaptım Türkiye'de Yoksullukla mücadele için bayya bi işler yapılıyormuş,ama sanırım yoksullar göremiyor bu çalışmaları,çünkü bizi yöneten bazı toklar elit kesimden bazı insan müsvettelerine "şimdi milletin şurasına burasına koyacağız" dedirtebilecek kadar rahat ve onursuzlar,neyse siyasete girmeyeyim,psikolojim bozuluyor yanlış kelimeler kullanıyorum.Birde dikkat çeken konu şu mülakat yapılan büyük bir çoğunluğun devletten yardım beklemesi,genellikle doğu kökenli yoksul vatandaşların (bu cümle sakın ola yanlış anlaşılmasın,kitapta görünen bu çünkü) beklentileri hep devletten,bu beklentiler öncelikle iş,erzak ve para yardımı şeklinde.

    Eğitimin ve Din olgusunun ekonomik durum ve yoksulluk üzerindeki dolaylı ve doğrudan etkileri de incelenmiş,ekmek alacak parası bile olmayan yüzbinler var bu ülkede,Okul?O ne ki... önce ekmek!Biraz mendil satalım...Oradan da Cuma'ya gideriz.Camii mi dedin İstanbul'un 10.000 camiiye daha ihtiyacı var(İstanbul Müftüsü 2 Ekim 2017'de söyledi bu lafı),okulu kim ne yapsın yaa.Okursanız kendinizi doyurursunuz,oranıza buranıza da koydurmazsınız...("eğitim seviyesi arttıkça bize güven azalıyor" Enerji bakanı çok çok sayın Taner Yıldız 16 haziran 2013'de bu lafı söyledi).

    ("Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben açıkçası korkuyorum, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum,Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış cahil halktır" bu lafları söyleyende Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı),evet!!bir üniversitede Rektör Yardımcısı bu yaratık.

    Uzay çağına geldiğimiz şu günlerde dünyada doyurulamayan,açlık ve yetersiz beslenmeden hayatını kaybeden çocuklar,çocuklarına daha iyi bir hayat verebilmek için köylerini bırakıp metropollere göç eden eğitimsiz,ne yapacağını bilmeyen ve geldiği metropol de dahada sefilleşen anne ve babalar,çaresizlik,intihar düşünceleri,karnını doyurmak adına kötü yola düşmek,hırsızlık yapmak,madde bağımlısı olmak ve hatta yokluk hissini,utancını ve öfkesini bir an bile olsa unutabilmek adına kendisini kesip,kesiklerde ki acıya odaklanarak başka bir şey düşünmemeye çalışmak (burası bana biraz saçma geldi,ne kadar yoklukta çeksen akıl sağlığın varsa eğer nasıl birşeyleri unutabileyim diye kendini kesebilirsin ki?) Neyse oda onun rehabilitasyon şekli sanırım.

    Neyse incelememize Nietzsche'nin şu cümlesiyle son verelim "Zenginler fakirlere Allah'tan başka bir şey bırakmadılar"
  • 319 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Balzac! 19.Yüzyıl Edebiyat akımında çığır açmış,gerçekçi bir yazar.O zamanların Paris sosyal yapısını ve insan tiplemelerini ustalıkla ve muhteşem bir öykü ile okurlarına aktarıyor.

    Arkadaşlar bu kitap Balzac'ın 88(seksensekiz) ciltten oluşan ünlü dev yapıtı İnsanlık Güldürüsü'nün bir parçası ama ben ne yaptım çok büyük bir özveri gösterdim ve sizin için bu kitabı okuyup sadece bu kitabı da okusanız yeterli diye görüş bildirdim ;) Güvenin bana 87 cilde gerek yok,bu kitap yeterli.
    Bu incelemeye konu olan roman Goriot Baba bir romandan çok daha fazlası.

    O zamanların Paris'i Balzac'ın inanılmaz betimlemeleri ile içine yedirilen karakterleri ustaca kucaklamış.Balzac'ın betimlemeleri derken tanıyorsanız eğer onu sayfalarca betimleme anlatıp sizi baymışda olabilir,onun sitilide bu ne yapalım,ancak bu kitap diğerlerinden ayrı tutulmalı ama bu betimlemelere,ayrıntılara fazla önem vermesi sizi her ne kadar sıksa da yaşanmışlık gerçeklik duygusunu aşılamaktan da geri kalmaz.

    Romanın ismi Goriot Baba ama kitapta karşınıza iki ana karakter çıkıyor;Eugene de Rastignac ve Eziklerin eziği Goriot Baba.Kahramanlarımızdan Goriot Baba büyük bir zenginliğe sahipken varını yoğunu mutlu olmaları adına iki kızına harcayan,kendisi ise onlar tarafından adeta dışlanan ve bunu hiç dert etmeyen bir karakter.Hikayesi çok çok acı.Balzac'ın drama ustalığı bu kitapta tavan!

    Goriot Baba'nın kızlarına olan saplantı derecesinde sevgisini,ezikliğini,Rastignac'ın hırslarını tutkularını okurken aynılarını siz de yaşayacaksınız.

    Elit burjuva insanının kendisini diğerlerine nazaran daha fazla insan gördüğü ve bunu acımasızca alt tabakaya yatsıttığı sistem de Goriot Baba herşeyini kaybetmiş biri olarak karşımızda,ona acırmısınız yoksa kızarmısınız bunun kararını kitabı okuduktan sonra siz vereceksiniz.

    Kitabın bazı kısımları tarif ve betimlemeler nedeniyle sizi sıkabilir ancak kitabı okuyup bitirdiğinizde bütünlüğü ile tek kelime ile muhteşem bir edebiyat eseri okudum diyebiliyorsunuz.

    Goriot Baba ve Rastignac karakterlerini şu yaşadığımız tarihlerde çevremizde de görmek mümkün,işte bu yüzden Balzac'ın bu kitabı zamanımızda da hala geçerliliğini ve gerçekçiliğini koruyan bir eser olarak yer buluyor.Bu kitap bir kaç kez okunur,rahatlayın paranız boşa gitmez ;)

    Ben drama,acı ,dokunaklı bir hikaye okumak istiyorum (hatta bazı hassas bünyelerde garantisini veririm gözyaşı da devreye girebilir) derseniz,işte size aradığınız kitap.Bir de şu var;Fazla kitap okumayan,okumaktan fazla hoşlanmayan,vakit geçirmek için okuyan birine bu kitabı verirseniz büyük kötülük edersiniz,o kişi eline bir daha gazete bile alırsa ben ne olayım :D

    Goriot Baba haricinde Balzac'ın Köy Papazı isimli kitabını da aldım sanırım bir kaç aya okuyup incelemesini sunarım.

    Ben ne dersem diyeyim,nasıl anlatmaya kalkarsam kalkayım Balzac için eksik kalacak.Şunu da önemle belirteyim,her zaman en önemli edebiyatçılardan biri olarak bu dünyada yerini koruyacak.Balzac'ın hayatı da ayrı bir inceleme konusu araştırmanızı tavsiye ederim.

    “Vatanımız ciddi ve gerçek büyük adamlarından birini kaybetti:çağımızı aydınlatan ışıklardan biri söndü:M. De Balzac dün gece öldü.(......) (ey) sıradan prensler ve vekiller!, yüzyılımızın bir temsilcisi ve düşünce yaşamımızın bir prensi için milli yas, evrensel yas ilan edin!” 20 Ağustos 1850 günü Victor Hugo’nun baş yazarı olduğu , iktidara muhalif l“Evénement” gazetesi Balzac’ın ölümünü bu satırlarla bildiriyordu Parislilere.

    Elli Bir yıllık kısa ve yapayalnız yaşamının, yirmi yıl süren eziyetli çalışması sonunda Fransız ve Dünya edebiyatına koca bir armağan paketi bırakan Balzac saygıyla anılmayı da hakediyor.

    Kızları ve dostları bıraktı ama hadi bakalım ölüm döşeğine kadar siz onun yanında olun,acı hikayesine tanıklık edin.Babaların babası,diğer bir deyişle Babaların İsa'sı Goriot Baba'yı okurken fedakarlığın bu kadarı da fazla artık dedirtecek derecede onu sahiplenir ve kızmaya başlarsınız.Anastasia ve Delphine'e kin güder,kitapla birlikte akar gidersiniz.Maddiyatcılık,riyakarlık,ihanet,boş vermişlik,vefazsızlık ne ararsanız bu sepette var.Bu kez kitabı istediğim gibi anlatamadım :( Çok iyi,çok dokunaklı,ustaca yazılmış bir eser.Muhteşem bir klasik okumak isterseniz işte size kitap :) OKUYUN!

    Ah! şunu da belirteyim bendeki kitap Cemal Süreya tercümesi ve çok naif bir dil,kitaba biraz güzellik de oradan geliyor sanırım :)


    ALINTI :
    ------------------
    Durmadan isteyip de istediğine kavuşamamak bıktırıcı şeydir.
    --------------------------------------------------
    Erdem bölünmez, öğrenci dostum. Ya vardır, ya yoktur.
    --------------------------------------------------
    Bir kadın sevdikleri için acıya bile zevkle katlanabilir.
    --------------------------------------------------
    Ya hep ya hiç! İşte benim ilkem.
    --------------------------------------------------
    Hoşçakal! Seni alnının sol köşesinden, yalnız benim olan köşesinden öperim...
    --------------------------------------------------
    Adaam sen de! Herkes erdeme inanıyor, ama kim erdemli ki? Bütün halklar özgürlüğe tapıyor; ama yeryüzünün neresinde özgür bir halk var?
    --------------------------------------------------
    Mümkün olmayanı mümkünle ispat etmek ve olayları tahminlerle yıkmak kadınların tabiatındandır.
    --------------------------------------------------
    Herkesin bir seviş tarzı vardır, benimkinin hiç kimseye bir zararı yokken herkes niçin benimle meşgul oluyor? Ben de kendime göre mutluyum.
    --------------------------------------------------
    Aşk...çabucak geçip gidiverir, hem de geçtiği yerleri kırıp döktükleriyle belli etmek isteyen bir yaramaz çocuk gibi geçer..!
    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Dilerim Teşekkür Ederim
  • 347 syf.
    ·Beğendi·9/10
    1500'leri düşünün,evet yaa kafa 1500 değil canım tarih 1500'ler,Osmanlı'nın Osmanlı olduğu dönemler ve o dönemlerde şimdi ki Bosna Hersek sınırları içinde yer alan Vişegrad-Sokulaviç evvveet!Sokollu Mehmet Paşa'nın memleketi.İvo ANDRIC yaklaşık 350 yıla yaydığı bu güzel kitapta Sokollu Mehmet Paşa'nın emri ile biraz önce bahsettiğimiz coğrafyada yapımına başlanan bir köprünün ve iki kıyısında yer alan insanların hikayesini biraz biraz mizah,çokça da drama üslubu ile anlatır.

    Gerek din farklılıkları,gerek kültür farklılıkları,insan ilişkileri,paylaşılan acılar,mutluluklar,hüzünler çok çok güzel bir dille anlatılıyor.

    İvo ANDRIC'le ilk bu kitapla tanıştım (buda benim ayıbım) yazarımız 1961'de bu kitapla Nobel edebiyat Ödülü almış.Haketmiş mi?Hemde sonuna kadar hak etmiş.
    ANDRIC'in anlatımı,betimlemeleri,tarifleri,karakterleri sizi oraları merak etmeye,araştırmaya,netten de olsa incelemeye,gezmeye davet ediyor adeta.Çok canlı bir anlatım,kitabın içine giriveriyorsunuz,hele ki köprünün yapım aşaması ,yaşanılan kazalar,köprüye suikast çabaları,her yarığına,her kovuğuna,adeta her taşına ayrı ayrı yüklenilen masallar,öyküler,efsaneler size kitabı öyle bir okutuyor ki sanırsınız ANDRIC yapım aşamasında oradaydı ve hepsine şahit oldu,başından geçenleri yazdı.

    Daha önce okumadıysanız yazar için 'Kim yaa Bu!'(afedersiniz ben öyle düşündüm) diyorsunuz ve başlıyorsunuz hem yazarı,hem köprüyü,hem de o coğrafyayı araştırmaya.
    Kitap sizi kesinlikle aç bırakmıyor.Bir kaç arkadaşın bu kitap hakkında incelemesini okudum,bende ki kitap Altın Kitaplar-1962 baskısı diğer arkadaşlar çok teferruatlı Sokollu Mehmet Paşa'dan bahsetmişler,benim kitapta fazla bahis yok ama her şeye rağmen okunası kitapların başında yer alır.

    İyi bir edebiyatçıdan,lezzetli bir edebi eser.

    Yaa insan düşünmeden de edemiyor,ben bu kitabı şans eseri okudum,bunun gibi daha ne kitaplar vardır arkadaş!Hani GOETHE'nin bir lafı var ya 'iki ömrüm olsun isterdim;biri yaşamak,diğeri okumak için' diye :( 8-10 ömrümüz olsaydı keşke hepsi de okumak için,bunun gibi ne çok kitap kaçırıyoruz ve kaçıracağız,yine de az çok şanslıyız okuyan arkadaşlarımız var ve tavsiyelerinden yararlanıyoruz (züğürt tesellisi işte)
    Daha fazla yazmak isterdim kitapta adı geçen karakterleri anlatmak,o köyleri gezdirmek isterdim size Ivo ANDRIC'le birlikte anlatırdık bazen güler,bazen hüzünlenirdik,ama sonunda kitabı bir kez daha okurduk.

    Güzel kitap sallapati,bugünlerdeki gibi siyaset yürütülüp Nobel verilmemiş,demek ki o zamanlar Nobel'i hakeden alıyormuş (ben hala MURAKAMİ'yi bekliyorum.geçen sene kesin demiştim olmadı,bu sene zaten verilmeyecek,seneye bakıcaz artık.MURAKAMİ!)

    Bu kitap okunur,araştırılır,oralar gezilir,ANDRIC'in son derece gerçekçi bir şekilde anlattığı bu masalın içine girilip yaşanır.
    Güzel kitap!Güzel anlatım!Güzel Yazar!


    ALINTI:
    -----------------------------------------------
    Birlikte geçirilen bir felaket kadar insanları birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur.
    -------------------------------------------------
    Hayat anlatılmaz bir mucizedir, boyuna harcanır, erir, buna rağmen yine dayanır, sürüp gider.
    -------------------------------------------------
    büyük adamlar iki sefer ölürler. Birinci sefer bu dünyayı bırakıp gittikleri, ikinci sefer de bıraktıkları eserler, yıkılıp kaybolduğu zaman.
    -------------------------------------------------
    Halk, çok kolay masal uydurur ve onu çok kolaylıkla yayar. Bu hikâyelere tuhaf ve ayırt edilemeyecek bir biçimde gerçekler de karışır.
    -------------------------------------------------
    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Güzel Günkler.Teşekkür Ederim