• “Ben öğrencilerime, sabah kahvaltıyı birlikte yapamayacaksanız, iyi geceler diyemeyecekseniz, masal anlatamayacak ya da dua okuyamayacaksanız, akşam yarım saat konuşmayacaksanız çocuk doğurmayın diyorum. Anne babalar çok para kazanıyor, çocuğuna istediğini alıyor ama yanında yok.”

    İLBER ORTAYLI
  • Onlara, öğretecek hoca olmadıkça din işe yaramaz, diyorum. Bizler "Allah'tan başka Tanrı yoktur" derken, hemen ardından "Muhammed O'nun Resulüdür" diye ekliyoruz. Neden? Çünkü Tek bir Tanrı var derken, kaynağını belirtmeyecek olursak yani bir
    gerçeği bize öğretenin adını vermezsek, anlamı kalmaz. Ama o adam, o resul, o peygamber, uzun süre önce öldü, yaşadığını ve bize söylenen gibi konuştuğunu nereden bileceğiz? Ben ki senin gibi Eflatun ve Aristo okudum, kanıt gerek diyorum.

    — Ne kanıtı? Bu konuda gerçekten kanıt olabilir mi?

    — Siz Sünniler için aslında kanıt yok. Sizler, Muhammed'in mirasçı bırakmadığına, Müslümanları kendi başlarına bıraktığına, en güçlü ya da en kurnaz olanın kendilerini yönetmelerini kabul edeceklerine inanırsınız. Bizler ise, Resulün bir mirasçı, sırlarını bilen bir halef bıraktığına inanırız: o da damadı, yeğeni, neredeyse kardeşi İmam Ali'dir. Ali de bir mirasçı gösterdi. Meşru İmam'ların soyu işte böyle oluştu. Onlar aracılığı ile Muhammed'in
    Resullüğünün ve Tek Tanrı'nın varlığının kanıtı günümüze kadar devredildi
  • 464 syf.
    “Ya birlikte kardeş gibi yaşamayı öğreneceğiz ya da aptallar gibi hep beraber yok olacağız.”

    Karakterimiz : KA

    Olmazsa olmaz olgumuz : KAR

    Mekan : KARS


    Kelimelerin sihrine inanırım. Acaba diyorum Orhan Pamuk buna başvurmuş olabilir mi? Mümkündür :) George Perec'in 'Kayboluş' isimli kitabında 'e' harfini kullanmadan bir roman yazmış olması Pamuk'un böyle bir girişimini masum kılar. Bu arada Kars şehrinin adı Bulgar Türkleri'nin Karsak oymağından geliyormuş.

    Kar nedir? (100 Puan)

    KAR. Suyun atmosferin içinde düşerken, gezinirken ya da yükselirken aldığı katı şekildir. Genellikle altıgen bir biçimi olan güzel kristal yıldızcıklar halindedir. Her kristal tanesinin kendine özgü altıgen yapısı vardır. Karın sırları eski çağlardan beri insanoğlunun ilgisini ve hayranlığını çekmiştir, ilk olarak İsveç'in Uppsala kentinde 1555 yılında papaz Olaus Magnus her kar tanesinin kendine özgü altıgen bir yapısı olduğunu söyler... -kitaptan alıntı-

    Çok eleştirilen bir kitap Kar malumunuz. Pamuk'un Nobet Edebiyat ödülü alması ülkemizi ikiye değil %90'a - %10 gibi fazlaca mutabık kalınan bir olumsuz algıda birleştirmiştir. Orhan Pamuk’un, İsviçre’de yayımlanan Das Magazin isimli dergiye verdiği röportajdaki “30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük. Türkiye’de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum” demesi onu bir anda sadece Türkiye gündemine değil dünya gündemine de taşımıştı. Kimilerine göre bu cesaretin ödülü olarak aldı Nobel'i, kimine göre ise kaleminin hakkıydı. O kısım hakkında pek yorum yapmak istemiyorum ancak bu demecin 'Ermeni Meselesi'nin ayyuka çıktığı ve çeşitli ülke parlamentolarında tartışıldığı bir dönemde gelmesi Türkiye'yi epey zora soktu. Katliamların hala tartışıldığı, olup olmadığı noktasında belirsizliğin sürdüğü belli iken Pamuk'un bu açıklaması tam anlamıyla hezeyandır. Çünkü iddia ispat yükümlülüğünü de gerektirir. Belki'ler, bu denli uç iddialar Türkiye'nin dışarıya açılan bir yüzü olarak Pamuk'un sözlerinde olmamalıydı diye düşünüyorum. İnandığı şeyleri hiç inanmadan söylemenin verdiği başdöndürücü özgürlük duygusunu hissediyordu bunu söylerken belki de iç dünyasında bunu bilemeyiz.

    Orhan Pamuk ve onu okuyanlar cesur bir yazar olduğunu bilir. Zaten bu cesareti Yaşar Kemal'den sonra penceresini dünyaya açmasında ve dünyaca tanınan bir diğer Türk yazar olmasında etkili olmuştur. Pamuk bu kitabı ilk siyasi romanı olarak niteliyor. Tepkilerden çekindiğini de zaten NTV'de yayımlanan röportajında dile getiriyor.

    Sevgili ülkemizde sağ ve sol diye derin bir çizgi var. Bu çizgi genelde yazarların kaleminde, düşünce dünyasında kendini gösterir. Zaten okurlar ve yayımcılar tarafından bu çizgilerden birinde yer almadığınız müddetçe dışlanıyor bir yer edinemiyorsunuz. Sağcı isen sağcılar, solcu isen solcular, dinci isen dinciler sizi okuyor. Sizden övgüyle bahsediyorlar. Orhan Pamuk bu kanadın neresindedir sizce? Kendisini iyi bir solcu, iyi bir ateist olarak niteleyebiliriz sanırım. Ülkemizin kalıplaşmış sloganlarından dışa çıkarak ''Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim'' diyor yine NTV röportajında. Siyaset bizim için takım tutmak gibi. Oy verip desteklediğimiz partinin neferi olmaktan kendimizi alamıyoruz. İtinayla kalp kırıp, kimi zaman öldürmekten bile çekinmiyoruz. O sebeple Pamuk'un bu çekincede olmasını anlayabiliyorum.

    KARS

    Allah'ın olmadığı yer olarak nitelendiriliyor kitapta Kars. Ne de olsa insanoğlunun inisiyatifinde iyilikler, güzellikler olduğu sürece Allah'ın dualarını, kendini kabul ettiği varsayılır. Cennet vaadi olmasa çoğu insanın namaz kılıp, ibadet edeceğinden şüpheliyim. Pamuk romanına Kars şehrini siyasal anlamda Türkiye'yi anlatmak istediği için seçtiğinden bahis etmiş. Kars şehrinin uzun yıllar Rus himayesinde kalması, 2 yıl gibi kısa bir süre Ermenilerin hakimiyetinde kalması, Türk-Kürt sentezi yapabilmek vs. gibi nedenlerden dolayı Pamuk'un ilgisini cezbetmiş olabilir. Yine yazarın Kars şehrine 5 kez gittiği, insanlarla kahvehanelerde, çay ocaklarında, berberlerde, marketlerde onların yaşayışlarını, dertlerini, düşüncelerini dinleyip notlar, ses kayıtları aldığını küçük bir araştırma sonucunda öğrendim. Haa kitabı bitirdikten sonra koşa koşa Google'a Kar romanının gerçek olup olmadığını yazmıştım.

    SİYASET

    Siyaset ve politika içinde samimiyet duygularının arınmış olduğu, hilenin, hurdanın insanlara inandırıcı bir dille anlatıldığı oyunlar bütünüdür. (bence) Başörtüsü, din, Atatürk, sağ, sol, terör bir şekilde siyasetin malzemesi olmuştur. Bu romanda da ne ararsanız var. Genelde halkın ana temadan uzaklaştırılıp, asıl düşünmesi, sorgulaması gereken şeylerin üstünü örtmek adına belli periyotlarla tartışmalar doğar. Başörtüsü bunlardan biriydi zamanında. Şu bir gerçek ki biz asla demokrat, özgür bir ülke olamadık. Başa kim geçerse geçsin bunu başaramadık. (Atatürk dönemini tenzih ediyorum) Çünkü siyasetin malzemesi bir bakıma halktır. Aslında siyaset halk için vardır. Dünyanın genelinde bu yanlış yorumlanıyor olsa gerek ki halk siyaset için gerekli bir hammaddeden öteye gidemiyor. Bu romanın bence vermek istediği en büyük mesaj: ANLAŞILMAK sorunsalı. Allah bile anlaşılmak ister. Dini kitaplar, peygamberler, emareler hep anlaşılmak istemekle alakalıdır. Siyaset yaşamlarınızı düzenleyen iktidarları seçmemiz için yaptığımız yorumdur. Ötesi değildir. İnsan da anlaşıldığı kadar insandır.

    Gerçekten geleceği bilebilir mi insan? Bilmese bile, gene de bildiğine inanıp huzur duyabilir mi?

    Hissetmek, duyularını ayağa kaldırıp onları devrime hazırlayıp savaşın ortasında bırakmak gibi. Eğer hissetmiyorsan mutluluğun, güzelliğin, iyiliğim, savaşın, barışın, nefes almanın, dokunmanın, bakmanın ve sayabileceğim milyonlarca olgunun bomboş olacağı katidir. Allah'a inanıyor musun? sorusuna ''haşa elbette inanıyorum'' diyen %99'luk müslüman nüfus bunu hangi hissiyatla söylüyor ya da inandığı için neler hissediyor? Bu yine insanın kendisinde. Eylemler hislerin aynasıdır ve his bir başlangıç noktasıdır. İnanmakta hissiyatla muktedirdir. Kitapta müslümanların hissiyatları, Allah'a inanmayanların kaldığı ikileme dem vuruluyor. Baş karakterimize Allah'ın varlığını durmadan yağan kar düşündürüyor örneğin. Allah'ı hatırladıkça bir hiç edasıyla işgal ettiği, yeryüzündeki yegane yeteneği şairliğine tutunuyor. Allah'a inanan ve aşkla bağlı olan Necip'te gün geçtikçe tersine başkalaşım meydana geliyor. OP, çok zeki bir yazar. Ne büsbütün içinde olayın ne de dışında. Ne Allah'a inananların safında ne ateistlerin. Anlattıkları bir yığın olayın üstüne yüklediği sorumluluğun içinden o kadar sorumsuzca ve sorunsuzca sıyrılıyor ki hayran kaldım doğrusu. Pamuk'un izlediği yol: orta yoldan sağı,solu hatta herkesi anlamaktan geçiyor.

    AŞK

    464 sayfalık bir kitabın sadece 3 günlük olayı anlattığını duysanız belki şaşırırsınız. Evet karakterimiz Kars iline sade ve sadece üç günlüğüne geliyor. KA'nın aşkı diğer aşklara göre biraz garip, çokça ise değişik. İlgisizlik müziğinin içinde yarattığı o koca karmaşanın yine kendi içinde bir büyüsü olduğunu biliyor. Derin bir karamsarlıktan çıkıp kalabalık bir mutluluğa geçiş yapmak için saniyeleri, saliseleri bile uzun saydığı olabiliyor. Yarım kalan bir aşkın içinde meydana getirdiği ukdelerin tamamlanmışlığı onu ürkütmekle kalmıyor olumlu ya da olumsuz her gelişme onu ümitsizliğe itebiliyor. Durmadan içinde aşkla çalan müzikle birlikte ''hayatın, âşık olup mutlu olmanın dışında, birbirleriyle ilişkisiz, anlamsız sıradan bir olaylar dizisi olduğu'' düşüncesini de atamıyordu KA. Aşkın o benzersiz yalnızlık ve yenilgi duygusuna sevkini sağlayan, ruhunun kanamalı odalarında hep bir kaybın mevsimini yaşatan yegane bir duvar buluyor karşısında: kendisi. Evet KA'nın kendisinden öte bir düşmanı yok ne yazık ki.

    Veee evet. Kitabın sağında, solunda, önünde, arkasında hiçbir yerinde gerçek olaylara dayanmadığı yazmıyor. Orhan Pamuk kendisini karakter olarak gizleme ihtiyacı da hissetmiyor ayrıca. Kitabın kurgu olduğu belli ancak yazar o kadar sağlama, yan bilgi ve destekleyici hikayeler anlatıyor ki, acabalarınızla kalakalıyorsunuz. Bence bunun belirtilmesi gerekirdi. Çünkü anlatılanlar Türkiye'nin birçok gerçeğini muhteva etmekle birlikte yaşanmayan şeyler. Dünyanın herhangi bir yerinde bu kitabı okuyanlar bizi muz ülkesi zannedebilir. (Öyle değil miyiz demeyin, o kadar olmadık bence) Bu eksikliğin açıkçası merakımı cezbettiğini de itiraf etmeliyim. Belki gerçekliğe dayanmadığını bilsem sayfaları bu denli hızlı çevirmez, uykularımdan olmazdım.

    DİPNOT: Kuran-ı Kerim'de Allah'ın intiharı yasakladığı yazmıyor. Kitabın birçok yerinde bununla alakalı atıflar var. Nisa suresinin 29.ayetine de yine bakılırsa ''Birbirinizin canına kıymayın'' demektedir.

    Eksiklikleriyle, güzellikleriyle, siyasetiyle, aşkıyla, şüpheleriyle, gerçekliğe yakın anlatımıyla bir kitap daha bitti. Kitabı beğenmekle birlikte OP'un 'yazınsal, edebi' yönü açısından onu tekrar tanımam adına keyifli bir tecrübe oldu. Diğer kitaplarını da alıp okuyacağım. Sevgili Ayşe* nin bu kitabı okumamda etkisi büyük. Ona da teşekkür ediyorum. Unutmadan Orhan Pamuk okumaya Kar ile başlayın :)

    Kitabın bana hissettirdikleriyle alakalı bir şeyler karalamıştım. Bunu da sizinle paylaşmak isterim.

    Sabahın 7’si idi yağan karın büyüsü ıslak adımların çaresizliğini siliyordu. Hızlı adımlarla yürümesi karla olan alakasını azalttığından adımlarını küçülttü ve yavaşladı. Gözlerinde yağan yağmuru bastırmıştı bu büyü. Üstünün ince oluşuna da aldırmadan şehri boydan boya yürümekte kararlıydı. Issız sokaklar kendine tahsis edilmiş bir alan hissi vermekteydi ona. Attığı her adım ardından gelene yeni bir patika yol açıyordu. Üşüyordu. İçinde yanan ateşin har oluşu yetmemişti belli ki. Devam etti yürümeye, daha doğrusu yürümekten çok aramaktı gayesi. Neyi arıyordu nece sonra anladı: Kendini. Birtakım hayalleri beslemiş, büyütmüş, gizliden gizliye istediğini kimselere söyleyemediği, söylemekten utandığı hayallerini birer birer asmıştı bu şehirde. Şimdi esaslı bir vedanın hesaplarını ölçüyordu gözlerinin kısıklığında. Zihni de bu şehir gibi küçülmüş ama karmaşıktı. Yürüyordu, karın şiddetine aldırmadan yürüyordu. İçinde şiddetlenen yağışın tipiye dönmesi adımlarıyla yeryüzünü dövercesine yürümesini emrediyordu. Bir kaç köpek gördü yolda. Sonra insanın azametindeki o koca hiçliğe atıfta bulundu. İnsanoğlu ne anlaşılmaz muamma idi. Derdini açacak kimsesi olmadığı gibi kendine olan saygısını da günbegün yitirdi. Düşünebilmeyi de uzayan giden yollara teslim etti. Artık kaderin, şu basiretsiz hayatını denetleyemediğini en az 1 km önce kabullenmişti. Şehrin ışıkları da bir süre sonra imkanlara teslim olmuştu. Bu şehrin insanlarının 12’den sonra elektriğe ihtiyacı yoktu besbelli. Ne de olsa uzak, ücra bir taşra sıfatına malikti. Ve düşünmenin tekrar harekete geçmesiyle kendini bu şehre benzetti. İçinde şiddetli bir tipi halini almış yağışa ve küçücüklüğüne bakarak varmıştı bu kanıya. Pişmanlıklar, keşkeler gözlerine serildi adeta. Gidecektik, doğu ekspresine binip bu karlı dağları aşıp Ankara’ya gidecektik. Sesimizi, soluğumuzu, en önemlisi de ruhumuzu vareste tutacaktık buralardan. Şimdi nedenlerin o tortusu daha bir birikerek şiddetli bir lav gibi akıyordu Etna’ya nazire edercesine. Bir film şeridi gibi geçip gitti yaşananlar.

    https://www.youtube.com/watch?v=t6C4ZL6GR6Q
  • 28 Aralık 2018'de vizyona giren Aquaman filmine gitmeyi çok istiyordum. Çünkü filmle ilgili duyduklarım beni vizyona girmesini beklediğim filmi izlemeyi beklerken daha da heyecanlandırdı. Olumsuz yorum yok denecek kadar az ve çoğu insan bu filmin DC'nin en iyi yapımları arasında olduğunu söylüyordu. Gerek oyuncu kadrosu gerek hikayesi (ATLANTİS) ile merakla beklediğim filmi bu gün izleme fırsatı buldum ve şimdi sizlere biraz bahsetmek istiyorum.

    Sizin ilgi alanınıza girer mi bilmem ama benim çizgi romandan uyarlanan filmlere merakım bir hayli fazla ve heyecanla gelişmeleri takip ediyorum. Özellikle son yıllarda çıkardığı filmlerle MARVEL'in, sinema sektöründe hızlı bir sıçrayış yaparak liderliğe geçmesi de göz ardı edilecek bir şey değil. Aquaman'da çizigi roman evreninden sinemaya uyarlanmış DC karakterlerinden birisi.

    Gelelim filmimize ve kahramanımızın doğuşuna. Kraliçe Atlanna rolünde oyunculuğuyla ve kariyeriyle göz dolduran, aynı anda zamana meydan okuyan Nicole Kidman(51) var(Bu kadın ya yaşlanmayı unuttu ya da gençlik iksirini buldu da kimseye söylemiyor). Kraliçemiz talihsiz bir şekilde karaya adımını atıyor ve onu kahramanımızın babası olacak kişi karşılıyor. Daha önce karaya ve böyle bir insanlığa adım atmadığı için sudan çıkmış balığa dönen kraliçemiz şaşkınlıkla karışık aşkı yaşıyor. Kendisini kurtaran kişiye her gün daha da tutkuyla bağlanıyor ve kahramanımız bu günlerin meyvesi olarak dünyaya geliyor. Sonra kraliçemizin izi bulunuyor ve ailesini kurtarmak için onları yüreğinde taşıyarak bir ömür terk etmesi gerekiyor. İşte o sahnelerden birisi.
    https://hizliresim.com/nQRWO1
    Kraliçemizin bakışlarında bile -birazdan maraz çıkıcak dağılın diyen bir ifade var. Öyle de oluyor, büyük maraz çıkıyor ve kraliçemizin doğru olanı yapıp ailesinden kopma vakti geliyor. Ve o veda sahnesinden bir kare.
    https://hizliresim.com/dvPGD4
    Bundan sonra olacaklar şu şekilde, kahramanımızın büyümesi ve kendini geliştirmesi. Bunu kendi başına yapmıyor tabii ki. Kötü rollerden alışık olduğumuz Willem Dafoe, Nuidis Vulko rolüyle kahramanımızın eğitmenliğini üstleniyor.
    https://hizliresim.com/P10rdO
    Aquaman'ın gençliğini canlandıran oyuncuyu, Heath Ledger'e (RIP) çok benzettim ve bu, filmi izlerken yüreğime oturdu.

    Film üç kelime ile aksiyon, aksiyon, aksiyon. Şimdiye kadar izlediğim hiçbir DC filmine benzemiyor. Başta durgunluk yok ve film su gibi akıyor. Birbirine çok iyi kenetlenmiş sahneler eşliğinde bazı şakalarla birlikte çok güzel ve çoğu zaman güldüğümüz bir film oldu. Senarist bizi çoğu zaman ters köşe yaptı diyebilirim. Şakalarını ustaca hazırlamış ve hiç ummadığınız yerde ummadığınız şeylerle sonuçlanıyor sahneler. Her sahneyi soluk soluğa izleyeceğiniz, konusu olarak, görsel şov olarak dolu dolu bir film hazırlamışlar ve izleyecek kişileri tatmin edeceğinden eminim. Bunun en büyük sebebi belki de ''Jason Momoa oyunculuğu'' diye bir şey olması. Jestlerin ve mimiklerin, aksiyon sahneleriyle birleşimi ancak bu kadar etkili olabilirdi diyorum.
    https://hizliresim.com/bVrG3G
    Bu bakışı gördüyseniz hemen ordan uzaklaşın çünkü Aquaman yargı dağıtmak üzere demektir. Ve bu bakışı biz çokça gördük filmde. Çöllere de gittik İtalya'ya da. En sevdiğim bölüm de bu oldu diyebilirim. Sicilya'da çekilen bölüm görsel şölenin zirve yaptığı yerdi benim için. Çatılardan da atladık, denizin dibinde alev topuyla da oynadık. Kimsenin olmaz dediğini oldurup gidilmez denen yerlere yelken açtık ve yolumuz Trench Krallığına düştü. Düşmez olaydı. Siz siz olun oraya giderken dikkat edin ve benim gibi boş bulunmayın. Çünkü ordaki canavarlar sizin gibi uysal değil. Örnek:
    https://hizliresim.com/oXj6Po
    Bu yakışıklı arkadaşları kızdırmayı kimse istemez değil mi? Ama varlığınız bile onların kızma sebebi ve duyarlı olup korktukları tek şey ışık. Ahh şu parlak fikirlerimiz olmasa... Trench krallığında filmin en önemli sahnelerini görüyoruz. Ummadığım kadar yakışıklı başka bir yaratık daha var. Filmi izlerken siz tahmin edin ne olduğunu ve güzel birde süpriz. Ordan dönüşümüzse muhteşem oluyor. Başladığımız işin sonunu getiriyoruz ama kahramanımız biraz fikir yardımı alarak yapıyor bunu. Biraz da sevgi gösterisi serpiştiriliyor tabiiki. Filmin posterlerini paylaşmak istiyorum. Ordaki güzellik Atlantis'in kraliçesi Mera rolündeki yıldız Amber Heard..
    https://hizliresim.com/QLap43
    https://hizliresim.com/y6EzAy
    Siz bu delikanlıyı karşınıza almaya cesaret edebilir misiniz? Ben koşarak uzaklaştım film bitince, bana sataşmaması için :)
    Filmde en en sevdiğim oyunculardan birisi daha var ve belirtmeden edemiycem. Atlantisli kabile Xebel'in lideri Nereus rolünde Dolph Lundgren. Kendisi delikanlı abimizdir. Saygıda kusur etmeyiz. Her filmini izleriz.
    https://hizliresim.com/MV0aWg

    Şimdi eleştiri zamanı. Eyyyy DC sen madem böyle harika bir film yapacaktın da neden MARVEL'in pastasından pay kapma çabasına girip, Avengers filmlerine kıyasla Justice League'yi yaptın. Çıkartsana patır patır Flash, Aquaman, Cyborg, Wonder Women 2 yi, milletin ayağını alıştır ondan sonra patlat Justice League'yi. Oyuncuları da filme giderken öğrendi millet. Bu yüzden Batman vs Superman'den sonra 2. hayal kırıklığı oldu. Marvel'in yapıpta senin yapmadığın şey bu ve başarısızlığının en büyük sebeplerinden birisi. Diğer başarısızlık sebebiyse filmlerinde yönetmen koltuğuna oturttuğun kişi'ler ve oyuncu seçimi. Bu filmle biraz da olsa önyargım kırıldı ve DC'nin diğer filmlerini daha keyifle beklemeye koyuldum. Bunun sebebi bu filmin şimdiye kadar izlediğim en iyi DC filmi olması (Batman Kara Şovalye'den sonra. Efsanedir kendisi).

    Bu film olmuş arkadaşlar. Keyifle izleyiniz..
  • En sevdiğim sendrom .
    Literatürde tabiki de böyle bir sendrom yok, sık karşılaştığım bir bakış açısını anlatmak için ben uydurdum Şimdi insanlara ara ara öneriler veriyorum : Diyorum ki kitap oku . Aldığım tepki aynen şu, hiç abartmıyorum: Ooo hocam uçuyorusun, senin kitap fiyatlarından haberin yok sanırım diyor .
    Diyorum ki insan ilişkilerini geliştirmelisin sen Avrupa'da mı yaşıyorsun, burası Türkiye diyor bana .Gözlemlediğim davranış ve düşünce hatalarını anlatıyorum , oh tabi hayat sana güzel , söylemesi kolay diyor.
    Başarıdan bahsediyorum , hocam torpil olmadan o iş olmaz diyor . Ya arkadaş benim babam şoför , taksi şoförü ve hala çalışıyor. Biz dört kardeşiz hepimiz okuduk , çok çabaladık, çok emek verdik .Hiç torpilimiz olmadı torpil yapacak çevremiz yoktu. Tamam ülkemizde torpil yok demiyorum ama çabalar da karşılıksız kalmıyor .Şimdi bir bakış açısı , olumlu olarak ben yada bir başkası ne söylerse söylesin , hep mazeretler hep olumsuzluklar .Çevre elbette etkili ancak sorumluluğun büyük bir kısmı sende .Hep çevreyi suçlayanlardan olma güzel insan 😊

    Beyhan Budak
  • 608 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    "Demek istediğim, "Seninle bir daha asla konuşmayacağım," derken insanın aklına o öğleden sonra gezegeninin istilaya uğrayacağı gelmiyor."

    Of of offff... Kitap bitti ama ben de bittim. Beynim yandı. Şimdi bir cihaz olsam çoktan kısa devre yapardım. Gerçi beynimizin de elektrik ürettiğini düşünürsek evet sanırım yine de kısa devre yapmış olabilirim. Ne diyeceğimi bilemiyorum, dilim tutulmuş durumda... Bu arada muhteşem bir kitap olduğunu söylemiş miydim bilmiyorum.

    Hikaye, olay örgüsü harika, ona kabulüm ama bunlara sahip olurken elinize muhteşem bir eser alıyorsunuz, bunu da söylemeden geçemicem. Hani çok sevdiğiniz bazı kitaplar vardır, onların özel baskıları olur. Onu elinize aldığınızda inanılmaz bir zevk alırsınız, hem merakla bir sonraki sayfaya geçmek için sabırsızlanırsınız hem de elinizden bırakmamak için yavaş yavaş okur, resimler üç boyutluymuş gibi dokunursunuz ya yemin ediyorum aynı hissi yaşattı bana... İnanılmaz bir baskı, inanılmaz bir emek... O yüzden bu kitabın özel bir baskıya ihtiyacı yok, yazarlarımız sağolsun bunun en harika halini bize hazırlamış bile...

    Illuminae benim çok uzun zamandır kütüphanemde sakladığım, inanılmaz büyük reklamlarla ülkemizde basılmış, aslında benim de yurt dışı kitap listesi takiplerimde olan bir bilim-kurgu romanı... Okumayı çok istememe rağmen maalesef fazla popüler olan şeylerden nedense çabuk soğuduğumdan kitabı hevesle almama rağmen bir türlü okumak içimden gelmedi. Bunu düşününce aklıma ilk gelen HP serisi oluyor ve şükrediyorum ki ülkemizde çok popüler olmadan başlamışım okumaya, yoksa kendimi biliyorum ancak şimdi okumuş olurdum seriyi... Neyse konuyu dağıtmayayım ;)

    Illuminae çok başarılı bir bilim-kurgu romanı... Bunu sadece hikaye ve kurgusal olarak sağlamamış yazarlarımız, aynı zamanda da sıra dışı... Kitabımız yapılan görüşmelerin yazılı hale geçirilmiş olan dokümanları, askeri belgeler, mailler, kayıp listeleri, tutanaklar, tıbbi raporlar, chat yazışmaları, kamera gözlem kayıtları, yapay zeka AIDAN'ın çekirdeğinden alınan veriler ve hatta Kaddy'nin günlüğünden alınmış çeşitli kaynaklardan derlenmiş olan bir çok bilgiden oluşuyor. Ortada bir hikayesel anlatım yok. Alışık olduğumuz üzere bir düz yazı türü mantığıyla hazırlanmamış roman, bu da bizi afallatıyor mu? Elbette. Hatta okurken ortalama 100-150 sayfa adapte olmaya çalışarak geçiyor. Ama adaptasyonunuz tamamlandığı an yazarların ne yapmaya çalıştığını anlıyorsunuz. Size bu kurguyu hikayeleştirmek yerine farklı anlatım şekilleri kullanarak kendiniz keşfetmeniz için bir fırsat vermişler. Ve bu kitaptan aldığınız zevki katbekat arttırıyor. Her anlatımın sonunda neyle karşılaşacağınızın merakı ve ondan aldığınız zevkle çeviriyorsunuz sayfaları... Zaten o kadar başarılı illüstrasyon çizimleri varki, sayfalara dokunmadan hissetmeden geçemiyorsunuz.

    Kitapta başlarda benim en çok dikkatimi çeken belli karakterlere odaklanıldığı ve bu nedenle genel çerçevede yaşanılan olaylara ilişkin bilgi edinemiyor oluşumuzdu. Bu genelde ana karakterin bakış açısından anlatılan kitaplarda da yaşanılan bir sorundur. Ama hikaye o kadar farklı kanaldan ve kaynaktan ilerliyorki, yazarlar size bazı şeyleri sorgulatmaya fırsat vermiyor bile... Hatta iyiki böyle olmuş diyorum, yoksa bu kadar yaratıcı ve orijinal bir roman okumuş olamazdım.

    Illuminae'i bana sevdiren diğer bir özelliği ise herkesin olması gerektiği gibi yazılmış olması... Kaddy ve Ezra yaşlarının gereği gibi yaşadıklarının korkularıyla, gerektiğinde cesur ama gereksiz ergen triplerinden uzakta yazılmışlar. AIDAN desek benim efsanem olacak düzeyde kurgulanmış bir Yapay Zeka... Bayılıyorum kendisine!!! İnanın karakterler o kadar inandırıcı geliyorki, okurken bilim-kurgu romanı olmasına rağmen sanki 2575 yılında Alexander'ın koridorlarında gezen, virüslüler tarafından kovalanan, AIDAN ile konuşan ve o çaresizliği yaşayan kendinizmiş gibi hissediyorsunuz.

    Yorumumdan da anlaşılacağı üzere BA-YIL-DIMM bu romana... Kızıl Yükseliş'ten sonra bir kitaba 10 puan vereceğim aklıma gelmezdi ama çok başarılıydı yahu... Bu arada yazarlarımıza sonunu buruk, beni boynu bükük bir şekilde bırakmadan bitirdikleri için teşekkürü bir borç bilirim. Kitabı bitince içime sokasım geldi, öyle sımsıkı sarıldım.

    İyiki başta ne diyeceğimi bilemiyorum yazmışım. Daha ne yazacaksam :) Sonuna kadar tavsiye ederim. Herkese iyi okumalar ;)
  • “Diploman var mı, okul diploman?” dedi.
    “Yok, dedim, okula gidemedim.”
    “Hımmm, demek diploman yok... Öyleyse sana yüksek bir iş vereceğiz...” dedi.
    Aman, nasıl olur, sözümü yanlış anladı sanıp,
    “Hiçbir okuldan diploma almadım...” dedim.
    “İyi ya,” dedi, “diploman yoksa küçük işlere giremezsin,.”
    “Hımmm... Hımmm...” diye diye, bilmem hangi şirketin yönetim kurulu üyeliğini, bilmem ne bankasının bilmem ne üyeliğini, bilmem hangi kurumun bilmem ne işini sayıp hangisini istediğimi sordu.
    “Satılmış, başından savmak için alay mı ediyorsun benimle, ben sana okula gitmedim diyorum...” dedim.
    “Ben de sana bu yüzden büyük işler düşünüyorum ya,” dedi, “hatta vali bile olmak için, hatta elçi bile olmak için diploma gerekmez de, mahalle bekçisi olmaya kalksan diploma ister.”
    Aziz Nesin
    Sayfa 134 - Nesin yayınevi