• O da kadınların çoğu gibi tümüyle başkalarının ruh halinden beslenirdi. Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman aşıktı.
    Stefan Zweig
    Sayfa 33 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Irvin D. Yalom ile çoğu insan gibi Nietzsche Ağladığında ile tanışmıştım. Daha önce böyle bir kitap okumamıştım – psikoterapinin revaçta olmadığı zamanlardı- Psikanalizin doğduğu yıllar Nietzche, Brauer, Freud, bir de yazarın o kendine özgü anlatım tarzıyla birleşince uzun süre etkisinden çıkamayacağınız bir kitapla karşılaşmış oluyordunuz. Divan 'ı okudum sonra- daha farklı- 1980'lerin Amerikan filmleri tarzında- bir kitaptı , ama o da etkiledi beni. Yakın dönemde okuduğum – daha çok hayatının son dönemine gelmiş insanlarla yapılan – terapi hikayelerini anlatan Günübirlik Hayatlar 'ı da bu iki roman kadar vurucu bulmasam da beğendim.

    Aşkın Celladı ve Diğer (9) Psikoterapi Öyküleri de Günübirlik Hayatlar gibi yazarın yaptığı gerçek psikoterapi süreçlerinden oluşmakta. Ondan 25 yıl önce yazılmış tabi. Kitapta kendi deyimiyle “varoluş sancılarıyla cebelleşen” 10 kişinin öyküsü var. Bu 10 hastanın da onayını alarak (ve tabi isimlerini de değiştirerek) yayınlamış kitabını. Ben olsam onay vermezdim aslında. Belki onay alamadığı için bizlere aktaramadığı farklı hikayeler de mevcuttur, kim bilir.

    Uzun bir önsöz var kitabın başında; yazar önce kendi inandığı varoluşsal psikoterapiyi açıklıyor, sonra da öykülerdeki temel problemlere değiniyor. Dil kesinlikle zorlayıcı değil. Zaten Yalom'un bu derece sevilmesinin bir sebebi de en karışık durumları bile okuyucuyu sıkmadan, hikayenin içine katarak anlatabilmesinde gizli. Önsözde psikoterapi açısından önem taşıyan gerçekleri sıralıyor Yalom ve öykülerdeki terapi süreçlerini bu açıdan değerlendiriyor; ölümün kaçınılmazlığı, yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz, nihai yalnızlığımız ve yaşamımızın bir anlamdan yoksun oluşu. Farklı sebeplerle kendine gelen hastaların varoluşun bu gerçekleri ile yüzleşmelerini sağlıyor bir nevi. Tabi burada böyle anlatınca fazla bir şey ifade etmiyor belki ama Yalom o uzun önsözde bile bir şeyleri düşündürtüyor insana. Kalemi çok güçlü ve bunu göstermekten kaçınmıyor hiç Nietzche Ağladığında'da olduğu gibi. Zaten bize kendimizi anlattığı için, öykülerin içine giriveriyoruz biz de hemen.

    Ben de kısa kısa değinirsem hikayelere spoiler olmaz diye düşünüyorum. Çok satan Bir Psikiyatristin Gizli Defteri gibi sadece ilginç olayları toplayıp tedavilerini anlatmamış sonuçta Yalom. Bütün bir psikoterapi sürecini olanca samimiyetiyle, kendi duygu düşüncelerini, yaptığı yanlışları da büyük bir cesaretle ortaya koyarak ve okuyucuyu hiç bir zaman dışarıda bırakmayarak açıklamış. Süreçleri anlatmış yazar ve okutuyor kendini. Ben her hikaye için bir gün ayırdım işin doğrusu. Biraz düşünmek istiyor insan.

    "Aşkın Celladı" kitaptaki ilk terapi süreci. Kendisinden oldukça genç birisine aşık olan yetmiş yaşındaki bir kadın var baş rolde. Yalom tıpkı Dr. House gibi kurcaladıkça kurcalıyor her şeyi ve hikayenin adı gibi bir Cellat oluyor sonuçta. Gerçekten dokunaklı bir öykü.

    "Tecavüz Yasal Olsaydı"da “pis” olarak tabir edebileceğimiz bir hasta var. Kanser hastası ve kafasında kadınlarla beraber olmak dışında bir şey yok. Yalom sonlara doğru olaya “Senin anana bacına yapsalar” şeklinde, Türk modunda yaklaşınca yazarla kendimizi neden bu kadar çok bağdaştırabildiğimizi daha iyi anlıyoruz biraz. Mutlu/mutsuz bir sonla bitiyor bu hikaye de.

    "Şişman Bir Hanım"da yazarımızın şişman kadın nefretini görüyoruz bir parça, hastasıyla birlikte kendisi de tedavi oluyor burada gerçekte. Transfer- konttransfer olayıyla karşılaşıyoruz bu hikayede bolca- hastanın doktordan ya da doktorun hastadan aldığı olumlu/olumsuz duygular ve bunların terapiye olan etkisi diyebiliriz kısaca.

    "Yanlış Çocuk Öldü" isminden de tahmin edilebileceği gibi yıllar önce ölen kızının acılarını hala olanca ağırlıyla yaşayan güçlü bir anneyle ilgili (Hepsini tahmin edemezsiniz tabi:). Diğer hikayelerde olduğu gibi terapi ilerledikçe yapılan kazılardan farklı şeyler de çıkıyor.

    "Benim Başıma Geleceğini Hiç Düşünmemiştim"de bir kaç yıl önce eşini kaybetmiş yaşlı bir kadının çantasının çalınmasıyla su üstüne çıkan çaresizlik sorunu işleniyor.

    "Usulca Gitme"nin ana teması ölüm korkusu. Ama hikaye/terapi öyle başlamıyor tabi. Yaşlı bir adama eski aşk mektuplarını saklaması için Yalom'a vermek istiyor (Bu arada yazarın da halen sakladığı mektuplar olduğunu öğreniyoruz- anlatmıştır herhalde eşine artık)

    "İki Tebessüm"de başka bir doktorla yapılan ortak bir seansta, insanların belli bir olay karşısındaki algılamalarının ne kadar farklı olduğunu görüyoruz. Tüm kitap boyunca süren mükemmel tespitler bu hikayede de devam ediyor, #33202233 ve #33202909 alıntılarında olduğu gibi. Hikayenin sonundaki ufak Flaubert'in Papağanı öyküsüyle gerçekte hiç bir şeyin düşündüğümüz ya da algıladığımız gibi olamayabileceğini hissediyoruz.

    "Üç Açılmamış Mektup"ta kendisine sanal bir korku yaratıp onun içine hapsolan bir adamı tanıyoruz. Burada Yalom'un fazla bir etkisi yok açıkçası. Onca uğraşı sonuçsuz kalıyor ve adam tesadüfi etkenlerle normal hayatına geri dönebiliyor.

    "Terapi'de Tek Eşlilik"de yazarımız hastanın terapi sırasında ortaya çıkan diğer kişiliğine aşık oluyor (Bu hikayeyi hastaya okuttuğunda neler hissetti hiç bilemiyorum açıkçası). Her şeye rağmen hastaya sadık kalıyor ve sonuçta mutlu sona ulaşıyoruz. Ama diğer kadına olan özlemini hikayenin sonunda da vurguluyor Yalom.

    Son hikaye "Sahibini Arayan Düşler"de migrenine sebep olarak seks performansını gören yaşlı bir muhasebeciyle birlikteyiz. Yalom ilerleyen seanslarda farklı bir kişilikle karşılaşıyor kendisiyle rüyalarla haberleşmeye çalışan. Ve terapiyi bu rüyaların üzerinden şekillendiriyor.

    Gerçekten kitap boyunca bir şeylere inandırmaya çalışmıyor sizi Yalom , sadece insana dair bazı hikayeler anlatıyor ve siz de kabul ediyorsunuz bunları. Kendinizden biliyorsunuz çünkü çoğu şeyi. Bence psikoloji, psikiyatri vb. şeylere ilgi duymasanız da alıp okuyun kitabı. Kendinizi tanımanızı ve çevrenizdeki insanlara farklı gözle bakmanızı sağlayabilir belki. İyi pazarlar.
  • Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat kitabında olduğu gibi Zweig kitabın girişinde olayları bize 1. ağızdan anlatmıyor yani ana karakterin ağzından degil, onunla tanışan biri tarafından olay anlatılıyor. Bu kitabı bence sıradanlıktan çıkarıyor çünkü olayın anlatıcısı karakterimizi görüp betimlemesi, bizim gözümüzde canlanmasını sağlıyor. Bu betimlemeyle sanki karakteri biz o mekanda görüp onu inceleyip duyguları ve fiziksel hâli hakkinda tespitler yapmış kadar oluyoruz. Kısacası karakter hakkında okuyucunun izlenimlerde bulunup, onunla gerçek yaşamda tanışıyor havasını vermiş.

    Amok koşucusu Malezya, Endenozya gibi yerlede görülen ilginç bir sarhoşluk, hastalıkmış. Karekterimize göre bir sarhoşluktan daha fazla bir şey, delilik, bir tür insan kudurması, ölümcül, anlamsız bir saplantının krize dönüşmesi hali, bu hicbir alkol zehirlemesiyle kıyaslayanamaz bir durum. Aslında olay adamın teki kafayı çekip sakin bir şekilde dururken birden ayağa kalkıp sokakta önüne gelen canlıyı öldürmesi ve kimsenin onu durduramaması onu tek durduracak şeyin ise ölüm olmasıdır. "Kadının benim odama girişinden itibaren, varoluşumu geride birakmis ve boşluğa doğru bir Amok koşusuna başlamıştım.." işte karakterimizde kendini bir Amok koşucusuna benzetir. Bir elde edememişlik, bir eksiklik var, yasadıgı duygu saplantıya dönüşür. Yaptıgı işin ne kadar aptalca ve sacma olduğunu düşünsede bir amok koşucusu ne yaptığını bilmez boş gözlerle koşar, nereye koştuğunu bilmez... Karakterin yaşadığı psikolojik duygular son noktasına kadar okuyucuya hissetirmis. Zweig acaba doktor muydu diyeceğiniz bir eser, doktorların yaşadığı o psikolojiyi hissetmek için okuyun.
  • Kabuk Adam Aslı Erdoğan'ın ilk kitabı, roman, kısa roman, uzun öykü ya da novella olarak nitelendirilebilir. Kahramanı,tıpkı yazarın zamanında yaptığı gibi, yurt dışında fizik eğitimine devam eden ve bırakmayı düşünen genç bir kadın. Zaten birinci tekil şahıs açısından anlatıldığı için, ismini öğrenmiyoruz hiç. Böyle olunca da yazarın kendi hayatından esinlendiği fikri kitabın başından itibaren hiç aklımızdan çıkmıyor. Bir de, yazılan ilk roman hep yazardan bir şeyler taşır, diye bir söz hatırlıyorum hayal meyal. Acaba Aslı Erdoğan'ın da bir kabuk adamı var mı, bunlar bir şekilde gerçekten yaşandı mı, gibi fuzuli şeyleri bırakarak romana başlayalım isterseniz.

    #9835497 , vurucu cümlesiyle başlıyor kitap. Kitap boyunca bir çok güzel cümle var bunun gibi. Okyanus betimlemeleri, korkusunu anlattığı yerler, güzel tespitler ya da tek tek anlatmayayım, kitap içinde bir çok yerde nasıl da güzel yazmış diyeceğiniz cümleler var. Burada kişisel bir görüşümü belirtmeden geçemeyeceğim. Mesela #18910045 , bunun gibi güzel betimlemelerle dolu kitap. Yazar kelimeleri gerçekten usta bir silahşörün tabancasını kullandığı gibi kullanıyor. Alıntılar da gösteriyor bunu kitaptan yapılan. Ama ben sıkılıyorum bir süre sonra bunlardan. “Aa, ne kadar güzel, aa bu da güzel, evet bu da güzel” cümleleri sonsuza kadar gidemiyor bende ne yazık ki. Belki de Nazan Bekiroğlu'nun kitabından bu kadar kolay sıkılmamım sebebi de budur. Kıyaslamıyorum kat'iyen, farklı kulvarlar. Ama hikayelerde değer arttıran bir öge olan bu metaforlar, romana gelince güzel ayrıntılar olmaktan öteye gidemiyor bence.

    Biraz spoiler olacak haliyle, herkesin bu kadar beğendiği bir kitaba neden uzak kaldığımı başka türlü açıklayamam çünkü. Yazarımız, ya da kahramanımız, yurt dışında geçirdiği bunaltıcı fizik eğitimin bir bölümünde (yüksek lisans ya da doktora bilmiyorum), Karayiplerde küçük bir Amerikan adasındaki yaz seminerlerine balıklama atlıyor, ortamdan bir nebze uzaklaşmak için. Kendisi tam anlamıyla asi bir kadın. Kötü bir çocukluk geçirmiş, tecavüze uğramış daha sonra, intihar girişiminde bulunmuş. Adadaki lüks bir otelde başlıyor eğitimlere ve burasının da disiplin açısından, okuldan çok da farklı olmadığını anlıyor. (Bkz: #13047514)

    İlk kısımlardaki ana tema, kahramanımızın korkunç geçmişi (ki ayrıntılarını öğrendiğimizde okuduğumuz bir çok kitaba göre yavan kalıyor), umutsuzluğu, bıkkınlığı ve kabuk adamın hayatına kattığı korku, huzur, büyü ve bilinmezlik karışımı bir şeyler. Otuzuncu sayfaya kadar acaba nasıl birisi bu kabuk adam beklentisine giriyoruz, hemen hemen her sayfada kendisi yaratıyor yazarın bu beklentiyi. Olabilecek en karanlık aynı zamanda en romantik olayların oluşmasını bekliyoruz.

    Dediğim gibi kitabın başında "bir adam tanıdım, hayatım değişti" tarzı var hep ve biz de o adamı tanımaya başlıyoruz nihayet, kısa boylu, çirkin, meteliğe kurşun atan bir deniz kabuğu satıcısı bu adam (Kabuk Adam). Geçmişinde bir çok karanlık şey var (ki öğrenince bu karanlık şeyler de biraz yavan geldi bana). Kahramanımız (yazar dememeye özen gösteriyorum) iyi niyetli bir Türk olduğu için ilgi gösteriyor bu adama, adam da aşık oluyor hemen kendisine anladığım kadarıyla. Ama kahramanımız anlayamıyor tam, sürekli bir korku içinde. Bir şeyler hissediyor adama karşı- ne olduğunu anlayamıyor ama, dehşet de var içinde tutku da. Hatta tecavüze uğrayacağını veya öldürüleceğini bile bile adamı takip ediyor. Bunların hiçbiri olmuyor ama. Bir de kitabın başından sonuna kadar adanın aşırı tehlikeli bir yer olduğunu vurguluyor yazar ama nedense kitapta herhangi bir cinayet kavga, tecavüz ya da başka bir adli olay gerçekleşmiyor.

    Neyse cesur kahramanımız, kabuk adam kendisine herhangi bir saldırıda bulunmayınca adama daha bir ısınıyor, bir nevi aşık oluyor ama bilmiyor ne olduğunu aslında. Kabuk adam göze girmek için her şeyi denese de arkadaş olmanın ötesine geçemiyor. İçini döküyor kızımız adama, ama birlikte olamayacağını da söylüyor.

    Adadan gidene kadar ara sıra görüşüyorlar. Bu arada iki-üç adalıyla daha birlikte oluyor kahramanımız, cinsel birliktelik değil ama. Yaşadığı tecavüz dolayısıyla bu hislerinin köreldiğini söylüyor kahramanımız, ara sıra bazı uyanışlar yaşasa da.
    Adadan ayrılana kadar bir çok tehlikeli ortama giriyor fizikçi, yazar, asi kızımız ve ayrılmadan önce kabuk adamı istemeden de olsa aşağılıyor. Sonra da ben ne yaptım diye kendini bırakıyor tamamen, fiziği bırakıyor, adamı idol haline getiriyor ve bitiyor kitap.

    Kötü bir kitap değil kesinlikle, akıcı, kolay okunuyor, çarpıcı tespitler, mükemmel betimlemeler, bizim hikaye etkinliğimizdeki gibi bir kaybediş var. Kabuk adamdan çok kendini kaybediyor ama yazar. Kitabı adeta yaşadıklarını söylüyorlar bazı okurlar, ben aynı şeyleri hisedemedim ama. Kahramanı hayatın sillesini yemiş bir kadın olarak da görebilirdim şımarık bir kız olarak da. Nedense ben ikincisini tercih ettim. Yeterince samimi gelmedi bana yazar bilmiyorum neden. Erkek olduğumdan, duygusuz olduğumdan , ya da bir çok sebepten olabilir. Zaten diğer incelemelere baktığımda kendimden utandım biraz, bu insanların gördüğü şeyleri ben neden anlayamadım diye.

    Belki de doğru zaman olmayabilir. Bazen doğru anlarda Kapital bile içinizdeki duyguları alt üst edebilir, bazen de ne bileyim "Eternal Sunshine" gibi bir film akşam haberleri sıkıclığı yaratabilir. Her şey doğru zamanla, doğru anla ilgili. Aşk da böyle bir şey belki. Kahramanımız da uygun ruh halinde olmasa, doğru anı yakalamasa belki sadece başka bir Karayipli olarak kalacaktı kabuk adam hatırlamayacağı.

    Neyse uzun ve karışık bir yazı oldu. Kafam da karışık. Bazılarının dediği gibi yazarı Oğuz Atay'la kıyaslayamam kesinlikle.Ama gözümü de karartmadım. Mucizevi Mandarin'i okurum gibi geliyor ileride, hikaye yazarlığına daha fazla uyum sağlayabilirim Aslı Erdoğan'ın belki. Sadece buradaki incelemelerin çoğuna hakim olan, başkalaşma, yabancılaşma, kendini yeniden bulma ve binlerce duyguyu uyandırmadı bende bu kitap.Umarım sizde uyandırır.

    Bir de bir etkinlik vardı, kadın yazarlarla ilgili, oraya dahil edecektim. Kaybolmuş galiba, ayın temasına uyup o da. Devam ettirmek isteyen varsa etkinliği haber verirse sevinirim:)
  • İRANLI AZİZ NESİN ...

    Zaman yetersizliğinden ötürü birbiri ardına yazmak zorunda kaldığım incelemeler kervanından bir kez daha merhabalar pek sevgili kabak çiçekleri ve işsizlik müdavimleri =)) Zamanımız kısıtlı o yüzden hemen girizgah yapalım ..

    Konu oldukça hassas .. Pek istemiyorum bunları yazayım ... Bir kısım arkadaşımız belki bana kızacak ve sertçe eleştirecektir .. Kendilerince haklılar mıdır ? Belki evet belki hayır .. Önemli olan doğru düzgün tartışabilmek .Seviyeyi korumak ..

    Öncelikle istiyorum ki yazardan başlayayım .. Sadık Hidayet tabiri caizse elit ve kalburüstü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş .. Ebeveynlerimiz gibi doğup büyüyeceğimiz toprakları da seçme hakkına sahip değiliz .. Bu bağlamda kendisi de hayata 5-0 yenik başlayan bir şahıs.. 1903' te İran' da doğmuş olmasına karşın varlıklı ailesi vasıtasıyla eğitimine yurtdışında , Avrupa ' da devam etmiş ..Belçika ve Fransa ' da yaşamış .. Yazım hayatına dair ilk deneyimleri de yanlış hatırlamıyorsam Fransa ' da vuku bulmuş.Ondan öncesinde dişçilik ve mühendisliğe ilgi duymuş ama kesmemiş olacak ki sonrasında yazarlığa yönelmiş .. Anton Çehov (buraya çok dikkat!!) , E.A. Poe ve Kafka ile ilgilenmiş ..İran mitleri ve folkunu araştırmış.. Beethoven ve Çaykovski seviyor ki bu romantik erayı kendine yakın bulduğunun bir göstergesi..Sürekli tekrar eden intihar girişimlerinin altında yatan sebeplere dair bir ipucu olabilir bizlere ..Beethoven da bir dahi olarak yaşamış bir fani gibi ölmüştü.. O da bir dönem intiharı seçti..Pek tabii sebep sonuç ilişkisinde bağdaştırılamaz belki ama niçin seviyor olduğu , kendine niçin bu denli yakın gördüğü bence çok açık ..Anton Çehov ' un Martı' sını da aklınıza getirin .. İntihar olgusu salt kendinden kaynaklı değil ama çevresinde uğraştığı işlerden hep bir iz bırakmış ona .. Afyon bağımlılığını da eklersek sonuç sanırım ki hiçbirinizi şaşırtmaz .. Bu kadar bio verdiğin yeter artık sadede gel kardeşim diyenler ..

    Etkinlik kapsamında Sadık Hidayet' in ilk okuduğum kitabıydı Hacı Ağa..İlk 30 - 35 sayfa sonrasında birşeyler oldu ..Kitap resmen şaha kalktı ... Sanırsın bir Aziz Nesin kitabı okuyorum .. O denli zevk aldım ki bitirip 2 kere daha okudum .. Tespitler , çıkarımlar ve verilen örnekler o denli nokta atışı ki anlatamam .. Sanki Aziz Nesin yazmış bu öyküyü de al demiş sen yayınla arkadaş.. O derece ikizi .. Sanırım bu kitabı Avrupa dönüşü memleketindeyken yazmış Sadık Hidayet.. Ve ülkesinin geri kalmasının sebebi olarak gördüğü monarşik düzenle, bu kitaba konu olan HACI AĞALARI yani ruhban sınıfını kıyasıya eleştirmiş .. Niçin ruhban sınıfı diyorum ? Çünkü islamiyette ruhban sınıfı yoktur ..İslam dininde kulun kula üstünlüğü yoktur .. Üstünlük ancak ve ancak TAKVADADIR.. işte burda yine zurna konçertosunun kürdi peşrev allegro resitaline tırmandığı dönemece geliyoruz .. Nasıl kuruluyor bu üstünlük dediğim anda Hacı Ağalar devreye giriyor .. Dedim ya Aziz Nesin okudum sanki diye .. Kimdi onun ustam dediği isim ? ANTON ÇEHOV!! Neyle uğraştı o? En azılı düşmanları , ona en çok saldıranlar kimlerdi ? Onu yakmaya çalışanlar ? Alın o tayfayı koyun bu novellanın içine zerre sırıtırsa gel yanıma .. Bu o kadar öyleki , 2. dünya savaşı sırasında Türkiye' nin almanlardan yana olmasını isteyen sarıklı cübbeli hocalara varıncaya dek aynı yahu!!! Paralel evren desen bu denli benzemez .. Okurken baya güldüm ..Kah acı acı , kah katıla katıla gözümden yaş gelinceye dek ( özellikle basurla yollarının kesiştiği dönemler canımdan can aldı ) .

    Bakın Mine Söğüt bir röportajında ne diyor ..

    "İnsanların hayatını dini referanslarla düzenlemeyi düşünüyorsanız onlara büyük korkular aşılamanız gerekir. Tabii korku da çok büyük bir güç.. Böylelikle kadınları ve çocukları ve aslında erkekleri de korkutarak çok silik , çok aşşağıya düşmüş bir toplum yaratırsınız ."

    Kim bunu yapanlar ? Efendim ? Demek gelmedi aklına .. Peki devam edelim ...Bakın ne diyor Yaşar Nuri Öztürk ...

    "Yobazlık, kendini geliştirip büyütmek yerine, dini "YOZLAŞTIRIP" küçültmeyi yeğleyen hasta psikolojilerin dışa vurumudur."

    "Allah ile aldatanların gerçek Tanrısı paradır, maldır, dünyalıktır."

    Yine mi tık yok ? Friedrich Nietzsche ile devam edelim ..

    "Kim namus ve ahlâk şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o' dur."



    Şu 4 cümleyi bir araya getirdiğinde KARŞISINDA BELİREN kesişim kümesidir işte Hacı Ağalar .. Ne demiş onlar için Mevlana ;

    "İslamı yobazlardan koruyun, aksi takdirde dünyayı İslamdan koruyun."

    Biz yakından tanıyor muyuz onları bilemem =) Cevabı size bırakıyorum ! Etkinliğe beni de dahil eden sevgili NigRa ' a ve https://1000kitap.com/mahmutcayir ' a da bu vesileyle teşekkürlerimi iletiyorum ..

    Hacı Ağalar için gelsin : İsveç' te var 4 ÇİYAN !!

    https://www.youtube.com/watch?v=Z3bWi6CmziM
  • Bu kitabı belki de yıllar sonra okuyacaktım, İgnazio olmasaydı tabii. Gözlerindeki Canavar sayesinde haberim oldu bu kitaptan, yalan yok.

    Ve merak ettim, okumak istedim. Gerçekten de değerli bir kitapmış onu fark ettim. Tekrar tekrar okumam gerektiğini hissediyorum. Bu kitabı okumamı sağlayan yazara teşekkür ediyorum.

    Yazılırken Prens'lerden, yapmaları gereken düzenlemelerden, nasıl bir strateji izlemeleri gerektiğinden bahsediyor ama bana göre bu tavsiyelerin hepsi şu an bile kullanılabilir. Gerçi çoğu kişi için de böyledir, eminim.

    Ben bir kaç ders çıkardım ve şunu da söylemeden geçemeyeceğim, dipnotlar beni bitirdi. Tarih'le bu kadar içli dışlı olmadığım için bahsedilen prenslere --krallara dair bir fikrim yoktu ve sürekli dipnotlara bakmak zorunda kalıyordum. Neyse, yine de okudum. Tekrar okumayı düşünüyorum, bir kere okumak yeterli değil. Eminim gözden kaçırdığım bir ders vardır.

    Kitapta geçen 'Hiç de dostun olmayan her zaman senden taraf tutmadan kalmanı isteyecek, dostun ise kendi yanında vuruşmanı dileyecektir.' cümlesi o kadar anlamlı ki, şu an hala böyle bir şey olduğu için belki de. Dünyanın o belli düzeni, kalıbı asla değişmiyor ve bunu gösteren cümlelerden sadece birisi bu.

    Mesela prensin 'bakanlarını', 'arkadaşlar' olarak düşündüm çoğu yerde. Bana göre tam yerine oturdu.

    'Dalkavuklardan Nasıl Kaçılacağı' diye bir başlık var, o başlık benim için çok önemli. Şu an hala var olan görünmez dalkavuklardan korunmak için gayet yararlı bir bölüm.

    -Her şeyden haberi olmalı ve onların da görüşlerini almalıdır; ama sonra kendi kafasına göre düşünüp karar vermelidir.- cümlesi beni gülümsetti. Ben de böyle yaparım çünkü, yapardım gerçi, şu an böyle bir şey yapacak ortamım pek olmuyor ama bu hareketimin doğru olduğunu görmek beni mutlu etti.

    Aldığım kararlar doğrultusunda inatla hareket etmem gerektiğini yazıyordu. Gerçi bunu prens için söylemiş ama ben kendi üstüme aldım çoğu şeyi. Öyle yapıyordum, bu kitaptan sonra daha kararlı olacağımın farkındayım.

    -Sevilmekten çok korkulmak bence çok daha güvenlidir. Çünkü insanlar hakkında genelde şu söylenebilir; Nankör, değişken, içten pazarlıklı, korkak ve çıkarcıdırlar.- (Son cümlede yazanları okuyunca insanların hala değişmediğini gördüm. Biliyordum tabii ki ama okuyunca farkındalık bir başka oluyor.)
    -Onlara iyilik ettiğin sürece hepsi seninledir.- yazıyor, adam o kadar iyi tespitler yapmış ki... Durup düşününce gerçekten yoğun bir emek verildiği belli.

    -Ama insanlar sakınmasızca bir işe başladılar mı iyinin tadına bakarken altta yatan zehiri fark etmezler.-
    Farkına varmalarını sağlamak için dilimi boşu boşuna yormama kararı almıştım zaten, herkes kafasının dikine gidiyor. Bir şeyin yanlış olduğunu anlamaları için kendileri bizzat yaşamak zorundalar. Her neyse...

    Daha fazla yazabilirim ama tekrar okuduğumda bu yazdıklarımı değiştireceğimi düşündüğüm için burada bitiriyorum.

    Farkındalık yaratmak için gerçekten okunması gereken bir kitap.