• Sürekli ülkedeki kitap okunma oranlarından şikayet edilirken bir yandan da kitap, dergi ve gazete fiyatlarını sürekli artırmak gerçekten çok garip bir hareket. Bugün de e-kitap ve e-dergilere uygulanan KDV oranı artırılmış. Bence devletin eğitimle ve okumayla ilgili olan her şeyden vergiyi komple kaldırması lazım. Fazla hayalcilik değil bu, örnekleri dünyada var.
  • Oldukça soğuk ve sakin bir sabah, buzlu yollar – ben görmedim ama, öyleymiş. Karanlık bir gökyüzü. Evet başka bir sabah başka bir hayattan- burada ben her sabah yeni bir hayata uyanırım desem güzel bir başlangıç olurdu bir bilimkurgu ya da felsefe hatta kişisel gelişim kitabı için, ama anlamam hiçbirinden- ben her sabah yeni bir hayata uyanırım normalde. Ama bu sabah öyle değil, sadece yeni değil olmaması gereken bir varlık var yanımda. Bazıları onu heyula diye adlandırıyor, neden bilmem – dille aram çok iyi değil normalde. Neyse ben ortamdaki karamsar havayı dağıtmak için Hayriye diyeyim ona. İnsan sabah uyanınca, hatta yeni bir hayata uyanacağını bilip de uyanınca yanında bir Hayriye görmesi hiç de hoş bir şey olmuyor. Gerçi bir an eski günlerimi andırmadı değil, eskiden her uyandığımda yanımda biri olurdu, o zamanlar daha dalga geçmiyordum hayatlarla. Ama bu Hayriye bambaşka bir şeydi doğrusu. Şu anımı böyle yaşıyorsam - ki çoktan geçti o bahsettiğim an- ona borçluyum her şeyi. Neyse muallaklığı bırakayım da bugüne dönelim tekrar. Sabah kahvaltımı Hayriye ile yaptım mecburen. Beceremiyordu Donut yapmayı, ben de beceremem, sevmem de zaten, neden ısrar ettim bilmiyorum – eski den kalma bir hayal sanki. Bir ara Heyulanın – pardon Hayriye’nin , heyecan yapmanıza gerek yok- çayına şeker koymadığını fark ettim. Hemen aklıma “dünyada sevgimi anlatabilecek kadar çay yok” dizesi/cümlesi (her neyse işte o) geldi. Ama basit bir insandım ben ve daha bir demlik çay vardı. "Hayriye", dedim kırk yıllık hayat arkadaşım gibi – hayat arkadaşlığına önem veririm bu arada, hayat arkadaşlarımın hemen hepsini kendime ait özel bir kutuda saklıyorum, birisini henüz ele geçiremedim ama- "Hayriye", dedim "evet, ne zaman düşündün şekeri bırakmayı." İşte o anda gökyüzü karardı, sabah soğudu ve sakinleşti , yolların buzlu olduğunu söyledi insanlar (ben görmemiştim oysa) ve Hayriye konuştu dünyada başka bir söz söylenmemiş gibi. "İnsan alışınca çayın tadı daha bir güzel geliyormuş ama" dedi tüm korkularımın kaynağı. Onu sormamıştım oysa, "Onu sormadım" dedim, "ne zaman"- ne zaman anlayacaktı bilmiyorum- "ne zaman bıraktın şekeri? " Elindeki şekeri sessizce masaya bıraktı, bir pot kırdığının farkındaydı. "Bence daha fazla konuşmayalım" dedi, "anın görkemini bozmaya hiç gerek yok. Zaten insan hayatında kaç defa böyle bir anı yaşar ki?" Bu cümlelerde kafama yatmayan bir şeyler vardı. Bir kere insan değildi Hayriye, ne olduğunu bilecek kadar da dolu değildi benim kelime dağarcığım. An da mükemmel değildi , an kelimesinin iki defa kullanılması da. Üstelik ben de, her gün yeni bir hayata uyanan birisi olarak, yeterince uzak değildim konuya. Bir şey diyecek oldum, karşı çıkmak istedim, kavgayı düşündüm , isyan edecekken tam "Sus" dedi karşımdaki tabiat harikası. "Her şeyin farkındayım, yeni şeyler bunlar senin için, ama o eski günlerin geçti, bak bugün hava da soğudu. Kar bile yağabilir, ömrü hayatında kaç defa karı gördün ki sen?" Bir açıdan haklıydı, ama o açıdan bakmamaya karar vermiştim en başta. "Kar"dedim, "bazılarımız için bir kitaptan çok daha fazlasıdır, söyle Hayriye , neden şimdi, neden ben, zamanım geldi mi yoksa?" "Hayır" dedi yedi düvelin en biçimsiz olanı, "hayır sadece donut istemiştim küçük bir parça." Böyle dedi ve ağladı masallardaki kurt sürüsünün yalnız lideri gibi. Hani bilirsiniz, o kimse bakmadığı zamanlar için için ağlayan deli ve dişi kurt. Çok utanmıştım, aynı zamanda üzülmüştüm de. Sadece bir parça donut için bile olsa hayatıma giren bu Habalettu – yok kelimelerle aram- için düşündüğüm şeyleri düşününce durakladım biraz, "Bekle" dedim. Kafamı toparlamam gerekiyordu, evet, düşündüklerimi çözümledim ve tekrar "Bekle" dedim Hayriye’ye. Hemen mutfak kapısından dışarı çıkarak sakin ama endişeli adımlarla salondaki ceviz ağacından imal edilmiş kahverengi fiskosun üzerinde buluna o eski kırmızı çevirmeli telefona gittim, yanında duran cep telefonumdan eski bir dostumu aradım, farklı bir hayata uyandığım için ulaşamadım haliyle. "Ulaşamadım" , dedim neden sonra Hayriye’ye. "Neden sonra değil mi," dedi Hayriye, "ben de çok severim kullanmasını. İnsanı biraz havalı gösteriyor." "Ama sen insan değilsin ki" diye üzdüm yine Hayriye’yi. Farkındaydı insan olmadığının ama bunu duymak yine de üzüyordu onu. Yoktu yapacak bir şey, o da benim kadar biliyordu bu hayatta ikimize yer olmadığını. Belki başka bir hayatta" dedi Hayriye, "başka bir sabah seninle donut yiyebiliriz, kimse de karışmaz bize." "Hep böyle mi olmak zorunda"diye bağırdım arkasından. Anlamadı tabi neden oraya geçtiğimi, bana doğru döndü, "Her yeni hayat zorluklarıyla birlikte gelir, bize düşen bu zorlukları sevgi ile birer birer yok etmektir" dedi ve o an benim için bitti. Hayriye’yi sevmediğim insanların olduğu kutuya attım işim bitince. Sabah da bitmişti, karanlık soğuk ve sakinlik devam ediyordu. Kar bile yağabilirdi. Başka bir hayata başlamak için önümde 22 saat vardı. En sevdiğim gri kazağımı giyip dışarı çıktım. Başlangıçlar hep böyle oluyordu, gri kazağım ve dışarısı. Önüme ilk gelen Hint Mutfağına girdim, beğenmedim ama restoranın olduğu yere geçip bir kutu donut ısmarladım sonra. Hak etmiştim çünkü.

    https://www.youtube.com/watch?v=BXJcBXkGnHY
  • Ama bir grup insanı bir araya getirip de konuşmalarına izin vermemek sosyalik değil Bence.
  • Onunla birlikte olmak bir şenliktir, inanın. Daha yirmisinde kırkına varmış bir "yürek bekçisi", kırkında da yirmisinde kalabilir çünkü. Gerçi kendisi bu mucizeyi oldukça bilimdışı bir yönteme bağlıyor: "Birlikte içki içelim. Çünkü her damla rakıda daha çok büyüdük bizler," diyor ama ben her damla rakıda daha çok küçülenleri de gördüm Nedimciğim. Sağol da, asıl açıklama bu değil bence.
  • Sait Faik'i okuyanlar bilir. Edebiyatımızın en mükemmel kısa öykü yazarıdır. En mükemmel diyoruz çünkü onun seviyesinin üstünde başka biri yok bence. Bir adam düşünün gördüğü her olayı , kişiyi ve mekanı harmanlayıp akıcı bir şekilde okunan bir öyküye çevirsin.

    Ama ben bu kitabı alırken yine diğer kitapları gibi kısa öyküler beklerken gelin görün ki bambaşka bir havada geçen tek öykü karşıladı beni. Diğer kısa öykülerinden çok farklı bir havası vardı. Tabii yine o yazarın alışagelmiş betimlemeleri mevcuttu.Lakin havası başka yerden esiyordu.

    Hikayemizin ana karakteri Nevin ablamız belki de çoğumuzun olmak istediği kişidir. Şu ömrümüzde kırılmayan bir ana ön yargı var. Nedir ? Toplumun koyduğu kurallara göre yaşamak.
    Toplumun istediği gibi konuşmak , giyinmek ve uygun gördüğü gibi davranmak. Yani kısaca El âlem ne söyler?.
    Nevin ablamız bu ön yargıyı kırmış bir şekilde yaşıyor. Tabi dedik ya toplum işte bu seferde cezayı kesiyor.Milletin ağzı çorba değil ki süzesin ? Torba mıydı Yoksa ? ;)

    Ablamızın kalıpların dışına çıkması ve bu kirlenmiş insanlıktan bir tık daha sevgi dolu olması ona çok şey kaybettirmiştir.Saadet arayışı onu aslında kayıplara doğru itmiştir. Aslında bakarsanız hepimiz çoğu zaman mutluluğu arıyoruz bulamıyoruz sonra mutluluk diyor ki beni arayanlara gidiyim ama gel gör ki biz ararken yorulmuşuz ve kayıplara karışmışız. Biz mi mutluluğu arıyoruz yoksa mutluluk mu bizi ?
    Böyle bir kısır döngü içerisindeyiz şu hayatta. Hayatımız bu döngüyle yitip gitmesin hayatımıza birileri girer içine eder. Ona verdiğimiz değeri kullanır sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip gider seni o sana göre çaresi olmayan çaresizlikle bırakır. Önemli olan ne mi ? Çaresiz olmadığını kendini inandırmak ve Kayıplara karışmamak..

    Ve son olarak ben bu kitapla birlikte Sayın Üstad Sait Faik Abasıyanık'a abayı yaktım...
  • Bu kitap cidden güzel, yani kötü bir kitap değil. Ama serinin kalanında Katniss'in Gale ve Peeta arasındaki kararsızlıkları başlıyor. Bence bu kitapta bu kararsızlık tamamen bitmeliydi ve diğer kitaplar politik olayları ele alınmalıydı.
  • Hayır,sevgin çoksa da büyük değil o kadar,
    Benim kendi aşkımdır vermeyen uyku durak,
    Işte öz sevgim, dirlik duzenligimi bozar
    Senin uğruna bana hep nöbet tutturarak.
    Ben bekçinim,sen başka yerlerde uyanıksın:
    Benden uzaksın, sana başkaları çok yakın.

    W.Shakespeare'ın aşık olduğu kadına yaptığı sitemin son iki satırına dikkatle tekrar okumanızı isterimmuazzam bir izah değilmi. Kaç defa tekrarladm bilmiyorum. Yeryüzünde yaşamış bu harika kişilikleri eserlerinden tanımaya çalışmak bence heyecan verici.Umarım abartmıyorumdur .Tavsiye ederim ..