• https://odatv.com/...ardi-29091907_m.html

    “Bana bu yazıyı yazdıran kadın hakları mücadelesinin önemli isimlerinden biri olan Nezihe Muhiddin’in hayatını anlatan “Kadın Olmanın Günahı” adlı belgesel filme gelelim. Önce Cumhuriyet neferi bir kadını alıp Cumhuriyet nefretine özne yapan bu filmi iki cümleyle şöyle özetleyeyim: “Cumhuriyet’i kuranlar onca işi gücü bırakıp Nezihe Muhiddin’i yok etmeye çalışmışlar. O arada da nasıl olmuşsa kadınlar haklarını almışlar!”

    Filmde Nezihe Muhiddin’in hayatı anlatılmaya çalışılırken ülkemizdeki kadın hakları süreci de işleniyor. Bence 2016 yılında vizyona giren ve İngiltere'de kadınların oy kullanma haklarını elde etmek için verdiği mücadeleyi anlatan “Suffragette” filminden esinlenilmiş gibi de görünüyor. O filmde İngiliz kadınlarının başına gelenler bile bizim şanslı olduğumuzu ortaya koyar ama nedense çok çileler çekildiği anlatılmak istenmiş herhalde. Bizim filmde de gerçekler olsaydı iyi olurdu tabii. “Suffragette”in sonunda ülkelerin ne zaman kadınlara siyasi haklarını verdiğini yazan akışı da buraya koyuyorum, gerçek orada duruyor.



    Bizim filmde kadın hakları süreci nasıl mı anlatılıyor? Anlatayım:

    *Bir cümleyle “kadınlar seçme seçilme hakkını elde ettiler” deniyor ama nasıl olmuş belli değil. Çünkü filme göre devlet Nezihe Muhiddin’i ezmeye çalışmakla o kadar meşgul ki, ne ara ve nasıl haklar kazanılıyor, öğrenemiyoruz.

    *Filmde Osmanlı döneminde çıkan kadın dergileri, kadın derneklerinden örnekler veriliyor ama Cumhuriyet kurulduktan sonra adeta bu işler bitmiş. Örneğin; “Ana”, “Ev-İş”, “Türk Kadını”,“Kadın Sesi”, “Kadın Gazetesi”, “Kadın Dünyası”, “Hanımeli” gibi gazete ve dergilerin adları yok. “Asri Kadınlar Cemiyeti" ve “Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi”nin Kurtuluş Savaşı sırasında ordu için her türlü ihtiyaçları toplamak, yaralılara yardım etmek gibi çalışmalarını da öğrenemiyoruz. O nedenle Hilal-i Ahmer’in Cumhuriyet’in ilanından sonra da toplumun ilerlemesi için çalışmalarına devam ettiğini zaten bilemiyoruz.



    *Kadınlar önce Kadınlar Fırkası'nı kuruyorlar, ancak parti olarak kurulma istekleri reddedildi deniyor, doğru. Ancak o sırada henüz ülkede hiçbir parti yok. O nedenle Fırka, Nezihe Muhiddin önderliğinde Türk Kadınlar Birliği olarak yoluna devam ediyor. Bu sürece de kısaca bakalım:

    1923 Haziran’ında evvela “Kadınlar Halk Fırkası” kuruluyor. Kurucuları arasında Nezihe Muhiddin, Nimet Remide, Latife Bekir, Şükufe Nihal gibi isimler yer alıyor. Her ne kadar adı fırka ise de Kadınlar Halk Fırkası’nın ana amacı başlangıçta siyasi nitelik taşımıyor. Öncelikle toplumsallaşma ve eğitimin gerekli olduğu, siyasi hakların er ya da geç kazanılacağı düşünülüyor. Şükufe Nihal açıklamalarında eninde sonunda kendi temsilcilerini Meclis’te göreceklerini düşündüğünü söylüyor. O dönem tüm ulusu kapsayacak tek bir fırka oluşturulması planlanıyor, o da Halk Fırkası. Bu sebeple Kadınlar Halk Fırkası Ankara’nın onayını alamıyor. 7 Şubat 1924 tarihinde, Nezihe Muhiddin öncülüğünde fırka Türk Kadınlar Birliği oluyor. Birliğin amacı, kadınları fikri, içtimai ve siyasi alanda yükseltmek. Türk Kadınlar Birliği, ayrıca “Türk Kadın Yolu” isminde bir dergi çıkarıyor, derginin editörü de Nezihe Muhiddin. Kadınların düşünsel ve sosyal alanlarda yetiştirilmesi, dul, kimsesiz kadınlara yardım edilmesi, fakir çocukların okutulması ve çeşitli konularda konferans verilmesi gibi konularda çalışıyorlar. 1927’de Kadınlar Birliği, tüzüğüne bir madde ekleyerek kadınlara siyasi haklar sağlamayı da amaçları arasına alıyor. Kadınlara ilk siyasal haklarının 3 Nisan 1930 günü Belediyeler Kanunu ile tanınmasından sonra Türk Kadınlar Birliği’nin düzenlediği mitingle bu zafer kutlanıyor. Birlik, kadınlar siyasi haklarını elde ettikten sonra amaçlarına ulaştıkları düşüncesiyle fesih kararı alıyor. (Nisan 1935)

    * Filmde Türk kadınının Milli Mücadele dönemindeki çabalarından ve çalışmalarından hiç söz edilmiyor! Osmanlı'da hiçbir hakkı olmayan kadınlarımızın vatan savunmasında erkeklerle yan yana savaştığı, İstanbul başta olmak üzere Anadolu'da mitingler düzenledikleri, “Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti”ni kurarak Mustafa Kemal önderliğinde kurulan “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” ile işbirliği yaptıklarından, Mustafa Kemal'in bizzat kendilerine teşekkür ederek hürmetlerini gönderdiği telgraflardan da bahsedilmiyor. Mustafa Kemal’in yurt içi gezilerindeki konuşmalarında milleti hazırlamak için kadınların da erkeklerle birlikte toplumun her alanında olmaları gerekliliği üzerine söylediklerini de hiç öğrenemiyoruz. Pardon, zaten Mustafa Kemal’in adı filmde sadece bir kere, o da Mustafa Kemal’in eşi Latife Hanım denmek suretiyle işitiliyor. Devrimi kim yapmış, rejimi kim kurmuş, hakların alınması için kimler neler yapmış öğrenemiyoruz. Filme göre kadın hakları için çalışan bir tek Nezihe Muhiddin var, devlet de onu yok etmekle meşgul, o arada olanlar nasıl oluyor anlayan beri gelsin, mis gibi derin tarih! (Bu bilgiler basit bir internet aramasıyla bile bulunabilir.)

    *Filmde mecliste kadınlara da oy hakkı verilmesine ilişkin yaşanan tartışmalardan bahsediliyor, doğru. Örnek olarak verildiği gibi, Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey kadınların da oy kullanması önerisini getirdiğinde büyük tartışma çıkıyor (3 Nisan 1923) ama filmde dendiği gibi “bütün meclis” kıyamet koparmıyor, öneriyi destekleyenler de var. Bu arada Meclis’te durum böyleyken aynı tarihlerde Atatürk’ün Konya’da kadınlara hitaben yaptığı konuşmada; “Daha selamet, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmalarımızda beraber götürmek, hayatımızı onunla birlikte yürütmek Türk kadınını ilmi, ahlaki içtimai iktisadi hayatta erkeklerle beraber onun yardımcısı yapmak yoludur,” dediğinden de bahsedilmiyor. Devrim yapıldığının ertesi günü binlerce yıldır süren ataerkil düzenin değişmesi için ancak mucize lazım. Atatürk de büyücü olmadığına ve hala kadınlardan üstün olduğunu inanan erkeklerle birlikte yaşamaya çalıştığımıza göre bu neyin parmak sallaması acaba?

    KİM KİMİ TARİHTEN SİLMİŞ

    *Bu arada filmde kadınların siyasi haklarını kazanmasındaki en büyük çabayı gösterenlerden biri olan Afet İnan'ın adının bir kez bile geçmediğini söylemiş miydim? Zaten hemen hiçbir başka kadından bahsedilmiyor ya. Üstelik Afet İnan sadece Atatürk'ün manevi kızı olduğu için değil kendi gördükleri ve doğru olanın bu olduğu düşüncesiyle bu alanda çalışmaya başlıyor. İnan’ın hayatı boyunca sürdüreceği Türk kadınının hakları adına verdiği mücadeleden, hatta İnan’ın erkek öğrencileriyle aynı hakka sahip olmadan öğretmenliğe devam etmek istemediğini Atatürk’e söylediğinden de bahsedilmiyor. Türkiye’de kadın hakları çalışmalarının mimarlarından, Cumhuriyet kurulduğu günden beri kadınların oy hakkı için çalışan kadının adı filmde geçmiyor…

    *Atatürk’ün bu konuda Çankaya Köşkü’nde devlet adamları, hukuk fakültesi hocaları ve konuya yardımı olabilecek kişilerle tartışmalar yaptırdığı Afet İnan'ı dünyada kadın hakları konusundaki durum ve ilerlemeler üzerine bizzat çalıştırmasını, kanun teklifleri verilmesini desteklemesini de öğrenemiyoruz. Sanırım filmi yapanlar için Atatürk’ün kadın hakları konusunda destekçi olmasının ve bu hakların tanınmasına itiraz etmeyişinin hiçbir önemi yok, onlara göre zaten yapmak zorunda. Çünkü dünyadaki bütün erkek liderler ilk iş kadınlara bu hakları verivermiş, kadınlar hiç çile çekmemiş! Türk kadınının dünyanın pek çok ülkesindeki kadınlara göre çok daha kısa sürede ve daha az canı yanarak elde ettiği haklarına sahip olmasına niye sevinilmiyor, katiyen anlayamıyorum!



    *Tabii ki dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Meclis’te konunun ele alınmasına karar verdiğinden, 1934 yılında İsmet İnönü ve 191 arkadaşının verdikleri bir anayasa değişikliği teklifi ile kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındığından da hiç ama hiç bahsedilme gereği duyulmuyor.

    *Bunlara yer verilmediği gibi bir de yanlış hatırlamıyorsam; Nezihe Muhiddin'in feministliği “ulus devletçi milliyetçiliğe evrildi” denilerek kahraman seçtikleri kadına eleştiride de bulunuluyor. Feminist olmak vatansever olmamak demek mi acaba, anlamak zor.

    Filmde ısrarla Nezihe Muhiddin tarihten silindi hatta yok edildi deniliyor da, acaba kim kimi tarihten siliyor?

    Cumhuriyet devrimlerine derin ve temiz bir nefes alınarak bakılabilirse; hiçbir devrimin tepeden inme, “tez yapıla" şeklinde yapılmadığı, aylarca konunun uzmanlarıyla diğer ülkelerdeki örnekleri araştırılarak, halkı ve meclisi hazırlamanın esas sayıldığı görülür. Eğer istenirse tabii! Kadın haklarındaki süreç de aynı hazırlık aşamalarını geçirmiştir, aksini söylemek gerçeği çarpıtmaktan başka bir şey değil.

    Tanzimat, Meşrutiyet devirlerinde kadın hakları konusunda değişiklikler istenmiş, kadınların çabaları görülmüştür, doğru. Ama bu isteklerin hayata geçemediği bir gerçek. Çünkü saltanata dayalı ve laik olmayan bir sistemde kadının yeri belliydi. Atatürk’ün farkını bu bile anlatmaya yeter ama neyse yetmeyenler için anlatmaya devam edelim. Filme göre Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki somut değişikliklere rağmen, Osmanlı dönemi adeta daha önemli. Sanki Cumhuriyet ile Osmanlı dönemindeki müthiş ilerlemelere dur denmiş? Cumhuriyet kurulduktan sonra hilafetin kaldırılması, öğretimin birleştirilmesi (1924) ile laik bir devlet anlayışının hayata geçirilmesi, sonrasında yapılacak değişiklikler için olmazsa olmazdı. Kadınların sosyal ve siyasal haklarını elde etmeleri de aşamalı bir şekilde gerçekleşti. “Devrim Yasaları” denilen yasalarla bunu açıklayabiliriz:

    *1924’de Tevhid-i Tedrisat kanunu kabul edilir. Atatürk her zaman bilime inandığı için eğitimin öneminin de farkındaydı.

    *1925'teki Şapka ve Kılık Kıyafet Devrimi, özellikle kadınlar için önemli. “Çağdaş Türkiye İdeali”ne uygun olarak kılık kıyafette gerçekleştirilen bu devrim, kadınların özgürleşmesi adına çok önemli bir adım. Ve en önemlisi; hiçbir baskı olmadan kadınlar tarafından derhal benimsendi.

    *Kadın hakları konusundaki çalışmaların en önemlilerinden biri olan Medeni Kanun ise, 4 Nisan 1926’da (aslında çalışmalarına 1924’te başlansa da hazırlıklarla kabulü 1926’yı buldu) kabul edildi. Cumhuriyet ilan edildikten 3 yıl sonra yürürlüğe giren Medeni Kanun nasıl bu kadar önemsiz olabiliyor? Filmde bu konu hakkında da tek bir bilgi yok, çok ilginç! Oysa Medeni Kanun ile Türk kadını birçok temel hakkını elde etmiş oldu, en önemlisi ikinci derecede olmaktan kurtularak erkeklerle eşit vatandaş olarak sayıldı. Tek kadınla evli olmak zorunluluğu, evlenme yaşı, resmi nikah zorunluluğu, miras ve mülkiyet haklarıyla Türk kadını şahsiyetine sahip oldu. Bunlar mı kadınları ezmek?

    Ardından sıra planlandığı gibi kadınların siyasi haklarına sahip olmasına geldi. 3 Nisan 1930 Belediyeler Kanunu, 26 Ekim 1933’de Köy Kanunu, 5 Aralık 1934’te de Milletvekili seçimi kanunlarıyla seçme ve seçilme hakları Türk kadınlarına tanındı. Öte yandan Belçika 1944, Fransa 1945, İtalya 1946, Çin 1947, Hindistan 1950, İsviçre 1971 yıllarında bu hakları kadınlara tanıdı. Dünyadaki pek çok ülkedeki kadınların hakları için canları pahasına verdiği savaşla söke söke aldıkları hakların yanında, bizim haklarımızı almak konusunda daha şanslı oluşumuzun neresi anlaşılmıyor? Belli ki bu filmi yapanlarca Atatürk’ün kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olmalarını istediği bilinmiyor; bilgilendirelim:

    *Atatürk’ün 1918’de Karlsbad’dayken tuttuğu notlarından kadınlar için sosyal yaşamdaki inkılapları gerçekleştirmeyi daha o tarihlerde düşündüğü görülebilir. Kitap her yerde satılıyor.

    *1 Mart 1922’deki TBMM’nin açılışında kadınların da eğitimden geçerek yetişmelerinin öneminden bahsetmesi aslında Atatürk’ün kadınlara verdiği önemin dışa yansımasıdır. (Afet İnan, 1982)

    *Atatürk 1923 yılının ocak ayında İzmit’te gazetecilerle yaptığı görüşmede ise seçim sistemi hakkındaki görüşlerini açık ve net bir biçimde ortaya şöyle koyuyor: Gazetecilerden Ahmet Emin Bey'in “Halide Edip Hanımefendi’yi mebus görecek miyiz?” şeklindeki sorusuna,“Bu hususta kanunda bir açıklık yoktur. Mamafih şimdiye kadar elli bin erkek nüfusa bir mebus çıkmıyor mu idi? Şimdi genel olarak elli binde bir mebus dersek, o zaman bu erkeklerle beraber kadınlarda da söz konusu olur. Kadınlara bu seçim hakkı verilmiş olur.”

    Bu konuda ne düşündüğünü Cumhuriyet kurulmadan söylemiş, başka örnek lazımsa daha çok, yine veririz. Bu arada 1933'te Almanya’da Hitler iktidara geldi. Kadınları 3K denilen (çocuk, kilise, mutfak) sloganıyla sınırladı. Kadını yok eden, ezen devlet diyenler bilmem bu uygulamaya ne derler?

    Daha yazılabilecek, verilebilecek sayısız örnek var ama herhalde bu kadarı da gerçeği ortaya koyuyordur. Filmde yer almayan bu bilgileri bilmemeyi başaranlar nasıl ve ne şekilde yetiştiler bilemiyorum ama dünya tarihinde kadın hakları süreçleri ile Türkiye’deki süreci karşılaştırsalar her şey kabak gibi ortada. “Ama tabii yukarıdaki bilgilerle bakıldığında; yoksa filmdeki gibi yeni bir tarih yaratılırsa tersi sanılabilir” diyeceğim ama hayır, Türk kadınının yaşamı, başarıları da ortada, olmuyor. (Meraklısına “İlham Veren Cumhuriyet Kahramanları-Öncü Kadınlar” adlı kitabımı okumalarını öneririm. Cumhuriyet Türk kadınını nasıl yok etmiş(!) görebilirler.)

    ÇARPITARAK ANLATTIĞINIZ HİKAYELERLE YOBAZLARA GÜÇ VERİYORSUNUZ

    Yine ne kadar şanslı olduğumuza şu bile yeterli bir örnek: İslam dinine mensup olan Suudi Arabistan’da 2015 yılına kadar kadınların böyle bir hakkı yoktu. Bugün kadın gülemez, araçla bilmem kaç kilometre gidemez, çalışması günahtır diyen yobazların sesi yükseliyor. Bu çarpıtarak anlattığınız hikayeler ile ancak ve ancak onlara güç veriyorsunuz, farkında mısınız? Sadece laik bir devlet kurduğu için Atatürk’e saygı duyulacakken bu eleştiriler kötü niyetli değilse eğer fütursuz bir şımarıklıktır. Bilemiyorum bu durum sizi niye bu kadar öfkelendiriyor ama gerçek bu. Ayrıca Nezihi Muhiddin’i kendinize kahraman seçmişsiniz ama hiç olmamış. Vurduğunuz yer yanlış çünkü o kadın tam bir Cumhuriyet neferi. Lütfetmişsiniz de bu sevgisine dair cümlelerinden belgeselde kullanmışsınız.



    Bana sorarsanız Nezihe Hanım bu belgeseli görse, elinde terlik sizi kovalardı. Kadının Cumhuriyet ile derdi yok, Kurtuluş Savaşı’nı görmüş, kadının sesinin günah sayıldığı Anadolu’da susmanın acısını yaşamış. Bugün konforlu hayatların içinden sahiden kadın olmanın acısını çekmiş kadınları kendi buhranlarınıza alet etmeseniz ne güzel olur. Başka bir nefret konusu bulsanız da artık bizi yormasanız. Kadının yeri evidir diyen zihniyetin karşısında, kadınları yaşatan bir rejime açtığınız bu savaş hiç sağlıklı görülmüyor. Batı, kendi çıkarları gereği bu çarpık gerçeklerinizi alkışlıyor olabilir ama inanın başka bir ülkede yaşamayı seçseniz pamuklara sarılmazsınız.

    Özetle bu filmdeki gibi düşünen hanımefendiler, sizi kadın olarak anlamanın kenarına bile gelemediğim gibi, rica ediyorum kadından bunca nefret eden adamların ortasında ölmemeye çalışırken, bizi bir de kendinizle meşgul etmeyin. Hoş, herhalde arzunuz bu ama mecburen meşgul oluyorsak da bunun sebebi sizin çok ötenizde belirteyim. Kadının varoluşuyla ilgili sayısız sorunumuz var, gelin onlarla birlikte mücadele edelim. Yok illa Atatürk’e düşmanlık edeceğiz diyorsanız da, bizim de burada olduğumuzu bilin istedim.”

    Özlem Özdemir
  • 434 syf.
    ·10/10
    Ilk defa bir şiir kitabı incelemesi yapacağım. Şiir severim ama roman hikaye den sonra gelir benim açımdan. Zaten belli şairler dışında fazla şair takip etmem. Zaten Tahsin Özmen ile de burada tanıştım. Bir defa kitabın ismi çok çekici geliyor. En büyük sorunumuz zaten düşünmeyi pek düşünmüyor olmamiz degil mi?
    Gercekten farklı ve takip edilmesi gereken bir şahsiyet. Hemen hemen her konuda her duyguya dair söylediği birseyler var. Ve söylemek istediklerini herkesin anlayacağı uslupla dile getirmesi ayrıca bir güzel. Bizleri zaten kapali şiir dili siirlerden uzak tutmadi mi?
    Bence herkesin okuyup kendisinden birseyler bulacağı kitaplardan biridir. Keyifle okuyun. Ve bol bol alinti yapın.
  • 176 syf.
    ·31 günde·Puan vermedi
    Gayet faydalanılması gereken bir kitap. Bence sadece bir kez okunmamalı Çünkü zaten bildiğimiz şeyler aslında ama unuttuğumuz.. işte hatırlamak için ara ara dönüp en azından altını çizdiğimiz noktaları tekrar tekrar okuyup uygulamamız gerekir.. biz insan oğlu gaza gelip Üç Gün Beş Gün uygularız ama sonra unuturuz En büyük sorunumuz bu ya..
  • "Ama en kötüsü ne biliyor musun? Gereksiz şeyler bile varlığının mislince gürültü yaratıyor. Her şeyin kendinden büyük bir adı var, asıl sorunumuz bu bence. Her yer fazlasıyla önemli şeylerle, önemli şahsiyetlerle dolu. Yetmezmiş gibi ortalık kavram kargaşasından geçilmiyor.
    İnsanların kafası karışık."
    Mehtap Ceyran
    Sayfa 174 - Everest Yayınları 1.Basım
  • Susuz olmaz! Su içmeyi ihmal etmenin bahanesi, zamanı filan da olmaz. Susadığınız her an, her zaman su içebilirsiniz. Yeterli ve düzenli su kazanımı için susama hissinin oluşmasını da beklememelisiniz. Su içmenin belirli bir kuralı yok ama yine de bazı “püf noktaları” var. Su içerken küçük bazı ayrıntıları dikkate almanız lazım. O ayrıntılardan bazıları şunlar...

    SUSUZLUK HiSSiNi BEKLEMEYiN!

    Çocuklar susuzluk hislerini ifade etmekte zorlandıkları, yaşlılar ve hastalar da susuzluklarının farkına varamadıkları için, su ihtiyacını karşılarken süreci susuzluk duygusu ile yönetmek doğru olmayabiliyor.
    Temiz ve güvenli su içmek de mühim bir ayrıntı, dikkat edin. Plastik değil cam şişelerde satılan suları tercih edin. Pahalı geliyorsa yanınızda mataranızı taşıyın. Plastik doğanın en büyük tehdididir. Bu tehdide aracılık etmeyin.

    YEMEKTE SU İÇMEYİN!

    Su içme işini yemekle iç içe sürdürmek doğru değil. Yemek sırasında su içmemekte fayda var. Nedeni şu: Yemek yerken içtiğiniz su her şeyden önce midede doygunluk ve dolgunluk hissi yaratacaktır. Bu da beslenme ritminizi aksatır. Ayrıca midenin gıdaları sindirme süreçlerini bozabileceği için yemek yerken, hatta hemen öncesi ve sonrasında su içmemenizde fayda var.
    Bunun tam tersini savunanlar, yemekte su içmeyi faydalı bulanlar da var. Haklı olabilirler. Onlara göre yemekle içilen su sindirimi kolaylaştırır, midenin boşalmasını hızlandırır. Bence herkes kendi ritmi ve zamanlamasını bedenini dinleyerek oluşturmalıdır.

    ILIK SUYU TERCİH EDİN

    Suyu çok soğuk veya sıcak değil ılık için. Ayakta değil, oturarak içmeyi tercih edin. Yavaş ve sakin için. Suyun ağzınızda bir süre kalmasına izin verin. Bu sonuncusu tükürük üretiminizi artıracak, hazım gücünüze katkı sağlayacak, ağız ve diş sağlığınızı da güçlendirecektir.
    Yumuşak değil sert suları tercih edin. Bunlar daha çok mineral içeren, alkali güçleri daha yüksek sulardır.

    NE KADAR SU?

    Yetişkin biri, hiçbir fiziksel faaliyet göstermese bile günde ortalama 2-2.5 litre suya ihtiyaç duyuyor. Bedenimizdeki suyun bir kısmı bağırsak ve böbrekler, bir kısmı cilt-terleme, bir kısmı da solunum yoluyla bizi terk ediyor.
    Aktivitemiz ne kadar fazla, bulunduğumuz ortam ve hava şartları ne kadar sıcaksa kaybettiğimiz, bir başka deyişle ihtiyaç duyduğumuz suyun miktarı da o oranda artıyor. İdrar söktürücü bir ilaç kullanıyorsak, ishal ya da kusma gibi bir sorunumuz varsa doğal olarak kaybımız da fazlalaşıyor.
    Yetişkin biri günlük enerji harcamasının her bir kalorisi için 1-1.5 ml, kilosu başına da 25-30 ml suya ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla 1500-1800 kalori harcayan bir kadının 1.5-2 litre; 2000-2500 kalori harcayan bir erkeğin 2-2.2 litre suya ihtiyacı var.
    Su ihtiyacımızı sadece suyla da karşılamıyoruz. Sıvı içecekler, sıvıdan zengin besinler, sıvı ağırlıklı gıdalar da (Meşrubatlar, bol sulu meyveler, sulu yemekler, çorbalar) su ihtiyacımızı gidermede işimize yarıyor.
    Ama hiçbir şey keyifle yudumladığımız bir bardak kaliteli suyun yerini -en azından psikolojik açıdan- tutmuyor, tutamıyor!

    KARPUZU KAÇIRMAYIN!

    Yaz bitti, bitiyor. Yazın en lezzetli ve faydalı meyvesi karpuzun da sonu geliyor. Bu müthiş meyvenin son ürünlerinden bugünlerde daha sık ve bol faydalanmak gerekiyor.
    Sağlığımız için neredeyse her meyve faydalı ama bazıları mucizevi etkilere sahip. Her şeyden önce karpuzun zannedildiği kadar yüksek bir kalorisi yok. 100 gram karpuz yediğinizde ortalama 30 kalori civarında enerji yükleniyorsunuz. Yani abartmaz, kararında yerseniz diyet yaparken bile menülerinizde yer alabilecek bir besin.
    Dahası çok güçlü bir vitamin, mineral içeriği var. Pek çok mineralden – örneğin potasyumdan- ve vitaminden –örneğin C ve E vitamininden- zengin bir yiyecek. Bol sulu bir meyve olması da başka bir avantaj.
    Potasyum ve su içeriği nedeniyle böbrekler için iyi bir çalıştırıcı işlevi üstlenebiliyor. B vitamini içeriği de fena değil. Yeteri kadar B1 ve B6 vitamini içeriyor.
    Çok önemli iki ayrı özelliği daha var. Birincisi müthiş bir likopen kaynağı olması. Kırmızı mucize olarak da bilinen likopen prostat kanserinden kalp krizini önlemeye, meme kanserinden cildi güzelleştirmeye kadar pek çok alanda mükemmel etkileri olan güçlü bir antioksidan.
    İkincisi ise sitrulin isimli maddeden zengin olması. Karpuzun özellikle kırmızı kısmının alt bölümündeki pembe-beyaz tabakada bol miktarda sitrulin var. Sitrulin arginine ve daha sonra da nitrik oksit üretimine katkı sağlayan önemli bir madde. Damarları korumadan cinsel gücü artırmaya pek çok alanda işe yarıyor.

    PANİK ATAK MI, KALP KRİZİ Mİ?

    Göğüs ağrısı ve çarpıntı şikayetleri ile sık sık acil servislerin kapısını aşındıranların önemli bir bölümünde sorunun kalpte değil, beyinde, daha doğrusu düşünce sisteminde olduğu kesin gibidir.
    Özellikle panik bozukluk sorunu olanlarda panik atakların en sık görülen işaretleri arasında göğüs ağrıları ve çarpıntı şikayeti hep vardır. Bu ağrılara el, ayak ve yüzde uyuşmaların, taşikardi/çarpıntı ataklarının, el titremesi, baş dönmesi, baygınlık vb. işaretlerin de eşlik etmesi son derece önemli bir ayrıntıdır.
    Ayrıca bu kişilerin çoğunun daha önceden bu tip atakları yaşamış olması da dikkati çeken bir bulgudur.
  • 336 syf.
    ·9/10
    İçinde bulunduğumuz dönemin en önemli tarih profesörlerinden Yuval Noah Harari'nin üçüncü kitabı. İlk kitabı ''Hayvanlardan Tanrılara Sapiens'' den sonra bence okunması gereken kitabı budur. Çünkü dünden yarına doğru kronolojik sırada okunması gereken bir üçleme diye düşünebiliriz. İçinde bulunduğumuz dünyanın ve hızla değişen şartlarını detaylıca inceleyip zihnimizde kalıplaşmış düşünce duvarlarını bir bir yıkmayı başaran bir kitap. Her üç senede bir nesil değişmekte, yeni sayılan her şey eskimekte. Beyin yapımız ve çağımız ''biz babamızdan böyle gördük'' gibi düşünce ve yaşam tarzları için çoktan eskidi ve bu çağda hayatta kalamayacağı çok açık. Hiçbir dünya savaşının olmadığı, büyük buhranın yaşanmadığı, dünyanın diğer ucunda yaşanan olaylardan dahi en kısa sürede haberdar olduğumuz bu çağda en büyük sorunumuz; var olmak. Sessizliğe bile katlanamıyorken, sürekli son seste (trafikte, cafede, arabada) yaşıyorken günlerimizi, külahımızı önümüze koyup nereye doğru sürüklendiğimizi ve bizi nelerin beklediğini aslında o kadar da önemli varlıklar olmadığımızı hatırlatan ve anlatan bir kitap. Okunulmalı!