• "Ben bir çoban olsam, sen de bir kuzu,
    Beslesem elimde tuz ile seni." diyor Aşık Veysel.
    "Sen bir çoban ol, ben bir kuzu. Besle beni tuz ile" demiyor. Kendini kuzu, kadını çoban olarak göremez zaten normal bir erkek. Çobanlık, korumak, kollamak erkeğe yakışır çünkü. Sevimli bir kuzu olmak da kadına...

    Feminist düşünceyi tamamen yıkan bir kitap.. Bence bekar, evli tüm kadınların okuması gerek
  • 443 syf.
    ·7/10
    Kitap felsefe ve kişisel gelişime yönelik bir kitaptır. Okurken sıklıkla altını çizeceğiniz bir kitap . İnsanın varlığını sorgulatmasını , düşüncelerine ve duygularına hükmetmesini , sıradan insanlar gibi olmamayı ve yalnızca düşe inanmazı söylüyor. Korku, ıstırap ve şüphelerden oluşan duygularımızı terkedip , düşün en gerçek şey olduğunu belirtiyor.

    Her şeyi şeyin bizden kaynaklandığını , düşüncelerimizin kaderimiz olduğunu söylüyor yani dışımızda olan her şeyin bizim bir yansımamız olduğunu ve bunu şu cümlesiyle sıkça tekrarlar "Dünya böyle , çünkü sen böylesin". Sahip olmanın öncesinde olmak olduğunu vurgular yani benliğimize hükmetmenin. Yani kendimizi bilirsek , gerçeklik sonrasında gelir ve paraya da sahip olabiliriz. Hicbir şeye bağımlı olmamayı söylüyor , ki bence haklı da.
    Düşlerin en gerçek şey olduğunu , gerçekliğin ise düşten zaman ayrımı sonrasında olduğunu söyler . Ana hükmetmiz gerektiğini , her şeyi anda oluştuğunu , geçmişe takınmamayı , ana odaklanmayı açıklar . Hayatta başarılı olmak için farklı rollere girmeyi ama rollere kendimizi kaptırmamızı söyler. Ama ben bu konuda katılmıyorum. Ben olsam Mevlana nın deyimiyle" Ya olduğun gibi görün , ya da göründüğün gibi ol " derim

    Kitaptaki eksiklikler
    Bunun böyle olduğunun sebebini açıklayamamasıdır ya da yetersiz kalmasıdır .Hep genel bir kabul şeklinde cümle kurar. Ölümsüzlük düşüncesi , insanlara sıradan gözlerle bakmayı ve bazen de egoist düşünceler var . Dinlere genel bir sözle yanılsama diyor , asıl hedefinin bu dünyaya odaklanmak olduğunu söylüyor . Yani biraz ateislik düşüncesi de barındırıyor . Hastalıkların ve yoksullukların bizim iç çatışmalarımız sonucu olduğunu söyüyor ama Afrikalı bir çocuğun cektiği zorlukları ve yaşam sıkıntısını önemsemiyor gibi geldi bana . Bunun sebebi yazarın biraz zengin hayatı sürmesindendir belki.

    Genel itibariyle güzel bir kitap yani diğer felsefe kitaplarına göre daha iyi ama biraz değişik düşünceleri var belki de bana değişik geliyordur , bilemem. Tavsiye ederim
    Bu arada adam bitmeyen kitap yapmış :)
  • Sevgili Hrant, merhaba,

    Bu hafta gelen mektuplar arasında seninkini de görünce ayrı bir sevindim. Gerçi haberlerini avukatlardan alıyorum, selamını da; ama el yazınla bana ulaşan sıcak dostluğunu yüreğimin ta derinlerinde hissettim.

    Sağlığımı sormuşsun, “Memleket gibiyim işte” diyeceğim, “O kadar mı kötüsün” diyeceksin 🙂 Yok, o kadar da kötü değilim, durumu memleketten kötüsü olan yok bu sıralar. Kendime iyi bakıyorum ama, merak etme. Oda arkadaşım Abdullah Zeydan da titriyor üstüme. Tek başıma olmamak benim için bir şans sanırım.

    Ama asıl sizleri merak ediyoruz. Dışarısı katran karası, herkeste bir bıçak yarası diyorlar. Nefes almak bile giderek zorlaşıyormuş. Korku imparatorluğunun mimarları boş durmuyorlar anlaşılan. Her güne bir zulüm sığdırabilmek için bir hayli efor sarf ediyorlar. “İmparatorun rüyası halkın kabusudur” diyordu Gomez, bizim “diplomasız imparator” bu sıralar çok rüya görüyor olsa gerek.

    Umudu büyüten şeyler de duyuyoruz tabii. Zulmün olduğu yerde direniş de vardır, direniş varsa umut da vardır. Demokrasiye, barışa ve özgürlüklere inanan her kesimden insanın bir araya gelip çok daha güçlü ittifaklar oluşturabileceğine dair tartışmalar yapılıyor. Kısıtlı da olsa gazetelerden takip etmeye çalışıyoruz. Gerçi sen mutlaka bu çalışmaların bir şekilde içindesindir, bizden daha iyi biliyorsundur. Biz de çok değerli, çok anlamlı buluyoruz böylesi çalışmaları. Umarım sekteye uğramadan iyi bir şekilde sonuçlanır da halkın hasretle, heyecanla beklediği en geniş tabanlı demokrasi bloğu ortaya çıkar.

    Doğudan batıya herkes el ele verip de mücadeleyi büyütürse gerisi kolaydır. Demokrasiye bağlı ve özgürlüklere saygılı bir yönetimin görevi devralması için de yan yana durmak tarihi, siyasi ve ahlaki bir sorumluluk bence. İlgiyle, heyecanla izleyeceğiz bu çalışmaları buradan. Bize de bir şey düşerse hazırız elbette, bir haber yollaman yeterli.

    Değerli dostum,

    Hatırlar mısın bilmiyorum, 2001’de Diyarbakır’a gelmiştin, bir konferans için. Ben o sıralar İHD Diyarbakır şubesinde görev yapan genç bir avukattım. E haliyle sen de çok gençtin 🙂 OHAL devam ediyordu, kaldırılmamıştı daha. Panel, konferans izni almak çok zordu. Yine de o konferans için izin koparılmıştı.

    Zar zor ikna etmiştik seni

    O zamanlar, bütün konuşmacıların nüfus kayıt örneklerinin, ikametgah senetlerinin ve sabıka kayıtlarının etkinlikten önce emniyet müdürlüğüne verilmesi gerekiyordu. Bürokratik işlemlerle ben uğraşıyordum. Arayıp senden de bu evrakları istemiştik. Yadırgamıştın önce. “Öyle şey mi olur” demiştin. Zar zor ikna etmiştik seni. Diyarbakır’da misafirimiz olmanı, konferansa katılmanı çok istiyorduk çünkü.

    Tüm konuşmacıların evrakları gelince de başvuru için Emniyet’e gitmiştik. Polis amiri evraklara şöyle bir bakıp “Bir Ermeni’yi de mi çağırıyorsun” demişti. Yüzünde bir küçümseme, belki de tiksinti ifadesi vardı. Öfkeden kulaklarıma kadar kızardığımı hissediyordum. Aramızda bir tartışma, bir kavga çıksa etkinliği yasaklayacak adam. Derin bir nefes alıp “O Ermeni’yi özellikle çağırıyoruz. Zamanınız olursa gelip dinleyin, belki siz de bir şeyler öğrenirsiniz” demiştim. Bu sözlerim üzerine, adam bana da iğrenerek bakmıştı.

    Birileri senin insanlığını görmüyor

    Neyse izin çıkmıştı bir şekilde, hepiniz gelip konuşmuştunuz, başarılı ve etkili bir konferans olmuştu hatırlarsan. Ama ben sana söylemeyi hep unuttum o günden sonra. O zaman fark etmiştim ki birileri senin insanlığını görmüyor, Ermeni olmanı kendine dert ediyor. Bunu söyleyen bir polis amiri olunca da insan tedirgin oluyor haliyle. Vatandaşın güvenliğinden sorumlu kişiler böyle düşünürse kim kimi koruyacak o halde, değil mi?

    Aradan çok zaman geçti ama neyse sen yine de dikkatli ol her zaman. İnsan hapisteyken, sevdikleri için daha hassas oluyor, ne bileyim işte. İçimden hatırlatmak geldi, yazdım. Öff ya, can sıkıcı bir konu oldu, geçiyorum bunu.

    Rakel Abla nasıl bu arada? Çocuklar, Agos’takiler, iyi mi hepsi? Abdullah ile birlikte çok selamımız var, sevgilerimizi ilet lütfen. Biliyorsun, benim de bir kızımın adı Delal, tesadüf olmuş ama güzel olmuş 🙂 Delaller hep özgür ve mutlu yaşarlar umarım.

    Yazacak çok şey var aslında ama ben dışarıya bırakıyorum gerisini. En kısa zamanda ailecek bir araya gelip keyifli bir sofranın etrafında bitimsiz muhabbetlerimiz olsun diyorum. Rakel Abla ile birlikte güzel mezeler hazırlarız, ben çalarım sen söylersin belki.

    Ne feryad edersin divane bülbül,
    Senin bu feryadın anam gülşene kalsın.
    Bu dünyada eremezsen murada,
    Huzur-i mahşere anam divana kalsın.

    Saygıyla, selamla güzel insan,
    Görüşeceğiz bir gün…

    Selahattin Demirtaş
    Edirne Hapishanesi
  • Çok küfrediyorsun... Bence şimdilik yapabileceğin bir şey yok. Onun için sakin ol ve oturup bekle.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·7/10
    #okudumbitti️ #kitapyorum
    #birkahveiçebilirmiyiz ️ 96 Sayfa

    "Çok teşekkür ederim, ağlamak üzereyim şu an, hayatımı kaymaktan kurtardınız. İşte benim telefonum, benimm bu" dedim. Aldım telefonu. İki oynuyormuş gibi yaptım, "Heh benimki evet" dedim. Birbirimize baktık boş boş. Üç kişi öylesine bakıştık.
    "Size bir teşekkür olarak şu çok pahalı kafede kahve ısmarlayabilir miyim" dedim. Kız naz hakkını kullandı. Bakışlarını havaya filan çevirdi. Israr hakkımı kullandım:
    "Lütfen. Beni çok sevindirdiniz, borcumu ödemeliyim."
    Sonunda Yesledi....
    .
    Herkese Merhaba
    Bugün buraya bol kahkahalar eşliğinde okuyacağınız harika bir kitap bırakıyorum. Mizah hikayelerinden oluşan, yazar ve kızlar arasında geçen konuşmaları okurken bolca kahkaha atacaksınız. İlk defa bu tür bir kitap okudum ve iyi ki de okudum dediklerim arasında.
    Yazarın Habertürk gazetesinde köşe yazıları yayınlanmış. Gırgır dergisinde altı yıl boyunca mizah hikayeleri yazmış. İYGAD tarafından Yılın Gelecek Vaadeden Gazetecisi seçilmiş... Ve bence fazlasıyla hak etmiş... Yazarın kitapta kullandığı cümleleri de günlük arkadaşlar arası konuşma tarzında kaleme alması çok içten ve samimiydi. Ben bu kitabı bir kahve içerken büyük bir keyifle okudum... Mizah türü sevenlere tavsiyemdir... Bir Kahve İçebilirmiyiz? OKUYUN efendim

    #kitaptanalıntılar
    ️"Sakin ol amca. Şimdi bir anjiyo, fiyu. Sarılırsın birazdan karına."
    ️"Gidip Murat Kekilli deri ceketimi hazırladım. Saati erkene kurdum. Ve Feys'e "Yarınsı Balıkesir :D" diye durum düştüm. "Tek başıma keyif...."
    ️"Modum düşük uyandım. Başlarım ağrıyor. Bi kahve içmesi yaptım ama dont. Kahvelik değilmiş olay."

    Sevgi, sağlık ve kitapla kalın canlar..
    Bol kahkahalı güzel günler diliyorum.. Yüzünüzden gülücükler eksik olmasın..
  • 96 syf.
    ·1 günde·9/10
    Gerçekten yazılmış bir kadere göre mi yaşıyoruz yoksa kaderimizi kendimiz mi belirliyoruz?

    Dünyada bugüne kadar pek çok kader tanımı yapılmış. Mesela Yunan mitolojisinde Moira'lar var. Klotho, Lakhesis ve Atropos adlı 3 kader tanrıçası insanın kader ipliğini örmeye başlar, zamanı geldikçe o iplik bükülür ve iplik kesilince de insan ölür. Hatta Yunanlarda kaderi Zeus bile değiştiremez, baş Tanrı bile kadere boyun eğer.

    Bunu Zincire Vurulmuş Prometheus kitabında da görebiliriz:
    "KORO
    Olacağı yöneten kim?
    PROMETHEUS
    Üç Moira’lar ve unutmak bilmez Erinys’ler.
    KORO
    Zeus onlar kadar güçlü değil mi?
    PROMETHEUS
    O da olacağın elinden kurtulamaz" (s. 22) Zincire Vurulmuş Prometheus

    Yunanlar dışında eski Germen ve İskandinav dinlerinde kurban edilen hayvanların kanlarının akış yönüne göre geleceği okuma; karganın, kartalın veya diğer kuşların uçuşundan geleceği tahmin edebilme gibi insanın kaderini ve onu bekleyen geleceğini öğrenmek istemiş eski insanlar.

    Peki, İslam'da kaderin durumu nasıl? Yunanlardan farklı olarak Allah, kaderi de elinde tutandır. Izdırari kader, insanın kendisinin belirleyemeyeceği özellikleri olan saç, ses, cinsiyet, coğrafya ve bunun gibi şeyler olurken, ihtiyari kader insanın tamamen kendi çabasıyla kendi kaderini belirlemesi üzerinedir.

    Bunları niye anlattım ya da bunların Sophokles, Oidipus efsanesi ve Antigone ile nasıl bir alakası var kısmına gelelim şimdi. Bugünlerde kader konusuna biraz kafa yoruyorum. Çeşitli kaynaklardan hangi milletlerin nasıl bir kader anlayışına olduğuna dair araştırma yapmaya çalışıyorum. İnsanın önüne çıkan bir yoldan gidince diğer yoldaki bütün ihtimaller çöpe mi gidiyor, yoksa biz de bize en uygun kaderi ararken Minotor gibi bir labirentte kısılı mı kalmışız, bunu anlamaya çalışıyorum.

    Antigone, Oidipus'in kızı mesela. Ama zaten Oidipus Kompleksi de tam bundan dolayı doğmuş. Oidipus, Laios ile İokaste'nin oğlu iken İokaste'nin düşünü yorumlayan Teiresias, Oidipus'un babasını öldüreceğini söylemiş. E bunun üzerine Oidipus evde kalabilmiş mi? Tabii ki küçük yavrucak Oidipus'u dağa yollamışlar sonra, aynı Zeus'un küçüklüğü gibi bir dağda büyümek zorunda bırakılmış. Yolda karşılaştığı babasını nefsi müdafaa yapabilmek için öldürmek zorunda kalmış. Sonra Thebai'ye varabilmesi için Sphinks adlı canavarın sorduğu soruları bilmesi gerekirmiş, soruları bilmiş ve gitmiş sanki şehirde hiç kadın kalmamış gibi tamamen bilmeden annesi İokaste ile evlendirilmiş. Yani aynı Zeus ile Hera'nın kardeş ve eş olması gibi, Oidipus ve Iokaste de anne-çocuk ve eştir. Böyle bir ilişkiden doğan çocuklar da kadere el mahkum olarak doğmak zorunda kalmıştır.

    İşin ilginci de bu zaten... Antigone, kendi kaderinin bu şekilde olacağını nasıl belirleyebilirdi ki? Çünkü Oidipus daha o doğmadan istemeden de olsa kendi annesi ile evlenmişti. Peki, Oidipus, kendi kaderinin bu şekilde olacağını nasıl belirleyebilirdi ki? Oidipus'un babası Laios, Pelops'un oğlu Khrysippos'a karşı cinsel arzu duymuş ve bu yüzden Laios'un sülalesi lanetlenmiş. Yani sırf Laios'un işlediği bir suçtan dolayı aile lanetleniyor ve bunun suçunu çocuklar da çekiyor. Peki, kader neden kişi seçiyor?

    Kaderin neden kişi seçtiği konusuna şu anlık bir cevap veremesem de Antigone'un bu kitapta Kreon ile olan muhabbetleri bugüne kadar okuduğum en etkileyici şeyler arasındaydı diyebilirim. Çünkü Antigone, devlet iktidarının aldığı kararlara boyun eğmeden karşı çıkabilen insan ile Prometheus arasında kalmış bir karakter. Ama aynı zamanda devletin, Tanrı kararlarına uymadığını da açıkça belirtebilen bir cesareti var. Her zaman kararlarının arkasında ve hiç yılmadan, direniyor, dayanıyor aynı Vergilius'un dinsever Aeneas'ı gibi. Antigone bence modern zamanda da devletinin kararlarını benimsemeyip bir Tanrı'ya inanan insanın karşılığıdır. 1984'ün Winston'ı gibi etrafında özgürlük olmayan distopik dünyayı savunmaz. Guy Montag gibi kitapları yakmayı hiç istememektedir. Cesur Yeni Dünya'daki Vahşi gibi sonradan vahşileştirilmiş ve devletinin getirdiği şartlandırma mekanizmalarına inanması beklenmiştir. Ama o devlete değil, Tanrı'ya güvenmeyi seçmiştir.

    Biz de kendi kaderimizi kendi çabamız ve emeğimizle belirleyebilenlerden oluruz umarım. İşçi kazalarına fıtrat deyip geçmemeyi, başarısızlıklarımıza kader deyip de bahaneler sunmamayı, kadere mahkum olmamayı öğreniriz umarım. Zira unutmayalım ki;

    "Yönetimi ele geçirmiş nice iktidar sahibi kişi
    ya da partiler vardır ki, karşılarına dikilip direnen tek tük düşünce sahiplerini susturup yok edebileceklerini sanırlar, oysa sonuç umduklarının tersine çıkar: İktidar sahipleri devrilir gider, düşünce sahipleri yener ve kalır." (s. 14) Zincire Vurulmuş Prometheus

    İşte bu kadar basit. Var ol Antigone.