• 196 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Şermin hanım yetişkin hikaye ve öykülerinde de en az çocuk kitaplarındaki kadar başarılı.... Ancak bu kitabı bence hem yetişkin hem çocuk yaşsız bi kitap... Çok sevdim.. Cin gibi bir köpek yavrusunun sahiplenilme sürecini engeliyle zorluklarla çok güzel anlatmış... Sadece ilk 50 sayfada galiba karakter tanıtımları kaynaklı tekrara düşülmüş..
    ️ Cingonun gözünden insan hayatı çok güzel tasvir edilmiş... Özellikle siz bebekten çiş yaptınız diye poponuza gazeteyle vurdular mı? Deyişi hem güldürdü hem düşündürdü...


    Cingo diyor ki :İnsan ırkı yaşlandıkça oyun oynamayı, hareket etmeyi, gülmeyi bırakıyor ve daha çok uyumaya daha çok söylenmeye başlıyor... Sizce haksız mı???
    Peki ya şu söylediklerinde: insanları çoğu güzel şeyleri görmemekte ısrar ediyorlar. Sanıraın dünyada hiç güzel bişey yok, herşey çok kötü. Oysa etrafta çok güzel şeyler var mesela ben... Peki bu dediğinde haksız mı?


    Bence tek haksız olduğu konu hasret uyuyunca gecer diyor. Sevgili cingo hasret uyuyunca geçmez. Nefes aldığın sürece devam eder. Her nefes aldığında kalbin bir hapishameden çıkmak ister. Ama her defasında o görünmez parmaklıklara takılıp kalır. O hasretlik yüeeğini yakar kavurur.. Sen uyuyunca geçti sanırsın ama geçmez malesef.....



    Tavsiye ederim.... Hızlı okunacak nefis bir kitaptı...
  • 496 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Aldatmak nedir sizce? Kişinin sevgilisine veya eşine sadece cinsel anlamda sadakatsizlik etmesi midir? Kimine göre partnerinin eski sevgilisini sosyal medyada aktif olarak takip etmesi aldatmak demek. Ya da sosyal medyada tanımadığı ve hiç görüşmediği biriyle sohbet etmesi aldatmak demek. İlişkilerde aldatmak nedir çoğu zaman konuşulmaz. Sanki bunu yapmaya niyetim var bu yüzden soruyorum diye algılanabilir. Ama bence öyle değil. Bir hayatı paylaşmak isteyen iki insanın birbirlerinin sınırlarını bilmesi gerekir. Gün gelip de ‘o kadını/adamı neden takip ediyorsun?’ gibi saçma sapan kavgalar etmemek adına, kişinin partnerinin bu konuda ne düşündüğü bilmesi önemli bence.

    Adından da anlaşıldığı üzere kurguda bir ‘aldatma’ var. Açıkçası anlatılan tek şey de bu. Aydan ve kocasının hayatına kısa bir bakıştan sonra Aydan’ın aldatmasını okuyoruz kitapta. Aydan ne yapmış, nasıl, nerde yapmış bunlar bence daha ufak ayrıntılar. Zaten kitapta yazılanların çoğunu Aydan ve Cem’in hissettikleri, düşündükleri oluşturuyor. Mesela Aydan Cem’in bir bakışının ne anlama geldiğini irdeliyor uzun uzun. Ya da Aydan’ın suçluluk ile boğuştuğu dakikalar. Altan’ı okurken bir yanda sanki Zweig okuyor gibiydim. İnsan psikolojisine ait uzun ve derin tasvirle (bana göre haksız da olsa) Aydan’ın aldatmasının nedenleri öğreniyoruz. İnsan ruhunun hayvansı isteklerini, bir kere yoldan çıkıp geri dönemeyişini, yıkımı olacağını bile bile adım atmasını çok iyi anlatmış. Tabii ki konu aldatma olunca kadın erkek ilişkisinde kadın ne ister, erkek ne ister, neden çıkıyor bu anlaşmazlıklar bu sorular için de cevaplar bulabilirsiniz.

    Aydan’a hak verir misiniz bilemem. Ben okurken çok sinirlendim. Çünkü bir kere aldatmanın dışında sınırları çok zorlayan kararlar alıyor Aydan. En sevmediğim karakterler listeme hızlı bir giriş yaptı. Sinirlerinize hâkim olabilecekseniz okuyun derim :)


    https://www.instagram.com/...igshid=1lh0gz1tthwoy
  • 121 syf.
    ·37 günde·Beğendi·10/10
    Bayan Sartoris Almanya’da küçük bir kentte eşi, kızı ve kayınvalidesi ile sıradan bir hayat yaşarken kente yeni gelen bir adamla tanışır. Adama karşı hissettikleri Bayan Sartoris’i geçmişine götürecek, hayatı üzerinde düşünmeye itecek ve bambaşka bir insana dönüştürecektir.

    Kitabı birçok farklı şekilde yorumlamak mümkün. Gelenekçi biriyseniz Bayan Sartoris’in eşini aldatması, aldatırken bunu bir anlık hevese, görünüşe, vs... kapılıp değil gerçekten hissederek ve isteyerek yapması rahatsız edecektir sizi. Muhtemelen eşi için üzülecek, “ne kadar yazık şu adama... ne güzel hayatları varmış işte, adama yazık etmiş, kadın da bulup bunamış” diyecek, Bayan Sartoris’e küfürler edeceksiniz içinizden... Hatta “kadın orospu olursa ... böyle olur tabii” diyerek tüm sorumluluğu Bayan Sartoris’in omuzlarına yıkıp kendinizi rahatlatacaksınız. Başka bir deyişle az düşünecek, dolayısıyla az empati kuracak ve değişmeyeceğine iman ettiğiniz kurallara göre suçluyu tespit edip iç huzuruna ereceksiniz.

    Eğer gününü yaşamayı seven biriyseniz tepkiniz daha anlayışlı olacak, “ne var canım aldatmakta, insanlar aldatırlar, bu insanın doğasında var. Kocası da onu aldatabilirmiş, hatta aldatsaymış” diyecek, Bayan Sartoris’i çarmıha germeyecek, hatta aklayacaksınız.Ama aynı derinliksiz pencereden baktığınızdan Bayan Sartoris hakkında böyle net bir karar vermekten mutluluk ve huzur duyacak, belki sayesinde kendinizi de temize çıkaracaksınız.

    Bu kitabı okuyacak çoğu kişinin, kitabı Bayan Sartoris hakkında hüküm vererek bitirecekleri inancıyla böyle söylüyorum. Aynısını içten içe ben de istemedim desem yalan olur, ama bunu yapmaktan kaçınmaya çalıştım. İnsanın, mutsuz ve umutsuz olduğunda en uç noktalara kadar nasıl savrulabileceğini hayal edebiliyorum. Dışarıdan güllük gülistanlık görünen, kurallara uygun giden sıkıcı bir yaşamdan şikayetçi olmanın ne kadar yadırganacağını, böyle düşündüğünüzde en yakınlarınız tarafından bile nasıl dışlanabileceğinizi de tahmin ediyorum. Çünkü geleneksel algılarımıza göre bir ilişkinin sonu için taraflardan birinin hata yapması gerek. Eve para getiren, işine düzenli giden, öfkelenmeyen, kibar, anlayışlı bir kocanın arka taraftaki bıktırıcı monotonluğu, ilgisizliği, kayıtsızlığı ve zayıflığının aşkı ya da sevgiyi nasıl bitirebileceğini, eğlencesiz bir hayatın tutkulu insanları nasıl uçlara sürükleyebileceğini, ilişkisinde hedefini “bugünü korumak” olarak koymanın tehlikesini görmeyen çok kişi olduğunu ve asıl zorluğun bu kalıplaşmış algılarla savaşmak olduğunu anlıyorum.

    Evet, Bayan Sartoris aslında tutkulu bir aşık yerine güvenli liman olarak gördüğü için evlendiği kocasından, o tutkuyu dışarıda bulduktan sonra kopuyor. Depresif bir geçmişten, ne ilginçtir ki, kocası değil kayınvalidesinden aldığı güçle sıyrılan Bayan Sartoris çocuk da doğuruyor. Günlerden bir gün olmaz denecek bir şey oluyor ve Bayan Sartoris bu küçük ve sıkıcı kasabada dışarıdan gelen yakışıklı, etkileyici ve neşeli bir adama aşık oluyor. Aldatmanın ve tutkunun yarattığı ekstra heyecan ile renklenen seks hayatı Bayan Sartoris’in her adımında kendini daha da keşfetmesini sağlıyor. Doğruları ve yanlışları ile gerçek bir kadın Bayan Sartoris.

    Bay Sartoris’e gelince; o hiçbir zaman sahip olamayacağı güzellikteki bir kadına, zayıf döneminde annesinin desteği ile sahip olmuş, işteki başarısı ile yetinen, sıradan bir hayatı seven, sorumluluk ve risk almayan, böylece de hata yapmayan biri. O da gerçek bir adam.

    Bu tabloda aldatmak sizce suç mu? Bence değil; bence aldatmak bir sonuç.

    Ve gerçekten de, sorumluluk almayan hata yapmaz ama bu onu haklı da kılmaz.
  • 240 syf.
    ·3 günde·7/10
    “Bence yirminci yüzyılın romancısı, okuyucusunun bir sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır. Bu yönden baktınız mı, Sokaktaki Adam cinematografique bir romandır.

    İçleme iyice sindirilmiş, söylev ya da monolog olarak değil, hareket ve eylem olarak deyimlenmiştir.“

    Eserinin 1951 yılındaki ilk baskısına bunları yazıyor Attilâ İlhan.

    Cumhuriyet Türkiye’sinin ‘son büyük entelektüeliydi’ kanımca. Bunu söylemekten bıkmayacağım. Bence bıkmamalıyız da.

    Zenciler Birbirine Benzemez ve Kurtlar Sofrası ile bir üçleme oluşturmuş olan romanı. ‘.. memleketimizin ve memleketimizin halkının esenliği için elbirliğiyle bulmamız gereken olumlu tipi, gerçek vatandaşı arıyorum.’ diyor bu üçleme için.

    “Yalnızım belki. Belki şaşkınım. Belki ne yapacağımı bilmiyorum. Fakat kötü değilim.”
    ...
    “Yorgunum tabii. Bu, her günkü durum. Ben dinlensem bile, ertesi gün tekrar yorulmak için dinleniyorum.”

    Sokaktaki Adam kendini bu şekilde tarif ediyor. Onlarca cümleden sadece ikisi bunlar.

    Hasan. Yalnız. Anlaşılmaz. Karanlık. Ne istemediğini bilen ama ne istediğini kestiremeyen bir deniz adamı.

    Yakup. Hasan’la var olan. Onu seven ve ona sığınan. Kamarot.

    Ve diğerleri.

    Deniz yoluyla kaçak kürk taşıma işine giren Hasan, Yakup ve diğerlerini bu dalgalı macerada neler bekliyor sizce?

    ‘Eylem ve hareketin’ romanı Attilâ İlhan söylemiyle. Anlaşılabilir bir kurgu ‘söz oyunları ve betimlemelerle’ sizleri ansızın bir derin kuyuya bırakabiliyor.

    Usta bir şairden köşede kalmış iyi bir roman okumak isteyenlere.
  • 342 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda toplumsal cinsiyet konusuna önceki zamanlara nazaran daha da ayrıntılı bir şekilde odaklanmaya çalışıyorum. Gerçekten de durumun mühimliğini kimi çok değer verdiğim insanlar tarafından kavradıkça ben de ister istemez kendimi toplumsal cinsiyet ile ilgili gerek kitapları gerekse de makaleleri okurken buluyorum. Aslında mesele bu konuyu araştıranlar, merakı olanlar ya da bitirme tezi yapacak olanlar dışında tüm toplumu kapsıyor. Tez demişken aklıma geldi, günümüzde artık bazı konular yalnızca ödevlerde kalır hale geldi. Bu bana göre en yaygın şekilde felsefe ve sosyoloji bölümlerinde bu şekilde. Belirlenen bir konu yalnızca bir geçiş aracı, tabiri caizse bir anahtar olarak kullanılıyor. Anahtarı elde ettikten sonra onun hakkında özellikle tezi sunanlar tarafından bir daha herhangi bir şekilde kafa yorulmuyor. Örnek verelim, mesela toplumdaki dışlanan bazı bireyler hakkında yapılan bir tez konusu salt bir okulu bitirebilme aracı dışında gerçekten çözüme ulaşma kaygısı güdülerek yapılıyorsa değerlidir. Yapılan tez, araştırma, anket her ne ise, bittiğinde konuya ilişkin ne gibi yararlar sağlayacak ve en önemlisi konu edinilen kişilere geri dönütü neler olacak? Aşırı derecede hayalperest değilim, elbette ki bazı konuların çözülmesi için zaman gerektiğinin farkındayım ama en azından iyi bir amaç içerisinde olmak gerektiğine inanıyorum. Toplumsal cinsiyet konusu özellikle sosyologların, sosyoloji öğrencilerinin ilgisini çeken bir konudur ama bununla sınırlı da kalmamalıdır dediğim gibi. Toplumun bizatihi kendisi ile ilgili bir konuyu toplumda göremedikçe bir kusurun giderilmesi için olması gerekenden çok daha uzun zaman gerekecektir.

    Toplumsal cinsiyet denildiğinde ne aklımıza geliyor? Herkesin belki de ilk olarak renk dayatması canlanır aklında. Kız ise pembe, erkek ise mavi. Bunun sebebi nedir? Mavinin güçlü bir renk olması mı? Hayır, bunlar sadece bizlerde oluşturulan birtakım algılar. 200-300 yıl önce pembe-kırmızı renk erkek ile özdeşleştiriliyordu, çünkü o zamana göre bu renkler daha çarpıcı ve güçlü görünüyordu. Demek istediğim renklerin 'güçlü bir etkiye sahip olması' falan değil. Demeye çalıştığım şey toplumsal algı dediğimiz şeyin bir kere yerleştikten sonra değiştirilmesinin çok zor hale gelmesi ve de adeta 'mantıklılaştırılması'. Toplumsal algıda bu gibi dayatmalar tabiri caizse, dayatılan toplumun içinde ne kadar 'yıllanırsa' etkisi de o denli köklü hale geliyor. İşte toplumsal cinsiyet de bir hayli yıllanmış olanlardan. Cordelia Fine tam da bu noktadan başlıyor işe; toplumsal örtük çağrışımdan. Birtakım bilimsel gibi görünen kelimelerle sizi sıkacak da değilim, ama mesele sanıldığından çok daha derin. Örtük çağrışım dediğimiz şey toplumsal bir etkinin insanın çevresindeki örüntülerin tekdüzeliği ile zihindeki algıyı da değiştirir hale getirmesi denebilir. Bu da tam olarak toplumsal cinsiyet algısının yerleşkesinde kilit noktalardan biri. Yani lafı şuraya getirmeye çalışıyorum, en basitinden çocuğunuz kız diye pembe renge yönelmeniz tamamen toplumsal bir dayatmadan ibaret.

    Kız çocuğu pembe renk giymesin de demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu da oldukça mühim bir konu bence. Toplumsal cinsiyet kavramından bu şekilde bahsedildiğinde bir kesim 'erkekliği ve kadınlığı' saptırmaya, hatta kadını erkekleştirmeyi, erkeği kadınlaştırmayı (o birileri böyle diyor genelde) amaçladığını zannediyorlar. Hayır, konunun buraya çekilmesi de tamamen bir ön yargıdan ibaret aslında. Bu ön yargıya sahip insanlardaki ataerkilizmi fark etmenizi isterim. Kadına pembe ve türevleri renkleri yakıştıranlar için geri kalan tüm renkler erkeğe göre uygun, 'tehlikesiz' renklerdir. Renklerde bile bir paylaştırma var, korkunç. İşin en garip kısmı da mesela bir erkek, kadına atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde daha çok aşağılanır hale gelirken, bir kadın erkeğe atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde aynı düzeyde bir aşağılama olmuyor. Toplumda genel itibariyle ataerkilizm hakim olduğundan erkeğin kadınlara özgüleşmiş bir şeyi yapması adeta kendi isteğiyle 'tahtından' inmesi anlamına gelmektedir, ki bu da toplumda büyük bir utanç kaynağıdır. Diğer yönden iş daha da vahim bence, bir kadın erkeklere özgüleşmiş bir şeyi yaparsa toplumda adeta 'rütbe atlamış' gibi görülmektedir.

    İnsanlar temelde bir haklılığı, mantıksal bir yönü gördükleri için değil de, sırf bu örneği çok fazla gördükleri için bir örüntü oluşmaya başlar, bu örüntü de zihni örtük çağrışım dediğimiz etkiyle kısıtlamaya, mesela belirli renkleri belirli cinsiyetlere aitmiş gibi görmeye zorlar. Toplumsal kimlik bir kere elde edildiğinde çevresel etmenler buna o denli uyar ki, bizi mevcut rolü daha iyi bir şekilde üstlenmemize yol açar. Örneğin duygusal bir erkek bu hegamoni altında tutunamayıp, bizzat kendi kişiliğini değiştirmeye zorlanmakta, dış dünyada, popülasyonun içinde 'sert' görünümlü olmaya kendisini zorlamaktadır. Dış dünyadaki bu dayatmalar o denli keskindir ki, kabul edilenin aksi bir davranışla karşılaşılırsa şayet o kişi sürüden bizzat def edilir. Def edilmekle kalmaz belirli damgalar yiyerek o çevresel popülasyondaki diğer türevlerinde de kendine yer bulamaz. Çünkü bir kere mimlenmiştir artık. Bugün çok yerinde bir alıntı gördüm sitede, bir ülkede eğitim ve kültür seviyesi düştükçe bel altı küfürlerin de çoğaldığından söz ediyordu. Gayet yerinde, buna ek olarak hegamoni de bireyi bizzat bunları yapmaya da zorlar. Mesela sert ve güçlü görünmek kavramlarının içini sürekli doldurmaya başlar. Sert ve güçlü görünmek kimi dönemlerde (erkek için örneğin) elinde tespih çevirme, küfürlü konuşma, trafikte riskli bir şekilde araç kullanmayı cesaret olarak görme haline gelir, kimi dönemlerde de bu kavga etmeye, birbirine zarar vermeye kadar gider (sözde hayvanlardan ilerideyiz!). Doğan bebek de ister kız ister erkek kendilerinin üzerinde daha kendileri mantıklı düşünebilme yetisine bile sahip değilken hakim olan bir hegamoni ile doğmuştur. Bu hegamoni ki topluma durmadan her türlü yoldan, ister kültürel, ister gelenek görenek yoluyla, ister yanlış anlaşılan bir din yoluyla ataerkilizmi durmadan enjekte etmekte, bu zehirden kadınların olağanüstü zararlar almasının yanı sıra erkekler de belirli düzene uymaya zorlamakta, onlar da bu zehirden nasibini almaktadırlar maalesef. Toplumsal cinsiyetle ilgili başka bir incelememde ataerkilizme karşı çıkabilmenin bir kadın veya erkek işi değil, insan işi olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Zaten bütün radikal yanlış anlaşılmalar da kimi insani konuların savunulmasının sadece belirli bir kesiminin hakkı olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor maalesef.

    Fine, bu bağlamda doğuştan bulunduğu öne sürülenin aslında benliğin kendini sosyal bağlamlardaki beklentilere uydurması olduğunu da daha net bir biçimde vurguluyor. Çok temel bir örnek verir. Empati duygusunun birçok kesim tarafından kadına atfedilmesini araştırır örneğin. Bunun derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik analizini yapar. Bununla ilgili yapılan deneyler de göstermektedir ki empati konusunda iki cinsiyet arasında, birinin diğerinden o konuda üstün olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir veri yoktur. Başka bir örnek de matematik konusu. Neden hep matematikte ve onun türevleri olan mesleklerde ilk başta erkekler akla gelir? Bu iki konuda derin analizler içeriyor eser. Kadınlara ve erkeklere atfedilen 'yetiler'. Buna biraz odaklanmak istiyorum. Çünkü ortada oldukça somut verilerle yapılan deneyler ve bu deneyler sonucunda açığa çıkan mükemmel sonuçlar var. Bilgisayar mühendisi dendiğinde akla gelen süper zeki, dağınık, odası atıştırmalık dolu, bilgisayar başında Star Trek serisini 34. kez izleyen, gözlüklü tip neden aklımızda erkek olarak canlanır? Gerçekten de belirli yetiler belirli cinsiyetlere mi atanmıştır? Daha anaokulunda başlayan kimi etkinlikler, hadi Buse sen bu kızı giydir bakalım, Musa sen de sayıların içini boya (neden Musa giydirme yapamaz, onu kızlar yapar diye bir kural mı vardır mesela? ) gibilerinden bahsediyorum, bunlar daha ilk baştan bizi belirli tiplemelere sokar. Bu, insan psikolojisinin değişmez bir özelliğidir, siz ortama farkında olmaksızın bile ayak uydurur hale gelirsiniz, bu zihninizin uyguladığı bir uyum taktiğidir. Bu açıdan diyebiliriz ki, mesela toplumsal cinsiyet ile empati hakkındaki kültürel beklentilerin netliği hangi toplumsal cinsiyet ait olduğunu bilen bir zihinle etkileşim halindedir. Kişinin kendini bir toplumsal cinsiyette görmesi kimi duyguları hissetme ya da hissetmeme zorunluluğu yaratır (tıpkı üstte verdiğim duygusal erkek örneği gibi). Bu da kişinin bir nebzeden sonra farkına varamayacağı ölçüde normalleşir. Çok mu derin oldu? Yetmedi, hadi gelin az daha derine inelim.

    Zihinsel rotasyon performansının ilk başta erkeklerde daha iyi olduğu sanılır. Yani belirli bir hesaplama içeren işlerde erkekler buna daha yatkınmış gibi bir algı vardır hep. Belki de sırf bu yüzdendir çoğu üniversitede mühendislik fakültelerinde çok az kadın bulunmasının sebebi. Fine, bu hesaplama dahilinde olan olgularda yapılan bazı deneylerden bahsediyor. Burada iki katmanlı bir toplumsal cinsiyet algısı var, dikkat edelim de derinlikte boğulmayalım! Zihinsel rotasyon performansı dediğimiz eylemde kadınları ve erkekleri belirli bir teste tabi tutuyorlar. Testlerdeki hesaplama içeren işlemler kimi temaları da beraberinde barındırıyor. Erkeklerin performansı, onların testlerinde sonuçlar mesela "uçak gemisi temelli, nükleer itiş mühendisliği, denizaltı ve denizcilik" gibi görevlerle ilgili olduğunun söylenmesi dahilinde kadınlara göre öne geçerken, aynı test bu sefer kadınlarda "kıyafet tasarımı, iç dekorasyon, dekoratif yaratıcı el işi, örgü dikiş, çiçek düzenleme" gibi temalarla birlikte anlatıldığında bu sefer de aynı testte kadınlar öne geçiyor. Aslında cinsiyetlerin kendilerini bu kıyaslamaları (matematik=erkek) bile toplumsal cinsiyete dahil iken neyin neye, kimin kime üstünlüğünden söz ediyoruz? Başka bir deyişle kadınların mühendislik, hesaplama gibi konularda etkin olmamasının tek somut sebebi, kadınlara yıllardan beri dayatılan en basitinden matematik=erkek dayatmasıdır, mühendislikte gerçekten başarılı olamamaları değil. Bu egemen anlayışın bulunduğu bir ortamda zihnin kendini psikolojiksel olarak geri çekmesi söz konusu.

    Bir deney daha. Angelina Moe tarafından yapılan bir deneyde yapılacak olan testten önce iki gruba da birbirinin tersi söylemlerde bulunulur. Erkek grubuna "muhtemelen genetik nedenlerden bu testte erkekler kadınlardan daha iyi performans gösteriyor" denir. Aynı şekilde kadın grubuna da kadınların bu testte daha iyi oldukları söylenir. Sonuç ne oldu dersiniz? Kendilerinin daha iyi olduğunun iddia edildiği cinsiyetleri içeren gruplar diğerine nazaran daha başarılı olur. Bu ve bunun benzeri somut gerçeklerin kanıtladığı tek bir şey var; stereotip, herhangi bir konuda performans açısından oldukça belirleyici bir etmendir. Matematik=erkek hegamonisi mesela artık o denli yerleşmiş durumdadır ki, salt bu kazınmış tiplemelerden dolayı kadınlar istatiksel olarak bu konuda geri kalmaya başlarlar. O konuda gerçekte kötü olmalarından değil, baskı altında olmalarından dolayı. Dolayısıyla erkek hegamonisinin çok olduğu alanlarda ister istemez kadınların ilgisi de az oluyor. Erkekler matematikte kadınlardan daha iyi olduklarından değil, daha iyi olduklarını düşündükleri için matematiğin, mühendisliğin peşinden koşuyorlar. Bu hegamoni altında kalan kadın da ister istemez bir baskı hissediyor ve başarısı bu baskı sebebiyle düşük olabiliyor. Burada şu hatırlatmayı da yapalım hegamoninin ataerkilizmden dolayı erkekselleştirilmiş olan yönlerine daha çok rastlanması onu direkt olarak erkekliğe dayatmamıza da olanak tanımaz. Aynı örnek kıyafet tasarımına ilgisi olan ama kadın hegamonisi altında, baskıdan dolayı başarısız olan bir erkek üzerinden de verilebilir elbette ama diğeri kadar da sık rastlanır olmayacaktır.

    Kendimizi toplumun dayattığı bir kadın veya erkek olarak düşünmediğimiz sürece yargılarımız, eğilimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasında pek fark yok aslında. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere bazı şeyleri atadığından dolayı, herhangi bir cinsiyet bazı şeylere daha aşina, yatkın, yetenekli gibi düşünmeye başlarız. Bu açıdan cinsiyetlerin birtakım kültürel alışkanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Belirli dayatmalar sadece kadının, kadınsı olarak kabul edilmiş şeylerle, erkeğin erkeksi olarak kabul edilmiş şeylerle ilgilenmesinin zorlanmasının dışında da var. Mesela kadınlar hegamoni altında işgal edilmiş bir meslekte yükselmeye çalışırlarsa bu yükselme sırasında üstlerinde onları adeta erkeksileştiren bir baskı hissediyorlar. Not aldığım bir deneyi daha anlatmak istiyorum. İşverenlere işe başvuru yazısının iki farklı şeklini okutuyorlar. Erkek ve kadının yazmış olduğu ikişer versiyonda başvuru yazısı. Kibar yazılmış olanlar ve kaba, iddialı yazılmış olanlar. Kibar olan başvuru yazıları işverenler tarafından kadın ve erkek ayrım gözetmeksizin olumlu değerlendirilirken; kaba, iddialı yazılmış olan başvurularda erkekler adaylar çok daha fazla işe alınır. Bu aslında ataerkilizmde kadının ne yaparsa yapsın kusurlu bulunduğunun da bir göstergesi. Bir meslekte kabul görülebilmek adına sert ve iddialı olmak bile gerekiyorsa örneğin, onda bile erkekler sorgusuz sualsiz bu işi daha iyi yapar hale getirilip, kadının her şekilde önü kapatılıyor. Önemli mevkilere gelebilmiş olan kadınların huysuz, sert, soğuk olarak nitelendirilmeleri de bunun bir tür göstergesi de değil midir? Ayrıca kadın da bilfiil erkeksileştirilmeye çalışılır, şayet yükselmek istiyorsa toplumsal cinsiyetin erkeğe dayattığı şeyleri kadından da talep etmesi trajik bir durum değil de nedir?

    Fine, nörobilimsel konulara da el atıyor. Kimi beyinsel araştırma olarak iddia edilen 'teorilerin' toplumda genelgeçer olarak kabul edilmeye ne denli yatkın olduğunu gösteriyor bizlere. Bilimsel verilerin zayıflığı ile popüler iddiaların gücü arasında şoke edici bir uçurum var ne yazık ki. Asıl spekülasyon, kimi asılsız ve kanıtlanmamış iddiaların bir kez kamuoyuna çıkıp kültürün bir parçası haline geldi mi, son kullanma tarihi geçse bile varlıklarını ısrarla sürdürmeleridir. Örneğin hiç daha önce şu kanıtlanmamış, teoride kalan basit sanıyı duyduğunuz mu bilmiyorum; işaret parmağı ile yüzük parmağı oranı. Onun teoride kalan, kanıtlanmamış bir olgu olduğunu biliyor muydunuz? Bir parmak boyu onca şeyi apaçık belirtecek bir şey değildir, olan şey çok daha komplike bir durumdur. Beyin hakkında o denli az bilgiye sahibiz ki halen daha, işte tam da yine bu sebepten herkes, özellikle toplumsal cinsiyetçiler hemen insan beyninden dem vururlar, iddia ettikleri şey teoride kalsa bile onlar için yeterlidir sonuçta; o asılsız, kanıtsız bilgiyi topluma enjekte ettiklerinde toplum onu sırf ataerkilizmi desteklediği ve uyum gösterdiği için benimseyecektir zaten. Bu asılsız iddialara bir örnek de, sözde bir deneyde kız çocuğuna oynaması için verilen kamyonu kucağına alarak, adeta onu bir oyuncak bebekmiş gibi avutmaya çalışarak, "üzülme minik kamyoncuk" diyerek oynamasıdır. Bu da asılsız bir iddiadır aynı şekilde.

    Hayvanların beyni ile insanların beyni bir değil ama bazı hayvanlarda yapılan deneyler bile toplumsal cinsiyet olgusunu yanlışlayan bulgular elde etmemizi sağlıyorsa bizler insanlar olarak neden halen daha toplumsal cinsiyete batıp kalmış durumdayız? Deney basit, farelerde erkek fare yeni doğan, babası olduğu yavrularla asla ilgilenmez, ilgilenen hep dişi faredir. Ama bu deneyde yeni doğan yavrular annesiz bırakılıyor, o zamana dek bilinen bilgilere göre yavrularla asla ilgilenmeyeceği beklenen erkek, baba fare de onların yanına konuyor. Bir süre geçiyor yavrular daha fazla dayanamayacakları kritik bir andan sonra erkek fare adeta dişi bir fare gibi onlara ebeveynlik yapmaya başlıyor.

    Cinsiyetin biyolojik olarak varlığını reddetme olarak değil, toplumsal bir dayatma olan ataerkilizm tarafından belirlenen kenarları aşırı keskin bir cinsiyet ayrımı toplumun tamamında görülen birçok sorunun ana sebebi. Bu ne kimilerince algılanan bir cinsiyetin başka bir cinsiyet haline sokulması ne de insanın doğasında olmayan bir durum. Hem zaten bu asılsız iddialarda bulunanlara göre bir cinsiyeti kendinden uzaklaştıran şey o toplumsal cinsiyetin buyruklarını reddedebilmek değil midir? Ki zaten onlara göre mesela pembe giyen bir erkek kadınlaşmış, saçını kısa kestiren bir kadın erkekleşmiştir. Ne kadar da sığ düşünceler. Bu durum ülkelere mahsus bir durum da değil. Kimi yabancı ülkelerde halen daha doğum ilanlarında erkeklerin "gurur" kızların "mutluluk" verdiği yazılır her defasında. Daha doğduğumuzdan itibaren, küçük bir bebekken bile üzerimizde toplumsal cinsiyet dayatmasının ağırlığı ile yetiştirilmeye başlanıyoruz. Yeni bir bebeğin doğum haberini aldığımızda mesela ilk sorduğumuz sorunun kız mı erkek mi olması da toplumsal cinsiyet kaygısını yansıtmıyor mu sizce de? Bir babanın, oğlum olsun, diye istekte bulunması onun oğluyla eril, erkeksi olarak kabul edilen dayatmaları birlikte yapabilmelerinin bir isteği değil midir mesela? Sorunun kaynağı, cinsiyetleri aşırı bir şekilde kutuplaştırmak aslında. Hem bu, hem de tek kutuplu hale getirmeye çalışmak.

    Üniversitede bu konuda yüksek lisans yapan bir hocamla bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzda kendisi, şimdiki orta yaşlı ve yaşlı nesilde bunun değişmesinin imkansız olduğunu ancak sonraki nesillerde, yeni nesillerin bilinçlenmesi yoluyla bazı şeylerin rayına oturacağını, kendisinin de o günleri muhtemelen göremeyeceğini söylemişti. Kim bilir, belki de haklıdır? Ama bir yolu kutsallaştıran o yolu tamamlamak mıdır yoksa o yolda yürümek mi? Ya da şöyle mi söylemeliydim; hepsinden de kutsal olanı o yolu bitiremeyecek olanın diğerlerine yolun sonuna nasıl sağ salim varacaklarını söylemesi değil midir?
  • 60 syf.
    ·8/10
    Bilinmeyen Adanın Öyküsü |4/5|
    Adaları sever misiniz? Bilinmeyen adaları sever misiniz? Peki şu anda sizce keşfedilmemiş bir ada kalmış mıdır? Bence vardır ama elbette olup olmadıklarına kesin bir yargı vermeden önce gidip bakmak gerekir. Ya da uydu sistemlerimizle bütün dünyaya bakarız ve bize henüz keşfedilmemiş bir ada olup olmadığını söylemesini isteriz.
    Peki o makine bize doğruyu söyler mi?
    Daha önceden adını işittiğim ama hiçbir kitabını okumamış olduğum bir yazardı Jose Saramago. Oldukça kısa olan bu kitabın, içeriğindeki resimleri de çıkarsak muhtemelen yarısı kalır elimizde. Peki bu yarısı okura ne sunmuş?
    Kitabın başlangıcı oldukça enteresan. Bir krallık var ve o krallığın dilek kapısı var. Halk o kapıya gelip dileklerini diliyor ve kral gerçekleştiriyor. Bir adam bir gün gelip kralın ta kendisinden gemi istiyor, bilinmeyen adayı keşfetmek için ve kitabımız başlıyor.
    Resimlerin olmadığı bir baskısını okusam, bu baskıyı okuduğumda etkilendiğim kadar etkilenmeyeceğimi düşünüyorum. Kitabın kendine giydiği masalsı gömleği pekiştiren güzel bir yardımcı olmuş resimler. Bu kadar sık olmalı mıydı? Belki hayır ama olması güzel bir dokunuş olmuş.
    Yazım da farklı bir üslupla yazılmıştı. Konuşmaları belirtmek için tırnak işaret kullanılmaması ve ilk başlarda hangi cümle diyalog ya da hangi cümleyi hangi karakter sarf etti gibi soru işaretleri uyandırsa da çok kısa bir sürede alışılıyor çünkü kitap uzun sürede alışılacak kadar uzun değil.
    Uzun olmaması bence güzel bir tercih olmuş çünkü uzasaydı ve gerçekten bir ada yolculuğuna çıkıldığını okusaydık o zaman bildiğimiz diğer edebiyat eserlerine benzeme durumu olabilirdi. Yazarın, kitabın son kısmında aldığı viraj ve sayfalarca bir rüyayı anlatması olağandan farklı ve çekici bir dokunuş olmuş, beğendim.
    Karar kapısı ve dilek kapıların yanında başka hangi kapıların olduğu ve o kapılarda neler yaşandığını da ayrı bir roman olarak ya da birbirinden bağımsız öykü derlemesi olarak okumak isterdim. İlgi çekici olabilirdi.
    Bilinmeyen adaları keşfedeceğimiz güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • 264 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Merhaba arkadaşlar. Tarihler 25 Mart 2019’du yani yaklaşık 10.5 yıl evveli gösterdiğinde Türk tarihi önemli bir ismini kaybetti. Ben o zamanlar henüz 13 yaşında, askeri sistemle yetişmeye çalışan 13 yaşında bir çocuktum. Yani birileri gibi Muhsin Başkan da Muhsin Başkan diye prim kasacak, hava atacak biri değildim. Halen de değilim çünkü onu anlamak kolay değil. Sonrasında gerek içinde bulunup yakınlık hissettiğim siyasi parti ve gerekse onun oradan ayrılışı nedeniyle de sadece ALLAH RAHMET ETSİN gibi cümleler kurduğum bir şahsiyetti kendisi. Ta ki bu yıla kadar. Bu yıl ne mi oldu? Onu alt paragrafa aktaralım.

    Bu yıl özellikle okuduğum kitaplarda böyle gizemli, mistik sanırım doğru kelime, diyebileceğim birçok vakayla karşılaştım. Bunlardan birisi de Vatikan tarafından varlığı kabul edilmeyen ve yerine 4 farklı kitap seçilip kendisi seçilmeyen Barnabas İncili idi. Chaplin’in zamanında Chaplin’e Benzeyenler yarışmasına girip 3. olması gibi bir durumdan bahsediyorum burada. Açıkçası bu durumdan korkuyorum da. Benim etim ne budum ne, tabii korkacağım. Bu konuda araştırma yapan insanlar hep bir KAZA (!) kurbanı oluyor. 28 Şubat sürecinin ardından Mahmut Esat Coşan’ın da bir KAZA da kurban gitmesini düşünüyorum da şöyle bir, aynı akibeti Muhsin Yazıcıoğlu da yaşayınca insanda bir korku oluşuyor. Her şeyi dile getirip bu konuda 10 yıldır sessiz kalan bir basına sahibiz. Demek ki herkes bu konuyu dile getireceği zaman kim olduğuna bakmadan korkuyor. Benim gibi birinin de korkması normal. Ters giden bir şeylerin farkında olmak ve bunu bir yerde bir şekilde dile getirmek sonrası için insana mutlak bir korku yaşatır. Sorunlarımıza devam edeceğiz. Uzun bir inceleme olacak.

    Öncelikle şuradan başlayalım. Ahmet Tahir Can, yazılarında sizi öyle etkiler ki, kimi yazısında siz meseleyi anlayana kadar o yazmayı bitirmiştir, kimi zamanda da hiçbir şey anlatmadığını düşünürsünüz, vakit kaybettiğinizi sanırsınız ama öyle sorular sorar, öyle cümleler kurar ki bunları anlamak için dahi belli bir birikiminiz olması gerektiğini bilmeniz lazımdır. Ben öncelikle uzun olsa bile kitabın neler içerdiğini şöyle bir paylaşayım istiyorum.

    https://i.hizliresim.com/Ydo8OA.png

    https://i.hizliresim.com/86jWNA.png

    https://i.hizliresim.com/DOjWyZ.png

    https://i.hizliresim.com/mX0gJY.png

    https://i.hizliresim.com/EOjWyv.png

    https://i.hizliresim.com/jqdrQ9.png

    https://i.hizliresim.com/2OpWEL.png

    https://i.hizliresim.com/BOjWyV.png

    Öncelikle doğruları konuşacak olursam –ki doğrular kişiye göre değişiyor- bana göre olan DOĞRU algılama şudur: Muhsin Yazıcıoğlu asla ama asla KAZA ile ölmemiştir. Bunu söyleyebilirim. Biz zaten inanmıyoruz o işin KAZA falan olduğuna. Bazı inançlar değişmez, değiştirebilir misiniz? Sadece boşa çabalarsınız, bu da öyledir. Bu saatten sonra, aradan yıllar bile geçse rahmetli Turgut Özal’ın oğluna, SENİN BABAN ZEHİRLENMEDİ KARDEŞİM, VEFAT ETTİ diyebilir misiniz? İmkanı yok. Bu da öyle. Zaten bir sürü şaibe var burada. Bakın ben size kanıtlanmış olanları sunayım hatta.

    Gerçi gerek Turgut Özal gerek Muhsin Reis de gariptir ki TERÖR sorununa odaklandığında KAZA (!) geçirdiler. Bunun yanında Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Kazım Çillioğlu da suikaste kurban gitmişlerdir zamanında. Ayrıca Erdoğan da dahil SİYASİ OLARAK UYUŞMADIĞI KİŞİLER DE DAHİL OLMAK ÜZERE birçok kişiye bu konularda yardım etmiş, Erdoğan’a yapılacak operasyonlar sırasında devreye girmiştir. Hatta bu konuda da NAMLUNUN UCUNDAKİ BAŞBAKAN: HEDEF RTE isimli kitap da bizlere aktarılmış.

    => Helikopter suikastı öncesinde Reis’in evinin üst katından LAPTOP çalınıyor. Bahçede bulunuyor. Reis’in tüm programlarının yer aldığı bu makine daha sonra bahçeye bırakılmış halde bulunuyor.
    => Suikasttan tam 15 gün önce suikast ile ilgili bir ihbar yapılıyor, kim yaptı dersiniz? Neden ciddiye alınmadı. Üstelik kendisinin (7 Haziran 2008) ve hatta eşinin yani yenge hanımın da geçirdikleri kaza olayını (14 Mayıs 2007) düşününce sormadan edemiyorum.
    => O dönemin Kayseri valiciği acaba neden KURTARMA EKİPLERİ OLAY YERİNE GİTTİ, REİS YARALI ve ŞUURU AÇIK açıklamasını yaptı? Bu bilgiyi ona kim verdi ya da neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti sizce? Ben söyleyeyim mi? Bence arama ekiplerinin işi bırakmasını ya da yavaşlamasını istiyordu. Orada bir şey oluyordu çünkü. Bir resim paylaşacağım bununla alakalı.
    => Anadolu Ajansı denilen yayın organı Vali haberini verdikten 8 gün sonra ne oldu da haberini sildi? Kimden emir aldılar da böyle oldu sizce?
    => Övünülen yüksek teknoloji, enkazı 48 saat sonra buldu. Hatta bulanlar da ileride ilk açıklamalarını korkutularak değiştirecek, olayla ilgili çektikleri video ve resim kayıtları ellerinden alınacak ve aileleriyle tehdit edilecek olan köylülerdi. Teknolojisiyle övünenler değildi.
    => İHA (İhlas Haber Ajansı) muhabiri İsmail Güneş telefonda yaklaşık yarım saat konuşuyor, kayıtlar var ama yayımlanan otopsi raporunda çenesinin kırık olduğu belirtiliyor. Kırık Çene ve yarım saat telefonda konuşma. Sizce mantıklı mı arkadaşlar? Neden halen UTANMADAN kaza denilebiliyor anlamıyorum ben. Ayrıca yarım saat telefonda konuştuğu belli olan birinin nasıl olurda yeri tespit edilemez? Külliyen yalan. Bunun vebalini kaldıramayacaklar, hesap günü biz hakkımızı helal etmeyeceğiz.
    => Reis, miting yaparken helikopter bir süre bölgeden ayrılıyor sonra geri geliyor. Bu sürede ne oldu? Bunu nasıl gizleyebiliyorlar, eğer yakıt aldığını belirteceklerse neden helikopter patlamadı ya da yanmadı o zaman? Demek ki farklı bir şey var burada.
    => En can alıcı nokta da ne biliyor musunuz? Bunun mercii Ulaştırma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ya da dağlık bölge olduğu için Jandarma’dır. Bir helikopter yahut uçak yahut bir Balon, havada uçan ve içinde yolcu taşıyan ne varsa, ki buna teleferik de dahil, bir ROTA olur. Nereden gelip nere gideceği, ne yapacağı vs tüm işlemler için. Yani kaza yeri bilinmeliydi o zaman. Rota sonradan değiştirilse bu da bilinmeliydi. Yani mutlaka bilen birileri var. Yazıklar Olsun.

    Bunların dışında araştırmalar genişledikçe ikinci bir helikopter gördüğünü söyleyenler, bir grup asker üniforması giymiş kişilerin köylüleri bölgeye sokmadıkları gibi durumlar mevcut ama kesin olan bir şey var. İsmail Güneş’e ait kamerayı biliyorsunuz. İHA yetkililerinden yapılan açıklamada kendilerine gelen kamerada 1 kaset olduğu ama onların 2 kaset kullandıkları yazıyordu. Yani gene geliyoruz şu soruya, hangi hain aldı o kamerayı? Bu işi yapanlar ölmesinler, Allah onlara uzun ömürler versin, benimkinden de alıp versin. Öyle uzun yaşasınlar. Yaşasınlar ama yaşadıklarının her günü öyle acı çeksinler ki ölmedikleri için kahrolsunlar, her gün her saat her saniye her an canları yansın.

    Gelelim can alıcı noktalardan birine. Bu alttaki resme çok iyi bakmanızı rica ediyorum. Bir video var. Sanırım işi yapanların biri korkmuş, gizlice dağı çeker gibi bir çekim yapıyor. Burada diğer askerler helikopterin etrafında bir şey yapıyor. Ne mi? Argus 5000 ve SKYMAP IIIC cihazları. Yani helikopterin beyni. Helikopter nerede uçuyor, irtifa bilgileri ve hız kaydı yani her şey burada kayıt altında. Neyse lafı çok da uzatmadan bunun kanıtını eklemek istiyorum.

    https://i.hizliresim.com/dL9JBQ.png

    Gelelim karbon monoksit değerlerine. Öldüğümüz zaman otopsimiz yapıldığında DOĞAL BİR ŞEKİLDE ölmüşsek vücudumuzdaki kan değerimizde %0.5 ile %3 arasında karbon monoksit bulunur. Şimdi burada yorumu sizlere bırakacağım: Muhsin Reis de %13.1, Pilot Kaya İstektepe’de %26.6, Erhan Üstündağ’da %21.8, Yüksel Yancı’da %8.5, İsmail Güneş’te %27 ve Murat Çelikkaya’da %10.1 oranında. Yorum sizin.

    Bu bilgiler ve daha da fazlasının sonrasında yaklaşık 50 sayfalık bir rapor okuyoruz. Bu rapor Cemal Boyalı, İsmail Hakkı Sayın, Faik Ceceli, Mehmet İlhan ve Mehmet Ali Özkılınç tarafından EK 1 DEVLET DENETLEME KURULU RAPORU SONUÇ BÖLÜMÜ adıyla yayımlanıyor.

    En sonda da onun kişisel özellikleri ve onu tanıyan -hatta anlaşamadıkları da dahil- insanların Reis hakkında neler düşündüğünü okuyoruz. Kitabımız işte böyle bitiyor. Keşke bitmese dedim bu kitap ama bitti işte. Ne diyelim ki? Allah rahmet eylesin. Kalanlara da uzun ömürler versin. Versin ki o ihanet şebesi her gün acı çeksin. Biz de her gün kinimizi, öfkemizi diri tutalım. Esen kalın, iyi akşamlar, iyi okumalar..