• Albert Caraco uzun zamandır dikkatimi çeken bir yazardı. Basılı okuduklarımla birlikte telefondan da okuduğum bazı kitaplar var. Sayfa sayısı 32 olunca, hemen e-kitap olarak başladım. İyi ki de okumuşum.

    Yazarda hissettiğim en kuvvetli duygu yabancılaşmaydı. Hüznünde dahi, sanki bir başkasından bahseder bir sakinlik ve kayıtsızlık vardı. Misal, ''... fikirlerim beni hislenmekten men ediyor, hatta üslubum hislenmenin yakınına yanaşmamı bile yasaklıyor.'' Bir başka örnek: ''Köklerimi acının olduğu kadar zevkin de reddi içine salıyorum, sevgim ermişçe bir ilgisizliğe varıyor, artık bu ilgisizlikle kaynaşmışım, bütün yaşamım bir ölüm okulu, aslında pek bir meziyetim yok ve çocukluğumdan beri kendimi asla rahat hissetmedim, kalıcı rahatsızlıkların eline düşmüşüm ve ancak deva buldukça varlığımı sürdüyorum.''

    Kaleminde insanı oldukça şaşırtan bir etki var. Bazen sarsıcı diyebileceğimiz, bazen de şaşırtıcı bu kısa kitap, yazarın bütün hayatını ve bilhassa ölümünü öğrendiğimizde bir nevi kanıt niteliğinde. Yazar annesi ve babasına, evlat acısı yaşatmamak için, ölmek kararını çoktan vermişken, intihar etmemiş. Önce annesini, kısa zaman sonra babasını kaybetmiş. Babasını kaybettikten 2 saat sonra da intihar etmiş. Yaşamak için değil, ölmemek için bir sebebi kalmamış. Zaten yaşamak için hiç sebebi olmamış.

    İçinde hep bu tuhaf yabancı hisle yaşayan yazar, anladığım kadarıyla çok da kibar bir insanmış. Dünya neredeyse umrunda olmamasına rağmen, hatır onun için hep önemli olmuş. Aslını isterseniz düşünceleri neredeyse tutarsız, aynı paragraf içinde birbiriyle çelişen cümleler kurmuş. Tutarlı düşüncesi bir tek ölümden yana olmuş. Eylem olarak da anne ve babasına davranışları hep tutarlıymış. Bunun dışında içindeki garip zihin çalkantıları, vurduğu kayayı hiç aşındırmamış gibi.

    Kadınlarla ilgili oldukça ilginç ve belki de kızacağınız türde cümleler kurmuş. Misal, kadınlar aşağılık varlıklardır. Fakat ben yazara kızamadım. Çünkü derdi hakaret etmek değil. Peşi sıra gelen cümle, erkekler daha da aşağılıktır. Kimi yerde kadınların erkekleri kullandığını, dertlerinin sadece kendi dış güzellikleri ve beğenilmek olduğunu ifade etmiş. Sonra erkeklere dönüp, kadınları üreme aracı olarak gördüklerini belirtmiş. Kadınlara bunu yaparak onları bu doğum düşüncesiyle sınırlandırıp şartlandırdıklarını belirtmiş. Kendi ifadelerinden birisi şu: ''Ben kendimi erkeklerin de kadınların da uzağında hissediyorum, birleşmeleri bana oldukça gülünç geliyor, evliliktense yalnızlığı, babalıktansa hiçliği tercih ediyorum, kadınlar bizim için teselliden ziyade tehdittir, tersi bir yanılsamadır, ama onların büyülerini bozmak için nefse hakim olmak gerekir.'' Kadınlar, erkeklere göre daha az akıl yürütüyormuş, acınacak haldelermiş. (?????) Daha az akıl yürütmeye tekme ve yumrukla zorlanıyor olabilirler mi Sayın Caraco? Mesela kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin. Neydi bir de kadının aklı kısa, saçı uzun olur. Bu sözler acaba hangi zihnin ürünüdür? 

    Kadınlarla ilgili kurduğu çok fazla olumsuz cümle var. Lakin bir yerde de övüyor. Bu yüzden düşüncelerini tutarsız buldum. Kadın erkeğin dengi değildir, kadın olarak kadın eşitsizdir, derin nitelikleri kişisellikten yoksundur gibi düşünceleri var. Bir yandan da her erkek değilse de birçok başarılı erkeğin arkasında kadın vardır düşüncesi de var.  #32399784

    ''Yumuşamayı reddediyorum, kendimi çileci yaptım'' demiş. Bu cümlesinde dahi çok sakin bir reddediş var, lakin bir o kadar iradeli ve kararlı bir insan. Kısa ama tok bir kitap. Benim gibi birçok fikrine katılmasanız dahi ifade tarzındaki kuvvet ve sakinlik, ilginizi çekebilir ve beğenebilirsiniz. Farklı ruhları dizilerde sadece izliyoruz ama kitaplarda sanki o insan oluyoruz. Bu da sıyrıksız tecrübe oluyor işte.

    Annesi onun hayatına en büyük etki eden kişi olmuş. Kitap boyunca ondan Sayın Anne diye bahsedilmiş. Kadınlarla ilgili düşüncelerinin yegane sebebi. Ona hem hayran hem de mesafeli, hem yakın hem oldukça uzak.

    Aşktan vazgeçmek, annesine göre şart. Bu, bir insanın sağduyulu olduğunun göstergesi. Kadın, kadınları sürekli kötülemiş. Kadınlar, ona göre bir canavar. Ayrıca, kendisi çok bakımlı ve güzel bir kadınmış. Akciğer kanserine yakalandığı için ömrünün son anları sıkıntılı geçmiş. O dönemde dahi makyaj yapmaktan ve takı almaktan vazgeçmemiş. Albert Caraco annesi için gidip takılar aldığını ifade ediyor. Bir erkek için oldukça ince bir davranış değil mi? Peki annesinin makyajsız halini oğluna gösterip, sonra kendisini iyice boyadıktan sonra oğluna, bu surata iyi bak ve kadınların ne kadar numaracı sahtekar olduklarını gör demesi? :) Kendisi hep ilgi odağı olmuş ve bunun için de çabalamış. Ama oğlunun kimseye ilgi göstermesini istememiş. Bunda da başarılı olmuş. Doğru mu yaptı tartışılır. Ama oğlunun düşünce dünyasındaki kuvveti yadsınamaz. 

    Annesi acı çekerken, yazar ötenaziyi tercih edeceğini söylemiş ve insanların zaten ölecekken ilaçlarla uyuşturulmasını, merhametin kurbanı olmak diye nitelendirmiş. Acı içinde yaşamaktansa fiziksel cinayet lütuftur düşüncesinde. Şöyle bir bakarsak, hepimiz en az bir kere intiharın eşiğine gelmiş ya da mutlaka geleceğizdir. Çünkü hayat gerçekten kaldırmakta zorlandığımız acılarla dolu. Üstelik fiziksel olarak acı çekmek de öyle kolay değil. Şahsen ben inançlı bir insan olmasaydım, beni bu dünyada hiçbir şey tutamazdı. Sevmiyorum bu dünyayı. İyilerle karşılaşmak, yaşamayı kolaylaştırıyor. Yaşamak çok zor geliyor bana.

    Albert Camus'nun Yabancı'sını bilirsiniz. O kitabı beğenenler, aynı tatta ama farklı türde bir eser okumak isterlerse bu kitap ideal.

    Konuya döneyim, annesiyle ilgili o kadar çok düşüncesi var ki. Hangi birine değinsek diğeri eksik kalır. Bütün dünya görüşü onunla şekillendiği için ona olan sevgisi ve nefretini ifade edişinde de yabancılaşma kuvvetle hissediliyor. Ben de düşüncelerimi ifade ederken tutarsızlaşacağım endişesine düşüyorum. Annesi onu yatılı okula göndermiş. Dahası dadılar ilgilenmiş. Kadın bir çocuğu olmasının sadece tasasız kısmıyla ilgilenmiş. Oğluna, onu boğacak kadar sıkı sarılırmış, Caraco yaşı ilerledikçe kimsenin onu öpmesini ve sarılmasını istememiş, bundan bıkmış çünkü. İşin diğer bir tuhaf yanı ise vakit geldiğinde, oğlunun sadece kendisiyle ilgilenmesini beklemesi ve oğlunun da büyük bir nezaketle ve of demeden annesiyle ilgilenmesi. Bence bilinçaltında biraz bu konuya tepki var. Sanki annesini hiç affedememiş gibi. Ama karakteri düzgün olduğu için, insanlığından asla vazgeçmemiş diyebiliriz. Ona hep saygı duymuş, onun hasta olmasına ve böyle ölmesine çok üzülmüş. Lakin daha evvel de değindiğim gibi bütün düşüncelerini, sanki bir başka insandan bahsediyor bir havayla anlatmış.

    Ölümü yaşamın diyeti olarak görmüş, ölecek olanı sevdiğimizi ve tehdit altında olana ilgi duyduğumuzu düşünmüş. Bir nevi haklı. Bu düşünceyi şöyle çevirsek, bir canlı zarar gördüğünde ona -normal insanlar- merhamet duyar. Çünkü ölmesi endişe verir. Ama ölmeyecek olsa, bu merhamet o kadar kuvvetli olur mu? 

    Annesi, Caraco 40 yaşını aştıktan sonra öldüğü için, oğlu ona müteşekkir. Çünkü yokluğuna alışmadan ölseydi sefil olurum demiş. Babam vefat ettiğinde, kardeşimi ben de benzer bir mantıkla teselli ettim. "Babamızı bilecek yaştayken öldü. Onunla birçok hatıramız var. Daha genç yaşta da vefat edebilirdi" dedim. Bu en hüzünlü meselelerden biridir bilirsiniz. Hepimizin ciğerinde türlü türlü izler var. Bardağın dolu tarafına bakmak zorundayız. Her türlü bu hayatı yaşayacağız. Sefil olmaya, derbeder olmaya karar vermek de, Rüzgar Gibi Geçti'deki Scarlett misal, eğilsek de devrilmemeye mecburuz. Düşsek de kalkmak zorundayız. 

    Garipsediğim bir şey var ki önsözde çevirmen şöyle bir not düşmüş: ''Albert Caraco 10 Temmuz 1919'da Konstantinopolis'te, dört yüzyıldır Türkiye'ye yerleşmiş Sefarad bir ailenin oğlu olarak doğdu.'' Bildiğim kadarıyla Konstantinopolis, 1453'ten beri İstanbul. :) Üstelik yazar Konstantinopolis demeyi tercih etmiş olabilir, kitapta da İstanbul yerine Konstantinapolis denilen bir cümle var. Ama önsözde de böyle geçiyorsa, bir art niyet ararım. 

    Yazar bir Yahudi. Tüm kitap boyunca Yahudiliğe değindiği hemen her an onları da eleştirmiş, daha doğrusu aşağılamış. İğrenç bir iyimserlikle hayata tutunduklarını, hayâsız yani utanma duygularının olmadığını, sefil insanlar olduklarını belirtmiş. İnanç noktasında da kendi ifadesiyle düşüncesi şu: "Tanrı bizi sevmiyor ve bir sevgi nesnesi de değil, Mistisizm özünde Narsisizmdir, kişisel Tanrı ise saçmalıktan başka bir şey değildir, yoksulların teselli bulma ihtiyacı kendi alçalmalarının kanıtıdır, yoksa varsaydıkları figürlerin gerçekliğinin değil... Filozofların Tanrı'sı bana yeter, ben de bir kişiyim ve kendi dışımda kimse aramıyorum, müebbet ölüme razıyım, kurtuluş fikri bana bir taşkınlık gibi geliyor, kurtulmak metafizik bir tecavüz yalnızca. Sayın Anne her türlü Mesihçiliğe karşı Klasisizmi tercih ediyordu; ermişler gibi haklıydı."

    Yazar, Cioran'la karşılaştırılan bir isim. Cioran çok daha insanı sıkan ama tok bir kaleme sahip. Onu okumak da gerçekten sabır işi. Zor ilerleyen bir kalemi var. Lakin Caraco'da ilerlemek onun kadar zor değil. Sıkılmadan, ilgiyle okunacak bir insan Caraco. Kaos'un Kutsal Kitabını da yakın zamanda okumak istiyorum. Düşücelerine neredeyse yüzde yüz katılmadığım bir yazar. Ama ifade ediş tarzını sevdiğim bir kalem oldu bile. Artık sıkmamak adına burada noktalıyorum. Okuyacak herkese keyifli ve ilgi çekici bir okuma dilerim.
  • Bence,en kötü haliyle,evlilik düşmanca politik bir eylemdir.Küçük zihinli erkeklerin,kadınları evde tutabilmek için uydurdukları birşeydir.
    Bunu da gelenek ve din maskelerinin ardına saklanarak yapıyorlar.En iyi haliyle ise,evlilik mutlu bir yanılsamadır.
  • 2005 senesinde daha ben Metal Fırtına filan okurken bir tanıdığım okumamı tavsiye etmişti ve tavsiyesine uyarak 11 sene sonra hızlı bir şekilde okudum kitabı. Beğendim kitabı, farklı hikayeleri ve sürpriz sonları ile farklı farklı aşkları farklı hallerde bize anlatmış Ahmet Ümit ve bence güzel de olmuş. Hikayelerinde gerçekten aşkı tanımlayabilmiş mi ya da Ahmet Ümit'in niyeti gerçekten aşkı tanımlamak mı orası tartışılır tabi.

    Beğendiğim hikayeler ise Aşk Bir Mucizedir, Kafi Delildir Aşk, Aşk Bir Yanılsamadır ve tabi kitaba ismini veren Aşk Köpekliktir.
  • Ben evliliğe inanmam.Hayır gerçekten inanmam.Nedenini açıklamama izin verin.Bence en kötü haliyle, evlilik düşmanca politik bir eylemdir.Küçük zihinli erkeklerin, kadınları evde tutabilmek için uydurdukları bir şeydir.Bunu da gelenek ve din maskelerinin ardına saklanarak yapıyorlar.En iyi haliyle ise, evlilik mutlu bir yanılsamadır.Birbirlerini gerçekten seven iki insandır.Ama birbirlerini ne kadar mutsuz edeceklerinin farkında değillerdir.Ama iki insan bunun farkındaysa ve birbirlerine katlanmayı göze alarak evlenmeye karar veriyorlarsa bunun tutuculuk veya bir yanılsama olduğunu düşünmüyorum.Bence bu durum çok radikal ,cesurca, ayrıca da çok romantik.
    -Frida Kahlo