• Bencil insan, kendisini çok sevmez; tersine çok az sever, aslında kendisinden nefret eder.
    Erich Fromm
    Sayfa 62 - Payel Yayınevi
  • Benim istediğim gibi değilse kötüdür,
    bana benzemiyorsa ötekidir,
    benim gibi düşünmüyorsa düşmandır,
    benim bildiklerimi bilmiyorsa cahildir.
    Bencillik berbat bir hastalıktır!
  • benim istediğim gibi değilse kötüdür, bana benzemiyorsa ötekidir, benim gibi düşünmüyorsa düşmandır, benim bildiklerimi bilmiyorsa cahildir. bencillik berbat bir hastalıktır! Burak Aksak
  • benim istediğim gibi değilse kötüdür, bana benzemiyorsa ötekidir, benim gibi düşünmüyorsa düşmandır, benim bildiklerimi bilmiyorsa cahildir. bencillik berbat bir hastalıktır!
  • Sonu kötü biten hayvan öyküleri kadar beni korkutan öykü konusu yoktur sanırım… Elbette, diğer edebî türler için de geçerli bu konu; ama bahsedeceğim bir öykü kitabı olduğu için, bu türü özellikle belirttim. Usta öykücü ve denemeci Adnan Binyazar’ın yeni öykü kitabı “Kızıl Saçlı Kontes” (Can Yay., Haziran 2014), acı bir hayvan öyküsüyle açılıyor: “Köpeğin Ölümü”!

    Öğretmen olan anlatıcının “Atandığı kenti anıştırsın diye” Bozkır adını verdiği bu güzel köpek yavrusu, görünürde kötü bakımdan ve körpe bedeninin kaldıramayacağı kış soğuğundan; ama bundan da fazla, öğretmen dışında kimsenin ona göstermediği sevgisizlikten ölmüştür!.. Oysa “Onu kucağım[ız]a alıp ipek akı tüylerini okşadı[kça]; [i]nce derisinden yüreğim[iz]e … bir sıcaklık yürü[yen]” (s.14) bu canı öldürmek, yaşatmaktan çok daha zordur. Galiba sevgisiz, merhametsiz bir toplum yaratarak, bu zorluğun üstesinden elbirliğiyle geliyoruz(!)… Çok acı bir öykü bu. Zavallı Bozkır!.. Ama insan sinirlenmiyor da değil: Ne demeye odana çıkarmaz da buz gibi soğukta bırakırsın ki bebek köpeği?!.. Böyle öyküleri okumak beni fena sarsıyor. Bu öykünün bende bıraktığı şey baş ağrısı ve ‘umut kırıklığının her insanı olduğu gibi köpekleri de küstürdüğü!..’ (s.15)

    Bu moral bozukluğuyla girdiğimiz kitaba, ölümün kıyısına kadar giden yok yere düşmanlıktan, sımsıcak dostluğa evrilen o güzel öyküyle devam ediyoruz: “İso”. Öğretmen olmak için Köy Enstitüsü’nü kazanan iki arkadaştır Merdan’la İso (İsmet). Merdan, sokak çocuğu yıllarında hayatın zor yüzünü görmüş, bu zorlukla da ancak beden gücüyle başedebileceği hissesini çıkarmış, iyi bir dövüşçüdür. Enstitü’de karşılaştığı İso da bu yönde ondan kalır değildir. Merdan’ın farkı, ona her biriyle erdemlerin yeni kapılarını açan okuduğu kitaplardır. (s.27) Bu kapılar sayesinde edindiği kemâlâttır zaten, İso’nun derin aşk acısını görmesi ve onun kaba davranışlarının, bu yürek yangının dışavurumu olduğunu bilmesi… Az şey değil: Merdan, “… Juliet’i ölü bulan Romeo’nun acılarını…” da duyan bir insandır. (s.39) Her zaman söylerim; eğer ciddi bir zihinsel sorunu ya da yontulamayacak mağara insanlığı yoksa, muhatap olduğumuz kişiler ne kadar görgüsüz ve kaba da olsa, onların bize karşı takınacağı tutumu, bizim davranışlarımız belirler. Sınır, genellikle bizim elimizdedir… Bu öykü de beni destekliyor; hatta bir adım ötesini söylüyor: Kendinin ve karşındakinin farkında olan uygar insan (aksi uygar olmuyor zaten), ilişkilerini sağlıklı yürütmekle kalmıyor, varsa, muhatabının arızalarını da onarıyor…

    Üçüncü öykü olan “Gecenin Gün Işığı”, anlatıcı-yazar’ın (yazar olduğunu 65. sayfada anlıyoruz), havaalanı salonundaki gözlem ve düşüncelerinden oluşuyor. Bir de bunların çağırdığı anılarından… Japonya’daki tsunami âfetinin mağdurlarının da olduğu havaalanı salonundaki “insancıklar”(“anne ile bebeği” gibi), çok umutlu kılmıyor kişiyi hâliyle: “İnsan hayatında güzel şeylerin ömrü ne kısa!” (s.60) Oysa –bencillik sayılacak belki; ama değil: yazan bilir!- “Yazmak iç kurtuluşumuzdur.”(s.62)

    Beş öyküden oluşan kitabın, bana göre en güzel öyküsü olan dördüncüsüne geldik: “Eğinli Yenge”. İlkgeçlik çağındaki Merdan’ın (ki, “İso” öyküsünde de vardı) arayışının hikâyesidir bu; köklerine, toprağına duyduğu merakın sonucu olan bir arayış… Bu arayış onu, o kadar acıyı nasıl taşıdığına Merdan’ın da biz okurların da şaşıracağı kadına; “Eğinli Yenge” diye anılan ve seslenilen Emine’ye götürecektir. Gözlerinin feri söndü sönecek kerte kocamış olan Emine’nin lâkabı, ismini silecek kadar öne çıkmıştır. Bu ânı (Merdan’ın gelmesini) bekliyormuşçasına, yıllar yılı içine ağlayan kadın, birkaç cümlesinin arasında ağıtlar yakarak yaprak yaprak döker dertlerini… Merdan, acıya çıkan köklerini bulmuştur. Acının hikmetle olgunlaştırdığı “Eğinli Yenge” bu arayışı sezmişçesine söylememiş midir zaten: “Hey oğul, ilan ergülür bükülür, delügünü bulur.” (s.91) (Yılan eğrilir bükülür, deliğini bulur.)

    Kitaba adını veren “Kızıl Saçlı Kontes”, aynı zamanda, kitabın son öyküsü… Doğu Anadolu’nun küçük bir beldesinde ilkokul öğrencisi olduğu yıllarda düşsel seyahatler yapan anlatıcının ağzından okuruz öyküyü. Bu seyahatlerin anahtarı, duvarda asılı dünya haritasıdır. Parmağı haritada bir noktaya bastırınca, al sana seyahat… Zaten “Hayat, yaşadığı gezegende düzeneği önceden kurulmuş bir düş oyunundan başka ne ki!.. (s.109) Bu düş evreninde, çocukluğunu ardında sürüklediği yargısı (s.109), bir süre sonra, çocukluğunun onu takip etmesi kuşkusuyla yer değiştirecektir.(*) (s.125). Belirsizlik, reel zamanda kötüdür, huzursuz edicidir; fakat konteslerden flamenkolara, palyaçonun oyundanölümünden çöl düşlerine… her şeyin fluolması; hakikatlerin en güzeli olan bu büyülü gerçekte, tam da arzu edilen şeydir: Onda, her olayın, durumun sonucunda, güzelliklerin olacağı garantisi vardır çünkü…

    Böylece, acı bir realizmle (“Köpeğin Ölümü”) açılan kitap, büyülü olanıyla kapanır. O acıya da başka türlü katlanılamaz sanırım. Evet, bu çok sevdiğim akım (“Büyülü Gerçekçilik”), belki bir kaçış edebiyatıdır. En azından benim için… (Oysa, hiç değilseMárquez’den öyle olmadığını biliyoruz.)

    Son olarak, öykülerin diliyle bitireyim, diyecektim ki, anlatıcı hakkında bir iki söz söyleyeceğimi hatırladım: Kâh ilkgençlik çağında, kâh olgunluk zamanında gördüğümüz anlatıcı, bazı öykülerinde yazar tarafını da sezdiriyor. Her öyküde de dipnotlar aracılığıyla araya girip bilgi veriyor. “Eğinli Yenge”de, daha da ileri gidip, öyküyü nasıl kurguladığını açıklıyor (s.92). Bu da, başından beri aynı kişi olduğunu gördüğüm anlatıcının, yazar kimliğini kesinliyor (anlatıcı-yazar). 

    Şimdi dile geçebilirim: Adnan Binyazar’ın usta bir sanatçı olduğu bir hakikat. Bunda, dilinin güzelliğinin payı, doğal olarak büyük bir yer tutuyor. Nasıl olmasın ki: Bir edebiyatçının en iyi olması gereken malzemesi, dilidir!.. Öykülerin kurgulanışı (anı ağırlıklı), dilin seçimini de birlikte getirmiş, diye düşünürsem, bu bilinçli seçimin, içeriğe tastamam oturduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. (İki yerde küçük hatalar gördüm: “… yorulduğumu nasıl anladınız da bana yer ayırma nezaketinizi gösterdiniz?” denmiş [s.122]. Oysa, “nezaketini” olmalıydı. Yine aynı sayfada, adam boş sandalyeye ceketini koyuyor ama bu unutulmuş olacak ki, alırken o ceket çanta oluyor.) Türkçenin bu kadar güzel, imlânın yerli yerinde kullanıldığı edebî eserlere maalesef çok sık rastlamıyoruz. (Evet, edebî eserlerde bile! –Öylelerine eser demek ne kadar doğru, diye de sormak gerek.) Elbette tasvirler: Bütün öykülerde var; ama özellikle “Köpeğin Ölümü”yle “Eğinli Yenge”öykülerine dikkat edilsin, derim. Öyle güzel tasvirleri var ki Binyazar’ın; yaşadığım şehrin pis havasından sıyrılıp, o masal yerlere gidiyorum her seferinde…

    Kızıl Saçlı Kontes: İyi öyküler okumak isteyenlere…

    (*) Belki de Sâdık Hidâyet’in dediği gibidir: “Ben çoğu zaman, unutmak, kendimden kaçmak için hatırlıyorum çocukluğumu.” [“Kör Baykuş”, YKY, s.60 -Çeviren: Behçet Necatigil]