• 246 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Böyle sizin de değişik yanlarinız var mı? Mesela ben bir kitap okuduğum zaman kitap bana istem dışı izlediğim ya bir filmi ya da bir kişiyi hatırlatır ve buna tam manasıyla inandığım zaman ise kitabın bütünü o benzettiğim şey üzerine yol alır ve bu gerçekten çok güzel oluyor...

    Peki neden bu muhteşem kitabı Avatar filmine benzettim... onu dur. Şöyle yapalım...
    Sen ya bu kitabı okumuş Avatar filmini izlememişsin...
    Ya da filmi izlemiş bu kitabı okumamışsındır.

    Nasıl mantık( kahkaha atan emoji ve şu diğer emoji onu ben de tam olarak bilmiyorum)

    Sizden istediğim önce filmi sonra kitabı okumak. Belkide alakasız ve ilgisiz de bulabilirsiniz ne yapalım bende böyle bir takıntıyım...

    Biraz da kitaptan bahsedelim. Kitap sağ beyinli insanların ilgisini çeken muhteşem bir eser bu sol beyinli insanların ilgisini çekmeyeceği anlamına gelmiyor( bir de anlamina geliyor deseydim aboooo :))))

    Soyutsallık ve Aborjinlerin mistik dünyasına hoş geldiniz. İlk önce Aborjinler kimlerdir onu kisaca şöyle parantez içinde vereyim;

    (Avustralya yerlileri ya da Avustralya Aborijinleri Avustralya kıtası yerlilerine verilen ad.) kızıl derililer var ya o tarz işte, böyle daha kalıcı olur.

    Gerçek insan ve Mutant insan bu iki kavram eser boyunca karşınıza epey çıkacaktır. Aborjinlerin kendileri dışında diğer insanlara Mutant demesi ve kendilerinin bozulmayan gerçek insanlar olarak tarif etmesi...

    Doğaya ve tabiyata olan mistik saygıları. Hayvanlara ve dünyaya olan bakışları beni etkilediği gibi sizi de etkileyeceğinden eminim.

    Baştan sona şöyle bir fragman şeklinde verelim, Amerikalı kadın doktor Avusturalya kıtasına Aborjinleri araştırmak ve ordaki insanları anlamaya çalışması ve ordaki yaşam koşullarına o Aborjinlerin doğaya olan inanılmaz etkileşiminden ve daha bir çok alanda onlardan hem ruhsal hem de fiziksel ders aldığı güzel bir eser.

    Fazla uzatmadan bitireyim. Kesinlikle okunması gerekir. Yani oku daha ne diyim.
  • 504 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Zor, yorucu, akıl almaz, dehşet verici ve yok oluşumuzun nasıl gerçekleştiğine tanıklık edeceğimiz bir inceleme geliyor. Dikkat! Bu incelemeyi okumadan önce paketli gıdaları, market ürünlerini, istediğiniz her şeyi yiyin!!! Politikayı, ülkelerin adlarını, tüm kuruluşları, Türkiye’yi, gıda sektörünü, sağlık sektörünü, ilaç sektörünü, ekonomiyi, bilimi her şeyi düşünün. İncelemeden sonra nasıl uyutulduğumuzu, tüm dünyayı nasıl yönettiklerini, tüm insanlığı nasıl kandırdıklarını duyunca nasıl düşüneceksiniz? Yazarın da benzetmesi gibi korku filmi izleyeceğinizi (okuyacağınızı) düşünün. Başlayalım..
    Rockefeller ailesini duyan var mı? Dünyadaki küresel şirketlerin en kirlisi, en güçlüsü, en büyük yöneticisi.. ABD, İngiltere, Fransa, Arjantin, Hollanda, İsrail, Almanya, Türkiye ve daha nicelerini avucunun içine alan küresel şirket (ABD ile işbirliği içinde) . Tohumu, kimyasal ilacı, petrolü ve finansı elinde bulunduranların en büyüğü ROCKEFELLER ailesi..‘‘dünya imparatoru’’ ‘‘yeni dünya düzeni’’ kavramları onlara ait.. Yeni dünya düzeninin içeriğini öğrendiğinizde sizler de benim gibi dehşete kapılacaksınız. Rockefeller diyor ki: ‘‘Sahip olmak hiçbir şeydir; kontrol her şeydir.’’ Ve bu söylemlerini harfiyen uygulayıp, amaçlarına insanları, ülkeleri kandırarak gerekçeler sunarak ulaşan, ulaşmaya devam eden, dünyadaki çoğu şeyin kontrolünü elinde tutan bir aile.. bizi ABD yönetmiyor, dünyayı Rockefeller ailesi yönetiyor!

    Şimdi kitabımız Rockefeller ailesini biraz tanıttıktan sonra gıda sektörüyle başlıyor anlatmaya. GDO’lu tohumu duyanlar var mı? GDO=Genetiği Değiştirilmiş Organizma. Bir bitkinin bir genini değiştirdiğinizde tüm genler etkilenir, böylece genler arası işbirliği bozulur. Değişimden sonra gen başka protein üretiyor. Böylece canlılar hiç bilmedikleri, vücudun bağışık olmadığı, sindiremediği yeni proteinlerle karşılaşıyorlar. Yani sofralarımıza gelen o domates, pirinç, mısır, çay, tütün, tavuk, kırmızı et, balık, sigara, kuru yemişler, zeytin, peynir, sucuk, salam, sosis, süt, yumurta, yoğurt, meyve suyu, patates, makarna, hatta yediğiniz ekmek ve dahası yüzlerce, binlerce ürünlerin neredeyse tamamı GDO’lu.. Hiç öyle şaşırmayın!! Şöyle ki marketteki o hormonlu diye adlandırdığımız domates GDO’lu olduğu kadar köyde yetişen domates de GDO’lu.. Nasıl mı?

    Şöyle ki; tarlada yetişen domatesin tohumu yerli üretim değil. Çiftçi kendi tohumunu ekemiyor. Onun yerine devletimizin başındaki bizi düşünen şahıslar (!) daha ucuza daha çok gelir edeceğini, maliyetinin az kazancının fazla olacağını ve gelişeceğini ve en çok da ipleri bu küresel şirketlerin eline verip, AB’ne gireceğimiz inancıyla ‘tarım ülkesi Türkiye’nin yok edilişine imza attılar. Küresel şirketlerin kuralları, yasaları ile bugün onların tohumlarını kullanarak onların istediği şekilde üretim yapmamızı, hangi ürünü ne kadar üretip ne kadarını ithal edeceğimizi karar veren bu şirketler sayesinde (!) doğal bir şeyimiz kalmadı. Tohumunuzu biz vereceğiz dediler verdiler, onu ekin dediler ektik, bu kadar ekeceksiniz dediler ektik, yerli üretim yapamazsınız dediler yapmadık.. Onlar dediler bizler yaptık (Devletin başındakiler kararlarımızı verdi.) peki sonuç? Şeker pancarı, pamuk, zeytin, mısır, buğday, tütün, balık ve daha bir çok ürünün ihracatı yapılırken şimdi bu ürünleri ithal ediyoruz.. bizim mısırımızı, pamuğumuzu, buğdayımızı, zeytinimizi alıp Gdo’lu ürün haline getirip bize ucuza (ucuzla başlayıp arttırarak devam ettiler) sattılar. Depolarında kalan ürün fazlalarını bize sattılar, katkı maddelerinin zararları ortaya dökülüp satışları azalan ürünleri de bize sattılar. Üstelik zararları çok ciddi olan ürünler başka ülkelerde yasaklanmasına rağmen biz kabul ettik, ürünleri denetleme ihtiyacı duymadık, rüşvetler kirli paralarla ürünlere onay verdik, aldık; vatandaşımızın sofralarına, midelerine koyduk. İçlerindeki katkı maddelerinin zararlarını anlatmaya kalksam bitiremem. Bugün şeker hastalığından, böbrek yetmezliğinden, kısırlıktan, bebek ölümlerinden, engelli çocuklardan, kolesterolden, çölayak hastalığından, baş ağrısından, romatizmalı hastalıklardan, depresyondan, vitamin eksikliklerinden, sinir sistemi hastalıklarından, alzheimerdan, kanserin her türlüsüne kadar tüm hastalıklarda bu ürünlerin parmağı var!! Etkileri kanınızı dondurur.

    Kuş gribi, domuz gribinin ortaya çıktığı zamanları hatırlayın, sonradan aşıları ortaya çıktı hatırlarsınız.. AH!! Bu hastalıkların oluşmasına sebep olup sonra da iyilik meleği gibi tedavisi için çıkarılan o aşıların asıl niyetlerini bilmiyorsunuz. Bende bilmiyordum. Dünyadaki tüm ilaç sektörünün işleyişi, ilaçları satmak için insanları hasta etmek gerek politikası işleniyormuş… iyileştirilmiyormuşuz, yok ediliyormuşuz!! Sadece tohum meselesi değil ki ? Tarımda kullanılan binlerce ilaç, gübre… bunları da onlar üretiyor(hepsi kimyasal maddelerden). Ürünlerin kalitesinin düşmesinin baş sebeplerinden biri de bu. Bugün yediğimiz binlerce ürünün eski tadının olmaması neden kaynaklanıyor sanıyorsunuz? Ve bunun üçüncü basamağı da ilaç sektörü zaten. Bir taşla üç kuş vuruyorlar. 1.) tohum satıyorlar 2.) tohumunu kullananlara kimyasal ilaç satıyorlar 3.) bu tarım sonucu hastalananlara ilaç satıyorlar.

    Bir de açlık yalanı var dünyada… Oysa dünyada üretilen gıdanın neredeyse yarıya yakını israf olmakta… ya ekonomik dengesizlikler ?? kimse bunları konuşmuyor.. İsrafın getirdiği açlık var sadece. Sonra da bu şirketler çıkıp diyor ki ‘‘bu ürünler açlığı ortadan kaldırmak için, bu ilaçlar, bu izlenen politikalar hep bunun için. Yalanın en alası burada saklı işte.. Açlığı meydana getirenlerle, açlığı ortadan kaldıracağız adı altında insanları yok edenler yine aynı kişiler. Amaç açlığı ortadan kaldırmak değil, amaç o insanları yok etmek, hasta insanları, zayıf insanları yok etmek!!

    Evet bunca yapılan şeylerin amacı sadece para mı kazanmak? Dünyayı mı yönetmek? Değil! Gelelim duyduğumuzda bizi hayrete düşürecek o saklı gerçeğe.. Asıl gerçek amaca.. Kısırlık neden çoğalıyor? Hastalıklar neden artıyor? Ölümcül hastalıklar neden artıyor? Neden bazı şeyler hep ucuz? (örnek tavuk..) bunları birleştireceğimiz noktaya geliyorum şimdi.. Öjeni nedir? Açıklayayım hemen: sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı akım.. özetle bu akımın amacı üstün insan ırkı yaratmak!! Doğumlar kontrol altına alınsın, sadece zekilerin daha çok çocuk yapmasına izin verilsin, daha zeki insan toplumu oluşturulsun, hasta engelli zayıf olan insanlar ölsün.. Zayıf olanı beslemeye ve kaynakları tüketmesine izin vermeye gerek yok diyorlar.. Bir de dünya nüfusundaki artışı da biliyorsunuz.. kısırlaştırıyorlar çünkü biliyorlar ki dünya 2050 yılında 10 milyar insana yetmeyecek.. Eee bunu bizim kadar onlar da biliyor. Kısırlaştırmanın amacı üremeyi yok etmek. Dünyada ‘‘ari ırk’’ nüfusunu arttırıp gelişmemiş ülkelerde nüfus planlaması yapmak amaçları arasında.
    nüfus planlama: zayıf olan soyların sistematik şekilde imha edilmesi!) İmha edilecek olan ırk kalitesiz beslenen (gdo’lu ürünlerle beslenenler) ırk, yoksul ırk.. Yani sen, ben, kardeşin, ailen, sevdiklerin, akrabaların, bizler… Hayat hakkı dünyayı ve bu sistemi yönetenlere ve onların hizmetçilerine tanınacak.

    Dikkat edin! Robotlar artık çoğalıyor.. İnsana ihtiyaç giderek azaltılıyor.. ''Gereksiz insan'' modern kıyımla yok ediliyor. Daha iyi daha zeki daha sağlıklı ve sorunsuz insanları kendileri istediği kadar yetiştirecekler. İstiyorlar ki dünya ‘‘ari ırk’’ dedikleri ‘‘seçilmişler’’e kalsın. Hastalıkların tamamen son bulması için çalışmaları, ölümsüzlüğü aramaları kim için sanıyorsun? Seni, beni yaşatmak için değil, kendileri için Uyanın artık!! Onlar ‘‘saklı seçilmişler’’ dünyayı paylaşmak istemiyorlar. Onları biz seçmedik, onlar yok etmek için bizi seçti, biz de izin verdik… OKUYUN!! GÖZÜNÜ AÇIN!! OKUTTURUN!!
  • Fizik, metafizik hiçbir belaya çatmamış, zorlanmamış, küstah, konformist, materyalist bir topluluk var. Ben de bir zamanlar zekama çok bel bağlamış bir insan olarak bu topluluğun bir üyesiy­dim. Lise yıllarımda performansım oldukça yüksekti. Hocalarımın gözde bir öğrencisiydim. Çok övgü alan biriydim. Bunların getirdi­ği bir şımarıklık vardı bende. Diğer bütün eksiklerimi, akılla, zekayla telafi ediyordum.
    Ayşe Şasa
    Sayfa 151 - Timaş 3. Baskı, E-book
  • Hayır, ben neysem oyum. Bende bunca günah var
    Diyenler ayna tutar kendi günahlarına:
    Ben ne kadar doğruysam o kadar eğri onlar,
    Habis düşünceleri yargı olamaz bana,
    Meğerki hepten şuna inansınlar: her yerde
    Herkes kötüdür, hem de iktidar kötülerde
  • Bir eleştiri; seni tanıdığımdan beri insanen olduğun yere dair. Evet, bu bir zaaf, ve bende de var. Bunu kullandılar da. Oldukça empati gücü yüksek bir insanken, yapılan bazı yanlışları senin de yaptığını farkedememişsin.
  • 264 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
    İnceleme, kitabı okumadıysanız sürpriz bozan içerebilir!
    ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
    Koku, dünyanın en pis kokan yerinde kokusuz olarak doğmuş olan, sevgisiz büyümüş, sıcak bir insan ruhu olmadan sırf inatçılığından ve iğrentisinin verdiği güçle yaşayan, ufak, kamburu çıkmış, topallayan, çirkin, herkesin sırt çevirdiği Jean-Baptiste Grenouille’nin hikayesi.
    ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
    Kokulara hassas biri olarak kitaptaki betimlemeler bana gerçekten o kokuları hissettirdi. Özellikle bir deniz kokusu tanımı var ki beni benden aldı. Yazar sadece kokuları değil, görüntüleri ve sesleri de çok güzel betimlemiş. Kurgu olarak müthiş bir zeka ve ince bir alaycılık içeriyor.
    ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
    Sadece kokuların gücünü anlatmak için yazılmış bir eser değil bu. Grenouille’nin hayatı üzerinden insanların kendini toplumdan soyutlamasını ya da kendini topluma kabul ettirme çabasını görüyoruz. Grenouille’nin biraz aptal olduğunu söyleniyor ilk başlarda. Daha sonra, kendini var etmeye çalışan Grenouille’nin insanları iyi analiz edip ona göre davrandığına şahit oluyoruz. Bu özelliğe sahip birinin ne kadar sinsi ve içten pazarlıklı olabileceğini bize bir güzel ispatlayacak yazar. Bir de yazarın Grenouille’yi sevmediğine dair bir his oluştu bende. Hayatta kalması için sınırları zorlarken de, amacına ulaşmasını sağlarken de istenmeyen evlat muamelesini hissettim. Nitekim romanın sonunda yazar ‘İnsanların en şiddetli arzuları onların sonu olur.’ düşüncesiyle yine Grenouille için güzel şeyler planlamamıştı. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀ ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀
    Her şey güzeldi ama okurken çok fazla ‘koku’ vardı. Güzel olsun kötü olsun. Bu biraz yorucuydu. Okumamı yavaşlattı. Bunu biraz şu duruma benzetebilirim. ‘Parfüm seçerken yorulmak.’ Koklamaktan artık kokuları ayırt edemediğim, yorulduğum anlar gibiydi. Ben de ara verdim kitaba. İki yüzüncü sayfalara kadar ağır ilerleyen, bol kokulu bir romandı. İki yüzüncü sayfadan sonra tüm bu yavaşlığa inat dolu dizgin bir finale doğru yuvarlandık. Tüm bu yavaş tempo bu final için değerdi.


    https://www.instagram.com/...?igshid=ajwz673lsz24
  • %49 (54/112)
    ·Puan vermedi
    90 ların ikinci yarısının sonlarına doğru .. Henüz üniversite denen gerzekler topluluğuna girmemişiz .. Girmek için top koşturuyoruz sağda solda ,o dershane senin bu dershane benim diyerek .. Hayat pahalı mıydı o dönem bilemiyorum ..Belki ben anlayamadım .. Belki yokluk .. Adını sen koy işte .. Evden, bit pazarından aldığım askeri sırt çantamın içine yemek koyup götürdüğüm , orda burda milletten utana sıkıla , saklana saklana yediğim dönemler.. Sırt çantası da metal logolarıyla dolu .. HEPSİNİ KENDİM ÇİZMİŞİM!! EL EMEĞİ GÖZ NURU ! Meğer ne aptalmışım !! Şimdi evden yemek götürmek için sabahları 1 saat erken kalkıyorum da kendim hazırlıyorum kumanyamı .. Çok farklı tabii o zamanlardaki haleti ruhiyemiz açısından evden yemek götürmek ..Bir yoksunluk göstergesi..Bununla beraber kitap pahalı , kaset pahalı .. CD desen çok daha pahalı .. 6 - 7 ayda bir çekme cd alabiliyorum... CD playerımı 4 5 sene sonra alabileceğim .. Elimdeki Aziz Nesin kitaplarını döndür döndür okuyorum bir yandan yokluktan..Bir orjinal CD ve bookletini görmek için 3 5 kişi toplanıp altın günleri kıvamında arkadaş ortamına doluşuyoruz .. Parmak izi bırakmadan booklete bakmak !! Gelgelelim buna rağmen çok da mutluyuz .. Bende olanı arkadaşlar , onlarda olmayanı ben çekiyor ,birbirimize dağatıyoruz .. Geçinip gidiyoruz böylece. kendi yağımızda kavrulup... Pek tabii orjinal merchandise ve cd ler bir ukte gönlümüzde ..Kapanmak bilmez bir yara ... Haftalık çıkan Şebek diye bir metal fanzine var .. Editörünün ismi ORHAN GUTAN !! =)) Ultra zehir bir eleman !! Bendeki İŞSİZLİK temellerini atan adam diyebilirim.. İşbu derginin fiyatı , benim 3 günlük yol parama denk geliyor takriben.. Renkli ,saman kağıda .. Bir de saman kağıda poster veriyor her hafta.. Dünyalar bizim ! Bazen bu dergiyi alırsam eve yürüyerek gitmek zorunda kalıyorum 2 gün ama olsun !! DEĞER !! Şimdi olsun şimdi de değer !! Ülkede o dönem metalci patlaması var ama bir tane desen yerli milli metal fanzin yok gibi .. Enredlerin , Nonserviamların çıkmasına daha çooook var ! Kerrangları , Headbangersları fotokopi ile çoğaltıp, ingilizceden türkçeye çeviriyoruz ..Yurtdışına çıkanlara rica minnet aldırıyoruz .. Öyle bir ortamdayız ki bu dergilerin bir gün Türkçe çıkacağını dahi aklımıza getiremiyoruz ..

    Karargahımız Dost Kitabevi önü , Konur ve Karanfil sokak .. Bir tatlı rezalet ve sefillik diz boyu buralarda .. Cep telefonu desen yok .. Söz ağızdan çıkıyor , insanlar söz verdikleri yerde bekliyor.. Size az o Konur sokaktan bahsetmem lazım yalnız ... Olamaz böyle güzel bir atmosfer .. Bir sokak düşünün ki herkes siyahlar içinde .. Resmen kurtarılmış bölge ..Öyle bir sokak ki , adımımızı attığımızda açlık falan görmüyor gözümüz .. Pan dönerden ucuzun ucuzu , "bol yeşillikli tavuk döner" alabilecek olmanın rahatlığı dolanıyor kan damarlarında... Ezgi Çayevinden et suyuna çay da içeriz üstüne .. OH MİS !! Çeşit çeşit insanla dolu bir mozaik burası .. Zengin ailenin metale gönül veren oğlu , kızı da burda , İskitlerde çalışan kaportacı bateristi de .. Kimse , kimseden malını esirgemiyor .. Caddenin ortasında bir ateri salonu .. Fantasy Time !! İçerde silme riderlı ,uzun saçlı, bizim o dönem gıptayla baktığımız abiler .. Üstlerinde bizim o zamanlarda hayal diye baktığımız yurtdışından orderla getirttikleri baskılı tişörtleri.. Çok ayrı , çok güzel bir atmosfere sahip bu sokak bizim için .. Dedim ya karargahımız ! Roket atsalar işlemez bize burda ! Ayda yılda bir konser oluyor .. O da Gazi Fen Fakültesinin yemekhanesinde ..Gençlik Parkındaki Çay Bahçesinde .... Ya da Maltepedeki düğün salonlarından birinde .. Metalci dediğin zibidiler nerde konser yapacak o dönem ?

    İşte ben O' nu bu düğün salonlarındaki konserlerden birinde gördüm ilk kez ... Yanıma yaklaşıp ,
    "Paya vay mı ? "
    diye sorduğunda kekliyor sandım beni .. Param yoktu ama yeni aldığım biramı bölüştüm onunla .. İsmi Akın idi .. Kafasındaki tahtaların eksik olduğunu anlamam 2 3 saatimi aldı .. Onunla çok ortamlara girdik çıktık .. Çok konser izledik beraber .. Sebepsiz yere çıkardığı kavgalardan ötürü de çok dayak yedik , çok kavgaya karıştık .. Birçok kez Kavaklıdere karakolunda aldık soluğu .. Sayısız kez sabahladık kışın kar altında Tunalı'da..Kuğulu'da.. Soğuktan donma raddesine geldiğimizde bize sote bir dolu apartman gösterdi .. Sokakta ateş yakanların mekanına destur verip ilk o soktu bizi .. Çok kurtardı bizi cebimizdeki kanyaktan ümidi kestiğimizde, iliğimiz kemiğimiz zangırdarken .. İşte o zaman anladım onun düzenli gidip uyuduğu bir evi olmadığını .. Aylar ayları , yıllar yılları kovaladı .. Konuştukça tanıdım onu .. İster istemez açıldı bize ..Sürekli bir jandarma parkasıyla gezerdi sırtında Death patchi olan .. Askeriyeden ihraç edilmişti .. Parkası da ona , o müesseseden kalma tek hatıraydı .. Hiç anlatmazdı bize o günlerini .. Yanımızda dalıp dalıp giderdi .. 5 6 bira ısmarlar da , içtiklerinin üstüne sınırı aşırtırsak kerpetenle alırdık lafı ağzından .. Anılarından bahsederdi bize çok çok ama çok seyrek .. Hem YALNIZ UYUYANLARDAN, hem de yatacak yeri olmayanlardandı Akın .. Sokaklardı onun yatağı yorganı .. Birgün , bir yaz günü Ona On ' da içiyorken aldığı ilaçların etkisiyle 3 kattan zemine düştü .. Neyse ki aşağıdaki simitçi kafenin tenteleri açıktı da 2 3 kırıkla kurtuldu .. Bu onun, askerliği de sayarsak, hayattaki sanırım 2. düşüşü idi .. Sonra ortamdan muazzam bir kıza aşık oldu .. Aşk dediysek platoniğinden .. Yapma etme , yar olmaz o kız sana dedikse de dinletemedik .. Sanırım öyle çok acı çekmişti ki , bu altın vuruşla hayatını zirveye taşımak istiyordu kim bilir .. O kadar karşı çıkmamıza , o raddede uyarmamıza rağmen gitti konuştu kızla .. Red cevabını alıp çıktı gitti cafeden .. 2 saat sonra öğrendik ki üstgeçitten kendini halk otobüsünün önüne atmış .. Önüne değil üstüne düşmüş !! Yine kurtulmuştu !! Tam anlamıyla kurtulmuştu hatta .. Kızı da , tüm sorunlarını da yavaş yavaş siliyordu beyninden .. Yine içtik bir gün onunla bir Temmuz akşamı .. Hiç unutmuyorum .. İşe gireceğini 3 4 öğrenci ile eve çıkacağını söylemişti bana "r" leri "y" ile telefuz ederek .. Ertesi günün akşamında Dil Tarihten çıkıp On'a On' a geldiğimde öğrendim ki Şampiyon dershanesinin 4. katından atmış birileri onu .. Atanları görmüşler uzaktan, karşı apartmandan .. Hırsızlığı , arsızlığı olmayan , zararsız ,kendi halinde yaşayan bu adamın kiminle ne derdi vardı bilmiyorum ..Kıldırdılar namazını ertesi gün .. Gömmeye gittik .. Bir tek biz metalciler vardık cenazesinde .. Kimse gelmemişti ailesinden .. Bir ailesi var mıydı onu dahi bilmiyorduk ! Hayattayken sokakları yatağı , apartman çatılarını yorganı yapan , YATACAK YERİ OLMAYAN Akın ' ın da artık YALNIZ YATIP UYUYACAĞI bir yatağı vardı ..

    Kitabı okurken aklıma sürekli onun hikayesi geldi . Çok güzel , ümit vermeyen ,karanlık ama buna mukabil zevk alarak okuyacağınız tatlı bir üslubu var Cemil Kavukçu' nun .. Zaten kitabın ismi bile dertli yüreklere BENİ OKU diye bağırıyor ...