• Islak saçlarımla sokağa atıyorum kendimi. İçimde aşkın patlamaya hazır coşkusu, üzerimde siyah pantolon, beyaz gömlek, aklımda Feride...

    Haziran akşamının sıcaklığı bir anda sarıveriyor nemli vücudumu. Sinek kaydı tıraş olmuşum, yüzümde seksen derece limon kolonyasının keskin ferahlığı, hava mis gibi, dışarıda bahçe duvarlarını çılgınca sarmış hanımeli kokusu.
    Feride de hanımeli gibi kokar, diyorum kendi kendime.
    Yüzüme tatlı bir akşam esintisi çarpıyor. Akşam güneşi karşı evin camlarından kıpkızıl çarpıp yüzüme yansıyor. Tüm renkler bakır kızılına dönüşüyor bir kaç saniyeliğine. Sonra her duvar kendi rengine bürünüyor teker teker. Mavi, yeşil, cırt pembe, kavuniçi...

    Mahallenin veletleri dikişleri patlamak üzere olan topu, taşları üst üste dizerek kurdukları kalelere sokmak için deli gibi sokakta koşturuyorlar.
    Naciye Teyze ve seksenlik saz arkadaşları kapı önüne attıkları tahta taburelere oturmuşlar. Duvar dibinde ekose bir masa örtüsüne sarılmış alüminyum çaydanlık duruyor. İhtiyar heyetinin ellerinde çay bardakları, bir tepsinin içinde Münevver Teyzenin pişirdiği dereotlu çörekler, hem yiyorlar hem sokaktan geleni geçeni izliyorlar.
    Hepsi kocaları gömmüş, torun tombalaktan bıkmış kadınlar. Naciye teyze hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor. Asuman’ın aşağı mahalledeki Manifaturacı İrfan’la kırıştırmasından bahsediyor büyük ihtimal. Asuman; Kör Naci’nin en büyük kızı. Bir kaç yıl önce boşanıp, iki bebesiyle baba evine döndü. Biraz oynak, hafif meşrep bir kadın. Genç kızlığından biliyorum. Önüne gelene mavi boncuk dağıtırdı. Muhitte fingirdemediği herif kalmadığı için adı orospuya çıktı ama gördüğüm en güzel kalçalara sahip kadın olabilir Asuman. Kim ne derse desin mahallenin bütün erkekleri o göte hayran. Babamdan biliyorum. Kapının önünde Feride’nin geçişini beklediğim bir akşam, meyhaneden dönüyor babam. Kafası milyon kere milyon.
    N’apıyon la lüzumsuz, diye sataşıyor bana.
    Hiç, diyorum, hiç, oturuyorum.
    Tam o sırada fırtınaya yakalanmış balıkçı gemisi gibi kıçını sallayarak geçiyor sokaktan Asuman. Babam arkasından bakıyor ama gözü Asuman’ın entarisinin altında sallanan kalçalarında.
    Şu karıdaki göt bende olsa üç tane apartmanım vardı şimdi, diyor sırıtarak.
    Baba senin zaten üç tane apartmanın var, diyorum.
    Doğru söylüyon lan işe yaramaz, deden sağolsun, deyip bahçe kapısından içeri giriyor.
    Girerken de anneme bağırıyor, Nezaket, bana şekersiz bi kahve yap!

    Bu Asuman’ın bir zaman bana da kanca atmışlığı var ama ben gözümü açtığımdan beri Feride’ye aşığım tabi hiç yüz vermiyorum. Değil Asuman feriştahı gelse işlemez çünkü köpek gibi seviyorum Feride’yi.
    Mesele şipşak Feride’nin de kulağına gidiyor, tabi küçük yer. Feride bu, Tepebaşı Mahallesinin eli maşalı kızı, azıcık da deli, durur mu! Sokakta yakalıyor Asuman’ı.
    Bülent’e yanaşma, sen git Rüstem Ustaya görün, yılların ustası, o motordan anlar, diyerek veriyor ayarı. Asuman çekiniyor Feride’den. E haklı tabi. Deli Bülent’in deli yavuklusu. Bulaşmaya gelmez.

    Usuldan yürümeye başlıyorum. Seviyorum bu taş döşeli sokakta yürümeyi. Dip dibe evler, rengarenk boyanmış duvarlar, pencere önlerine asılı begonyalar, sardunyalar... Kedisi, köpeği hiç eksik olmuyor mahallenin. Kuşları da öyle. Gece gündüz kuş sesleri geliyor insanın kulağına. Tepebaşı burası, heralde kuş sesi gelecek, diye konuşuyorum kendimle. Tepebaşı muhitin en eski mahallesi.
    Babam bir gün karşı evin çatısına bakıp, Bülent şurdaki kargalar var ya, ben çocukken de o çatıya tünerlerdi, yaşlandım, ölecem, hala o çatıda pezevenkler. Ne biçim hayvan lan bunlar, hiç ölmüyorlar, dedi.
    Düşündüm, mantıklı buldum. Zaten babam sarhoşken hep mantıklı konuşur.

    Sokaktan aşağı inerken top oynayan çocukların arasından geçiyorum. Veletlerden birinin pis burun vurduğu top baldırıma çarpıyor.
    Dönüp bakıyorum, hangi pezevenk attı lan bu topu, diye kızıyorum.
    Muhittin abinin fırlama oğlu Refik cevap veriyor, pezevenk filan ayıp olmuyor mu Bülent abi, diyor.
    Siktirme lan ayıbını, bacak kadar boyunla posta mı koyuyosun lan sen bana enik, deyip yakalıyorum kulağından.
    Ben de Fenerliyim Bülent abi, ayıp oluyo valla, cimbomlulara madara ediyosun burda beni, diye kıvrak bir çalımla can damarımdan yakalıyor beni.
    Doğru söylüyorsun lan Refik, diyorum, bırakıyorum kulağını.
    Kim gassaraylı lan burda?, diyorum.
    Çıt yok. Hepsi dut yemiş bülbüle dönüyor. Azıcık daha gürlesem hepsi altına sıçacak.
    Sikerim lan dalağınızı, bu mahallede Fenerli olmayanı barındırmam, gidin babalarınıza da söyleyin bunu, diyorum.
    Beşiktaşlı olduğunu bildiğim Müsaim abinin oğluna bakıyorum bunu söylerken. Gözlerini kaçırıyor çocuk. Hepsi put gibi bana bakıp, onaylarcasına aşağı yukarı kafa sallıyorlar.
    Kim Fenerli peki?, diyorum.
    Hepsinin eli havada.
    Mülayim, gel bakim koçum buraya, diyorum.
    Mülayim veletlerin en küçüğü. Diğerleri on iki on üç yaşında ortaokula gidiyorlar, Mülayim daha sekiz yaşında ilkokul bebesi, ama cin gibi maşallah. Çok da sevimli serseri. Nerden öğrenmişse, beni her gördüğünde, bonjur Bülent abi, diyor. Çıkarıp bir beşlik veriyorum, git kendine gazoz al diyorum, ama terli terli içme, hasta olursun. Topukları kıçına çarparak koşuyor bakkala.
    Geliyor Mülayim.
    Bonjur Bülent abi, diyor.
    Bonjur Mülayim, diyorum. Dövüyor mu bu itler seni?, diye soruyorum.
    Dövmüyorlar ama dalga geçiyorlar, bazen de beni oynatmıyorlar Bülent abi, diyor.
    Albay karşısında esas duruşta bekleyen erbaşlar gibi karşımda duran veletlere dönüyorum. Hepsinin suratında aha boku yedik bakışı.
    Baştan sona hepsini şöyle bir süzüp, Mülayim’e yanlış yapan bana yanlış yapar, anladınız mı lan keresteler, diyorum.
    Hepsi tek bir ağızdan, yaya yaya, anladık Bülent abi!, diye bağırıyorlar.
    En büyük kim, diyorum.
    Feneeeeeer!, diye bağırıyorlar.
    Hoşuma gidiyor öyle bağırmaları.
    Aferin benim koçlarıma, diyorum. Çıkarıp her birine beşer lira veriyorum.
    Gazoz alın, ama terli terli içmeyin, cırcır olursunuz, diyorum.
    Abiliğin gereğidir, seneye kırık not getireni mahalleye sokmam, diye inceden ayarı da verip tekrar yürümeye başlıyorum. İki adım sonra yine o heyecanlı bağırışları sokağı inletmeye başlıyor veletlerin. Aynı sokakta, aynı hırçınlıkla, aynı mutlulukla büyüdüğümü hatırlıyorum, dudağımın kenarı hafifçe kıvrılıyor, tebessüm ediyorum.
    Kendimi yokuşun tatlı eğimine teslim edip, kösele kunduralarımı aklımda yarattığım ritme uydurarak yürümeye devam ediyorum.
    Tak... Feride... Tak... Feride... Tak... Feride...

    Yaylana yaylana, usulca dönüyorum köşeyi. Kafamın içinde İnce Saz çalıyor. Biliyorum melodiyi, “Balat” bu. Hani şu Ekmek Teknesi diye bi dizi vardı bir zamanlar, işte o başlarken çalan müzik. Zaten mahallemiz de benziyor o mahalleye, biraz karakterler farklı sadece.
    Fırın desen var. Rizeli Bayram abi nar gibi kızarmış çıtır çıtır somun yapıyor, bir de bayatlamayan Vakfıkebir ekmeği.
    Berber desen var. Şükrü abinin tarife standart, ilkokula giden her çocuğu alaburus kesiyor, ortaokula gidenlere subay traşı, gençlere amerikan. İhtiyarların kafada iki tel saç kalmış, iki makas sallayıp kaldırıyor koltuktan. İhtiyarlar da lak lak etmeye gidiyor zaten. Alan razı, satan razı.
    Babam her gün mutlaka uğruyor Şükrü Abinin berber dükkanına. Muhabbetini seviyor çünkü. Muhabbet adamıdır babam. Bir ekmek teknesinin Nusret Babası değil belki ama Tepebaşı’nın Yadigar Abisidir. Bir evin bir oğlu, laf ebesi.
    Dedem yedi kızdan sonra buluyor oğlanı, soyuma sopuma benden yadigar kalsın diye Yadigar koyuyor adını. Babam pek hazzetmiyor isminden gerçi.
    Yadigar nedir ulan, gümüş tespih miyim, abanoz baston muyum ben? Koysana Ferdi, Orhan filan fiyakamız olsun, diye rahmetli dedeme söyleniyor.
    Anlayacağınız babam arabesk seviyor.
    E sen benim adımı Bülent Ersoy yüzünden mi Bülent koydun o zaman?, diyorum.
    N’alakası var terez, Ecevit’in adını verdim ben sana, diyor. Siz bilmezsiniz, halk adamıydı Ecevit, Kıbrısı Rumlar’dan da o kurtardı, diye anlatıyor heyecanlı heyecanlı.
    Bülent lan; şu bizim Berber Şükrü okusaydı kesin pırofözör olurdu, zehir gibi kafa var ama babası dangalak bunun, okutmadı çocuğu, diyor sohbet arasında.
    Konu değiştirmekde babamın üzerine kimseyi tanımam. Laf lafı açıyor lafındaki gizli özne babamdır benim. Taksicilikten alıştım, diyor.
    Güya müşteriler sıkılmasın diye sürekli farklı konulardan konuşuyormuş, öyle söylüyor. Tabi ne annem ne de ben, hayır yahu n’alakası var. Sen gevezesin, diyemiyoruz.
    Baba, diyorum.
    Sen de beni okutmadın ama şimdi Şükrü abinin babasına laf söylüyorsun, ayıp olmuyo mu?
    Ekşi ekşi bakıyor suratıma.
    Sende kafa mı vardı lan hayta, anca top peşinde koştun, okudun da ben mi okutmadım, diyor babam azıcık kızarak.
    Baba fen lisesini kazandım ya ben, taksiye kim çıkacak diye göndermedin ya hani sen beni, bak her şeyi unutmaya başladın sen, alzaymır mı oluyon yoksa, balık alayım da pişirsin annem, diyorum.
    Hamsi al, yanına rakı açarız, ablanı ara enişten olacak zibidiyi de alsın gelsin, torunumu özledim, diyor.
    Yine konuyu ışık hızıyla değiştirmeyi başarıyor.

    Enişte bey de Ablam gibi doktor, ismi Berkant. Evet, onun da babası şarkıcı Berkant hayranıymış vakti zamanında. Nedir ulan bu ana babaların çocuklarına artiz ismi koyma hevesi. Biz Feride ile konuştuk. Kız olursa Bilge, oğlan olursa Ömer koyacaz çocuğumuzun ismini.
    Neyse işte, biraz aristokrat ama temiz çocuk bizim Enişte. İlk zamanlar baya yadırgadı bizi, mahalleyi özellikle de babamı. Ama alıştı tabi zamanla. Babamla rakı bile içiyorlar bahçede. Başlarda rakı içerken ne dinleyecez kavgası oluyordu ama çok şükür ablamın sihirli dokunuşlarıyla o meseleyi de aştık kazasız belasız. Şimdi önce babam Orhan Gencebay takıyor kaset çalara. Kaset bitince bu kez Enişte Bey Müzeyyen Senar koyuyor. Bana hava hoş, nasıl olsa ikisine de bayılıyorum. Ha Akşam Güneşi, ha Benzemez Kimse sana...
    Fenerbahçeli olduğundan mıdır nedir, seviyorum keretayı. Ara sıra maça filan gidiyoruz bununla. Yoğurtçu Parkında iki bira içiyoruz tabi önce. Azıcık kafamız güzel olacakki tadı çıksın maçın.
    Sen jozef mezunudur eniştem, şakır şakır fransızca konuşuyor. Safiye ile Cerrahpaşa’da fakültenin ilk yılı tanışıyorlar. Berkant üçüncü sınıf o zaman. Kantinde görüyor ablamı, görür görmez yakıyor abayı.
    Ama inattır bizim kız. Ölse namusuna laf söyletmez, babama laf getirmez, öyle bir bakışa, iki göz kırpmaya düşecek sosyete zillilerine hiç benzemez. Pas vermiyor oğlana.
    Enişte bey mezun oluyor, Hatay’a atanıyor. Ablama öyle vurulmuş ki İstanbul’dan ayrılmak istemiyor. Anası profesör, babası ağır ceza hakimi. Ense kalın, çevre geniş, cemiyetin bütün ağa babalarını tanıyorlar, adam bulup Taksim İlkyardım’a yaptırıyorlar eniştenin tayinini.
    Adam altı sene peşinden koşuyor ablamın, dile kolay. Ablam diye söylemiyorum çok güzel kız tabi Safiye, çok talibi var ama kimseye yüz vermiyor, korkularından kimse mahalleye de yanaşamıyor.
    Damat bey tabi bilmiyor bizim mahallenin tatavasını, takılıyor ablamın peşine, geliyor bi akşam. Ulan Moda mı burası zibidi, bekar bi kızın peşinden kapısına kadar geleceksin. Ben İzmir Foça’da askerim o vakit. Ayıptır söylemesi jandarma komandoyum, bi çift fırfırım var, eğitim çavuşuyum. Kışlanın dışında adım atmamışız ama Anama elimde kalaşnikof, ardımda karlı dağlar, o biçim asker fotoğrafı gönderiyorum. Anam öpüp öpüp seviyor fotoğrafı ben gelene kadar.
    Neyse, hala çocuklarım kapının önünde görüyor bunu yemlenen tavuk gibi gezinirken.
    Sen hayırdır birader, ne geziyosun buralarda sansar gibi, deyip sarıveriyorlar etrafını eniştenin.
    Ik mık derken anlatamıyor meramını Enişte Bey. Hoş anlatsa nolacak, var mı öyle gelinlik kızın kapısının önünde volta atmak. İlla ki olacak bunun bi hesabı. Kalabalık sülaleyiz neticede anladın mı. Halaoğlu, dayıoğlu derken bi temiz sopasını yiyor Berkant efendi. Öyle kalabalık ki, bir vuran ikinciyi vuramıyor, heriflerin içinde uhde kalıyor az dövdük diye.
    Eniştenin kafa göz yamuluyor. Gözlükler bi yanda, rugan ayakkabılar bi yanda. Ablam giriyor araya, kurtarıyor bizim eşkıyaların elinden çocuğu.
    Ondan sonra anlıyor neyin ne olduğunu Eniştem. Amma hakkını verelim, katır gibi dayanıklıymış herifçioğlu. Çok şükür kaşına atılan dikiş izi haricinde kalıcı bir hasar kalmıyor eniştede. Onunla da şimdi hava atıyor hergele.
    Karizmatik gösteriyor Bülent bu dikiş izi beni, diyor.
    Çok hoşuna gittiyse bi tane de öbür tarafa imza atalım eniştecim, diyorum.
    Yok ya, sizinkiler insan döver gibi dövmüyorlar, istemez, kalsın, diyor inceden tırsarak.

    Öyle her köşe başında süpermarket filan yok bizim mahallede. İki tane bakkalımız var.
    Biri Şen Bakkal. Muhsin Amca. Sofu, dini bütün, beş vakit namaz kılıyor. Sabah namazlarında müezzinlik yapıyor camide. Bakkalda içki, sigara satmıyor. Dürüst adam amma velakin. Ama kafa hafiften gidik. Tuhaf rüyalar görüyor sürekli. Sadece görse iyi, bakkala gelenlere kilit atıp mutlaka anlatıyor.
    Babamla yan yana gelmeye görsünler, mahallede siyasi kriz çıkıveriyor. Babam Ecevit diyor, Muhsin Amca Erbakan. Haydiiii, çık bakalım işin içinden çıkabilirsen. Veresiye verdiği için müşterisi hiç eksik olmuyor.
    Öbürü Emek Market. Nurettin Abinin dükkanı. İçki, sigara, erotik dergi ne varsa satıyor, yalnız peşin.
    Eğlencenin veresiyeyi olmaz diyor.
    Filozof gibi adam. Ankara’da Siyasal Bilgilerde okurken eylemlere karışıp atılıyor okuldan. Yine de rahat durmuyor, bir sürü eyleme bulaşıyor özgürlük, eşitlik, emek diye. Tutuyorlar, atıyorlar bunu içeri. Sağmalcılarda iki yıl yatıyor. Ağır solcu, atesit. Allah, kitap tanımıyor. Niçe diyor, Marks diyor. Tezgahının üzerinde kitap eksik olmuyor. Samsun içmekten sararmış bıyıkları, uzamış kırçıllı sakalı, yuvarlak okuma gözlükleriyle hakikaten filozof galiba lan bu diyorum bazen.
    Mahalleli ona Eflatun diyor. Küçükken; dükkanı eflatuna boyalı diye öyle diyorlar sanıyordum. Meğer Eflatun başka Eflatunmuş, azıcık aklımız ermeye başlayınca anlıyorum.
    Nasıl babam Berber Şükrü’nün yanına mutlaka uğruyorsa ben de Eflatun’a selam vermeden geçmiyorum eve. Çok seviyorum Nurettin Abinin bana sürekli yeni bir şeyler öğreten muhabbetini.
    Sen de okumalıydın Bülent, diyor her seferinde. Ablan okudu doktor oldu bak, sen de direksiyon sallıyosun İstanbul trafiğinde, okusan mühendis olurdun kesin, diyor. Ruhumu okşuyor kereta.
    Sen de sahaf açmalıymışsın Nurettin Abi, ne bu tipitiple, kaşar peyniriyle uğraşıyosun, sen kitaplarla haşır neşir olacak adamsın, diyorum.
    Açtık evlat, açtık da; rahat bırakmadılar bizi, komunist dediler, anarşist dediler, yaktılar dükkanımı, diyor. Boğazımda bişey düğümleniyor, yutkunmam bir hayli vakit alıyor. Başka da bir şey söyleyemiyorum. Susuyorum.
    Bakkalda bir de çırağı var Nurettin abinin. Bizim İbrahim. Yetimdir İbo. Babası harfiyat kamyonunun altında kalıp öldü geçen sene. On bir yaşında ama evin en büyük çocuğu. Ardında beş kız, bir oğlan daha var. Annesi evlere gündeliğe gidiyor. Babam kira almıyor onlardan. Bu ev sizin diyor. Bunu her düşündüğümde boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Aslan babam!
    Nurettin Abi okuluna devam etmek ve derslerinde başarılı olmak şartıyla çırak alıyor İbrahim’i yanına. İbrahim’in okul harçlığını koyuyor cebine, bir de evin mutfak malzemelerini gönderiyor her hafta.
    Akşama kadar sağa sola koşturuyor İbo. Güleryüzlü, uysal. Güzel çocuk uzun lafın kısası. Ama hayat güzel çocuk, çirkin çocuk ayırmıyor tabi. Yapıyor yapacağını...
    Hizmet, diyor Nurettin abi.
    Hizmet, esnafın cilasıdır, ne kadar çok hizmet edersen o kadar parlarsın.
    Dükkanda işleri iyi. Ben ayırmıyorum ama ikisini birbirinden. Bi Muhsin Amcadan alıyorum alacağımı, bi Nurettin abiden. Denge politikası izliyorum bir nevi. Neticede Yadigar Abinin veliyahtıyım. Mahalledeki dengeleri gözetmem şart.
    Başı sıkışan bizim evin kapısını çalıyor. Babam kimseyi geri çevirmiyor sağolsun.
    Rızkın kapısını aralık bırak ki bereket gün ışığı gibi sızsın hanene, diyor.
    Baba, diyorum. Nerden buluyosun afilli lafları?
    Okuyoruz oğlum, cahil miyiz biz, diye atarlanıyor.
    Ne okuyosun ya, anca Tommiks, Teksas. Ben hiç görmedim onların içinde böyle alengirli laflar, diyorum.
    Doğru düzgün okumamışsın, resimlerine bakıp kapatmışsın, deyip meselenin uzamasını engelliyor. Akıllı adam vesselam.
    Değişik adam benim babam. Çizgi roman hastası mesela. Askerde okumaya başlamış çizgi romanları, yetmişine gelmiş hala okuyor. Hasta Fenerli. Ablamı, beni, hala çocuklarını, teyze çocuklarını hatta mahallenin bütün çocuklarını Fenerli yaptı.
    Neden?, diye soruyoruz.
    Atatürk Fenerli, diyor. Bu beni ikna etmeye yetiyor da artıyor bile.
    Rakı içer babam. Yalnızca rakı ama. En pahalı şarabı, en ünlü viskiyi getir ağzına sürmez. Annem olmadan uyumaz. Annemle helalleşmeden kapıdan çıkmaz. Kapıdan çıkarken de, taksisinin kontağına basarken de besmele çeker. Namuslu adamdır. Mert adamdır. Kara gün dostudur. Herkesin abisidir mahallede. Yaşıtları bile Yadigar Abi der babama. Gururlanırım...
    Babam senin gibi adama beni nasıl verdi Yadigar diye takılıyor Annem ara sıra babama.
    Lan zaten vermedi, kaçırdım ya ben seni, diyor muzur muzur sırıtarak.
    Öyle ya, benim de kaçasım varmış zaar, diye cilveli cilveli bakıyor annem babama.
    Hooop! Ayıp ama ya. Kesin kurlaşmayı, ben hala burdayım, dikkatinizi çekerim, diyorum.
    Oğlum senin işim gücün yok mu, git bak bakalım Feride evde miymiş diyor babam. Güya aklınca bana laf sokuyor.
    Feride evde baba, diyorum bütün ciddiyetimle.
    Elimi sol göğsümün üstüne koyup, onun evi burası, diyorum...
  • "Ömrümde onun kadar sıkılgan insan görmedim. Budalaca bir çekingenliği var."
  • Ben boyle aptal birisi gormedim.
    Konusacak birimisiniz onu anlamaya calisiyorum diyor.
    Konusabiliceginiz biri degilim diyorum
    bende baska birsey yaparim :) diyor
    Diyorum ne diyorsunuz
    Diyor hadi isinize
    Bende defolun! yaziyorum
    Yaziyor ki aaa sapik midir nedir yazmasaniza..

    Gel ne dersiniz boyle aptal birisine...


    Allah akil fikir versin!
    Kadin yazan profilleri arastiran erkekler sizler adam olmazsiniz!!
  • 7 NİSAN 2019 PAZAR

    Hiçbir kuvvetin beni o saatte uyandıramayacağı bir saatte uyandım bugün.
    Sabah saat altı, güneş denizin üzerinde ufak ufak kızıl ışıklarını uzatmış.
    Heyecanlıyım. Günler öncesinden başlamıştı heyecanım zaten ama sona yaklaştık ya arttıkça arttı bu.
    Ne için mi bu heyecanım, olup olanı Giresun'a gideceğim. Şuradan şurası! 😅

    Fakattt nedenine gelince her şey değişiyor. Aylarrr öncesinden başlayan bir dostluğun tatlı mutluğunu yaşamaya diyeyim ben. 😊

    Nerede kalmıştık heh uyanmıştım en son, sonra hızlıca hazırlanıp otobüsü beklemeye indim. Geldi ve başladık adım adım güzel bir insana gitmeye..

    Yoldur bu çabuk geçer ya geçti de. İndim Giresun otogarda beş dakika bile beklemeden geldi benim canım insan.. ❤️

    O kim miydi, o benim canım küçüğüm Melikee

    Onunla öyle güzel bir gün yaşadım ki, ben yazayım okumak isteyen buyursun gelsin 😊

    İlk olarak aç karnımızı doyuralım dedik ve bir kahvaltı masası kurduk kendimize, yeyip kendimize gelince bıraktım kendimi küçüğümün planlarına.
    Dedi ki Giresun Kalesine gidelim orada ortam da güzel manzara da.
    Ama bende şans var mı, YOK!
    Etraf sisten duman altı. Fakat o bile güzeldi diyerek krizi fırsata çevirdik bakınız.. 😊

    https://i.hizliresim.com/7ajmlv.jpg
    Bulutların üzerindeydik diye sizi kandırıyoruz. 😄

    Ve ardından kale çevresini dolandık etraf bir sürü papatya bir sürü sarı çiçek, çiçek görmeye dayanamayan ben bi sürü kopardım onlardan.
    Şehri seyirlik bir yer bulup oturduk biraz, nasıl tatlı bir muhabbetti öyle!.

    https://i.hizliresim.com/V9jpZV.jpg
    Kitaplar da küçüğüme çam sakızı çoban armağanı hediyelerim. 😊

    Vakittir akıyor gidiyor, hele ki mutlu zamanlar daha çabuk geçiyor oradan kalktık ve turlamaya devam ettik ve bir takıcı, bugünü hep hatırlamak ona somut bir anlam taşıması açısından orayı da boş geçmedik buyurunuz.. 😊

    https://i.hizliresim.com/WqjWA2.jpg
    Uğur böcüğüü en sevdiğim. 🤓

    https://i.hizliresim.com/JZjdro.jpg
    Onlar şimdi kitabım arasını süslüyor. 😊

    En son baktık ardı arkası gelmiyor dedik yavaş yavaş şehre inelim, inerken baktık mekan oldukça güzel eh çay içmeden olmaz devirdik 3-5 bardak çay, canınıza şifa

    https://i.hizliresim.com/MVj99N.jpg

    Oradan da kalkınca, günün en unutulmazlarını yaşayağımız yere gittik, Küçüğümün çok çok sevdiği Aynur Abla'sının yanına, birazda açız yemek yemeye.

    Hani derler kaynanası severmiş, bizim iş de öyle oldu. Gittik baktık ki yemek hazır. Üç yıldır Karadeniz'deyim daha kara lahana yemeği yememiştim nasibim orayaymış ellerine sağlık Aynur Ablanın afiyetle yedik.

    https://i.hizliresim.com/QLj1JZ.jpg 😛
    Doyduk elhamdülillah

    O kadar geldik, Trabzon sahilden daha güzel bir sahil görelim diye sahile indik. Vallahi daha güzel! Trabzonlular kusura bakmasın.
    Sahil deniz kum taş akla ne gelir bunlar olunca tabiii ki taş sektirme 💃💃
    Küçüğüm sektiremese de hiç çok çabaladı 😅

    Ve deniz kabukları, öyle güzel ki hepsi..
    https://i.hizliresim.com/MVj9E1.jpg

    Günün bana en farklı gelen tarafıysa bundan sonrası..
    Sahilde masa tenisi keyfi 😅 deneyin tavsiye ederim.
    Hiç aklıma gelir miydi, hayır?

    https://i.hizliresim.com/nQ4YgM.jpg

    Şimdii en sevdiğim bölüme geldim 😅

    Sen kalk Adana'dan Trabzon'a okumaya gel oradan Giresun'a gezmeye git sabah 'ciğer' muhabbeti açılsın ve sonra akşam yemekte ciğer olduğu öğren ve davet al gelin yiyelim diye.. Böyle güzel bir rastlantı ben daha görmedim 😅
    Küçüğüm sen her ne kadar sevmesen de benim için sevindin ne güzel bir insansın ❤️

    Kurulan sofra, daha önce görmediğim insanlar ve belki de bundan sonra da rastlaşamayacağım insanlarla öyle bereketlendi öyle tatlandı ki. Hani hayal edin aile boyu iftar sofralarını öyle bir tadı vardı işte 😊😊
    Sanki yıllardır aynı sofradan yemek yermiş gibi bir samiyet, sıcaklık, oradaki bizleri kendi evlatlarından ayırmayan Aynur Abla ve Ali Abi.. Siz iyi ki varsınız ❤️❤️


    Eh sayılı zaman çabuk geçiyor, bir de baktık ki saate sekiz buçuk, geri dönme vakti.

    Unutulmaz gün dizilerimin arasına bir yenisini ve hep hatırlayacağım insanlar arasına bir çok insanı katmanın neşesi var içimde.

    Sevgili Melike'm, canım küçüğüm..
    Bu güzel gün için sana ne kadar teşekkür etsem az, aylardan beri hayalini kurduğumuz bu gün kitapların hep iyiliğe ve güzelliğe açıldığının bir kez daha göstergesi oldu bana. ❤️
    Ve ve ve bunsuz olmaz artık https://youtu.be/NZ-Rw2vDJhs

    Haaa unutmadann topla takımı tayfayı bekliyorum bir gün benim buraya sizleri 😅😅
  • 96 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Nasıl başlanır söze aklım, fikrim karıştı. Çok heyecanlıyım Safiye Erol yorumlamaya çalışacağım için. Geç bir keşif oldu benim için Safiye Erol ama şunu kesinlikle diyebilirim ki etkisi sonsuza kadar.
    Kitap 7 ayrı ve bir arada bulunan hikâyeden oluşuyor. Her birinin etkisi çok derin ve farklı. Cumhuriyet Türkiyesi’ne çok ustaca bir dalış. Duvara toslarcasına hikayeler. Ben ‘’Ciğerdelen’’ de ciğerim delinmeden önce kalemine alışmak için okuyayım dedim ama bu sefer de duvara tosladım.
    O kadar naif o kadar akıcı bir kalemi var ki Safiye Erol’un. Of ne desem az kalacak. İçim şişti dostlar. Türk Edebiyatı için tam bir hazine Safiye Erol. Kalemi çok güçlü.
    • ‘’Artık dinlen çok yoruldun, ey gönül! Bak mavi deniz nasıl yükseliyor, bak nemli topraktan yığın yığın kasımpatı fışkırmış ne güzel. İstersen biraz da coşkunluk yap, garib gönül, bende sana müsaade! Dedi ki:

    Gelir mi bir hadi aguşa canan? İki ömrün olur mu ihtimali?

    Sana teselli çok. Yalnız otur, etrafı dinle, kendini dinle. Dinle ki yaz geçti! Müsterih ol.’’
    • ‘’Zâten hep böyle değil midir; en asil ve en zengin ruhlar değil midir ki en gülünç yalanlara îman ederler.’’
    • ‘’Hâlbuki gün geldi: Hoşuma gidiyor, dedim. Çok, pek çok hoşuma gidiyor, dedim. Sonra acaba, acaba?.. Nihâyet "Evet" dedim. Nefsime karşı bu îtiraf bana hem tatlı, hem acı geldi.
    Ben benden geçercesine hayret, dehşet ve vecit duydum.
    Tuhaftır ki daha yüzünü bile lâyıkıyle görmedim. Her gün berâberiz; fakat bakamıyorum. Hem onunla iki türlü göz göze gelmek var. İkisine de tahammül edemem. Evvelâ birbirimizle ortadan bir şey görüşürken bakışıyoruz. İkimizin de sesi sahte, sözümüz ve gözümüz sahte. Bu lâkaytlık ve mütekâbil pandomim beni müteessir ediyor. Yâhut ki bilmeden, hazırlanmadan âniden göz göze geliyoruz. Bu müthiş bir şey oluyor, sessiz bir çırpınma. Bayılacağım zannediyorum.’’
    • ‘’Ben aciz bir insanım, bir çöp, bir yaprak. Fakat bu aşk büyük ve sırlı bir kuvvet. Onu aynı göğe ve denize benzettim.’’
    Ne acıdır ki çoğumuz bihaberiz Safiye Erol’dan. Nasıl da görmemiş, duymamış, okumamışız. Nasıl olmuşta bu muhteşem kalemden bunca zamandır mahrum kalmışız. Kendi adıma özrümü yeniden sunmak zorunda hissediyorum kendimi. Sanırım bu konuda en güzel sözleri Samiha Ayverdi söyledi ki çoğumuz O’nu da tanımıyoruz ben dahil Ama geç kalınmış sayılmaz. Öğrendiğim andan itibaren araştırmaya başladım. Külliyatları tamamlanmak üzere en üst sıraya yerleşti.
    Tekrar dönersek Samiha Ayverdi’nin sözlerine;
    "Maalesef memleketin en değerli, dürüst, hamiyetli, îmanlı, münevver ve bilhassa son derece derin ve bilgili bir evlâdını, aziz ve sevgili arkadaşımız Safiye Erol'u kaybettik. Memleket, böyle muhteşem ve yerine konmaz bir âbidenin eksilişini âdeta duymadı... Umursamadı...

    Herhangi bir sahne sanatkârının arkasından kıyâmetler koparan kütlenin, bu telâfisiz ziyâ'dan haberi dahi olmadı. İşte irfan hayâtımıza, gerçek ve sağlam münevvere gösterilen aksülamel bu..."
    Bu eşsiz yazarı okumak için geç kalmayın dostlar.
    Herkese leylak okulu okumalar dilerim edebiyat sever güzel insanlar.
  • Merhaba anne, yine ben geldim
    Merak etme okuldan çiktim da geldim.
    Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama,
    Ali okula gitmezsem annem çok kizar merak eder, demiştide onun için söylüyorum.
    Geçen hafta ögretmen sag elimde sarimsak,
    sol elimde sogan dedirte dedirte
    Ögretti sagimi solumu.
    Ben biliyorum artik anne, sagim neresi solum neresi,
    Agriyan yanimin neresi oldugunu simdi iyi biliyorum anne
    Hani geçen geldigimde, suram aciyor, suram iste demistim de,
    Bir türlü söyleyememistim ya aciyan yanimi anne,
    Bak simdi söylüyorum.
    Suram iste sol yanim çok aciyor anne,
    Hem de her gün aciyor anne, her gün
    Dün sabah annesi Ayse;nin saçlarini örmüstü.
    Elinden tutup okula getirdi.
    Yakasi da danteldi. Zil çalinca öptü, hadi yavrum sinifa dedi
    Bende agladim Agladim iste utanmadim.
    Ögretmen ne oldu dedi. Düstüm dizim çok aciyor dedim.
    Yalan söyledim anne,
    Dizim acimiyordu ama, sol yanim çok aciyordu anne!
    Bu gün bende saçim örülsün istedim.
    Babam ördü ama onunki gibi olmadi.
    Dantel yaka istedim, babam ben bilmem ki kizim dedi
    Bari okula sen götür dedim.
    Kizim is dedi. Bende bana ne dedim agladim.
    Kizim ekmek dedi babam.
    Sustum ama , okula giderken yine agladim anne.
    Ha bide sol yanim yine çok acidi anne
    Herkesin çoraplari bembeyaz, benimkiler gri gibi.
    Zeynep annem beyazlara renkli çamasir katmadan yikiyormus dedi.
    Babam hepsini birlikte yikiyor,babam çamasir yikamasini bilmiyor mu anne?
    Of babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
    Üzülmesin diye söylemiyorum ama,
    Arkadaslarim her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
    E biliyorum babam pasta yapmasini bilmez anne.
    Hava karariyor, ben gideyim anne,
    Babam bilmiyor kaçip kaçip sana geldigimi?
    Duyarsa kizmaz ama, çok üzülür biliyorum.
    Kim bozuyor topragini, çiçeklerini kim kopariyor!
    izin verme anne, ne olur topragina el sürdürme!
    Eve gidince aklima geliyor, bide bunun için agliyorum anne.
    Bak kavanoz yanimda, topragindan bir avuç daha alayim.
    Biliyor musun anne, her gelisimde aldigim topraklarini,
    Su kavanozda biriktirdim,
    üzerine de resmini yapistirip bas ucuma koydum.
    Her sabah onu öpüyor, kokluyorum.
    Kimseye söyleme ama anne, bazen de konusuyorum onunla.
    Ne yapayim seni çok özlüyorum anne.
    Ha unutmadan! Ögretmen yarin
    anneyi anlatan bir yazi yazacaksiniz dedi.
    Ben babama yazdiracagim,
    ögretmen anlarsa çok kizar ama, bana ne,
    Kizarsa kizsin. Ben seni hiç görmedim ki, neyi nasil anlatacagim anne,
    Senin adin geçince, sol yanim aciyor anne, Hiçbir sey yutamiyorum.
    Bazen de dayanamayip agliyorum. Kagida da böyle yazamam ya anne.
    Ben gidiyorum anne, Topragini öpeyim, sende rüyama gel beni öp,
    Mutlaka gel anne. Sen rüyama gelmeyince,
    sol yanimin acisiyla uyaniyorum anne
    Sol yanim açiyor anne. Iste tam surasi,
    Sol yanimÇok aciyor anne.


    çok güzel bir şiir değil mi güzel ve anlamlı
  • 302 syf.
    ·11 günde·7/10
    İnsanlığın bu günlere gelişindeki süreci anlatan tarih/antropoloji tarzındaki kitaplar, belgeseller vs. hep ilgimi çekmiş ve bende merak uyandırmıştır. Dinlerin nasıl ve neden ortaya çıktığına dair birçok görüş var elbette. Bu kitap baştan şu temeli esas almış: İnsanların zihinsel kapasitesi ilerledikçe yeni kavramları sorgulamaya başlamış; tarım devrimiyle kalabalıklaşan nüfuslarla birlikte, daha kompleks tanrıları ve dinleri oluştuğunu ve bunların beynin gelişiminin bir yan ürünü olduğunu değerlendiriyor.

    Dinlere yönelik kesinlikle bir aşağılama, yerme veya küçümseme görmedim kitapta. Yazar bir psikiyatrist, aynı zamanda teoloji ve antropoloji eğitimi aldığı belirtilmiş; yani konuya fanatik bir şekilde yaklaşmadığına emin olabilirsiniz. Ben kitabın bilimsel temeller üzerine yazıldığı konusunda tatmin oldum. Katılınmayacak görüşler ve yorumlamalar olabilir; kişiden kişiye düşünceler farklı olabilir; fakat nedenini ve niçinini mantıklı bir şekilde anlatmaya çalışıyor tarihsel sürecin.

    Homo habilis ile başlayıp modern Homo sapiens'e uzanan tüm dönemi sindire sindire anlatırken özellikle beyin gelişimi konusunu ön planda tutuyor ve bu gelişimin ne gibi sonuçları ve insan yaşayışını nasıl etkilediğini açıklıyor. Akılda oluşabilecek bazı soru işaretlerini yanıtlamak adına bu sonuçların nasıl çıkarıldığını ve nasıl değerlendirildiğini de gözler önüne seriyor. Zaman zaman bölge bölge beynin ayrıntılarına da giriyor; bu kısımlarda çok uzun olmamak kaydıyla ara ara sıkılabilirsiniz belki. Prefrontal korteks veya singula gibi terimlerin hayatımızda çok bir anlam ifade etmeyişinden ötürü "neresi neresiydi, ne işe yarıyordu ya bu?" gibi sorularla baş başa kalabilirsiniz.

    Bir cümlede insanı etkileyen ve paylaşımlar yapmaya heveslendiren şeyler yok o kadar kitapta. Bence olmasına da gerek yok. Edebi bir eser değil ve genellikle bir cümlede insanı baştan çıkarmasına lüzum yok. Böyle bir beklentide olmayın. Bazen bir paragrafı okuyunca değerli bir bilgi aldığınızı ve olayı anladığınızı hissediyorsunuz. Kitaba verdiğim puan 7. Ne bileyim daha akıcı olabilirdi belki. Ama kesinlikle 7 puanın altını da hak ettiğini düşünmüyorum. Konuya meraklı arkadaşlar veya insanlığın evrimsel süreci ve tarihi hakkında ne okusam diye düşünenlere önerebilirim. Kesinlikle boşuna okumuşum demedim.