• 420 syf.
    Ne güzel; bu kitabı benden başka okuyan olmamış. Şiddetle muhtemel ki olmayacak da. Zira Danielle Steel'in bu kitabı Türkçe'ye de çevrilmemiş. Dolayısıyla başka okuyan yok, Türkçesi yok. O zaman spoiler vereceğim diye korkmaya da gerek yok. Sanırım kopya vermişim derdi olmadan yazabileceğim bir durum oluştu şu an:)

    Gelelim bu kitabın hikayesine. Eğer biri bu kitabı bir gün Türkçe'ye çevirir ve 300 sayfasını atarsa, geriye kalan 120 sayfalık kitap gerçekten muhteşem olacak buna zerre şüphem yok. Buradaki kastım kitaplar kısa olsun değil elbette ki. Fakat kitabın başındaki süper giriş, ortalara gelmeden sizi yakalayan ve merakla sonuna gitmenizi sağlayan sorunlar ve hoş bir dokuyla işlenmiş iç içe geçmiş iki hikaye (belki de 2 buçuk demek daha doğru) gerçekten çok güzel.

    Fakat sanki birisi sevgili yazarımıza 'hikaye çok güzel ama roman olmak için kısa, 400 sayfayı geçmelisin' demiş ve bu şahane öykü bu hale gelmiş. Belirli yerlerde farklı bölümler (soru şeklinde genelde) farklı kelime ve cümleler kullanarak aynı mânâya gelen yinelemelere dönüşmüş. İnanın bu bölümleri yeniden yeniden okumak Çin İşkencesi'nden farksızdı. Lakin paradoksun başladığı yerde burası. Konu çok sürükleyici ve çok güzel. Ama farklı cümlelerle aynı yerleri tekrar tekrar okuyunca, Acun Ilıcalı'nın program sunarken heyecan kasacak ya da süreyi uzatacak diye aynı şeyleri defalarca tekrar edip izleyiciyi insanlıktan soğutmasına benzemiş.

    Ben de daha fazla uzatmadan bu, güzel hikayeden size de bahsedeyim:)

    Baş kahramanımız başarılı mimar Charles, avukatlık şirketinde çalışacak olan yavuklusu Carole ile Amerika'dan Londra'ya, taşınıyor. Carole çok fıstık bir kadın. Çok iyi ve başarılı. Tek kötü huyu var, şirketin patronuyla kırıştırıyor. Üstelik o da evli. 50'li yaşlarındaki patron 3. karısını boşayıp Charles'in çok iyi huylu ve güzel olan karısını kendisine avrat yapıyor. {(neresi iyi huyluysa:)) Carole'nin iyi bir kadın olduğu kitapta tekrarlanıp duruyor. Böyle iyi düşman başına:) Onu çok seven ve asla ondan başkasına bakmamış bir adamı 10 yıllık evliliğinin son döneminde boynuzlarıyla rengeyiğine çevirmiş bir kadın nasıl iyi karakterli oluyor bunu yazara sormak isterdim doğrusu}

    Tabii Charles yıkık ve dağılmış bir şekilde sokak sokak Carole diye ağlarken şirketi onu Amerika'ya yolluyor (geri postalıyor demek daha doğru:)) Zira doğru düzgün çalışmayanlara aşk acısı çekiyor da olsa kimse acımaz Avrupa'da. Adamın oturma organına basarlar tekmeyi:))

    Charles, Amerika'da, aklı sıra ayrılık acısıyla cebelleşirken çocukluğunun geçtiği yerlerde takılıp, kayak yapmak için dağlara doğru yol alıyor. Tipinin etkisiyle bir yerden sonra ilerleyemiyor ve oradaki motel tarzı bir yerin kapısını çalıyor. Yaşlı bir teyzeciğimiz işletiyor orayı. Fakat kışın kimsenin uğramadığı bu yere müşteri gelmesi onu da şaşırtıyor. Önce sapık sanıyor ve tokat manyağı yapmayı planlarken, bakıyor ki iyi çocuk, bir oda açıveriyor, sonuçta parasıyla değil mi:)

    Motel sahibi teyzeciğimiz çok çekmiş acılı bir kadın (çok Türk filmi izlemenin bende yaptığı bir deformasyon:)). Anglo-Sakson ırkının dibi olan Danielle ablamızın (yazar) hikayesini Emrah filmine çevirdim:)) Neyse; teyzeciğimiz oğlu, torunu ve gelininin uçak kazasından mütevellit ahirete göçmesinin akabinde, bu acılara dayanamayan kocasını da kaybediyor. Birbirlerine acılarını anlatan ikili arasında bir acı kardeşliği oluşuyor. Charles acılı, teyze acılı:) (Güldür Güldür'deki acılı showa döndü)

    Teyzenin evinin biraz ilerisinde 200 yıl kadar önce yapılmış ahşap bir ev var. Orası merhum oğlunun evi. Fakat vefatından beri teyze oraya gitmemeyi tercih ediyor. Charles, kabaran mimarlık güdüsünün de dürtüklemesiyle oraya gidiyor. Teyze uyarıyor, bak Charles iyisin hoşsun ama orada hayalet var. Ben bir kere gördüm ödüm patladı, sen de gidip oraya delikanlılığı delik teşik etme diyor:) Ama Charles dinlemiyor. Bana bu evi kirala diyor ve orada yaşamaya başlıyor. Charles, gecenin bir anı bir bakıyor karşısında bir kadın. Nereden girdi bu kadın içeriye demesine kalmıyor, kadın kayboluyor. Ben okurken bir anlık yusuf yusuf etkisi göstermeme rağmen Charles kormuyor ve arkasından gidiyor. Bakıyor kimse yok. Fakat kadının güzelliği aklında kalıyor. Erkek milleti işte; hayalet bile olsa tek dertleri kadın güzel mi:)

    Sonraki günlerde çatıdan sesler geldiğini fark ediyor. Çıkıyor bakmaya, bir beşik buluyor. Yanında minik bir sandık. Kilitli ama 200 senede hoşafı çıkmış. Bir karate darbesiyle kilidi parçalıyor ve içinden mücehver çıkar diye hayal kurarken karşısına bir sürü mektup tarzı yazılmış kağıtlar çıkıyor. Hayal kırıklığını atlatıp okumaya başlıyor. Daha önce gördüğü güzel kadın 'Sarah' yani hayaletin el yazmalarını bulduğunu anlıyor.

    Sarah da acıların kadını:) O da çok çekmiş. Genç yaşta evlendirilmiş. Gerçi o dönemlerde 18 geç bile sayılabilir:) Erol Taş misali kötü kalpli bir kontla:) Zalimlerin padişahı kontumuzun tek derdi bir varis. Bu nedenle Sarah'ı yumurtlama makinası gibi kullanıyor. Fakat çocukların hepsi ölüyor. Kimisi doğar doğmaz. Altıncı çocuktan sonra Sarah artık çocuklarının yaşamadığına ikna oluyor. Ama çakma Erol Taşımız zalim kont, aynı fikirde değil. Bir yandan Sarah'ı ezilmiş patates kıvamına getirene kadar döverken bir yandan da av partileri, kumar, kadın ve içkiyle kendini ödüllendirmeye devam ediyor. Kontun üvey kardeşi bile bu duruma dayanamaz oluyor. Gel diyor Sarah, seninle Amerika'ya kaçalım. Orada bizi bulamaz bu herif. Sarah, kabul etmiyor. Sen benim kayınbiraderimsin, tövbe diyor olmaz öyle şey.

    Bir av partisinde kont fena yaralanıyor. Şatodaki herkes umutla gebersin it diye beklerken yine canlanıyor:) Sarah bakıyor ki hakkaten kötüye bir şey olmuyor, gemiyle Amerika'ya kaçmaya karar veriryor. En fazla yolda ölürüm diyor, bundan daha iyidir. 7 haftalık bir yolculuktan sonra Boston'a varıyor. Kendine çiftlik arıyor etraflarda. Tabii millet garipsiyor. O zaman ki Amerika şimdiki gibi kimin eli kimin cebinde belli değil olmamış henüz. Yalnız başına bir kadın ne arıyor diyorlar buralarda. Üstelik kadın fıstık. Sarah, dulum diyor. 'Kocamı kaybettim. Artık beni Londra'ya bağlayan bir şey yok. Dedim Amerika hoş memleket. Gelem de bi çiftlik alam, kendim ekem, kendim biçem, kendim yiyem'.

    Bu kadar:) Hepsini de anlatacak değilim:)
  • Bende isterdim;
    Problemsiz,
    Düşünmeyen,
    Hep başkalarını eleştiren,
    Kendini mükemmel biri gibi göstermeye çalışan,
    Dünyanın merkezi olmaya çalışan,
    Her şeye eyvallah diyen,
    Ortalama bir 'salak' olmayı ama olmuyo işte, Bünye buna müsait değil, realistlik ruhumda var..
  • Ne bilgileri ne de bilgisizlikleri bende olmaksızın, olduğum gibi olmayı mı isterdim, yoksa her ikisinde de onlar gibi mi? Ve kendime ve biliciye benim için olduğum gibi olmanın en iyisi olduğu yanıtı verdim.
  • 536 syf.
    ·6 günde·9/10
    Da Vinci Şifresi'nin yazarı Dan Brown'dan sürükleyici bir roman.

    Açıkçası yazarın Da Vinci Şifresi kitabını ilk okumak isterdim ama artık bununla başladım.

    Kitabın konusu oldukça merak uyandırıyor.
    Baştan sona sürükleyici bir roman.

    Biz insanların başlangıcı bazı şeylere dayandırılıyor örneğin; Adem ve Havva'dan geldiğimiz ya da Darwin teorisi gibi... Tabi bunlar bilindik şeyler.
    Peki bir ihtimal daha varsa?

    Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?
    Eminim bir çoğunluğunuz "Allah'tan geldik ve yine Allah'a gideceğiz." Diyeceksiniz (Bende bunu diyorum ve inanıyorum.). Peki bu cevabı vermeden önce kitabı okumaya ne dersiniz?

    Edmond Krisch bu sorunun cevabını verebilecektir ve bunu tüm dünyayla paylaşmayı hedefliyor.
    Tabi bunu tüm dünyaya duyurmadan önce, insanların bu duruma nasıl tepki vereceğini merak ettiği için önce üç büyük din olan İslam, Musevi ve Hristiyan din alimleriyle paylaşır. Bulduğu şey din adamlarını bile şaşırtmıştır çünkü Edmond'un bulduğu şey dinleri bile sarsacaktır.

    Peki bu bulduğu şey nedir?
    İşte asıl soru bu.

    Mekanların gerçek, olayların kurgu olduğu çok başarılı bir kitap.

    Kitabın kalın olduğuna bakmayın, o kadar sürükleyici ve merak uyandırıyor ki siz bile nasıl bittiğini anlamicaksınız.

    Okuyacaklar için keyifli okumalar ;)
  • Bende isterdim o kişi"nin adını buraya büyük harflerle yazmayı
  • 632 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Ah be o neydi öyle?

    Çok şey öğrendim. Muhteşemdi. Bazı yerlerde sıkıldığım oldu itiraf edeyim. Geçmişe yapılan yolculuklarda sıkıldım. Çok detay vardı. Belki olması gereken buydu ama içinde bulunduğumuz zamanda her şey hızlı ve yüzeysel olduğu için sıkılmışımdır. Hata bende muhtemelen. Ama o yerlerde bile ardından bir heyecan geleceği belliydi. O yüzden bağlanıyorsunuz kitaba. Oblomov'un hareketsizliği... tez canlı olduğumdan mütevellit yeri geldi tansiyonumu düşürdü yeri geldi en yakınımdaki nesneyi duvara fırlatmak istedim. Dedim ki "Adam kalk artık kalk hadi ne olur ya!" Ben kitabı yaşadım gerçekten yaşadım.
    Şunları öğrendim: başkası gibi olmaya çalışmayın, olmaz yapamazsınız. Ancak bir süre kendinizi ve başkalarını kandırabilirsiniz. Sonra yine kendi kalıbınıza dönersiniz. Ama size güzel bir haberim var; kendiniz olduğunuzda da sizi o şekilde kabul eden insanlar olduğunu göreceksiniz ve ertelemeyin! Hiçbir şeyi ertelemeyin. Zaman akıp gidiyor. Ya şimdi ya hiçbir zaman!

    Her karakterde kendinizden bir parça göreceksiniz. Hepsini ayrı ayrı seveceksiniz. Umarım sabredip hepsini okumuşsunuzdur veya okursunuz.


    *****Kitabı okumadıysanız buradan sonrasına devam etmeyin!

    Tarantiyev karakterini çok sevmiştim başta. Uzun bir süre onun yeniden sahneye çıkmasını bekledim sorunlara umursamaz bir havayla zekice ve basit çözümler getirmesi beni çok güldürdü, ve biraz kendimle özdeşleştirmiştim sonunda sevilecek biri olmadığını gördüm.

    Olga... Olga'nın Oblomov için verdiği mücadele içinde de kendimi buldum. Umudunu hiç yitirmeden sürekli çabaladı. Hayat enerjisi muhteşemdi. Oblomov'un ona hissettiklerinin aynısını hissettim ben de. Yine Oblomov gibi sonunun böyle olacağını biliyordum. İkisi de birbirinin hayatına çok güzel girdiler ve çıktılar. Kısa süreli de olsa Oblomov'un hayata dönüşü bana "En azından hayatında çok kısa da olsa çok güzel anlar yaşadı" dedirtti.

    Ştoltz ve Olga olması gereken bir ilişkiyi anlattı. Ne yalan söyleyeyim kıskandım. Başta Ştoltz'a çok kızmıştım. Hatta iletilerimde de belirttim bunu. Ama olması gereken oldu. Ştoltz karakteri tam hayal ettiğim sevgili idi. Ama şu konuda kızıyorum Oblomov'u hayata döndürebilirdi en başta. O zamanlar çok uğraşmadı. Gerçi kendisi için çaba vermeyen bir insan için ne yaparsanız yapın fayda etmez. Galiba o da bunu düşünüyordu. Seni seviyorum Andrey. Hep seveceğim.

    Oblomov. Kral sen ne yaptın ya? Nasıl da kaydın bir yıldız gibi. Sonuna kadar umutla bekledim hayata dönmeni. Bari evlendin çoluğa çocuğa karıştın gidip Oblomovka' da hiçbir şey yapmasaydın. Buna nasıl bu kadar direndin anlamadım. Senin gözünden köyün son halini görmeyi o kadar çok isterdim ki... sen hiçbir şey yapmasaydın yine ama orada dursaydın. Tarih 20 Ocak 2019. Bu tarih her geldiğinde senin ölümüne üzüleceğim.

    Andreyuşa senin baban bir melekti.
  • “Yalnızca çarpan bir insan kalbini ellerinde tuttuğunda kendini gerçekten canlı hissediyordun. Çok iyi biliyorum ki senin yaşadıklarını yaşasam ya çoktan ölürdüm ya da kendimi ölü gibi hissederdim. Belki de bende ellerimde çarpan bir kalp tutmak isterdim.”
    Irvin D. Yalom
    Sayfa 43 - Kabalcı Yayınevi