• Önümüzdeki ay Prag'a gelebileceğini söylüyorsun. Sana şöyle söylemek istiyorum: Gelme. Bir gün gerçekten ihtiyacım olduğunda ve senden gelmeni istediğimde, hemen geleceğin umudu kalsın bende, ama şimdi gelmesen daha iyi, çünkü yine gitmek zorunda kalacaksın.
  • Eee ne yapalım edelim, şu geç kalınmış incelemeleri aktarmaya başlayalım değil mi ama?
    Psikolojiye hepimiz az ya da çok merak duyarız. Gerek toplumsal yaşam içerisinde muhatap olduğumuz insanları anlamak, gerekse kendi iç muhasebemizi yapmak ve içinde bulunduğumuz durumlara karşı çözüm üretmek ya da var olan iyi hali korumak adına önem arz eden bir bilim dalıdır psikoloji. Yalnız bu işe bir akademik yönden, anlaşılması zor tabir ve kavramlarla yaklaşmak var, bir de anlaşılır ve günlük hayata da uyarlanabilir düzeyde yaklaşmak var. İşte Yalom, bizi psikolojiyle, bu ikinci seçenekte olduğu haliyle yaklaştırıyor ve çok da iyi yapıyor. Anlatımı harika derecede güzel, insanı kendine hapseden bir akıcılığı var bu kitabının da. Yani psikoloji deyince bir tırsmaya falan lüzum yok, başladığınız gibi devam edin, zaten sonuna nasıl vardığınızı anlayamayacaksınız bile.
    Konuya girecek olursak, Ernest, psikolojinin daha çok ilaçla tedavi alanında ilerlemeye niyetli bir doktorken Seymour Trotter davasıyla karşılaşır. Seymour ile konuşmaları ve onun etkisi, Ernest'i psikoterapi alanına yönlendirir. Bu işin giriş kısmı belki ama Seymour ile Belle'nin aralarında geçenler, bizi acayip derecede bir psikoterapi sorgulamasına itiyor zaten. Etik değerler, hasta doktor mahremiyeti, hasta, doktor için sadece bir hasta mıdır yoksa başka vasıflara evrilmesi mümkün müdür? Özellikle de Belle'nin ruh haline bakıldığında, içinde bulunulan durum epey zorlu bir hal alabiliyor. Bu konunun finali ise okuyucuda farklı düşüncelere sebebiyet verebilir. Ben "kuyruğunu yakalayan köpek" metaforunu kullanırdım bu konu için.
    Ernest psikoterapi alanına yöneldikten sonra, hastalarıyla olan ilişkileri ise kitabın geri kalan kısmını oluşturuyor. Ana karakter Ernest gibi görünse de aslında hikayede birçok karakteri ayrı ayrı görüyor ve her birinin farklı ruh hallerine ve davranışlarına şahit oluyoruz. Ernest'in hastası Justin'in, karısı Carol ile olan acayip ilişkisi, sonrasında Carol'ın sahneye çıkışı, ki Carol'ın mediko-sosyal'deki yaşadıkları bana kalırsa çok tehlikeli. Hem hasta hem de doktor açısından özellikle de. Yani biliyorum, bir parça SPOILER vermiş olacağım ama, Carol'ın doktoru ile ilişkisi gönüllülük esasına dayanırken (her ne kadar Carol'ı sağlığı bozuk olarak kabul etmek gerekse de), terk edildiğinde durumu kendisine tecavüz edilmiş gibi lanse etmesini yadırgadım doğrusu. Bu nedenle de hasta-doktor ilişkisinin içeriğine gerekli özenin gösterilmesi gerektiği kanısındayım. Nitekim bunun birçok örneği de olmuş ve bunlar kitapta değinilen şeyler.
    Bir başka konu ise gözetmenlik. Ben bu konuyu pek kabul edemedim doğrusu. Tamam, daha tecrübeli bir meslektaştan, kendini geliştirmek adına yardım alınması normal karşılanabilir ama hastalardan bahsederken hasta-doktor mahremiyeti de ihlal olmuyor mu? Sonuçta her hastasına da takma isim kullanmıyor ve zaten burada da birçok hastasını olduğu gibi gözetmeni Marshal'a aktarıyor Ernest. Paul ile muhabbetlerinde de yine hastalarından doğrudan bahsediyor Ernest.
    Carol'a geri dönecek olursak (neden dönelim demeyin, çünkü acayip bir kadın bu Carol), kitabın başından sonuna yaşadıkları ile beni farklı ruh hallerine soktu resmen. Carol'dan bir bölümde nefret ederken başka bir bölümde onu anlayabilir, hatta belki sevebilirsiniz de. Öyle bir kadın yani. Ama yine de yaptıkları, gerçekten de biz erkeklerin, kadınlara karşı gardını hep yukarıda tutması gerektiğinin güzel bir örneği oldu.
    Marshal'ın yaşadıkları ise... Yahu buna söylenecek bir şey yok, resmen "hızlı koşan atın boku seyrek düşer" vakası :) Tezgah vakası ise harikaydı doğrusu.
    Daha değinmediğimiz birkaç karakter daha var, onları da okurken tanımanızı tavsiye ederim artık. Zaten ucundan kıyısından kitaba giren hemen her karakter, güzelce psikoloji tezgahına yatırılıyor ve sanki kanlı canlı hayatımızdalarmış gibi aktarılıyor. Rüyaların çözümlenmeleri ise kitaba ayrı bir hava katmış. Okumanızı kesinlikle tavsiye edeceğim kitaplar arasında yerini aldı bu kitap, tabii başkaca bir kıymeti daha oldu benim için, o da bende kalsın ;) Keyifli okumalar.
  • Biraz umursamaz olmak lazım. Bayağı umursamaz olmak lazım. Hem senden değerli ne var ki? Umursadığın kadar yıpranıyorsun. Değer verdiğin kadar kazık yiyorsun. İyi geceler dediğimde, ‘’sana da’’ diyen insanla işim olmaz mesela. O da iyi geceler diyecek. Diğer türlü çok basit oluyor, neyse rüyama gel de, biraz daha seveyim seni, çok özledim, aramızda kalsın. Gitmeyi biliyorsan, dönmeyi de öğren. Olmadı kursa yazıl ama bir şekilde dön. Hiç mi dönemiyorsun? Bari kendi etrafında dön, belki bende bulamadığın huzuru orada bulursun.
  • Madem ağzıma doldurduğun suskunluğu sesinle bozmayacaksın
    Bırak bu cümleler bende kalsın.
    Oysa ben sana inanmış bit çocuktum
    Dağlarımı, kasabalarımı, köylerimi, insanlarımı öldürdün!
    Yutkunuyorum!
    Madem sessizliğimi sesinle bozmayacaksın
    Al hadi bütün cümleler sende kalsın.
  • Güzel başlamak istiyordum cümlelerime. Karşıma oturdu, seni dinliyorum dedi. Sanki o sadece dinleyiciydi bu hikayede. Sessiz bir yer seçmiştim anlatmak için. Tam bir iç döküş olsun istedim. Geçmişi unutmadan anlattım bir bir. Zor oldu. Merakla dinliyordu beni. Bana da biri bilmediklerimi anlatsa bende merak ederim. Neyse..
    Aklımda, kalbimde bişey kalsın istemiyordum. Ayağımın titremesi daha da meraklandırdı onu. Ardı ardına soru soruyordu. Her cümlemde gözlerini dikmiş beni sorguluyordu. Çekindim. Kırmaktan, üzmekten, kaybetmekten çekindim. Durdum bi an. Sessizleştim. Yorum yapmadı, bekledi. Gözlerine bakmadan devam ettim. İçim sıkıldı konuşurken bitirdim her şeyi. Şimdi söz onda.. Bi yük bindirdim omuzlarına. Benimle beraber o da taşısın istedim. Neyin var sorusuna verdim tüm cevaplarımı. Sormaz artık.. Tek başıma kaç kişilik yaşadığımı öğrendi. Sevgi neydi? Sorusuna tüm yanıtlarımı verdim. Boş bi salıncakta kendi kendine sallansın artık :)