• 496 syf.
    Jack London, yazar olma sürecinin beni en çok etkileyen isimlerinden biridir. Sosyal tabaka olarak en alt seviyede olan ve eğitimini ilerletemeden okuldan ayrılıp ne bulursa o işte çalışmak zorunda kalan bir insandır. Hayat hikayesine biraz göz gezdirdiginizde tek kelimeyle Jack London demek 'mücadele' demek olduğunu görebilirsiniz. Yazarın hayatı hakkında daha detaylı bir okuma yapmak isterseniz de şu kitabı tavsiye ediyorum: Jack London

    Kitaba yani Martin Eden karakterine gelecek olursak, bu karakterin London'in hayatından çokça izler barındırdığını görüyoruz. Martin'in doğduğu sosyal sınıf, denizciligi, işçi hayatı, kütüphanede okuyarak çokça geçirilen zamanlar, yazar olma arzusu, felsefe ve evrim ile ilgili fikirleri... Okuduğum biyografide Ruth benzeri Jack London'in tutkuyla aşık olduğu birinden bahsedilmedi diye animsiyorum. Aksine uzun süre dost olduğu ve hatta dostluktan öte aşk ilişkisinin de aralarında olabileceği yorumları yapılan bir erkek arkadaşı varmış. Ne kadar doğru muamma tabiki.

    Martin Eden özelinde aslında toplumun kişiye değil o kişinin tanınmışliğına, sosyal statudeki yerine ve gücüne değer verdiğini görüyoruz. Martin çevresine özellikle sırılsıklam aşık olduğu Ruth'a, ısrarla yazar olacağını, hayatını yazarliktan kazanabileceģini ifade etmesine karşın kendisine güven duyulmaz ve ciddiye alınmaz. Ruth buna ek olarak ısrarla Martin'i değiştirmeye çalışır. Burada iki noktaya egilmek gerekiyor:

    1. Aslında buna biraz degindim ama bir örnek vermek gerekirse: İşsizken veya işinizin toplum içindeki 'değeri'ne göre fikirlerinize aileniz, akrabalariniz ve çevrenizdeki diğer insanlar değer verir veya vermez. Yani değer verme derecelerini aslında çoğu zaman sizin fikirleriniz değil toplumsal statüdeki yeriniz, kazanciniz belirler. Martin de bunu yaşar ve bu durum onun kafasını karıştırır ve sonunda de kendisini değersiz hissettirir. Ben başta da yani param yokken yazdım bu yazıları ama o zaman bunlara bakıp değer vermeyen, beni küçümseyen sizler; ben birden ünlü olunca bu aynı kitaplara bakıp beni göklere çıkarıyorsunuz. O zaman göklere çıkardığınız ben miyim gerçekten, hayır ben değilim başarı kazanmam ve toplumsal statümdeki yükselmemdir. O halde siz benim fikirlerime değer vermemekle beraber aslında onları anlamiyorsunuz da der gibidir. Eğer bir insan anlaşılmamasina karşın övgü aliyorsa bunun ne kadar değeri olabilir ki? Yani bir nevi Martin'in bu anda yaşadığı duygu şuna benziyor; Bir partide herkes size ilgi duyuyor ve bir anda bunları düşünürken işin aslını fark ediyorsunuz ve herkes kararıyor ve karanlıkta sadece siz kalıyorsunuz. Sesler geliyor sadece ve sonra siz konuşuyorsunuz ama daha ilk kelime ağzınizdan çıkınca hemen sizi alkışlamaya başlıyorlar, sonra bu şekilde devam ediyor ve sinirleniyor, bu kalabalığa ağız dolusu küfür savuruyorsunuz ama hala sizi alkışliyorlar. En sonunda yere çöküp saçlarınızi yolmaya başlıyorsunuz.

    2. Aşk unsuru: Ne Martin'in Ruth'a duyduğu ne de Ruth'un Martin'e duyduğu gerçek bir manada aşktır. Ya da daha doğrusu sevgiye dönüşmesinin imkanı olmayan bir aşktır onlarinki. Çünkü ikisi de birbirlerini Martin olduğu için veya Ruth olduğu için sevmiyordur; birbirlerini hayallerindeki kalıba göre yontabilecek bir potansiyel olarak gördükleri için 'seviyorlar'dir. Aslında günümüzde de yaşanılan ilişkilerin çoğunluğu bu şekildedir.

    Gelelim benim açımdan kitapta beklentimin altında kalan noktaya: Bende açıkçası kitaba başlarken 10/10 verebileceğim bir kitap beklentisi hakimdi. Ancak sayfalar ilerledikçe bu düştü düştü ve biraz da Jack London'in takdir edilesi yazarlık seruveninden dolayi 7/10'da durdu. Bunda en büyük etken, Amerikan hayat tarzının veya modern hayat tarzının bir noktada, bizi hızlı yaşamaya yonlendirmesi ve bu durumun da romana yansimasidir. Martin'in serüvenini hızlı hızlı birbiri ardına eklenmesiyle karşı karşıyayiz ancak Martin'in bu serüven esnasındaki psikolojisini tam manasıyla okuyamiyoruz. Adeta bir filmin hızlandırılmis gösterimi gibi bir durum söz konusudur. Avrupa ve özellikle Rus romanciliginda ise bunun tam tersi söz konusudur, tabi genel olarak. Bunda da işte Avrupa kültürü yani geleneksel anlayış ile Amerikan 'kültürü' yani modern anlayış etkili diye düşünüyorum. Benzer hisleri daha az olmak koşuluyla John Steinbeck'te de alıyorum. Bu etmene ek olarak hayatta yaşanmış veya hala yaşanıyor olabilmesine karşılık klişe bir konu haline gelmiş olan 'zengin kiz- fakir oğlan' temasının tüm 'nayır nolamazlık'lariyla karşımızda olması açıkçası okurken sıkılmama neden oldu. Eğer Martin'in hayat seruveninin kendisine yansımaları psikolojik açıdan biraz daha yoğun yansitilabilse nayır nolamazliklar bu kadar gözüme batmazdi. Bir nevi terazideki denge alt üst oldu diyebilirim benim adima. Mesela yakın zamanda okuduğum Masumiyet Müzesi'nde de benzer konu vardı. Ancak orada hikaye edebi manada çok daha doyurucuydu ve daha gercekciydi. Yani gerçekçi hissi daha iyi alabiliyordum. Hem de Martin Eden'in Jack London'in gerçek hayatından izler barindirmasini bilmeme rağmen. Ve ayrıca Masumiyet Müzesi'nde hikayeyi zenginlestiren orjinal bir unsur vardı ve buna ek olarak da bir toplumun değişiminin arka planda anlatılması ve karakterlere de yansımaları vardı. Haliyle de nayır nolamaz unsuru terazide çok başarılı şekilde dengelenmisti.

    Sözün kısası beni pek etkilemeyen bir kitaptı. Bunun nedenlerini de ifade ettiğimi düşünüyorum. Belki geçmişte okusam daha çok etkileyebilirdi. Tabi bunlar sonuçta benim fikirlerim.

    İyi okumalar.
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • Eskiden İki insan birbirini sevdiği zaman dile getiremezmiş bakışları ile ya da aracı birine felanı seviyorum diye duyur ağzını ara onunda bende gönlü varmı diye aracı koyarmış karşısındakininde sevip sevmediğini öğrenirmiş !

    Sonra ailesini gönderir Allahın emrini ortaya koyar istetirmiş.. Peki şimdi ? Kim kimi istiyor kim kimi istemiyor belli değil … Evlilik saygın bir müesese olarak bilinirdi! Peki şimdi çağ atladık .. Öyle bir çağ atladık ki çevremizde evlilikleri gördüğümüzde evlilik müesesine bırakın saygıyı artık evlilik denildiğinde dönüp bakmaya dahi tenezül edemez hale geldik … Oysa ki evlilik saygınlık varlıkta yoklukta bir olmak tek yürek olmak denilir… Şimdi moda olmuş seviyorumlar havada uçuyor ölüyorum bitiyorum tutkunum Ne tutku ne sevmekmiş ama sonra bir bakıyorsun biz anlaşamıyoruz yav bu adamın kahrı cekilmiyor yav bu kadın dır dır ediyor ..

    Annem derdi ki Kadına çok rol düşüyor evlilikte malesef bir adım erkekten geride durması gerekiyor biri sinirlendiği zaman susmasını diğeri bilmesi gerekiyor o an üstüne gitmemesi gerekiyor sonradan diğeri hatasını görsün diye ! Erkek seldir kadın göldür derler …

    Yuvayı dişi kuş yapar derler derlerde derler .Çevremde görüyorum adam çalışıyor akşam evine geliyor yapması gereken sorumluluklarını yapıyor evine karşı …içkisi vardır kahvesi vardır … Kadın aman boş ver der içkisini kahvesini görmeyim deyip ceker ! Bir bakıyorsun diğer tarafa kadın evine bağlı işinde gücünde sorumluluğunda adam sorumsuz hayda buyur burdan yak !

    Ailemin adı var çocuklarım var deyip cekenide çapası niye cekiyon abla ne yapım elimde maddi özgürlüğüm yok kimin yanına sığcam hesabı … Diğerine bakıyon karı koca calışıyor biri ayrı terelelli diğeri ayrı havada birbirlerinden haberi yok…Diğeri evde oturur kocası calışır kocam benle ilgilenmiyor …diğeri gider karım ilgisiz o zaman sürdürmeyin boşanın dersin kırk tane laf işitirsin ..

    Sonra başlar ihanetler ondan sonra karım beni aldattı iyi halt etti Ondan sonra kocam beni aldattı oda iyi halt etmiş ! Seviyorum ölüyorum tutkunum aşığım demeyin arkadaş kötü örnek oluyorsunuz ! Medeni iki insan gibi oturup sorunlarınızı gözden gecirin ya da yardım alın …siz en iyisi ayrılın yüz göz olunan birliktelikten bir halt olmaz …

    Adam dediğin sadakati bilecek sevdiğini sahiplenecek koruyup kollayacak yüzüne baktığında yüz hatlarından eşini tanıyacak gözü ile konuscak öyle lavbali olmayacak eşine değer vermesini bilecek değerli hissetircek …Ve adam dediğin tek yürek olcak duruşu adabı evine ailesine cocuklarına sorumluluğunu bilcek toplum içinde konusması oturması kalkması ağır olcak bir bakışta ben burdayım diyebilecek kaliteye sahip olacak ağırlığıyla !

    Kadın dediğin şartlar neyi gerektirirse gerektirsin asla sadakatinden ödün vermemeli başını bir erkeğin omzuna koyduğunda tek bir soru işareti kafasında olmamalı Namusunu şerefini edebini evvela kendi için taşımasını bilecek .Yeri geldiğinde erkek gibi olmayı yeri geldiğinde bir eş sevgili arkadaş dost ana baba olmasınıda gerektiği yerde bir adım geride durması gerektiğinide bilecek … Adam gibi adama kadın gibi kadın olmalı evet

    Evet bütün saydığım özellikler mükemmel … Peki bu özellikleri taşıyan çiflerde ayrı terelelli havası varmıdır yokmudur ? Bunların olması için maddiat çok önemli diyenlerimizde var ama bazen o maddiatda fayda vermiyor diyende var eşlerin birbirlerinden haberi yok … Parasızlıktan da böyle oluyor işte gecimsizlik diyende var ..Arkadaş evlenmeyin o zaman hem kendinizi heba etmeyin hemde kötü örnek olmayın yettiniz gayrı diyesim var ya ..

    Lütfen medeni birliktelik adı altında birbirinizi kandırmayın kırmayın incitmeyin Tek bir yürek olun ölümüne dediğiniz yolda ölümüne sevin tutuğunuz eli ölene dek tutun başınızı koyduğunuzda bir erkeğin omzuna tek bir soru işereti olmaması gerekli değilmi sabah evinden işine giden bir erkek kapısından cıktığında aklında acabayla güvensizlikte cıkmamalı ardında bıraktığına gözü kapalı güvenmeli … Doğruluk dürüstlük saygı güven bunlar olursa Allah yürü ya kulum der derler !

    Ve sevgi Bir Annenin ak sütü kadar masum temiz olmalı değer biçilmemeli karşılıksız yuksunmeden sevmeli sadakat güven emek yürektir sevgi ..Sevgi karşılık beklenmeden verilen çıkarsız sevilendir diyorum !
    Sonyemin
  • "Demek istediğim, hastanede kaldığım süre boyunca fark ettim ki; ben sevdiğim kadınlarda hep kendimi arıyormuşum. Güzelim tertemiz yüzlerine baktıkça kendi yansımamı görüyormuşum. Onlar ise bana baktıkça, yüzümdeki is lekelerini görmezden gelemiyor, her ne kadar zeki ve güven dolu olsalar da bende kendi yansımalarını görüyor ve kendilerini olduklarından daha kötü sanıyorlarmış. Aynı şeyin senin de başına gelmesine izin verme, lütfen."
    Paulo Coelho
    Sayfa 181 - Can Yayınevi
  • 280 syf.
    ·10 günde·8/10
    Kendimi kötü ve boş hissediyordum. Büyükbaba dedi ki neler hissettiğimi biliyormuş. Büyükbaba, sevip de kaybettiğin her şey sana bu duyguyu verir, deyip ekledi: ‘Bundan kurtulmanın tek yolu hiçbir şeyi sevmemektir ki bu daha da kötüdür çünkü o zaman sürekli boşluk hissedersin.’”

    Kitabı okuduğum dönemde, bir kedimi kaybetmenin hüznünü yaşıyordum ve bu hüznümü anlatacak kelimeleri bulamıyordum. Kendi kendime, şu an çok acı çekiyor olsam da, o kediyi sevmemiş olup acı çekmemeye değişmezdim durumumu demiştim. Çünkü sevmiştim, o da beni sevmişti. Bu yeterliydi. Bir gün kaybedebileceğimi bilerek sevmiştim, kaybettim.
    Küçük Ağaç'la, Çocuk Gelişiminde Kuramlar dersi öğretmenimin tavsiyesi ie tanıştım. Çevirisini hiç beğenmediğim için, okurken zaman zaman bıkkınlık yaşamama sebep oldu ancak Ingilizce orijinaline erişemediğim için mecburdum.
    Küçük Ağaç, Büyükanne ve Büyükbabasının doğal öğretileriyle yetişir. Büyükanne ve büyükbaba, çocuğa üstlenebileceği sorumlulukları verirler ve çocuğun aileden biri olduğunu, ona ihtiyaçları olduğunu hep hissettirir. Bu sorumluluklarla çocuğa güven duygusu aşılanır, çocuk kendini değerli hisseder, yapabilecekleri konusunda kendine güvenir.
    Birlikte akşamları kitap okurlar, bu esnada lamba yakarlar. Lamba yakmanın bir lüks olduğunu bilen çocuk bunun kendisi için yapıldığını bilir. Lambanın içindeki yakıt pahalıydı ancak bu yakıtı çocuk teneke içerisinde taşıyordu, bu da kendine güvenildiğinin bir diğer çocuğa hissettiriliş biçimiydi.
    Çocuk, güzel bir şeyi ailesiyle paylaştığında, ebeveynleri onu “İyi bir şeyle karşılaştığın zaman, yapman gereken ilk şey bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır; bu şekilde iyilik öyle bir yayılır ki nereye gittiğini bilemezsin.” diyerek kutlamışlardı.
    Kitapta en sevdiğim kısmın alıntısını ekleyerek sözlerimi sonlandırmak istiyorum:
    “Büyükanne herkesin iki aklı olduğunu söyledi. Akıllardan biri bedenin yaşaması için gerekli olan şeylerle ilgiliydi. Bedene gerekli olan barınak, yiyecek ve benzeri şeyleri nasıl bulabileceğini düşünmek için bu aklı kullanmak gerekirdi. Eşleşmek ve çocuk sahibi olmak için de bu aklı taşıyabildiğimiz kadar taşımamız gerektiğini söyledi. Ama bu tür şeylerle hiç mi hiç ilgisi olmayan başka bir aklımız daha varmış. Dedi ki bu ruh aklıymış.
    Büyükanne, beden aklını açgözlü ya da hırslı olmak için kullanır, onunla her zaman insanları kandırır ve onlardan nasıl maddi çıkar sağlayacağını düşünürsem ruh aklını bir cevizden daha büyük olmayan bir boyuta düşüreceğimi söyledi.
    Büyükanne dedi ki beden öldüğü zaman, beden aklı da onunla birlikte ölürmüş. Bütün yaşamını bu şekilde geçirirsen başka her şey öldüğü zaman ruh aklı yaşadığından, bir ceviz büyüklüğüne düşürülmüş akılla kalırmışsın. Sonra da “Yeniden doğduğun zaman -doğmak zorunda olduğun için- hiçbir şeyi anlamayan bir ceviz akılla doğarsın,” dedi.
    Sonra, “Beden aklı her şeyi ele geçirirse, ruh aklı bir fındık büyüklüğüne küçülebilir ve ortadan kaybolabilir. Böyle bir durumda ruhunu tümüyle kaybedersin. Böylece ölü insan olursun,” dedi. “Ölü insanlar…” dedi, “Bir kötü insana baktığın zaman pislikten başka bir şey görmezsin. Onlar öteki insanlara baktığı zaman kötülükten başka bir şey görmezler. Ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; hiçbir zaman güzellik görmezler. İşte onlar yürüyen ölü insanlardır.”
    Büyükanne dedi ki: “Ruh aklı bütün diğer kaslar gibidir. Kullandığın zaman büyür ve güçlenir. Böyle olabilmesinin tek yolu onu anlamak için kullanmaktır. Ama beden aklınla açgözlü ve benzeri olmaktan kurtulana kadar ona kapıyı açamazsın. Açtığın zaman anlayış gelişmeye başlar ve ne kadar anlamaya çalışırsan, ruh aklı o kadar büyür. Doğal olarak, anlayış ile sevgi aynı şeydir; insanların anlamadıkları şeyleri severmiş gibi görünmeye çalışarak çok fazla arka plana atmalarının dışında. Ki bu yapılamaz. Ruh aklı o kadar büyük ve güçlü olabilir ki sonunda bütün geçmiş beden yaşamların hakkında her şeyi bilir ve artık hiç mi hiç beden ölümü olmayacak bir yere gelirsin.”