• 736 syf.
    ·102 günde
    Haziran ayında başladığım kitabı Eylül ayının ortasında nihayet bitirme şerefine ulaşıyorum. Üç ay, bir kitabı bitirmek için ayırdığım en uzun zaman olabilir. Yarım bırakıp bırakmamak arasında çok mücadele verdiğim bir kitap oldu. Direndim araya 3-4 kitap sıkıştırarak nihayet bitirmiş olmanın gururunu yaşıyorum. Kitaba başlamadan önce, her kitap öncesi yaptığım gibi kısa bir araştırma yaptım hakkında ve bu platformdaki yorumlara özellikle baktım. Kitabı beğenmediğini söyleyen hiç kimse yoktu. Dün gece kitabın son bölümündeki "yazarın son sözünü okuyana kadar" bendeki duygu netti. Bu kitabı beğenmedim. Ancak dün geceden sonra "beğenmedim" demeye dilim de elim de varmıyor. Sebeplerini dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

    Öncelikle neden beğenmediğim konusuna değinmek istiyorum. Daha önce kitapla ilgili bir araştırma yaptığımı söylemiştim. Hani okunması gereken kitaplar listesi paylaşılır bazı mecralarda. İşte orada karşıma hep çıkan kitaplardan biriydi. Okunması gerekli kısmındaki gerekliliği yerine getirdiğim için kendi adıma mutluyum. Ancak bu kitap niçin, kim için mutlaka okunmalı? Nedir onu böyle mutlaka grubuna sokan? Bununla ilgili herhangi bir bilgi yok. Nerde kalmıştık..
    Heh neden beğenmediğimi söylüyordum. Çünkü içeriğinde ilgilimi çeken hiç bir konu barındırmıyordu. Birincisi polisiye sevmem. Tarih ile harmanlandığın da bu durum bir nebze hoşuma gitse de, Ortaçağ'da Hristiyanlık ne durumdaymış, papazlar ne yer ne içermiş, kaç tarikat varmış, bunlar nasıl üremiş neler yapmış asla ilgi alanım değil. Belki de bu kadar detay alanım değil. Okumadan önce konu araştırması yapsaydım yine aynı ölçüde hoşlanmazdım sanırım çünkü benim için o kadar gereksiz ve fazla ayrıntı ve bilgi vardı ki... Haliyle polisiye de sevmeyince kitapla aramızda soğuk bir ilişki kurulması kaçınılmaz oldu. Kitaba başlarken, bilginin ve kurgunun "Sofie'nin Dünyası" tadında geçeceğini düşünmüştüm. Ama yanıldım.

    Şimdi neden saygı duyduğum konusuna değinmek isterim.
    Kitap Umberto Eco'nun 1950 yılından 1980 yılına kadar ortaçağ ile ilgili belgeleri, bilgileri harmanladığı otuz yıllık bir birikimle yazılmış. Bir eser için üzerinde otuz yıl uğraşılması başlı başına saygı meselesidir benim için. Eserin içinde bulunduğu çağa o kadar hakimdir ki yazar, en ince ayrıntısına kadar yazarı o dönemde yaşamış gibi yazmıştır. (Bunları nerden mi bilmiyorum: Okurken asla anlamadım tabi. Sonrasında yapmış olduğum araştırmalardan öğrendim). Olaylar 1327 yılında, Avrupa'da, veba hastalığı ortalığı kasıp kavururken, zenginlerin refah fakirlerin sefalet içinde yaşadığı bir dönemi anlatıyor. Papalık, Hristiyanlık, Tarikatlar, Mezhepler kitapta oldukça ön planda. Bu kavramlardaki bilgiler tamamen tarihi araştırmalar sonucu tamamen gerçek bilgilerle yazılmış. Cinayetlerimiz ve başkahramanlarımız ise bu gerçek tarihe zekice harmanlanmış. İşte bu bilgi birikimi, kurgu ve yazarın edebi gücü benim kendisine saygı duymamı sağlayan, hayran bırakan. Ayrıca kitabın sonunda kaleme aldıklarını okudukça, tüm kitabı beğenmeden okumuş olmanın verdiği ufak bir mahcubiyet duygum da var.

    Kitabın konusu da kısaca değineyim istedim. Yukarı da bahsettiğim dönemde, İtalya'daki bir manastırda geçiyor olaylar. Anlatıcımız Adso, fransisken tarikatından bir çömez olup, diğer başkahramanımız rahip ve filozof olan William'ın öğrencisidir. BU iki kahramanımız sözünü ettiğim manastırda bir dizi cinayeti çözümlemek için işin peşine düşerler. O yedi yüz sayfalık kitap, toplamda yedi günlük bir zamanı anlatır. Her güne bir cinayet, her cinayetin ardından yeni bir sır ve yeni bir ipucu çıkmaktadır. Tabi anlayacağınız gibi yedinci günde sırlar çözülür.

    Bitirirken şu sözlerimi mutlaka yazmak istedim. Yaptığım onca araştırma sırasında gerek youtube, gerek instagram, facebook, gerekse google'da yorumlayanların arasında sadece bir kişini beğenmedim dediğini gördüm. Bende dahil oldum. Bazı beğenerek yorum yapanların tamamen takipçiyi etkilemek ve entellektüel görünmek adına yaptığını düşünüyorum.
  • “-Bayan Matur, sakıncası yoksa dostça bir tavsiyem var, bu durumda öğretmenlik işi bulmanız zor olabilir, belki başka bir meslek deneyebilirsiniz. Beni anladığınızı umuyorum.
    -Efendim, izninizle bir şey sorabilir miyim acaba ?
    -Tabi.
    -Bugünden önce ‘Tourret Sendromu’yla ilgili herhangi bir şey biliyor muydunuz acaba ?
    -Hayır.
    -Peki şimdi ?
    -Evet, artık biliyoruz.
    -Eğer okul müdürü ve yönetim kuruluna bir şey öğretebildiysem, öğrencilerle de başa çıkabilirim. Teşekkür ederim.”

    Filmin en güzel alıntılarından biriyle incelemeye başlamamın sebebi benimde aslında gecenin bu saatinde Naina Matur sayesinde yeni bir şey öğrenmem diyebilirim. Çünkü bu rahatsızlığı daha önce hiç duymamıştım. Filmin isminden yola çıkarak başta ‘Bu hıçkırmıyor ki!’ demiştim sonrasında izlediğim hikaye dönüp birazcık araştırma yapmama vesile oldu.
    Tourette Sendromu, kısa aralıklarla meydana gelen, istemsiz, hızlı, ani, bedensel tikler ve ses tiklerinin oluşturduğu nörolojik veya nörokimyasal kalıtsal bir rahatsızlıkmış. İsmini Fransız doktor ‘Gilles De La Tourette’den almış. Benim gibi merak edenler araştırıp detaylı bilgiye ulaşabilirler. Burada fazlaca bahsedip detaylara inmek istemiyorum. Yalnızca şunun altını çizmek istiyorum; ABD’de her sene 15 Mayıs-15 Haziran tarihleri arasında “Tourette Farkındalık Ayı” etkinlikleri düzenleniyormuş, bu şekilde bu farkındalığa da dikkat çekilmiş oluyor. Her türlü etkinliğe elini atan ülkemin de bu konu üzerinde durmasını dilesem bence çok da abartmış olmam.
    Gelelim filme;
    Bir öğretmen olarak her zaman öğretmen konulu filmleri izlemekten zevk alırım, genelde izlediğim filmlerin konusu aynı olur: öğrencileri normal olmayan bir sınıfı okutan öğretmenlerin gözleri yaşartan muazzam başarısı. Hayranlıkla izleyerek bende öyle olmayı başarabilmeyi dilerim hep. Çünkü böyleleri var, yok değil. Böyle şeyleri sadece filmlerde izlemiyoruz.
    İzlediğim filmin konusu ise yine bu şekilde. En büyük hayali (benim gibi) öğretmen olmak olan Naina’nın (ki 9-F ona Bayan Kekeme diyor) bir tür hıçkırık tiki vardır. Çevresi tarafından öğretmenlik yapamayacağı söylense de sürekli öğretmenlik için iş başvurusu yapmaktadır. Sonunda beklediği güzel haberi alır ve güzel bir okulda öğretmen olarak işe alınır. Fakat verildiği sınıf dışlanmış, serseri geçinen gençlerin olduğu bir sınıftır. Öğretmen bu gençlerin yeteneklerini keşfederek onlara farklı açılardan yaklaşmaya çalışır. Her birinin kendi güçlerinin farkına varmaları için tam bir yol göstericidir. Artık öğretmen ve öğrenciler bu yolda birdir. Naina’nın tüm zorluklara rağmen gösterdiği azim, öğretim yöntem ve teknikleri hem takdirimi kazandı hem de not defterimde yerini aldı. Tabi ki herkese tavsiyemdir ama en çok da bu mesleği gönülden dileyenlere...

    Bu arada bazen okuyarak değil, sadece izleyerek de çok şey öğrenebilirsiniz...

    “Küçük bir çocukken öğretmen olmanın en zor şey olduğunu düşünürdüm. 20 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra öğrendim ki ondan çok daha zor bir şey varmış: öğrenci olmak. Bir şeyi yanlış öğrenen bir öğrencinin notu kırılır. Ama yanlış öğreten bir öğretmenin notunu kimse kırmaz. Öğretmek kolaydır, asıl zor olan öğrenmektir.”

    Keyifle izleyin...
  • .
    İlgili görsel:
    https://hizliresim.com/1jkTJP

    Sokaktaki o kaldırmaların arasında çimento taşlarından yükselen devasa ağaçlar gibiydi, çıplak ayaklı çocuğun hayatı. Sokakta kimsesizdi fakat o çaldığı flütle herkesin arkadaşı o bilmese de benim en iyi dostumdu. Her elinde flüt görsem siyah beyaz tüylerimle aradan sıyrılır onu dinlemeye çıplak ayaklarımla koşardım. Bazen öyle olurdu ki sırf benim için bile çalardı. Yanına sokulup onu o en çok oturmak istediği merdivenin orasında yakalamam yeterli oluyordu bazen de öylece durup miyavlamak dahi başlı başına onun ellerini flüte götürüyordu.
    Bu çocuğun ailesini kimseler tanımıyor, nereden geldiğini kimseler bilmiyordu. Sormak isteyenler olsa da hep geçiştirmelerle konuyu çok iyi kapatıyordu.
    Bu çocuk iyilik meleğinin küçük olmuş hâli gibiydi. Biz kediler için nimet herkes için de birer tebessüm olmuştu. Sabah kalkar, sokak sokak dolaşır, her sokak başına flütle çalarak topladığı paralarıyla aldığı mamaları ve birer kap su şişlerini bırakır sonra da tekrar flüt çalmak için kalabalığa karışırdı. Kocaman kocaman insanların kazandığı onca parayla yapmadığını, kendisi için dahi zor yeten kazancıyla yaptığı gerçekten takdire şayandı. Kimileri kendisine yardım etmek istese de bunları aldırış etmeden kendi parasının kazancıyla ve üstünde hiç çıkarmadığı atlet ve şortuyla yetiniyordu.
    Hâline bakılırsa da kendisi herkesten daha mutlu, herkesten daha doluydu.
    Kedi olsam da onu yer yer halkın ona ilgisinden kıskanıyordum. Tuhaf olan da ona ‘Çıplak Ayak’ diye seslenmeleri oluyordu. Bunu hiç anlamamıştım. Sanırsam ismini bilmiyordu.
    Soranlara da, “Bilmiyorum” diye cevap veriyordu.
    Çağırmak zor olmasın diye halk arasında çıplak ayak olarak anıldı. Bunun sebebi de biz kediler gibi ayağının hep çıplak olmasıydı muhtemelen.

    Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken günün birinde sokakta bana flüt çalarken, sokağın hemen girişinde duran manavcının önünde adres soran bir jeep. Siyah takım elbiseli, ve parlak ağır siyah bir gözlük, saçlar kısa önü düğmeli bir koruma. Ön kapıyı açıp yanında kalan manavcıya seslenip sesi duyulmayan bir kaç soru sordu.

    Manavcı Halim Usta çıplak ayağı işaret ederek, seslendi. Çıplak ayak sesin geldiği yöne baktı ve duraksadı. Flüt kesildi, bir kızarma başladı çıplak ayağın teninde. Etrafa fazla bakınmadan aşağı doğru çıplak ayaklarla son sürat koşmaya başladı. Kortum çok kortum, onun koştuğu yöne koşmak istesem de sıska bedenim arada ezilir diye yana çekildim ve olacakları izlemeye koyuldum. Bunun için orada yarı yıkık taş duvarın üstüne çıktım.
    Sokak uzundu. Tüm olacakları çıplak ayak sokağı bitirmeden gerçekleşecekti.
    Jeep’in hareket edip ani bir gazla dahil olduğu o sahnede çıplak ayak çaresizdi. Manavcının da korktuğu o sahnenin nerdeyse sonuna gelmiştik.
    Sokağı hızla bitirip yanlamasına duran çipin içinden aniden üç kişi çıktı, bunlar koruma giyimimli üç erkekti. sonrasında geriden gelen bir kadın; beyaz midi boy etek ve beyaz bir ceket giyinmiş , saçlar sarışın ve arkaya topuz yapılmıştı.
    Böyle bir durumda, kalbim yerinden çıkıyor, nefes alamıyordum. Kimdi ki bu kadın, nereden gelmişlerdi, ne istiyorlardı çıplak ayaktan?

    Sorular beynimi öldüresiye kemirirken çaresizlik içinde beklemekten kendime fevri hareket ediyor, ileri geri, sağa sola istemsizce gidip geliyordum.

    Korumaların çıplak ayağın kollarında diretircesine tutmasına çok kızmıştım, ve giderek yaklaşan o kadına. Yukardan manavcı Halim Ustanın nefes nefese onlara yetişmesi benim içimi biraz daha rahatlatmıştı. Gerisin geriye kaçmak istedim fakat bu zor günlerde dostluğun yerini bulması gerekirdi. Bekledim, sonrasında olaydan uzak kalma dürtüsü beni rahatsız ettiğini anlayınca onlara yaklaşmak, olacakları dinlemek için ileriye atıldım tüm olacaklara aldırış etmeden.

    Parmak uçlarımla yaklaştığım duvar kenarında kendimi kaybettirmiş bir havayla bekledim. Halim Ustanın o heyecanlı ve telaşlı ifadesi beni daha da korkutmuştu. Adamların ciddiyeti de beni çok fena sinirlendirmişti.
    Halim Usta:
    “Nedir, Ne oluyor?”
    Öndeki koruma bu soruya cevap vermek istese de kadının bakışları adamı susturdu. Ve Halim Ustaya yaklaştı çocuğa hafif gülümsemeyle güven vermek istercesine adamlarına kolu bırakmalarını istedi.
    Halim Ustaya dönerek:
    “Korkutttuğumuz için özür dileriz, böyle olmasını istemezdim.”
    Elini bir telaş sarmıştı, bir an omuzlarını silkerek ve kendine bir kaç saniye göz attıktan sonra konuşmaya başladı.
    “Uzun zaman önce Hüseyin 4 yaşındayken ölen eski eşimin o zamanki ısrarı üzerine, ve şiddetine maruz kaldığımdan bu mahalleye terk etmek mecburiyetinde kaldım. O zamanlar fakirdik ve alkolden ölen eski eşim her gün döverdi beni, onun şiddetinden korumak istiyordum bir nevi ama gücüm takatim yetmiyordu. Kendimize zor bakıyorduk, bundan dolayı eski eşim onu terk etmemiz gerektiğini söylerdi, kabul etmesem de şiddetiyle savrulan öfkesi bunu yapmama mecbur bıraktı.
    Onu o kaldırımda bulunan eski ağacın oraya bırakmıştım. Görüyorum ki orasından hiç ayrılmamış. Oradan geçen çok olurdu biliyordum.
    Belki alıp bakmak isterlerdi ona fakat sonralarda bildiğim kadarıyla kimseleri istememişti. Kendisine yeni evlendiğim eşimin adamlarını gönderirdim. Tuhaf kaçmasın diye onlara takım elbiseyle değil, normal mahalle kıyafetiyle giyinip onunla konuşmalarını istiyordum.”
    Çıplak ayak ağlamaya başladı, gururuna yenilerek. Herkes susmuştu, onun başını eğip ağlamaklı olan halini izlemeye durdular. Geçen bir kaç saniyeden sonra annenin elindeki siyah çanta elinden düştü. Dikkatler dağıldı. Anne ona bir kaç adım atmaya yeltenirken çıplak ayak geri çekildi, sonra başını kadından çevirip benim bulunduğum tarafa yöneldi.
    Sonradan fark ettim köşede duran iki adamı daha önce çıplak ayakla konuştuğunda görmüştüm. Bir kaç defa da değil, çok defaydı geldikleri. Çıplak ayağın neden onlardan kaçtığı da belliydi.

    Kadın konuşmasını ısrarla sürdürmek istedi,
    Ve Halim Ustaya yönelerek, ağlayışlarını bastırırcasına yutkundu.
    “Konuşmalarında onun çok iyi olduğunu anlatırlardı eşimin adamları, onun hâlinden mutlu bir yaşantısı vardı, hayvanlarla ve mahalledeki herkesle çok yakından bir ilişkisi olduğunu söylerlerdi. Bunları birinci ağızdan dinlemek isterdim hem de çok isterdim fakat eğer gelseydim dayanamazdım.
    Hatta bir bakkalda çalışıp, topladığı az bir parayla kedisine ilk zamanlardan beri bir flüt almış ve onu çalmaya başladığını öğrendim. Çalmayı da çok sevdiği bir sokak sanatçısı öğretmiş.
    Ne kadar onu vaktinde terk etsem de o benim oğlum, kızgın olsa da beni istemese de ben onun annesiyim.”
    Herkes ağlıyordu. Öyle ki o dev cüsseli korumalar dahi bir çocuk gibi içten bir terlemeyle ağlıyorlardı.
    Fakat bir şey olmuştu. Herkes konuşmaya dalarken biri kaybolmuştu.
    Evet yoktu çıplak ayak, nasıl kaçmıştı oradan bilmiyorum. Dışardan izleyen ben bile fark edememiştim.
    Anne sözüne devam ederek dönmüştü ki çıplak ayağa, olmadığını görünce sözleri ağzında Demir levye gibi kaldı. Ve adamlara bakarak bağırdı çaresizce, adamlar toparlandı ve etrafa dağıldı. Halim Usta da evin sokaktaki evinin arkasına bakmaya koyuldu. Kadın ve ben kalmıştım.
    Ağlamaya devam ediyordu. Sırtımı sıvazlamaya başladı. Hiç korkmadım, bekledim, ve kedi olduğumdan içimde yaşanan alevi gözyaşlarımı içime dökerek söndürmeye çalıştım.
    Kadın benimle konuşmaya başladı, bir an tereddüt ederek.
    “Seni sevdiği gibi beni de sever mi artık?
    Size hep o baktı, fakat ben bile bu yaşımla onu koruyup kollayamadım. Bir çocuk kadar sevemedim çocuğumu.”
    Ben de bir anne adayıyım, çocuğum daha olmamış olsa da bende de bir anne yüreği vardı.
    İçimdeki alevlere gözyaşılar damla kaldı.
    Sözler tam bitmişti ki arkadan gelen bir ses,
    “Anne çiçek sever misin? Çiçek kopardım sana.”
    Arkadan birbirlerine telaşla seslenen adamlar ve Halim Usta’da gelmişti o sesle.
    Ortalık sel suyu gibi akan gözyaşlarıyla taşmıştı.
    Ben ise üzüntü ve mutluluk arasında duygu karmaşasında kaybolurken,
    Anne ve oğulun o sarılmalarını asla unutamıyorum.
    Ne kader mutluydu herkes,
    Bir anlığıma beni de böyle seven olur mu diye kıskanmadım değil,
    Hayvan olsam da bir insan gibi can taşıdığımı bana el uzatan biri olduğunda anlamıştım sanki: çıplak ayakla.

    Vâ berâ 🍃
  • 408 syf.
    ·10 günde·10/10
    Nasıl anlatmalı, Nerden başlamalı ? Kitabın çok etkileyici olduğunu söylemek ,sanırım birinci önceliğim olmalı. Bunda yazarın akıcı dili ve duyguların aktarımının güçlü bir şekilde olması etkili .Kirke’ yi okumuyorsunuz Kirke oluyorsunuz .Eğer yaşam biçimleriniz de benziyorsa Kirke ile öfkeyi iki kat yaşıyorsunuz . İçinizde ki haydi Kirke başla nidaları biran bile durmuyor Kirkenin gazabı tanrıları, ölümlüleri yaksın istiyorsunuz . En azından bende böyle oldu . Ama Kirke bunu sükunetle yapıyor yine de yaptığı hiçbir büyünün hırsından kaynaklanmadığı temelde sadece sevgi isteyen küçük bir kız çocuğunu görüyorsunuz. Heliosun dibindeki küçük kız ne demişti Pasiphae Helios ‘senin üzerine daha fena bastı çünkü zaten ayaklarının dibine serilmiş haldeydin ‘.

    Sonsuz yaşamın ızdırabıyla kuşatılmışken ve diğerlerinden bu kadar farklıyken başka ne olacaktı ki ? Oysa tanrıçaydı Kirke yazık ,Heliosun en sevmediği evladı ,yararlı bir evlilikle takas edemeyeceği evladı .Zeusa en kolay kurban edebileceği . Ailesi ve diğerleri tarafından Sevilmemiş Kirke .Çok şey öğrendim ondan . O da zaten yavaş yavaş öğrenmişti.

    Glaukos ‘ u Tanrı’ya dönüştürmüştü ;aşıktı

    Domuza çevirmişti gemicileri doyurup misafir ettiği o adamların ilk hamlesi bedenineydi çünkü . Ne de olsa kadındı !.

    Gökyüzünü Aiaie’ nin tepesinde tutmuştu Trygon ‘la karşılaşmıştı ne de olsa anneydi .

    Ve en son heliosa direnmişti yeni bir dünya yaratmak için çünkü cadıydı.

    İşte bu yüzden çok sevdim kitabı konunun bakmayın büyüler tanrılar olduğuna bu bildiğimiz öykü tamamen biz ölümlülere ait . Kadın olmanın yükü de ayrıca göz önünde ne diyelim . Büyülü sözcükler dökülsün ağzımızdan gazabımız yaksın her yeri .
  • 320 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    "Gastronomi ile harmanlanmış, aşkla tatlandırılmış bir tarihi yolculuk.."
    Bir cümleyle bu kadar açık ve net anlatılabilirdi bir kitap.
    Bir aşçının pir-i lezzet olma yolculuğuna aşkı nasıl dahil ettiğine şahitlik ediyoruz.
    Nereden başlasam nasıl anlatsam bilemediğim bir kitap.
    Osmanlıda meydana gelen bir çok olayın küçük birer örneğine yer verilmiş kitapta. Kah sarayın bölümleri arasında geziniyor ayaklarınız, kah bir meydanda kavgaya rastlıyorsunuz, kah mutfakta yemek kokularıyla kendinizden geçiyorsunuz, kah sarayın entrikalarının göbeğindesiniz.
    Kitapta bir çok konuya ait bilgiye yer verilmiş; burçlardan, yıldızlardan, yemeklerden, baharatlardan..
    Kitabı okurken o kadar çok istedim Saray mutfağının herhangi bir bölümünün köşesinden izlemeyi oradaki telaşı.
    Yemeklerin tadına bakmayı, baharatların hepsini tek tek kokularıyla hangi yemeğe nasıl yakışırı işin ustalarından öğrenmeyi o kadar çok istedim ki.
    Osmanlı mutfağına dair ise bir çok yeni bilgi edindim kitap sayesinde. Mutfağın kısımlarını, bazı yemeklerini, bilmediğim baharat adlarını, yemeklerin biz farkına varmasakta biz insanların üstünde ne gibi faydaları ve zararları olabileceğini.
    Her anlamda beni çok doyuran bir kitap oldu. Büyük bir zevkle okudum.
    "Sadece gastronomi ile alakalı değil, şahane bir kitap mutlaka oku" diyen canım @fikamutfak ve bir çok kez okurlarına bu kitabı tavsiye eden sevgili Kübra Yılmazçetinki 'nin tavsiyeleri üzerine buluştuğum bu kitabın bende bıraktığı hayranlıkla ikisine teşekkür ederim
    İyi ki okudum, öğrendim dediğim bir kitap daha ekledim kendime.