• Gökdelenin seksen dördüncü katından düşsem
    Böyle güzel ölmezdim
    Böylesine kırmızıya bulanmış
    Ve öylesine gururla kaplanmış
    Siyahlara boyalı odamin
    Sapsarı gözümü alan ışıkları
    İçimdeki sancıya ışık tutuyorlar
    Ilık ılık gençliğim akıyor oyuklarımdan
    Pek çok şeyden daha hızlı tükenen bir hevese sahibim
    Ve eminim ki içimde kalan insanım bile benden nefret ediyor
    Ne şairlere layık benim bu adım
    Ne de şiirlere sığar bu dizelerim
    Bu nedenle ardımdan kalan o siyah kaplı defterleri yakın
    Çünkü uzaklıktan daha uzak bir yerde
    Çığlığımla yıkandım
    Yıllardır mahzende bekleyen şarap kadar lezizdir şu an nefesim
    Mendebur iblisle vereceğim bu en büyük savaşım
    Hazırım.
  • İnsan yaratılışı her dakika bir değişim gösterir. Nitekim şimdiye kadar bağımlısı olduğum aşkların hangisi bugüne kadar devam­lılık gösterdi? Eğer şimdi şu andaki duygularımın daha fazla içimi rahatlattığını görecek olsam benden mutlu bir insan mı düşünü­lebilir? Aşk bir şeytandır, ondan bir an evvel canını kurtarmayı kim istemez? Siz, şairlere bakmayınız ... Onlar aşkı cennetten indi­rirler; halbuki henüz içlerinde aşkın nereye ait olduğunu hakkıyla bilenler yoktur.
    Aşk insanın diğer duyguları gibi, varlıkların her bir parçası gibi maddidir, yani maddeye aittir. Bir Gramme makinesindeki elektriklenme ne ise insandaki aşk da odur.
    Bir elektrik pili ne ise insan gönlü de onun gibidir.
    "İnsan gönlü" dediğimiz ise beyindir ki bütün duygularımızın yani hayatımızın tümünü içinde barındıran merkezdir.
    Nabizade Nazım
    Sayfa 69 - Anonim Yayıncılık
  • "...
    'Ne üzerine yaziyorsun?'diye sordum
    ...
    'Ask üzerine...' diye hizla cevapladi bu zor soruyu.
    ...
    'Ne kadar güzel!' diyerek yanitladim Leyla'yi, 'Ben olamayan seyler üzerine siir yazabilen sairlere hayranimdir zaten!'
    ...
    'Bana aski anlat' dedim.
    ...beni kendi silahimla vurmayi denedi.
    'Ask anlatilmaz, ancak YASANIR!' dedi.
    ...
    Ben suskun bir sekilde bakarak 'Peki' dedim, 'sizin dediğiniz olsun!' Selin'in yanindan kalkarak, Demet'e dogru olabildigince asagilayici bir sekilde baktim.
    'Ama lütfen ,' diye ekledim, 'o aski benden uzakta yasayin! Cünkü ask sandiginiz soytariligi izleyemeyecek kadar hassas bir midem var!'"
  • "Adı sanı duyulmamış yazarlar yahut şairler bazen büyük yazar ve şairlere taş çıkartır" kanaatindeydim ve öyle de kalacağım gibi görünüyor. Necati Tosuner öyle olaylar çıkarıyor ki karşımıza ve öyle güzel kullanıyor ki dilini, hayran bırakıyor okuru kendine. Gerçekten çok güzel bir dil işçiliği ve birbirinden güzel, muazzam öyküler var kitapta. Zannımca bu olayları yaşamış veya biz öyle sanalım mı istemiş bilmiyorum. Ama okuduğumda "keşke o kadın seni bırakmasa, neden bıraktı, neden sevdi bir başkasını, neden Kerim yok artık?, neden yalnızsın, yengene göz dikmedin değil mi, o yüzden kovmuyor de mi seni evden?, yoksa o da mı kanser senin gibi, ya yeğenin, nasıl diyeceksin ona babasının öldüğünü, anlatabilecek misin?" sorularını sordum ona. Onunla konuşuyormuşçasına. Kaçıyor benden. Hep eksik cümleler. Hayatı gibi.



    "Biliyor musun, önce Murat yoktu. Değil mi, kardeşin yoktu senin. Sonra Murat oluverdi. Hep böyle. Deden vardı değil mi? Deden yok oldu sonra. Hep böyle. Herkes böyle. İnsanlar önce yokken ortaya çıkarlar, sonra bir gün giderler. Köpekler de öyle, kediler de... Hani Hatice Hanım'ın bir sarı kedisi vardi, n'oldu?"
    "Ölmüş."
    "Ya, ölmüş. Hep böyle olur. Kediler de ölür, insanlar da... Herkes..."
    Tıkanıyorum.
    Ağlamıyor.
    Kolumu sarıyorum.
    "Şimdi söyle.." diyorum. "Sevim ne dedi sana?"
    "Babam ölmüş."
    Duruyorum.
    "Annem dedi ki Sevim yalan söylemiş, gelecekmiş."
    "Sevim doğru söylemiş." diyorum. "Annen korkmuştur sana söylemeye. Senin üzülmeni ister mi hiç?
    "İnsan ölünce bi daha gelmez mi?"
    "Gelmez. Biz de ölünce oraya gideriz."
    "Nereye?"
    "Bilmem. Kimse bilmez ki bunu... İnsanlar nerden geliyor? Yine dönüyorlar sonra oraya..."
    Duruyorum.
    "Evimize gidelim mi?" diyorum.
    Başlıyor ağlamaya.

    Bir Soru adlı öyküden...
  • Eyüp! Eyüp! Eyüp! Eyüp! Gerçekten şu güzel sözlerden başka bir şey söylemedin mi, “Tanrı
    verdi, Tanrı aldı. Tanrının ismi mübarek olsun”? O bütün acıların içinde sadece bu sözleri mi tekrar ettin? Neden yedi gün yedi gece sustun?Ruhunda neler oldu bitti? Bütün dünya başında darmadağın olup yerde etrafında çanak parçaları gibi durduğunda hemen bu insanüstü soğukkanlılığa mı sahip oldun, sevginin yorumuna ve özgüvenin ve imanın açık kalpliliğine mi sahip oldun birden? O halde
    kapını acı çeken insana kapattın mı, o insan hayatın mükemmelliğine dair dünyevi bilgeliğin bir paragraf okumakla sunduğu acınası teselliden başka bir rahatlama bekleyemez mi? Söyleyecek başka bir şeyin yok mu? Sahte
    tesellicilerin bireye bir iki kelimeyle dağıttıklarından, tören şefi gibi kaskatı sahte tesellicilerin bireye reçete olarak yazdıklarından fazlasını söylemeye cesaretin yok mu?
    Hani ıstırap anında, “Tanrı verdi, Tanrı aldı, Tanrının adı mübarek olsun” denir -ne az ne fazla, tıpkı hapşıran birine “Çok yaşa” demek gibi bir şey! Hayır, sen ki olgun günlerinde, eziyete uğrayanlar için bir kılıç, ihtiyarlar için bir değnek, kocamışlar için bir asaydın, her şey darmadağın olduğunda insanları hayal kırıklığına uğratmadın sıkıntıda olanın ağzı dili, pişmanlık duyanın ağlaması, kederli olanın feryadıydın, işkencelerle dilsiz kalmış herkesin acısını dindirendin, bir yüreğin barındırabileceği acı ve kederin en yakın şahidiydin, “can sıkıntısı”yla şikâyet etmeye ve Tanrıyla çekişmeye cesaret edecek kadar güvenilir bir savunucuydun. İnsanlar bunu neden gizliyorlar? Dul ve yetimin hakkını silip süpürene ve miraslarına konanlara yazıklar olsun, ama aynı zamanda insanın yüreğinden ve “Tanrıyla çekişme”nden çektiği eziyeti dindirmenin geçici tesellisini kurnazca elinden
    alanlara da yazıklar olsun. Yoksa zamanımızda Tanrı korkusu o kadar büyük de, ıstırap çeken kişi o eski günlerde gelenek olan şeye ihtiyaç mı duymuyor? Belki insan Tanrı huzurunda şikâyet etmeye cesaret edemiyorduk? Şimdi büyümüş olan Tanrı korkusu mu, yoksa korku ve korkaklık mı? Bugünlerde insanlar kederin doğal
    ifadesinin, tutkunun ümitsiz dilinin şairlere
    bırakılması görüşünde, onlar bir alt mahkemenin avukatları olarak insan merhameti mahkemesinde ıstırap çeken için dava açıyor. Bundan ötesine geçmeyi kimse göze alamaz. Konuş o halde, Ey silinemez belleğinEyüp’ü! Söylediğin her şeyi anlat uzun uzadıya, en yüksek mahkemeye çıkmış kudretli avukat,
    kükreyen bir aslan kadar korkusuz. Senin konuşmanda ruh var, yüreğinde Tanrı korkusu,
    konuşmalarıyla sana gaspçılar gibi saldırmak için ayağa kalkan arkadaşlarına karşı ıstırabını haklı çıkaracağın zaman şikâyet ettiğinde bile, arkadaşların seni kışkırttığında bile onların bilgeliğini ayaklarının altında ezer, onların Tanrıyı savunuşlarınıküçümsersin, bunu eski bir saray adamının ya da dünya işlerini bilen bir devlet bakanının gelip geçici kurnazlığı gibi görürsün. Sana ihtiyacım var, yüksek sesle nasıl şikâyet edeceğini bilen bir adama; öyle ki şikâyeti, Tanrının Şeytanla bir, insana karşı plan kurmayı görüştükleri Cennet'te yankılansın.