Geri Bildirim
  • ruhum
    gel
    sen
    de
    vaz
    geç
    benden.
    Ali Lidar
    Sayfa 47 - İthaki Yayınları 7.basım
  • Toprağın yutkunmasıdır
    Benden yere
    Özümün yeryüzüne
    Kaçmasıdır sevmem
    Cahit Zarifoğlu
    Sayfa 253 - Beyan
  • Kuşsal Kitap

    Gülten Akın'ı okumak dağların arasında mavi yeşil uçan kuşlar görmek gibi. Özgür, doğayla içiçe ve aşkın. Neyi aşkın peki? Her şeyden öte maddeyi, kılıfı, toplumu ve elbette kelimeleri... Hepsini kendine has bi' ifadeyle iteliyor şiirler. Onlarda salt samimiyeti gördüm ben. Şiir saf dilli, alçak uçuşlu. Ama bu elbette bu kadar basit değil. Zira o alçak uçuşlu ifade kişiyi öyle bi' noktaya çıkarıyor ki, tüm göğü görebiliyorsunuz...

    Şiiri bence diğerlerinden en çok ayıran özellik belirsizliğin biriciği olmasıdır. Hangi yazın her okunduğunda sürekli farklı noktalardan vurabilir kişiyi, farklı ayrıntılarla uçurur hiç gitmediği yerlere?
    Ben, Gülten Akın'ın bu yürekyakan şiirlerinde gece göğüne de yükseldim, ormanda yürüyüş de yaptım, toplumla da savaştım. İnsanları sevdim, aynı zamanda nefret ettim. Yerinde bi' taş yerinde çağıldayan bi' su oldum. Şiir ki, özgürlüğüyle, uçsuzluğuyla beni formdan forma, şekilden şekile soktu; ifadeleri derindim. Bana bunu kim hissettirebilirdi ki? Şiir benim kendi git-gelli ruhumda bi' koruyucu, yürekaçan, sevgili oldu. Yine de anlatma uğraşım bitmez bi çaba...

    Gülten Akın'ın şiirleri rüzgarda uçuşan dalgalı saç gibi. İsyanı, kendi doğallığında yaşamış, bununla büyümüş ve bununla devinen nice ifadeler var şiirlerinde. Bildik, tek renk duygularımın alacalanıp bana benden daha iç, daha anlamlı gözlerle bakmalarına tanıklık ettim. Bu gözler zıplak oldukları kadar doğaldılar, kendileri gibi özhalliydiler.

    Bir şiir bence okununca bitmez sadece. Hatta benim en büyük sorunum bu oldu bu yazında. Okuyorum ama ne roman gibi iz bırakıp bitiyor içimde, ne de hikaye gibi yara izi bırakıp kabuk bağlıyor. Şiir faça atıyormuş, öğrendim. O şiir okunup bittikten sonra, onun aslında yeni başladığını, bitmek bilmez bi' tekrar sarmalına girdiğini öğrendim. O izler(imgeler, okurkenki hayaller, anılar, tüm o uçuş hissi, nefret, isyan, özgürlük...) aslında hiç bitmeyecek, okurla birlikte hep devinim halinde olan "imge" görünümlü duygu selleriymiş. Bunu yaşamak, anlamak benim için cok uç bi' edebi-deneyim oldu.
    İki ay öncesine kadar hiç şiir kitabım olmamıştı. Fakat şiirin o belirsizliği, kendine haslığını okurun kafasının güzelliğinden alan samimi ifadesi beni hep çekiyordu. Bu nedenle, benim de bi' şiir kitabım oldu: Deli Kızın Türküsü.

    İki ay boyunca savaştım bu şiir kitabıyla. Şiir okumak nedir, bunu da çok düşündüm. Bi' yetkinlik mi, doğal yetenek mi, nasıl ulaşabilirim anlama, yoksa anlam sadece bi' illüzyon mu? Bu süreç beni anlamaya ve sorgulamaya itti, kuşkusuz çabam çoktu çünkü şiir benim için yeni bi' türdü ama benden daha güçlü olan şey şiirin kendisiydi. O itti beni, o zorladı sorgulamaya... Şiirin, meskeni isyan ve belirsizlik olan bu kuş ruhlu kitabın beni bu kadar düşündüreceğini asla tahmin edemezdim.

    Bu süre içinde "şiir kitabını bitirmeye çalıştım". Yapabildim mi, çok tartışılır. Şiir ne kadar farklı bi' türmüş bi' kez daha anladım; bitimsizmiş o.
    Romanda ya da hikayede okuduğum düzyazı bana duyguyla olduğu kadar bilgiyle de geri dönüyor. Olaylarla dolu çünkü. Şiir öyle değil! Okuduğum her şey duyguyla geri dönüş yapıyor. İşte burada şiirin duygusal anlamda diğer edebi türlere nazaran ne kadar daha yoğun olduğu gerçeğiyle sarsıldım. Romandaki olaylar akılda tutulabiliyor ama şiirdeki duygular? Bu, bulutu hapsetmeye benzer. Oysa o çoktan yok olmuştur... Yağmıştır, uçmuştur, senin soluğuna karışmıştır...
    Ve Gülten Akın'ın şiiri yer yer kuşlu, uçkun, aşkın yer yer ateşli-asi imgelerle dolu... Göğün, doğanın ruhuyla bezeli ne çok ifade var bu kitapta.
    Deli Kızın Türküsü kuşsal bi' kitap! İçinde bi' kuşun zarifliğini, içtenliğini, güzelliğini, özgürlüğünü, savaşımını, asiliğini barındırıyor.
    Ruhunuza kafes vurulduğunu düşünüyorsanız Gülten Akın okuyun. Şiirlerdeki kuşların içinize dolduğunu hissedeceksiniz. Bi' yarınızın hep kuşlarla birlikte gökte kalması dileğiyle...


    "Arsızlık bugünden geri
    Umut ve direnç demektir
    Sokulmak demektir yaşamın koynuna
    Özdeşlik demektir yaşamla
    İnan olsun dostlar, inan olsun
    Dalından kopan sardunya
    Bozulmadı bir kez, eğmedi başını
    Açmayı sürdürdü diktiğim toprakta"

    Gülten Akın - Sardunya
  • Evler Şairinin çevirileriyle kitaplarından önce tanıştım. Şiirleriyle de tanışmam “Eski Toprak” kitabıyla oldu. Kitabın başında 21.12.1958 tarihinde İzmit’ten yazılmış şu not kitabı okumadan benimsememe sebep oldu.

    “Sayın Bayan!
    Ben sizi, siz beni tanımıyorsunuz. Bir vesilenin ismen tanıştırdığı size herhangi bir kart göndermektense bu şiir kitabını göndermeyi daha uygun buldum.
    Hayatınızda, saadet, sağlık, neş’e dolu yıllarınızın bol olmasını yürekten dilerken gıyabi samimi selam ve sevgilerimi yollarım.”

    Gönderen kişi ismini de yazmış, ulaşmak için çok araştırdım ama yine de bulamadım. Sayfaları benden yaşlı bu kitap benim elime gelene kadar birçok şehir, birçok el, birçok yaşam değiştirdi. Şimdi elimde tuttuğum bu kitabın ön sayfasındaki bu not belki de şu an var olmayan birini var ediyor. Bu yüzden benim için büyük bir değere sahip elimdeki kitap.

    Behçet Necatigil şiirlerinde gündelik yaşamı, evi, umudu, sevgiyi, ölümü o kadar yalın ve akıcı bir dille anlatmış ki, bir bakıyorsunuz son sayfaya gelmişsiniz. Benim çok beğendiğim şiirler oldu fakat bana hitap etmeyen şiirler de vardı kitapta.

    Giriş kısmında
    “Eski toprağa ektiklerin,
    Bir yeni güçle göğerdi gür.
    Ey dünya, toprağın üstü senin,
    Toprağın altı, belki yalnız benimdir!” diyor. Giriş kısmından sonra ilk şiire başlamadan
    “Toprağın üstünde/ Akan sular bulanık” ve 17. şiirden önce de “Toprağın altında/ Sular durulunca” yazıyor, kitap iki ayrı kısımdan oluşuyor.

    Kitabın içinde altı çizili bir şiir var ve ben incelememe, arayıp ulaşamadığım ama benim için kitabın asıl sahibinin altını çizdiği satırları eklemek istiyorum.

    SEVGİLERDE
    Sevgileri yarınlara bıraktınız
    Çekingen, tutuk, saygılı.
    Bütün yakınlarınız
    Sizi yanlış tanıdı.

    Bitmeyen işler yüzünden
    (Siz böyle olsun istemezdiniz)
    Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
    Kalbinizi dolduran duygular
    Kalbinizde kaldı.

    Siz geniş zamanlar umuyordunuz
    Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
    Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
    Geçeceği aklınıza gelmezdi.

    Gizli bahçenizde
    Açan çiçekler vardı,
    Gecelerde ve yalnız.
    Vermeye az buldunuz
    Yahut vakit olmadı.

    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be
  • Hey!
    Baylar!
    Meraklıları bütün
    küfrün,
    cinayetin,
    kırımın, —
    gördünüz mü
    bunlardan daha korkunç
    yüzümü,
    ben
    iyice yatışmış
    iken?

    Seziyorum ne kadar
    dar
    olduğunu bu "ben"in.
    İçerimde benden kurtulmak için bir didinen var.
  • 1
    Her şey bir acının bilincine varmakla başladı.
    Bir taşı kaldırıp atmakla, bir kapıyı açmakla…
    Bir el, hep bir şeyler yazdı, biz doğduktan bu yana kağıtlara
    Şimdi bütün yaşadıklarım karalama kağıtlarında kaldı.

    Bir kalem kendi kendine yazar bu şiiri.
    İnsanlar işlerine gider, ben acıya giderim.
    Bir günde bütün isalarımı çarmıha gerer
    Ve her günümü milat bilip, yekinirim.
    Güzelliğim, ağlayan bir çocuğun güzelliğidir.
    mutluluğum, örneğin hapisteki bir adamın
    eline bir gül geçtiğindeki mutluluğuna benzer.

    2
    Her şey beni saran bu dünyada bir yangının çıkmasıyla başladı.
    Kaçıracak bir şeylerim olup olmadığını düşündüm.
    Kitapların çoğunu okumuştum.
    Ve ellerim
    Bütün şiirleri bir çırpıda yakmaya hazırdı.
    Yaktım mı onları bilmem, yoksa yakmış gibi mi oldum?
    oldu ne olduysa.

    Her şey üstüme örtündüğüm gökyüzünden oluk oluk
    Bir yağmurun boşanmasıyla başladı.
    yağdı ayak izlerimin üstüne.
    Yağdı
    Naftalinleyip yüreğime sokuşturduğum anıların üstüne.
    Unuttum mu onları bilmem, yoksa unutmuş gibi mi oldum?

    oldu ne olduysa.

    3
    Acı, ağır bir katran gibi yayılınca bedenime
    Yüreğime binlerce uçurum eklenir artık
    Geriye dönüp de bakmak gelir içimden
    Yumruklarımın gökyüzünü dövdüğü, o milattan önceki devirlere
    Bana yarınlardan, bana doğacak güneşlerden söz ederler
    Ben bugünleri yakıştıramazken kendime.

    4
    Yüreğimdeki o yolunmuş gül dağınıklığını
    Aklıma vurmaya çalışalı çok günler geçti
    Anladım ki hayatım artık yeni güller doğuramamakta.
    Son sözümü söylemek ister gibi insanlara
    İntihara uyanıyorum her uyanışımda.
    Yüreğimde hiç bir şey yapamamanın boşluğu ve çok şey yapmanın yorgunluğu var
    Günlerce hiç kımıldamadan oturmuş ya da kendimi duvarlara vurmuş gibiyim.
    Hayat karşısında yorgunum artık
    ve zindeyim ölümün mihrabında.

    Çiçek, sadece bir çiçek olarak duruyor önümde
    (doğanın bir kanıtı olarak değil.)
    Yağmur, insanı ıslatır anca.
    Çocukların da her hareketleri ölüme koşullu
    ha bir yıl önce, ha bin yıl sonra
    (kaç yıl var ki kendimi çiçeklerle, yağmurlarla, çocuklarla avuttum.)
    Hayat deyince, yeni doğmuş bir bebeğin o ilk çığlığı geliyor aklıma.
    Onun yaşayacağı acılar sonra.

    Aklım bir çağlayanın en devingen yerine benziyor.
    Hiçbir düşünceyi yakalayamıyorum, köpürüp taşan sözcüklerimle.
    Beynimi o çağlayanın en dik yerinden fırlatıp atmak mı düşüyor şimdi bana?
    Ne aradığımı bilmeden bir şeyler arıyorum şurda burda.
    Yok artık ne bir duygu, ne de bir istek
    Bedenimin her hücresi sağırlıklarla dolu
    Hoşçakal diyorum şimdi, gördüğüm her varlığa.

    5
    Bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
    Bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
    Sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
    Benim için bayramlar koydular takvimlere
    Benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
    Bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
    Sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
    Bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
    Ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.

    Şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü.
    Sıfırdan ötesini aklım almıyor.
    Milat buysa eğer, kendime bir çarmıh ve beşik bulmam gerek.
    Ki her insan bir milatı yaşar, bir yerinde hayatının
    Benim hayatımsa bütün milatların toplamı oldu
    Bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
    Bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.

    6
    Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istiyorum,
    Ve sesim kısılıncaya dek bağırmak.
    Bana düşen bir yağmur damlası
    Irmağa dönüşüyor damarlarımda
    Yüzümü yalayan yel, fırtınaya, boraya.
    Ve artık sırtıma ağır geliyor yaşamak,
    Yüzüm gözlerden, sesim kulaklardan
    Şiirlerim basılı kağıtlardan silininceye dek kaçıp saklanmak istiyorum.

    Ve sonra bir gün çıkmak dünyaya
    Elimde bir ekmekle yollarda yürümek,
    Çiçekleri sulamak, çocukları sevmek.

    7
    Bağdaş kurup oturuyorum bir uçurumun derinliklerine.
    Elime kalem almadan şiirler yazıyorum.
    Ey sokaklarında nöbet tuttuğum kentler
    Ey yüreğimde gitgide yaklaşan doğum
    Ad veriyorum artık her nesneye kendimce
    Bayraksız ülkeler arıyorum artık atlaslarda
    Mayınsız, tel örgüsüz sınırlarda at koşturuyorum
    Dünyalar getiriyorlar bana, birini seç diyorlar
    pazardan üç beş kavun alıp getirircesine
    Herkesin dünyasından silah sesleri geliyor
    Bütün dünyaları dolaşsam, mezarlıktan başka bir şey göremeyeceğimi biliyorum
    Yazıtlarındaki sözler değişikse de ne çıkar
    ölüm her yerde aynı ölüm ve her yerde benim sırtım yanıyor tabutları omuzlamaktan
    Oturup ağıtlar yazmak da bir işe yaramıyor.

    Bağdaş kurup oturuyorum bir gülün derinliklerine
    Kendimi yeniden doğmalara alıştırıyorum.

    8
    Acının bulantıya doğru aktığı yerlerde
    Sana bir kapıyı örtmek, bir tetiği çekmek kalmışken
    Gözlerinle sokaklara abanmak niye?
    Niye, okul dönüşlerinde çocuklarla konuşmak?
    Portakal seçmek bir bir köşedeki manavdan?
    Ellerini ceplerine sokup, yollarda yürümek?
    Sanki her şeyi ilk kez görüyormuşcasına şaşkın
    Sanki fırlayıp çıkmışçasına bir uçurumdan
    Aynada bir yüz olmak, dağınık ve bıkkın.

    9
    Artık iyice belirginleşen yüz çizgilerimin
    İzini sürüyorum, gece yarısı baktığım aynalarda
    Bir çocuk, boyuna hayata ilişkin sorular soruyor
    Durarak karanlığın doldurduğu uçurumlara bir adım kala.

    Geceyi sokağa çıkma yasaklarıyla tanıdın, diyor.
    Her akşam kent kararırken yüreğin de karardı
    Kimseler bilmedi acını, herkes kendi surlarının ardına
    Daha ilk karanlık çökerken sığınıp, saklandı.
    Diyor ki, yanıtı olmayan sorularda kaldın
    Uzun, upuzun bir yolda yürüyen birinin
    Dönüp de ardına baktığı o yerdesin şimdi
    Diyor ki, geri dön ve ara o yollarda ayak izlerini.
    Çünkü bir ağaç köklerinin dolandığınca ağaçtır.
    Kıyısız bir deniz görmedim, düşüncelerin dışında
    Bir anıdan yola çık istersen, bir sözden, bir gülüşten
    Çünkü insan sorularıyla insandır ve onlara bulduğu yanıtlarıyla

    10
    Bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    İçime ağır bir taş gibi takılıp kaldı
    Acı, takunyalar giyerek yürürdü yüreğimde
    Şevincinse tüyden ayakları vardı

    Ve sorularım ne çoktu benim
    Ellerim her taşın altını kuşkuyla aralardı
    İnanmaz olurdum kimi, göğün mavi, yaprağın yeşil olduğuna
    Gözlerim her renkte saklı bir karayı arardı.

    Bu kez biraz uzun sürdü bu keder
    Kollarımı iki yana açıp dansetmek istiyorum
    Mutlu olmak istiyorum ey kuşlar, ey çiçekler

    11
    Ve her şey Akdeniz’in bilincine varmakla başladı. Atlasları açıp bakmadım. Turistik rehberlerden de söz etmeyeceğim size. Bu eğer bir yitik cennetin özlemiyse, Akdeniz’in genel görünümüyle bugün artık bir cenneti çağrıştıramayacağı bilinir. Her şeyin anamalcı bir düzenin çarkına koşulduğu bir dünyada gözlerimi ellerimle kapatıp bir Akdeniz görüntüsü çizmiyorum duvarlara. Bugün insan Akdeniz’e gidince ırzına geçilmiş bir kadının karşısında duyduğu o kederi duyabiliyor ancak...

    Yine de her şey Akdeniz’in bilincine varmakla başladı. Akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte tüm insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. Dokunduğum bu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri barındıran bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da var olacak. Doğayı yitirdik belki, ama bir Akdeniz çocuğu ‘her şey akar’ diye sesleniyor hala. İnsanlığın bütün değerleri kendini koruyor; onca olumsuzluğa, zorbalıklara karşın. Dünyanın bir çekirdeği varsa, bu çekirdek Akdeniz olmalı. Bu dünyadaki bütün ‘ilk’lerin serpilip geliştiği yerdir Akdeniz. İnsanın kendi kendini ve tüm evreni sorguladığı bir bilinç alanıdır.

    Herkesin bir Akdeniz’i vardır. giderek, bütün dünya milyonlarca küçük küçük Akdeniz’in bir araya gelip toplaştığı yerdir. İnsanın kendi varlığının bilincine varması böyle başlar. Yalnızlığımın bilincine varıyorum; ama bu yalnızlık duygusu beni insanlardan ayırmıyor, tam tersine insanlara açılabilmemin tek koşulu yalnızlığımdır benim. Uyumu Akdeniz’de buldum. Tüm insanlığın kendi köklerine kavuştuğu bu yerde. Ve milat diye bir şey varsa bu dünyada, bu sözlerin dudaklarımdan kaydığı an milat olmalı. Benim miladım Akdeniz’e dönmektir. Bu dönüşün ötesine uzanan bütün yaşayacaklarım artık milattan sonraki tarihlerle anılacak.

    12
    Akdeniz’e dönüyorum, güz kuşlarının
    Kanat vuruşlarına adımlarımı ayarlayarak
    Akdeniz’e dönüyorum, dumanlı bir kentin
    İrin püskürten bacalarını yüreğimden kazıyarak.

    Yıllar yılı karanlık, nemli odalarda yaşadım
    Her sabah yüreğime yeni bir uçurum eklemenin kederiyle
    Bir göçmen kuştum ki ben, güneyi hiç bulamadım
    uçmak istesem yasakların surları dururdu önümde.

    Şokaklar bir yara gibi, yüründükçe kanardı
    Donup kalırdı sesim, o buzdan yüreklere vurdukça
    Her ana ağıt yakmak için dudaklarını aralık tutardı
    Aklım, en güzel duyguların kıyılarında durdukça.

    Ve işte, kendi içimde yürümeyi öğrendim şimdi
    Bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasaklarında
    Anladım ki artık herkes bayraksız bir ülkeydi
    Beyinler tel örgülerle çevriliydi, yürekler mayınlarla.

    Yakılan kitapların dumanları tüterdi bacalardan
    Ben yanan her sözcüğe tek tek gözyaşı döktüm
    Yeni dünyalar aradım hayatıma, çıkarak atlaslardan
    Böyle başladı kendi içimdeki o uzun yürüyüşüm.

    Denizsiz bir gemiydim sanki, topraksız bir çiçek
    Köklerinden kopmuş bir ağaç dinelirdi önümde
    Şiirler yazdım, yazan elim, söyleyen dilim titrek
    Her şiir yadsıdı kendini, yaslanarak bir başka şiire

    Turuncu bir sokağın aklımı tozutup atması böyle başladı
    Sıçrayıp gitti bir çocuk, yalınayak, dikenlerin arasında
    Mahçesi günebakanlı bir ev, taşlık, incir ağacı
    El çırpıştırıp, titreyerek akan sular vardı arklarda

    Baba, bir dilim portakalla köpük köpük şaraplar içer
    Ana, tulumbanın önündeki yalakta çamaşırlar yıkardı
    Çocuk, yüzünü bir kitabın sıcacık koynuna gömer
    Uzak bir deniz ve kızlar üzerine düşler kurardı.

    Her sokağın bittiği yerde bir limonluk başlar
    Her limonluğun ardında bir dilim deniz görünürdü
    Şafakta rıhtımda bir sürü ceviz kabuğu sandal
    Denizin enginlerine yaşlı balıkçıları götürürdü

    Geceleri ay bir ekmek gibi büyürdü gökyüzünde
    Kavrulmuş susam ve yeni biçilmiş buğday kokardı
    Yıldızlar gümüş sürerlerdi denizin tenine
    Her yakamozun parladığı yerde bir deniz kızı oynardı.

    Böyle bir dünyaydı işte, anlatılır mı bilmem?
    İnsan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini?
    Yağan yağmurlar mı, yoksa kendi midir onları silen?
    Dönmek istiyorum ben, dupduru bir su, el değmemiş bir toprağım şimdi.

    Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum!
    Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi.
  • Nerede görülmüş! Şiirin, şaire küstüğü?
    Oysa, şair vâr oldukça ebedi değil mi şiirler?
    Kaç şiirlik kağıdım kaldı peki?
    Kaç sabahlık nefesim?
    Belki bir daha güneş görmeyecek tenim!
    Belki, sonbahardaki bi' ağaç misali,
    Belki, bi bedevi.
    Ne fark eder!
    Bir yanım, diğerine düşmansa...
    İ.