• Hayata da ölüme de öylesine uzağım ki
    Yüreğim eski bir duvar gibi delik deşik
    Bir sevda mı onaracak şimdi onu
    Geçip gitmişken benden sevgililik?
  • kim der ki hikayem böyle biter
    yağmurlar mevsimine girdim kederli şiirler mevsimine
    bir şeyler bekliyorsun benden değil
    sözler duruyor aramızda birbirimize ulaşmadan
    çocuk çığlıklarıyla güneş kırmızı sarı yeşil balonlarla
    yorgun ve umutsuz bakıyoruz sözlerimize
  • BİR İSRAF Kİ

    İsrafı bilmediğimiz yıllardı. Çöpe atılacak olan bir eşya, kırk parçaya bölünene dek kullanılırdı. Yağ tenekelerinden saksıların yapıldığı, annemin evin etrafını her mevsim mis gibi çiçeklerle donattığı, Ankara'nın ayazına karşı pıtır pıtır açan kasımpatılarına hayran olduğum yıllardı. İnsanların kibirden uzak yaşadıkları, bir kıyafetle en az üç çocuğun büyüdüğü, komşuların birbirlerine bir bardak yağı, iki yumurtayı ödünç verdiği yıllardı. Yaz tatilinde soluğu köyde aldığımız, ırgat olup ellerimizdeki eski çoraplarla nohut yolduğumuz, patozun başında genzimizi dolduran saman tozunu yuttuğumuz yıllardı. Onca zahmet sonrasında, evimizin önüne park ettiği traktörün kornasına basarak, kışlık mahsul getirdiğini ilan eden rahmetli dedemi bayram sevinciyle karşıladığımız yıllar. Tam dokuz çocuğu olan dedemin, her çocuğuna on çuval unu, hakla hakla nohut, mercimek, pirinç, buğday bıraktığı yıllardı. Üç ay çalışmanın getirisi koca bir kış yüzümüzü güldürür, karnımızı doyururdu. Her ürün sağlıklı, kaliteli, bir o kadar bereketli ve şifalı idi.

    İlkokul yıllarımda kâğıda kaleme olan muhabbetimden, israf etmezdim hiç artan defterlerimi. Kalan kâğıtları birleştirip, üst tarafından dikerdim. Kendi kendime dergi çıkarırdım. Hiç unutmam. Son kâğıda da kaşe vurur gibi biten bir ip makarasının arkasını mürekkeple boyayıp damgalardım.

    Bulduğum güzel resimleri yapıştırır, şiirler yazardım. Bir de son sayfayı boş bırakırdım "Sizden gelenler" köşesi olarak. Sanırsın Türkiye genelinde bir iş beceriyorum.

    Havam vardı. Dergi çıkartıyordum.

    Hemen her ay çalakalem yazdığım bir yazıyı muhakkak Türkiye çocuk dergisine gönderirdim. Sanırım en büyük lüksümdü o yaşlarda mahalleden sadece PTT için pazar durağına çıkmak. Teyzemlerin Türkiye gazetesine aboneliği, benim işime yarardı. Heyecanla beklerdim cumartesi gününü. Yeğenim Cumhur'la yarışırdık çocuk dergisini önce okumak için. Cumhur farklı bir çocuktu. Okumayı en az benim kadar çok severdi. Benden iki yaş küçüktü. Onların ekonomisi daha elverişli olduğundan aldığı kitaplarda hep gözüm kalırdı. Esirgemezdi hiç. Okuduğu kitapları bana da verirdi. Ahmet Günbay Yıldız'la daha on iki, on üç yaşlarımda o tanıştırdı beni. Kitap için ayıracak bir bütçem olmazdı benim. Olamazdı! Canım babacığım bir memurdu. Dört çocuk okutan bir memur. Ders kitapları bile zorlarken bütçemizi, benim keyfekeder okuyacağım romanlar için alacağım yoktu babamdan. Yıllar geçti. Azımsanmayacak yıllar... Belki yirmi yedi yıl öncesinden bahsediyorum. Babamda bir değişiklik yok. O şu an memur emeklisi.

    Cumhur'la ise iyi bir okur olma konusunda hâlâ aynı frekansta olduğumuzu daha iki gün önce attığı mesajla fark ettim. Birkaç kitap önerisinde bulunup, bir internet adresi atmış ve eklemiş "Abla, bugün kargo bedava, kaçırma" diye.

    Üslup ’da ilk yazımı yayımlamışlar... İşte bu mutluluk yıllar önceki dergi çalışmama, babama, Cumhur'a ve o yıllara götürdü beni.

    Ne güzel şeyler biriktirmişim meğer...

    Yüzümdeki gamzemi güzelleştiriyor geçmiş.

    Geçmiş bende geçip gitmemiş... Yaşadığımız yoksulluğun bile özlemini duyumsuyorum.

    Şimdiyi düşündüğümde ise pek iç açıcı şeyler gelmiyor aklıma... Yüzüm düşüyor. Gamzem küsüyor! Allah rahmetini yağmur gibi yağdırıyor da bir teşekkür eden çıkmıyor.

    Doyumsuz çocuklar... Doyumsuz gençler ümitsizliğe düşürüyor ister istemez! Üç yaşındaki, beş yaşındaki çocuk ne bilsin markayı. Annelerin marka aşkı, bilmem kaç numaralı komşusuyla yarışı, sosyal medyada beğenilme tutkusu bizi toplum olarak bir yerlere sürüklüyor. Markadan bihaber yaşarken çocuklar, ebeveynler farkında olmayıp kibri aşılıyor çocuklara. Çocuk on yedisine geldiğinde ise bilmem ne markadan başka giyinmem dediği ayakkabıyı alırken belki de artık söylenmeye başlıyor anne/baba.

    Bir borusundan lağım bir borusundan süt akıyor sosyal medyanın. İsrafı hayatımızda olağanlaştırıyor. İsraf paramızdan önce ailelerimizdeki muhabbeti tüketiyor! İsraf bizi sadece madden bitirmiyor! İsraf, sel gibi hayatımızı tarumar ediyor.

    Elif DEMİRCİ
  • Efsane bir yazarın efsane bir kitabı. Balka anltıma gerek yok harika okumayanlar çok şey kaybeder bu mükemmel insanı tanımadan geçmek istemezsinix benden söylemesi
  • Belki çok şey veremezdim sana hayatta
    Belki her istediğini yapamazdım dünyada
    Ama kalbimi açtım büyük sevgimi sundum sana
    Başaramadım, inandıramadım seni aşkıma