• https://youtu.be/_ZkNgO2PKIk


    Şiir gibi bir ev
    Yeryüzünün en saadetli evi
    Efendimiz ve Aişe annemiz
    11 kadının hikayesini anlatıyor annemiz
    Yemenli 11 kadının hikayesi
    Bu kadınlar bir araya gelmiş kocalarının hallerini anlatıyorlar
    Ama önce kesin söz veriyorlar
    Hiç birşey gizlemiyecekleri hususunda

    Ve birinci kadın başlıyor
    Benim kocam yalçın bir dağın başındaki zayıf bir deve gibidir
    Kolay değil ki çıkılsın semiz değil ki götürülsün
    Sert mizaçlı huysuz gururlunun birisidir

    İkinci kadın anlatır
    Ben kocamın kötü huylarını anlatmak istemem korkarım
    Eğer anlatmaya başlarsam
    Büyük küçük herşeyini söyleyip geriye hiç bir şey bırakmamam gerekir
    Bu da kolay değil vakit yetmez

    Sıra üçüncü kadındadır
    O da kocasını kötüler
    Benim kocamın boyu uzundur ama aklı kısa
    Konuşursam boşanırım
    Konuşmassam muallakta kalırım

    Dördüncü kadın kocasını över
    Benim kocam tihama gecesi gibidir
    Ne sıcaktır ne soğuk
    Ne korkulur ne de usanılır

    Söz beşinci kadındadır
    Kocam içeri girince pars
    Dışarı çıkınca arslan gibidir
    Bana bıraktığı ev işlerinden hesap sormaz


    Altıncı kadın anlatır
    Benim kocamda yedimi üst üste katlayıp yer
    Çok yer içtimi sömürür
    Yiyip içmekten başka bir şey düşünmez

    Yedinci kadın bir ah çeker
    Benim kocamın işi sadece beni dövmektir der
    Başımı yarar vücudumu yaralar
    Bunları yapmak için eline ne geçerse kullanır

    Sekizinci kadın kocasını tavşana benzetir
    Ve bir cümle ile anlatır
    Güzel kokulu bitki gibi hoş kokar

    Dokuzuncu kadın anlatır
    Benim kocam boylu postludur evi rahattır
    Ocağının külü çoktur
    Evi meclis gibi bir adamdır
    Misafir perverdir

    Onuncu kadın anlatır
    Benim kocamda maliktir
    Akıl ve hayalinizden geçen her hayra maliktir
    Onun çok devesi vardır
    Develer kesilmek üzere bekletilir

    Ve söz onbirinci kadındadır
    Söz Ümmü Zer'dedir
    Ebu Zer'in hanımı fakat Ebu Zer Rifari değil
    Söz ümmü Zer dedir

    Kocam Ebu Zer di ama ne Ebu Zer
    Ebu Zer beni Şıp denen bir dağ kenarında
    Bir miktar davarla geçinen bir ailenin kızı olarak gördü
    Kulaklarımı ziynetlerde doldurdu
    Beni hoşnut kıldı
    Kendimi bahtiyar ve yüce bildim
    Beni atları kişneyen develeri böğüren
    Ekinleri sürülüp daneleri harmanlanan
    Müreffe ve Mesut bir cemiyete getirdi
    Ben onun yanında söz sahibiydim
    Hiç azarlanmadım
    Akşam yatar sabaha kadar uyurdum
    Doya doya süt içerdim
    Bir gün Ebu Zer evden çıktı
    Her tarafta süt tulumlar yağ çıkarılmak için çalkalanmaktaydı
    Yolda bir kadına rastlar
    Kocam bu kadını sevmiş olacak ki beni bıraktı
    Onunla evlendi
    Ondan sonra bende bir başkasıyla evlendim
    Oda iyi bir adamdı
    Bu kocamda bana Ey Ümmü Zer ye iç yakınlarına ihsanda bulun derdi
    Buna rağmen ben bu ikinci kocamın bana verdiklerinin hepsini bir araya toplasam
    Ebu Zerin en küçük kapını dolduramaz

    Yemende 11 kadının hikayesi bitmişti
    Efendimiz Aişe annemize gülümseyerek baktı
    Ey Aişe
    Ben sana Ebu Zer'in Ümmü Zer'e nisbeti gibiyim
    Şu farklaki Ebu Zer Ümmü Zer'i boşadı
    Ben seni boşamayacağım
    Biz beraber yaşayacağız

    Aişe annemiz Ya Resulullah dedi
    Beni nasıl seviyorsunuz?
    Efendimiz yine tebessümle cevap verdiler
    Ey Aişe
    İlk gün ki gibi kördüğüm gibi

    Şiir gibi bir ev
    Yeryüzünün en saadetli evi
    Yemenli 11 kadının hikayesi
    Efendimiz ve Aişe annemiz
    Yüzünde tebessüm gönlünde huzur
    Mutludur evin sahibesi
    Mü'minlerin şerefli annesi..
  • Şikâyetim yok, dur dediğim duyulmayacak asla
    Dilim
    damağıma yapışsın beni bekle dediğim an
    Karanlığı kuşansın evren o zaman ve
    bitsin bütün rüya
    Ben, yolların Medinesiz hicrete hükümlü göçmen
    çocuğu
    Tek essin şu badısaba, engel olma, bu bir rica yalnızca
    Taşısın
    benden yana sendeki hayat soluğunu
    Mor menevşe kokusu katran karası
    saçlarının
    Ciğerlerime dolsun

    Belanı arıyorsun diyorlar bana, seni
    böyle anlatıyorlar, anlıyorum
    Yani seninle sırdaş bir baş taşıyorum gövdemin
    üstünde
    Bazen hepten sen oluyorum, bu kesin, tümden bela kesiliyorum
    yani
    Ve dinmesin bir daha asla serdeki bu fırtına diyorum
    Kestiğinde
    muhabbeti tin ve ten, darılıp birbirine küstüğünde
    Narin bir kelebektedir
    ruhum, sende kanat çırpmadadır
    Cansız gövdemle düşteyim, haydi moladayım
    diyeyim, seni soluyorum
    Yere kapanmış bedenim birlik diliyor toprakla artık,
    sevinsin fukara

    Bırak aslına dönüp rahat bir nefes alsın

    a.h. kaytan
  • Yaşam enerjisinin düşmesine sebep olan en belirgin " negatif " piskolojik özellikler
    1 - Öfke
    2 - Affetmeme
    3 - Kin
    4 - Nefret
    5 - Utanç
    6 - İntikam
    7 - Kıskançlık
    8 - Alınganlık
    9 - Korkular
    10 - Endişeler
    11 - Dedikodu
    12 - Sürekli aldatılacağım ve aldatılıyorum korkusu
    13 - Bir şeye " para , alkol , uyuşturucu " aşırı düşkünlük ve birilerine bağımlı olarak yaşama isteği
    14 - Yalan söyleme alışkanlığı
    15 - Paranoya derecesinde ölüm korkusu
    16 - Muhafazakâr bakış açısı
    17 - Aşırı yorgunluk hissi ve çabuk hastalanma
    18 - Cinsel sorunlar
    19 - Unutkanlık
    20 - Aşırı utangaçlık
    21 - Yanlız kalma endişesi
    22 - Keyif , haz alamamak , mutlu olamamak , espri anlayışını kaybetmek
    23 - Konuşma , kendini ifade zorluğu yaşamak , kekemelik , ses kısılması, boğaz sorunları
    24 - Sürekli beni konuşuyorlar , beni anlatıyorlar endişesi
    25 - Sürekli takdir , övgü ve onay almayı beklemek, almayınca demoralize olmak , mutsuz hissetmek
    26 - Mükemmeliyetçiliği gurur ve onur meselesi haline getirmek
    27 - Aklında sürekli olumsuz senaryolar olması bunlara inanmak ve yaşamak
    28 - Suç , ceza , hata , yanlış, günah gibi kavramların hayatını ele geçirerek özgür irade , mantık , vicdan ve aklının yerini alması
  • 137 syf.
    ·Beğendi·10/10
    2019 yılını Dostoyevski ile bitiyorum. Her defasında, huzursuzlukların merkezinde boğulurken uzaktan görünen cankurtaran gibi yetişiyor yardımıma Dostoyevski. Bunca huzursuzlukların, olumsuzlukların yığılarak kapıma dayandığı anda bir umut ışığı yanıyor onun cümleleriyle. Ölü bir bedenin geçmişi beni hayata bağlıyor belki de…

    Zor, zor… Bir Dostoyevski incelemesi yapmak istediğimde tarafsız yaklaşmam oldukça zor. Duygusallığı bir kenara bırakıp Dostoyevski’nin zihnine girmeye çalışmalıyım:

    19. yüzyıl Rusyası, soğuk, bir o kadar da karışık. II. Aleksandr’ın Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler, Batı hayranı olarak ülkelerine dönüyorlar ve Batı’dan radikal fikirleri ithal ediyorlardı. Sürekli Batı övülüyor ve her anlamda onun çizgisi yakalanmaya çalışılıyordu. Bu durumu eş zamanlı olarak Osmanlı toplumu da yaşadığı için anlamamız daha da kolaylaşıyor. Kıyafetler, davranışlar değişiyor fakat düşünce hiç değişemiyordu, Dostoyevski bunu görüyordu. Övülen Batı’nın gerçekten övgüyü hak edip etmediğini sorguluyordu.

    Sene 1862. Yoğun çalışma temposu içerisinde zamanını harcayan, idamdan ve sürgünden dönmüş Dostoyevski, doktorunun önerisi üzerine birçok Rus gencinin hayalini kurduğunu Avrupa seyahatine çıkıyor. Bu seyahatinde birçok Avrupa ülkesini gezme fırsatını yakalıyor fakat bu gezileri onun için tam bir hüsran ile sonuçlanıyor. Övdükleri Avrupa’nın hiç de övülmeye değer olmayacağını görüyor.

    “...kurtulmaya çalıştığım, kaçtığım şeylerin benzerlerini görmek için mi teptim bunca yolu, iki gün sallandım durdum trende, bunca sıkıntıya katlandım? Ihlamur ağaçları bile hoşuma gitmedi Berlin’in. Oysa bu ağaçlar uğruna Berlinli en değerli varlığını bile hiç duraksamadan verir.” (sf.45)

    Ve başlıyor eleştirilere. Fakat kendisini sorguladığını ve söylediklerinin yanlış olabileceğini de satır arasında aktarıyor okuyuculara. Her ne kadar Avrupa ülkeleri hakkında yapılan yorumlar olarak gözükse de, Dostoyevski bu eserinde abartılan Batı’nın Rus toplumu üzerinde sebepsiz yükselmesini eleştiriyor.

    “Ayağımıza ipek çorap geçirip başımıza bir peruk takınca, bir de kılıç kuşanınca Avrupalı olacağımızı sanıyorduk. İşin kötüsü, hoşumuza da gidiyordu bu. Oysa değişen bir şeyimiz yoktu gerçekte: Her şeyi, ağzının pek pis koktuğu bile herkesçe bilinen de Rohan'ı bile bir yana bırakıp gözlüklerini çıkardıktan sonra, uşaklarını kırbaçlatıyordu gene yaşlı adam. Ailesine sert davranıyordu gene. Ufacık bir saygısızlığı yüzünden her yanı kabarıncaya dek kırbaçlıyordu gene ahırda komşu küçük toprak sahiplerini. Büyüklere yaranmak uğruna alçaklıkta yarışılıyordu gene.” (sf. 63)

    Eleştirilere ufak bir ara verelim: Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları, Dostoyevski’nin büyük eserlerinin oluşumundaki fikri temelinin oluştuğu eser olması nedeniyle oldukça önemlidir. Yeraltından Notlar kitabının temeli Avrupa gezisi ve bu kitap sonrasında atıldığını düşünüyorum.

    "İnsan," diye geçirdim içimden, "doğanın bu kralı ufacık karaciğerine böylesine mi bağımlı? Ne bayağılık, Tanrım!" (sf. 46)

    Üslup ve karaciğer nasıl da Yeraltından Notlar kitabını akla getiriyor öyle…

    Dönelim eleştirilere: Batı’nın ruhtan uzak materyalist düşünceleri Dostoyevski’nin tasvip ettiği bir şey değildi. Ona göre Rus toplumu maneviyatıyla, kardeşliğiyle var olmalıydı. Bu yüzden bencil burjuvaların, materyalist sosyalistlerin yoğunlukta olduğu Avrupa’nın ithal fikirlerinin Rus toplumuna uyamayacağını düşünmüştür.

    “Çeşitli devirlerde ne gibi etkileri olmuştu bizde Avrupa'nın? Hep uygarlığıyla konuk gelmişti bize. Ne kerte uygarlaştırmıştı bizi peki? Daha doğrusu, ne kerte uzaklaştırmıştı bizi uygarlıktan?” (sf. 60)

    1789’da yaşanan Fransız Devrimi’nin ardından kardeşlik naraları atılsa da Dostoyevski’ye göre bu durum kişilikleriyle tamamen bir zıtlık oluşturuyordu.

    “Fransızların, daha doğrusu, genel olarak Batılının yaradılışında kardeşlik duygusu yoktur. Kişisel bir başlangıç, bir kendini sakınış vardır onun yaradılışında. Bir yükselme tutkusu, herkesten başka olma isteği, kendine herkesten, her şeyden çok değer verme duygusu. Kendine böylesine değer veren bir insanda kardeşlik duygusunun bulunmaması elbette doğaldır.” (sf. 104)

    Geçmişinde tutkulu devrimci yıllar bulunsa da sürgünün ardından benimsediği slavofil fikirler geçmişini bastırmıştır. Fakat onu tamamen yok edememiştir, bu kitapta da devrimci ve slavofil Dostoyevski’nin harmanlanmış bir şekilde önümüze sunulmasının lezzetini tadıyoruz. Dostoyevski, sosyalistlerce kullanılan, “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!” sloganın daha iyisinin düşünülemeyeceği belirtir ardından ekleyerek bu sloganın İncil’ten çekip çıkarıldığına işaret eder.

    Gençliğinin ateşli düşüncelerini atamadığını bu alıntıda oldukça gösteriyor:

    “Her şeyimle insanlığa adıyorum kendimi. Öyleyse çıkar gözetmeden, tümden "adıyorum kendimi topluma, öyleyse toplum da bana adamalı kendini" düşüncesini aklımın ucundan geçirmeden adamalıyım kendimi. İnsan kendini öyle adamalı ki, her şeyini vermeli, hatta buna karşılık kendisine hiçbir şey verilmemesini, hiç kimsenin onun için fedakârlık etmemesini istemeli.” (sf.105)

    Kardeşlik duygusundan mahrum Batı dünyası karşısında sosyalistler, eli kolu bağlı bir vaziyette çıkar yolu aramaya çalışmaktadırlar. Dostoyevski, onları şöyle açıklıyor:

    “Peki ama Batılılarda kardeşlik duygusu yoksa, bu duygunun yerini bencillik, çıkarcılık almışsa, insanlar orada kişisel hakları için elde kılıç, kıyasıya dövüşüyorlarsa sosyalistler ne yapsınlardı? Kardeşliğin olmadığını görünce, insanları kardeşliğe çağırmakla başladılar işe elbette... Önce kardeşliği kurmak istiyorlar. Kuzu kızartması yapmak için önce kuzu olmalı derler... Ama yok kuzu. Yani kardeşliğe yatkın yaradılış yok!.. Umutsuzluğa kapılan sosyalistler bu kez gelecekteki kardeşliği övmeye başlıyorlar. Elde edilecek yararları uzunluk, ağırlık ölçü birimlerini kullanarak anlatmaya çalışıyorlar. Dil döküyor, öğretiyor, bu kardeşlikten kimin ne kadar yarar sağlayacağını, kimin ne kadar kazanacağını anlatıyorlar. Elde edilecek dünya nimetlerini sayıp döküyorlar bir bir. Bunlardan kimin ne kadar alacağını, bu nimetlerden topluma kimin ne kadar vereceğini belirliyorlar. Peki ama, her şey önceden paylaşılmışsa, kimin ne kadar yarar sağlayacağı önceden belirlenmişse kardeşlikten söz edilebilir mi burada?” (sf. 107)

    Ardından sosyalizmi topa tutmaya devam eder. Dostoyevski’ye göre sosyalistler kardeşliği hedeflemeleriyle birlikte ferdin kişisel özgürlüğünü elinden almaya çalıştıkları takdirde başarısız olacaklarını düşünür. Karamazov Kardeşler’in muazzam bölümü olan Büyük Engizisyoncu kısmında özgürlük hakkında görüşleri bu düşünüş etrafında şekillenir. Kış Notları’nda ise şöyle bahsetmektedir:

    “...kişinin her şeyini güvence altına alacaklar. Onu yedirip içireceklerini, ona iş bulacaklarını vaad ediyorlar. Bütün bunlara karşılık da toplumun mutluluğu için kişisel özgürlüğünden küçük bir damla istiyorlar onun. Çok çok küçük... Hayır, bu çeşit hesaplar içinde yaşamak istemez insan. Kişisel özgürlüğünden bir parçacık bile vermek ağır gelir ona. Aptallığından, böyle bir yaşamı cezaevi yaşamına benzetir. Kendi başına yaşamanın daha iyi olduğunu, çünkü o zaman özgürlüğünün tümüne sahip olduğunu düşünür. Oysa döverler onu özgürken. İş vermezler ona. Açlıktan ölür... Özgürlük diye bir şey kalmaz... Gelgelelim gene de özgürlüğünün her şeyde tatlı olduğunu sanır garip adam.” (sf. 108)

    Sosyalizmin materyalist düşüncesiyle birleşen hâline nefret duyan Dostoyevski, sosyalizm unsurlarını benimsemekten kendini alıkoyamaz. Ona göre kardeşlik duygusunun olmadığı bir toplumda sosyalist bir düzen kurulamaz.

    “Sözün kısası, sosyalizm yeryüzünde bir gün gerçekleşecekse, Fransa'dan başka bir ülkede gerçekleşecektir.”

    Kardeşlik vurgusunu yaptığı kendi ülkesi 1917 yılında sosyalizmi görecektir. Bu durum tüyler ürpertici olmakla birlikte 1862 yılında yapılan öngörünün ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Dostoyevski bu konuda Marx’ı bile geride bırakıyor: Marx’a göre sosyalist bir düzenin kurulabilmesi için burjuva devriminin öncül olması gerekiyordu. Oysa Rusya’da bir burjuva sınıfı yoktu, dolayısıyla burjuva devrimi gerçekleşmesi muhtemel değildi. Marx yanılmıştı, Rusya istisna olarak ortaya çıkmıştı ve Marx, ömrünün ilerleyen yıllarında kendi yargısının Rusya için geçerli olmadığını kabul edecekti. Herzen ise, Batı’nın sosyalist toplum için aradığı kriterlerin hâlihazırda Rusya kömünlerinde bulunduğunu Komünist Manifesto yayımlandıktan iki yıl sonra söyleyecekti.

    Dostoyevski’nin romanlarının dışında da kaleminin oldukça kuvvetli olduğunu görüyoruz. Büyük sorunlar, çelişkiler üzerine düşünceler üretmeyi denemesi ve kurtuluş yolu aramaya çalışması, aşama aşama bizlere Yeraltı Adamı’nı, Raskolnikov’u ve Karamazov Kardeşler’i sunmuştur.

    Dostoyevski öyle bir ağaç ki, onun her meyvesi lezzetli, faydalı. Bu meyvelerden tatmak oldukça haz veriyor. Hepsi de ağacın köküne götüren yolculuğun bileti gibi…

    Keyifli okumalar, şimdiden güzel seneler diliyorum :)
  • Artık yaşamak istemiyorum Olric. Onların istediği gibi yaşamak istemiyorum. Başım dönüyor Olric.
    Sabahtan beri hiçbir şey yemediniz efendimiz. Şimdi de içiyorsunuz.
    Onlar da içiyorlar Olric. Karşılarında oturan kızlara bir şeyler anlatıyorlar. Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan, ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz falan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz.
    Tutunamayanlar/Oğuz Atay
  • 224 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    MOR SÜMBÜLLÜ YILLAR

    “Acıyla yüzleşmeyi ertelersen büyür, kalbini kendinden koruyacaksın.”

    “Kendi dağlarıma sarılıyor kollarım. Yalnızlık ve hasret kokan. Sızlayan rüzgârlarla toz parçası gibi savruluyor içime yalnızlık. Kimse bilmez yalnızlık ne demek. Kendi kollarını göğsüne sarınca anlarsın ancak. Kendine ilaç olursun.”

    “Gerçek aşk çırılçıplaktı, koşulsuzdu, anadan üryandı orada duygular. Bir kere olurdu o da. Diğeri ise öğrenilmiş seçkin davranışların bir sonucu olarak, adaylar belirlemekti. Aşk değildi bu. Bilinçli bir cinsel tercih, kalite arayışıydı.”

    “Kiminin sevdası yel gibi yoklar geçer. Kimininki de katran karası gibi yapışır kalır.”

    Deniz, Kebapçı Hüseyin, Seher hanım, Ali, Semiha teyze, Sevcan, Güllü, Haluk bey, Eşe hatun(Ayşe), Hicran, Begüm, Hüseyin(Çakır), Arif bey, İkgüz, Meryem (dedikoducu topal Meryem), Muharrem, Elif, Dudu, Gülendam, Muhtar, Sıla, Meral, Cuma bey, Yakup, Maria, Dilsiz Mustafa, Mecnun Baki, Sonay, Yeliz, Şule, Nurdan, Emlakçı Beyhan, Gülşen, Mert bey, Gül, Arif ağa, Osman, Aynur, Tahsin amca ve Ferit ile çok farklı acılar ile dolu hayatlarda beraber yol aldık bu eserde. Hele morköyde dağlardaki çiçekler muhteşemdi. Güllü kendini dağlara saldıkça onla birlikte çiçeklerin mis kokusunu içinize çekiyorsunuz. Güllü’nün yüreği gibi saf, temiz ve güzel çiçekler…

    Deniz ile başlayan bir eser, yaşadığı yerde değişen çevrede kebapçı Hüseyin’i bulduktan sonra Seher ve Semiha teyze ile devam etti. İlerleyen sayfalarda Deniz karşıma çıkmadı ama hep aklımın bir köşesinde kaldı. Deniz’den sonra sanki farklı bir boyuta atlamış gibi hissettim. Allah Allah dedim, Deniz baş karakter değilse neden onla başladı diye düşündüm. Bölüm II de Seher’in Deniz’e anneyi anlatışı boğazımı düğüm düğüm yaptı o anda hemen arkadaşıma da okudum. O kısmı asla unutmayacağım. Karakterlerin fazla olması biraz aklı karıştırıyor. Bazen kimdi, neydi deyip düşünüyorsun. Yazarımız ile okuma süresince iletişim içinde olduk ve aklıma ne takıldı ise cevapladı. Okuru ile ilgili olması bir okuyucu için büyük bir mutluluk.

    Güllü ve Çakır’ın başlamadan biten sevdası üzdü beni. Kültür ve sınıf farkı gündeme gelmesi, kızlarımıza köy hayatında fazla değer verilmemesi, onların başlarına gelen olaylar beni yürekten yaraladı. Çaresiz kalan küçük kızlara Eşe hatun ve Çoban’ın yıllarca uygulamış olduğu projeyi kimse üstlenemez bu devirde bile… Dedikoducu topal Meryem’i ilk başlarda sevmedim, ancak ilerleyen zaman içinde yaptıkları ona başka bir bakış açısından bakmamı sağladı. O muhtar yok mu? O muhtar pisliğin teki… Muhtarın yaptıkları midemi bulandırdı. Gülendam’ın başına gelenlerden sonra birde Güllü girince işin içine nefret ettim. Muhtar Eşe hatun ile konuşurken, Eşe hatun gibi bende muhtardan iğrendim… S.102 de Maria ilgili kısmı okuduğumda Türkân Şoray’ın “Hasretinle Yandı Gönlüm” filmi canlandı gözümün önünde ve yorumu hazırlarken yürek yakan sahneyi açıp izledim, yine gözyaşlarımı tutamadım. Hep acı çeken kadınlarımız mı? Eşe hatuna helal olsun, nasıl güçlü bir yapıya sahipmiş ki kendisi ayakta durmaya çalışırken, o geri kafalı bir köy halkı ile mücadele ederken birde genç kızlar için yaptıkları büyük bir takdir hak ediyor.

    Sayfa 108 de yorgan yüzü efsanesi çok güzeldi. Köylülerin çıkarmış olduğu dedikodular güldürdü beni. Olmayan bir olayı nasıl anlatıyorlar hayran kaldım Çakır ve Begüm’ün düğününde kızlar geldiğinde köylülerin yorumları insanı ister istemez gülümsemesine sebep oluyor. Huriler dizildi derken Dudu’nun da “Kış kış; cinler kışkış!” diye bağırması da tam bir efsane oldu… Eserin son sayfalarında Deniz'in annesine itirafı sonucu ben şaşkınlık ifadesi ile aaa deyiverdim :) tahmin etmediğim bir sondu.

    Eserde bahsedilen müziklerden “Rodrigo gitar konçertosu” ve “Oskar Harris-Alta Gracia”yı da dinledim ve beğendim. Kitapta ara ara basım hataları vardı, diğer baskılarda düzeltilirse daha güzel olur. Yazarımızın eline yüreğine sağlık diyorum, bol okurları olur inşallah.

    #nejlaarslan #morsümbüllüyıllar #okudumbitti
  • Güvercin turtası, soğuk jambon, salata ve çöreklerden oluşan mönü getirilip, hepsi sandalyelerini masaya yanaştırarak yemeye başladıklarında şövalye anlatmaya devam etti:
    “Dostlarım, şunu anlamalısınız ki, kim olduğum ve bu karanlık dünyaya ne zaman geldiğim hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Tanrıçalık dışında bütün güzel özelliklere sahip olabilecek bu Kraliçe’nin sarayında yaşamaya başladığım andan öncesini hatırlamıyorum; onun beni şeytani bir büyüden kurtarıp aşırı cömertliğinden dolayı buraya getirdiğini düşünüyorum. Bu arada, kurbağa ayaklı, bardağın boşalmış. Çekinme, doldur doldur iç. Bu bana doğru görünüyor, çünkü şimdi bile sadece Kraliçemin üstesinden gelebileceği bir büyü altındayım. Her gece aklımın ve daha sonra da vücudumun korkunç bir şekilde değiştiği bir saat gelir. İlk önce çok öfkelenirim ve bağlanmazsam, en yakın arkadaşlarımı bile öldürmeye kalkarım. Çok kısa bir süre sonra da aç, vahşi ve öldürücü, büyük bir yılana dönüşürüm. Beyefendi, lütfen bir güvercin göğsü daha alın, yalvarırım. Evet, işte bunları anlatıyorlar ve kesinlikle gerçeği söylüyorlar, çünkü kraliçem aynı fikirde. Ben hiçbir şey hatırlamıyorum, çünkü o saat geçtiğinde tüm o krizi unutmuş olarak – yorgunluğum hariç, o da fazla değil – uyanıyorum. Küçük hanım, dünyanın güneyindeki barbar bir ülkeden benim için getirilen şu ballı çöreklerden birini ye. Ne diyordum?