• "Beni günlerce uğraştırdıktan sonra artık kafamda daha fazla açıklık kazanan bir hissi, tahtından indirildiğimize dair bir hissi ilk kez sezmeye, artık bir efendi değil, Marslıların ayakları altında ezilen hayvanlardan biri olduğumu kabullenmeye başlamıştım."
  • 128 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Sedef Öztürk ve Levent Mollamustafaoğlu’nun hazırladığı bir öykü seçkisi olan bu kitap “1993” yılında dilimize kazandırılmış ve beşinci baskıyı da 2017 yılında yapmış. Çevirmenler 1993 yılı baz alınırsa harika bir iş çıkartmışlar gerçekten, tebrik etmek lazım. Bilgisayarın hatta cep telefonunun bile olmadığı bir dönemde bu öyküleri çevirmek oldukça zor olsa gerek. Metis Yayınları da 1993’den beri bir kırık iğne eklemeden bugüne dek bu kitabı yayınlamış. Oysa çeviri artık “Beni gözden geçirin, çağ ilerledi artık!” diye bağırıyor.

    Yedi öyküden oluşan bu kitap her yazara ait bir öykü içeriyor ve yazarları tanımak isteyenler için bulunmaz bir nimet. Yalnız bazı sıkıntıları da var. Bozuk cümleler, toparlanmakta zorlanmış anlam bozuklukları, günümüzde artık karşılık bulmuş fakat o yıllarda karşılığı olmayan terimler, virgül ve noktalı virgül mezarlığı okuma zevkini baltalayan etkenler.

    Korkunun Bütün Sesleri denilince insanın aklına karanlık, gotik, korkutucu öyküler geliyor. Bilimkurgu olarak not düşülse bile ilk bakışta korku eserleri derlemesi havası veriyor. Adının da revize edilmesi gerektiğini düşünenlerdenim.

    Kitabın içeriği ise şöyle:

    Harlan Ellison - Korkunun Bütün Sesleri, Ray Bradbury - Gülümse, J. G. Ballard - Bilinç Eşiğini Atlayan Adam, Isaac Asimov - Güç Duygusu, Stanislaw Lem - Maske, Kurt Vonnegut - Harrison Bergeron ve Robert A. Heinlein - Dünyanın Yeşil Tepeleri.

    En etkileyici öykülerden birisi bence Harlan Ellison’un Korkunun Bütün Sesleri idi. “BİRAZ IŞIK VERİN BANA!” nidalarıyla bangır bangır insanı sarsan bir deneyimdi. Kim olduğunu, ne olduğunu bilmeyen bir adamın yaşadığı kimlik karmaşasını öyle güzel anlatıyor ki insan öykünün sonunda tedirgin hissediyor. Psikolojik yönü çok ağır basan ve hayatı boyunca mesleğinin içinde yaşamış bir adamın yok olmasını konu edinirken insanın kendisini de bir teraziye yerleştirmesine neden oluyor. “Ben ne kadar benim? Olduğumu sandığım kişi miyim?” gibi konularda kafanızı kurcalayacak bir öykü.

    Ray Bradbury hikayesini Mona Lisa’nın meşhur gülümsemesinin üzerinden anlatıyor. İnsanların katlanamadığı bir durumdan bahsederken aynı zamanda da bir çocuğun gözünden bakıyor yaşananlara. Açıkçası Ray Bradbury bir türlü okuyamamış insandım. Elimde olan kitaplarında on sayfa bile gidemeden sıkılıp duruyordum fakat bu öyküsünü gayet akıcı bir şekilde okudum. Bu noktada ister istemez düşünüyorum “Sorun çeviriden mi kaynaklanıyor?” Eğer bu öykü yazarın yazım tarzını yansıtıyorsa diğer kitaplarda yazan kişi kim? Bu konuda kafam çok karışık…

    J. G. Ballard Bilinç Eşiğini Atlayan Adam günümüz dünyasına o kadar güzel yaklaşıyor ki… Tüketim çılgınlığı konusunda dünyanın nereye gittiğini, reklam çalışmalarının hangi noktalara varabileceğini çok güzel anlatıyor. Açıkçası bu öyküyü herkesin ama herkesin kesinlikle okuması lazım. Hathaway’in bağırışları hâlâ kulaklarımda. “TABELELAR Doktor, tabelaları gördünüz mü?” Aldıklarımızın ne kadarını kendi irademizle alıyoruz? Bilinçaltımız sürekli farkında olmadığımız şekillerde uyarılıyor mu? Gerçekten ihtiyacımız olmayan neylere sahibiz?

    Asimov öyküsü insanın tembelleşmesine farklı açıdan yaklaşıyor. İlk başta ne olduğunu tam olarak kavrayamasanız bile ne kadar yerinde bir sistem eleştirisi yaptığını ilerledikçe fark ediyorsunuz. İnsan artık şu an bildiğimiz kabiliyetlere sahip biri olmaktan çıkmış hatta toplama, çıkartma bile yapmaktan aciz bir yaratık haline gelmiştir çünkü her şeyi artık makineler yapmaktadır. İnsanlığın örselenişini ve bu örselenmenin düzeltilmesi durumunda başımıza neler geleceğini çok güzel özetlemiş. Öykü düşündürücü bir döngü içinde sıkışıp kalmanıza neden oluyor.

    Stanislaw Lem’in Maske öyküsü beni intiharın eşiğine getirdi. On gün boyunca bitirmek için çırpındım durdum. O kadar sıkıldım ki… Kırk dört sayfa boyunca virgüllerle, noktalı virgüllerle bağlanmış sayfalar süren paragraflar arasında boğularak öldüm. Bir noktada eşimin suratında “N’oluyor sana?” ifadesiyle kurbağalaşma süreci geçirdim. Birden fazla insanın özelliklerinin yüklendiği bir robotun yaşadıklarını anlatan bir öyküydü.

    Kurt Vonnegut Harrison Bergeron öyküsü ise insana nefes aldıran ve düşündüren türdendi. Herkesin ama herkesin eşit olduğu bir dünya düşünün… Yalnızca Tanrı ve yasa önünde değil, her şartta ve her biçimde insanların eşit olduğu bir sistem düşünün. Gerçekten dayanması güç bir durum ve yazarı ilk defa okuduğum için beni etkiledi. Yaratıcı bakış açısı okunmaya değer.

    Son öykü Robert A. Heinlein’in Dünyanın Yeşil Tepeleri her yönden bilimkurguya hizmet ediyordu. Uzayda geçen ve küçümsememiz gereken bir noktaya dikkat çekiyordu.

    Genel olarak baktığımda sıkıntılı yanlarını düşününce keyfim epey kaçtı. “Buhurlu” diye bir kelimeye rastladım mesela. Buharlı mı denmek istenmiş yoksa başka bir şey mi, emin olamadım. Türk Dil Kurumuna baktığım zaman bir çeşit tütsü olduğunu gördüm ama öyküde tütsüden çok buhardan dem vurulduğunu düşünüyorum. 1993 yılında çevirisi yapıldığı için bu anlaşılabilir. Diğer açıdan Reservatio Mentalis diye bir söz öbeği vardı. Alt bilgi bulunmadığı için buna da bakmam gerekti. İnsanın aklından geçenleri kayıt eden bir cihaz anlamına geliyormuş. Bu tarz sorunların gözden geçirilerek kesinlikle düzeltilmesi gerekiyor okunuş kolaylığı açısından.
  • (Ö) lmek istedim anne
    (Z )orla dokundular bana
    (G) ötürdüler beni zorla
    (E) ngel olmak istedim
    (C) anımı yaktılar, ellerimi kopardılar, yaktılar
    (A )nne çok dua ettim sana son kez sarılmak için
    (N) e olur affet, yapamadım, başaramadım
    (A )nne küsme bana olur mu?
    (S) on isteğim adalet
    (L) ütfen soğuk gözlerle bakma bana
    A) nne yalan söylerler belki,inanma
    (N )e olur eğme yüzünü yere, kötü bir şey yapmadım

    #ÖzgeCanaslan
    #Ölümsüzdür
  • Ulul-Azm Peygamberlerden biri olan Hz. İsa (a.s)'nın annesi. İsrailoğullarının ileri gelenlerinden ve alimlerinden biri olan ve Davut (a.s)'nın soyundan gelen İmran'ın kızıdır: Âllah iman edenlere namusunu koruyan, İmranın kızı Meryem'i de misal gösterir"(et-Tahrim, 66/12). Meryem "dindar kadın" demektir. erkeklerden sakınan, iffetli anlamında "Betül" adıyla da adlandırılır. İmran'ın hanımı Hanna, kısır bir kadın olup, hiç çocuğu olmamış idi. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu doyurmaya çalışan bir kuş gördüğünde bu olay içindeki çocuk sahibi olma duygusunu alevlendirdi (İbnül-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 298). Kendisine bir çocuk ihsan etmesi için Allah'a dua etti ve duası kabul edilirse çocuğunu Beytül-Makdis'e hizmetçi olarak adadığını söyledi: "Bir zamanlar İmran'ın karısı şöyle demişti: Rabbim: Karnımda taşıdığım çocuğu sadece sana hizmet etmek üzere adadım. Bunu benden kabul et" (Alu İmran, 3/35). Hanna bu adamayı yaparken çocuğunun bir kız olma ihtimali aklına gelmemişti. Eğer çocuk kız olursa Beytül-Makdis'te hizmette bulunması nasıl mümkün olabilirdi. Kadınların özel durumları buna müsaade etmediği gibi, kurallara göre de bu imkansız bir şeydi. Bunun içindir ki, Meryem, dünyaya geldiği zaman annesi, Allah Teâlâ'ya şöyle seslenmişti:... Rabbim! Ben onu kız doğurdum; halbuki Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem" koydum. Onu ve neslini kovulmuş Şeytanın şerrinden sana emânet ediyorum"(Alu İmran, 3/30). Babası İmran, Meryem'in doğumundan önce vefat etmişti.

    Hanna, çocuğu kundaklayıp, Beytül-Makdis'e götürerek, orada görevli bulunanlara teslim etti. Çocuğun gözetilmesi görevini Yahya (a.s)'nın babası Zekeriyya (a.s) üstüne aldı. Zira onun hanımı, Meryem'in teyzesi veya kardeşi idi (İbnül-Esir, a.g.e., I, 299; Ali Sabûnî, en-Nûbûvve vel-Enbiya, Dımaşk 1985, 201).

    Böylece Hz. Meryem, bir peygamber'in koruması altında yetişti. Zekeriyya (a.s) onun için mescidde özel bir yer (mihrab) tahsis etmişti. O burada sürekli ibadet ve dua ile meşgul olurdu. Yanına Zekeriyya (a.s)'dan başkası giremiyordu. Zekeriyya (a.s) yiyecek bir şeyler vermek için yanına girdiğinde, her defasında yiyeceklerle karşılaşıyordu. Bu yiyecekler, yazın kış meyveleri ve kışın da bulunmayan yaz meyveleri idi. Allah Teâlâ, peygamber annesi yapacağı şerefli bir kadını bu şekilde rızıklandırıyordu. Olay Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

    "Rabbı onu, güzel bir şekilde kabul etti. Ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriyyayı onun bakımına memur etti. Zekeriyya, Meryem'in bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. Bu, sana nereden geldi ey Meryem!" dedi. Meryem; "O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır" dedi" (Alu İmran, 3/37).

    Meryem, bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah Teâlâ'nın koruması altında Beytül-Makdis civasında hayatını sürdüren Hz. Meryem'e melekler sürekli gelerek, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah'ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdeliyorlardı.

    "Bir zaman melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir emirle meydana gelecek olan bir çocukla müjdeler ki, onun odı Meryemoğlu İsa Mesih'tir. Dünya ve ahirette şeref sahibi ve Allah'a yaklaştırılanlardan olacaktır. İnsanlara, beşikte iken de konuşacaktır. O, salih kimselerden olacaktır" (Alu İmran, 3/45, 46).

    Hz. Meryem, kendisine verilen bu haber karşısında hayretler içerisinde kalmıştı. Onun bu durumu Kur'an'da şöyle ifade edilir: Meryem; "Rabbim! Bana hiç bir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur" dedi. Allah da şöyle dedi: Bu böyledir. Allah dilediğini yaratır. O, bu şeyin olmasına hükmedince ona sadece "ol" der ve o da hemen oluverir"(Alu İmran, 3/47).

    Bir gün, Allah Teâlâ, Cebrâil (a.s)'ı parlak yüzü ve güzel görünümlü bir genç suretinde ona gönderdi: "Ailesi ile kendisi arasına bir perde koymuştu biz ona meleğimiz Cebrâil'i gönderdik de ona tam bir insan suretinde göründü"(Meryem, 19/16). Hz. Meryem, onu bir insan zannettiği ve kendisine bir zarar verebileceğinden korktuğu için ne yapacağını şaşırmıştı. Etrafta o an yardıma çağırabileceği kimse de yoktu. Allah'a sığınmaktan başka çaresi kalmayan Hz. Meryem, ona; "Ben senden, Rahman olan Allah'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan bana dokunma dedi" (Meryem, 19/18).

    Cebrail (a.s) bir insan şeklinde değil de, melek suretinde gelmiş olsaydı, onu görünce dehşete düşüp ondan kaçacak ve söylediklerini dinlemeye tahammül edemeyecekti. Onun bu korkusunu gidermek ve geliş sebebini anlatmak için Cebrail (a.s) ona; "Ben, sana nezih ve kabiliyetli bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbinin gönderdiği bir elçiden başkası değilim" (Meryem, 19/19).

    Hz. Meryem onun Cebrail (a.s) olduğunu anlayınca, sakinleşti ve getirilen haber daha önce kendisine bildirilmiş bir şey olduğu halde (Alu İmran, 3/45, 46) yine de hayretini ifade etmekten kendini alıkoyamadı ve kendisine hiç bir erkek eli değmemiş; iffetli bir kimse olduğu halde bunun nasıl mümkün olabileceğine bir cevap almak istedi. Meryem: "Benim nasıl çocuğum olabilir. Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben iffetsiz de değilim" dedi" (Meryem, 19/20).

    Cebrail (a.s) şöyle cevap vermişti:

    "Bu iş dediğim gibi olacaktır. Çünkü Rabbin buyurdu ki, Babasız çocuk vermek bana pek kolaydır. Hem biz onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız. Ezelde böyle taktir etmişizdir" (Meryem, 19/21).

    Allah Teâlâ, İsa (a.s)'nın babasız doğmasını takdir ettiğinden, onu mucizevi bir şekilde dünyaya getirmek için ruhundan üfleyerek yaratmıştır. Meryem'in gebe kalmasını Allah Teâlâ şöyle açıklamaktadır: Nihayet Allah'ın emri gerçekleşti. Meryem İsa ya gebe kaldı " (Meryem,19/22); Irzını koruyan Meryem'i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu da oğlunu da alemlere bir mucize kıldık" (el-Enbiya, 21/91); "Biz ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı" (et-Tahrim, 66/12).

    Hz. Meryem gebe kalınca, insanların bulamadığı bir yere çekilip, tek başına beklemeye başladı: "Hamileyken, insanlardan ayrılıp uzak bir yere çekildi" İnsanların gözünden uzak bir yere çekilmesi kavminin şüphe ve itham dolu bakışlarından kurtulmak içindi. Zaten o, başına gelen bu büyük hadiseyi insanlara nasıl izah edeceğini bilemediğinden, sıkıntı içinde ne yapacağını şaşırmıştı.

    Hamilelik müddeti hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bir kısmı, bu müddetin bir veya dokuz saat kadar olduğunu söylerken; diğer bir kısmı da, sekiz ay olduğunu söylemişlerdir (Sabunî, a.g.e., 202). Sahih olan Cumhurun görüşüne göre ise, bir kadının tabiî hamilelik müddeti kadar gebe kalmış ve yine aynı tarzda çocuğunu doğurmuştur (İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 216).

    Doğum sancıları gelince, insanlardan uzaklaşmış olduğu yerdeki bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı. O, bu haldeyken insanların onu itham edecekleri şeyden dolayı ne kadar büyük bir bunaltı yaşadığını şu âyet-i kerîme açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Doğum sancısı onu hurma dalına yaslanmaya zorladı. Haline üzülerek: Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" dedi" (Meryem, 19/23).

    Hz. Meryem'in o anda zihnen içinde bulunduğu sarsıntıyı gidermek ve Allah Teâlâ'nın koruması altında olduğunu hatırlatıp teskin etmek için ona şöyle seslenildi: "Sakın üzülme! Rabbin alt tarafından bir ırmak akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün" (Meryem, 19/24, 25).

    Hz. Meryem'e seslenenin kim olduğu hususunda, müfessirler ayrı görüşler belirtmişlerdir. Bir kısmı bunun Cebrail olduğunu ifade emektedir. Cebrail vadinin aşağısından ona seslenmişti. Bu görüşe göre Hz. İsa (a.s), annesi onu kavmine getirinceye kadar konuşmamıştır. Diğer bazı müfessirler, ona seslenenin İsa (a.s) olduğu görüşündedirler (bk. İbn Kesir, a.g.e., V, 218).

    Hz. Meryem, çocuğunu dünyaya getirmişti. Ancak, kavminin yanına, onların bu konuda içinde bulundukları fitne halini bildiği halde nasıl dönebilirdi. Onu, hak etmediği halde, iffetsizlikle itham edeceklerdi. O, içinde bulunduğu durumun iç yüzünü onlara nasıl inandırabilirdi. Bu karmakarışık düşünce ve sıkıntı halinde ne yapacağım şaşırmışken, ona seslenen; sıkılmadan yeyip içmesini ve kavmine gidince nasıl davranması gerektiğini şöylece bildirmişti: Ye, iç; gönlünü hoş tut. Eğer birini görürsen, Rahman olan Allaha konuşma orucunu adadım, bu gün, kimseyle konuşmayacağım de (Meryem, 19/26)

    İbn Zeyd şöyle demektedir: İsa (a.s), annesine, "mahzun olma" dediğinde o; "Benim bir kocam olmadığı ve kimsenin cariyesi de olmadığım halde sen benimle birlikte iken nasıl üzülmeyeyim. Ben insanlara nasıl bir özür beyan edebilirim. Keşke başıma böyle birşey gelmeden önce ölseydim de unutup gitseydim" dedi. Hz. İsa ona; "konuşmak için sana ben yeterim. Sana bir soru yöneltilirse; "ben rahman'a oruç adadım, onun için bugün hiç bir kimseyle konuşmayacağım de" dedi. İbn Zeyd, bunların, annesine Hz. İsa tarafından söylendiğini belirtmektedir (İbn Kesir, a.g.e., V, 220).

    Hz. Meryem, Rabbinin mucizelerini görünce, yaratanının kendisini koruduğunu ve kavmine karşı da mahçup etmeyeceğini idrak etmenin verdiği bir huzura kavuştu. Çünkü yanında mutlak anlamda bir delil vardı ve ortadaki mucizevi olayın ispat edilmesi de Allah için kolay bir şeydi.

    Bu inanç içerisinde Hz. İsa'yı alıp kavminin yanına gitti. Bu, kavmi için de çözülmesi kolay olmayan bir durumdu. Zira onlar daha dogmadan mabede adanmış ve orada ibadete dalmış tertemiz, iffetli bakireyi kucağında bir çocukla karşılarında görünce dehşete düşüp sarsıntı geçirdiler.

    Hz. Meryem'in çocuğunu kucaklayıp kavmine gelmesi ve kavminin tepkisi Kur'an-ı Kerimde şöyle dile getirilir: Meryem, İsayı yüklenerek kavmine getirdi. Kavmi, hayretler içinde ,şöyle dediler: Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir iş yaptın. Ey Harun'un kızkardeşi Meryem! Senin ne baban ahlâksız, ne de annen iffetsizdi" (Meryem, 19/27-28).

    Zikredilen Harun, Hz. Meryem'in soyundan geldiği, Musa (a.s)'nın kardeşi Harun (a.s)'dır. Kavmi ona bu şekilde hitap etmekle;onun işlediğini zannettikleri fiil ile Harun (a.s)'un yolu arasındaki büyük tezadı vurgulayarak, yaptığı şeyin ne kadar acayip bir şey olduğunu ortaya koymayı amaçlamışlardı. İbn Cerir'in söylediğine göre ise, Harun aralarında bulunan fâcir bir kimsedir ve onlar Meryem'i itham ederken kötü bir kimsenin kardeşi yaparak, onu aşağılamak istemişlerdi (İbn Kesîr, a.g.e., V, 221).

    Onların bu ithamları karşısında Hz. Meryem, kendisini kınayanlarla alay edercesine çocuğu gösterdi ve bu olayların sırrını ona sormalarını işaret etti. Ancak onlar öfkeye kapılarak, hayretler içerisinde beşikteki bir çocuğun konuşmasının nasıl mümkün olabileceğini sordular: Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi: "Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz" dediler" (Meryem, 19/29). Bunu üzerine Hz. Meryem'i aklayan ilâhi mucize gerçekleşti ve İsâ (a.s) konuşmaya başladı: "Çocuk "Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verildi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe de namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti. Bir de anneme hürmetkâr kıldı. Beni asla zalim ve isyankâr yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün Allah bana selam ve emniyet vermiştir" dedi" (Meryem, 19/30-33).

    Ancak kavminin, diğer peygamberlerin kavimlerinin de yaptığı gibi, mucizelere rağmen, onu yalanlamayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Zira Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğullarına lânet edilişin sebebleri dile getirilirken, Hz. Meryem'e yaptıkları iftira da zikredilmektedir "İnkâr edip Meryem'e büyük bir iftira attıkları ve; Meryemoğlu Allah'ın Rasûlü Mesih İsayı biz öldürdük"dedikleri için Allah onlara lânet etmiştir..." (en-Nisa, 4/156-157).

    İncillerde verilen bilgilere göre Hz. Meryem, İsa (a.s)'ı alarak Yusuf Neccar'la birlikte Mısır'a gitti. Matta ve Barnaba incillerindeki kayıtlara göre Mısır'a gidişin sebebi; Kâhînleri kendisine Beyt-i Lahm'de doğan bir çocuğun bütün Yahudileri hakimiyeti altına alacağını haber vermeleri üzerine Kudüs'te zalim bir hükümdar olan Herodos'un Beyt-i lahm'de doğan bütün çocukların öldürülmesini emretmesidir. Bunun üzerine Yusuf Meccar'a rüyasında Hz. Meryem'le çocuğu alıp Mısır'a gitmesi emredilmiştir (Sabunî, a.g.e., 206).

    Ancak, İncillerde nakledilen bu ve buna benzer Kudüs'e tekrar dönüşü ile alâkalı rivayetlerin doğru olma ihtimalleri bulunmamaktadır. Çünkü Hz. Meryem, Zekeriya (a.s)'nın koruması altında bulunmakta idi. Hem sonra o Cebrail (a.s)'in yönlendirmesine göre hareket ettiğine göre, Hristiyan kaynakların zikrettiği Yusuf en-Neccar adındaki zatın rüyada aldığı talimatlara nasıl gerek duyabilir ki.

    Hz. Meryem'in doğuşundan, İsa (a.s)'yı mucizevî bir şekilde dünyaya getirişine kadar ki olaylar, Kur'an-ı Kerim'de mufassal olarak yer almaktadır. Bunun bu kadar geniş ele alınmasının sebebi, Yahudi ve Hristiyanların sapıttıkları temel meselenin, gerçek yüzüyle vuzuha kavuşturulmasıdır. Allah Teâlâ, İsâ (a.s)'ın dünyaya gelişi ve kendini daha beşikte iken kavmine takdim edişini zikrettikten sonra; "İşte Meryemoğlu İsa budur. Hakkı söylemiştir. Ne var ki, Yahudi ve Hristiyanlar bunda ihtilaf etmişlerdir" (Meryem,19/34) buyurmaktadır (bk. Hristiyanlık mad).

    İsa (a.s)'ın durumunu Allah Teâlâ, Adem (a.s)'ın durumuna benzetmektedir: Allah katında İsa'nın durumu da Adem'in durumu gibidir. Allah Adem'i topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi ve o oluverdi"(Alu İmran, 3/59). Adem (a.s)'ın topraktan halkedilişine inanmak nasıl imanla alâkalı bir şey ise, Hz. Meryem'in, İsa (a.s)'yı babasız olarak dünyaya getirişi de imanla alâkalıdır. Kalbinde fitne bulunanlar Yahudi ve Hristiyanlar gibi onun durumu hakkında şüpheye düşerler, Allah'a teslim olan kalpler ise, olayı âyetlerin haber verdiği şekilde kabul edip, tasdik ederler. Allah Teâlâ rasulüne hitap ederek, onun şahsın da bütün mü'minleri uyarmaktadır: "Bu, Rabbin tarafından bir gerçektir. Sakın şüphe edenlerden olma" (Alu İmran, 3/60).

    Hz. Meryem, Âsiye, Hatice ve Fatıma ile birlikte mevcud olan ve olacak dört kadından birisidir (Ahmet b. Hanbel, Müsned, III, 135).

    Kur’an’da ve hadis kaynaklarında Hz. Meryem’in vefatı ve kabriyle ilgili bir açıklamaya rastlanmamaktadır. Bu konudaki ayrıntılar genelde Hristiyan kaynaklara veya bir kısım tarihî kaynaklara dayanmaktadır.

    Sinoptik İncillerde (Matta-Markos-Luka) yer almamakla beraber sadece Yuhanna İncilinde, Hz. Meryem’in Kana mucizesinde(Y.Ahit, Yuhanna 2:1-11) ve haç olayında(Yuhanna 19:25-27) yer aldığı; “Resûllerin İşleri”nde Hz. İsa’nın göğe yükselmesinden sonra havarilerle dua ettiği(Y.Ahit, Elçilerin İşleri 1:14) belirtilmekte ise de hayatının geri kalanı, ölümü, yaşı, dış görünüşü hakkında İncillerde hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

    Hz. İsa’nın dünyadan ayrıldığı sırada elli yaşlarında olduğu tahmin edilen Hz. Meryem’in elli altı, yetmiş, yetmiş iki yaşlarında, yahut çok ileri yaşlarda öldüğü görüşleri yanında, nerede ve nasıl vefat ettiği, kabrinin nerede olduğu, öldüğü veya göğe yükseltildiği konuları da tartışıla gelmiştir.

    İslâmî kaynaklarda nakledildiğine göre Allah, Hz. İsâ'yı semaya yükseltmek istediğinde havarilerden Şem'ûn es-Safâ ve Yahya'dan (Yuhannâ) Meryem'le ilgilenmelerini ister. Bu iki havari Meryem'i alarak dinî davet İçin Roma İmparatoru Mârufa (Neron) giderler, ancak Petrus ve havarilerden biri olan Taddeus öldürülür; Meryem ve Yuhannâ kaçarlar, yakalanmak üzere iken toprak yarılır ve kaybolurlar. Meryem, Hz. İsa'dan sonra altı yıl yaşamıştır. (bk. Sa'-lebî, Ârâisu’l-Mecâlis, s. 308)

    Hâkim’in aktardığı bilgiye göre, Hz. Meryem Hz. İsa’ya hamile kaldığında 13 yaşındaydı. Hz. İsa 32(33) yaşında iken göğe kaldırıldı. Onun göğe kaldırılmasından sonra Hz. Meryem 6 yıl yaşadı. Buna göre, 56 yaşında iken vefat etmiştir. (bk. Hâkim II, 596) Ancak bu tespit doğru değildir. Çünkü, 13+32+6’nın toplamı (56 değil) 51’dir. Bu yüzden olsa gerektir ki, Taberî, Hâkim’in verdiği aynı bilgileri verdikten sonra “Buna göre, Meryem elli küsur yaşında iken vefat etmiştir” ifadesini kullanmıştır(bk. Taberî, Tarih-şamile, 1/345).
  • “Hiç şüphe yok ki, İsa’nın babasız dünyaya gelişi de Allah nezdinde Âdem’in durumu gibidir. Allah Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona 'Ol!' dedi, o da oluverdi.” (Âl-i İmrân, 3/59)

    Allah Teâlâ’nın Meryem Vâlidemiz hakkındaki beyân-ı ilâhisi de şudur:

    “Irzını korumuş olan İmrân kızı Meryem de bir misaldir. Biz ona ruhumuzdan üflemiştik. Rabb’inin sözlerini ve Kitaplarını tasdik etmişti. O bize gönülden itaat edenlerdendi.” (Tahrim, 66/12)

    Hristiyanlar “Allah üçtür: Baba, oğul, ruhul kuds; üç esas, üç şahıs olarak tek esastır.” diyerek “Üç ilâh” anlayışına sapmışlardır.

    “Sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Şüphesiz ki Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/171)

    Allah, İslâm dininin hak din olduğunu, Hazret-i Kur’an’ın Allah Teâlâ’nın indirdiği son kitabı olduğunu, Muhammed Aleyhissalatü vesselâm’ın da Allah Teâlâ tarafından gönderilmiş hak ve son bir peygamber olduğunu bildirerek, bunu kabul etmeyi ve gizlememeyi emrediyor:

    “Ey Ehl-i kitap! Niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?” (Âl-i İmrân, 3/71)

    “Allah’a ve peygamberlerine inanın. (Allah) üçtür demeyin!” (Nisâ, 4/171)

    “‘Rahman çocuk edindi.’ dediler. Andolsun ki siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Onlar o Rahman olan Allah’a çocuk iddia ettiler diye, bu sözden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecekti. Halbuki Rahman olan Allah’a çocuk isnat etmek aslâ yakışmaz.” (Meryem, 19/88-92)

    “Allah benim de Rabb’imdir, sizin de Rabb’inizdir. Artık ona kulluk edin, bu doğru yoldur.” (Zuhruf, /64)

    “‘Allah, Meryemoğlu Mesih’tir.’ diyenler gerçekten kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih onlara demişti ki: Ey İsrâiloğulları, benim de Rabb’im sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılar. Varacağı yer ateştir, zâlimlerin yardımcıları yoktur.” (Mâide, 5/72)

    “Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitap verdi ve beni peygamber yaptı.” (Meryem, 19/30)

    “Andolsun ki: ‘Allah üç ilâhtan üçüncüsüdür.’ diyenler kâfir olmuşlardır. Oysa bir tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer bu dediklerinden vazgeçmezlerse elbette onlardan inkâr edenlere çok acıklı bir azap dokunacaktır.” (Mâide, 5/73)

    “Meryem oğlu Mesih ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Annesi de sıddîka (çok doğru) bir kadındı. Her ikisi de yemek yerlerdi.” (Mâide, 5/75)

    “Ey Ehl-i kitap! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah’ın peygamberidir. Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir. Ve O’ndan bir ruhtur...” (Nisâ, 4/171)

    Kendisinin yaratmasıyla meydana gelen bir ruhtur. O’nun “Kün” emri ile bir mucize olarak vücuda getirdiği için kendisine bir şeref olmak üzere “Kelimetullah” denilmiştir. Bu ruhun Allah Teâlâ’ya izafe edilmesi şerefini yükseltmek içindir. Allah Teâlâ onunla birçok ölü kalplere hayat vermiştir. Şu halde;

    “... Allah’a ve peygamberlerine inanın. (Allah) üçtür demeyin. Sizin için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin. Şüphesiz ki Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/171)

    İsa Aleyhisselâm kendisine insan olmanın dışında bir sıfat yakıştırmak isteyenlere kul olduğunu hatırlatmak ihtiyacı duymuş ve:

    “Ben ancak Allah’ın kuluyum.” (Meryem, 19/30) buyurmuştur. Muhataplarına: “Beni ilâh edinin.” dememiş, bilakis: “Şüphesiz ki Allah benim de Rabb’im, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin. İşte doğru yol budur.” (Meryem, 19/36) diye nasihatte bulunmuştur.

    Allah Teâlâ, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize hitap ederek bir âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

    “De ki: Rahman’ın çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki elbette ben olurdum. Göklerin ve yerin Rabbi, arşın da Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıkları noksan sıfatlardan münezzehtir. Bırak onları! Kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynayıp dursunlar.” (Zuhruf, 43/81-83)

    Allah Teâlâ bir âyet-i kerimesinde Zât-ı akdes’ine kullarından bir parça isnad edenler hakkında şöyle buyurmaktadır:

    “Kullarından bir kısmı, O’nun bir cüz’ü kıldılar. İnsan gerçekten apaçık bir nankördür.” (Zuhruf, 43/15)

    Kur’an-ı kerim’de Allah Teâlâ’nın çocuğu olmaktan münezzeh olduğuna dair beyanlar sık sık ifade buyurulmaktadır:

    “Allah çocuk edindi dediler. Hâşâ! O yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” (Bakara, 2/116)

    Allah Teâlâ’nın çocuk edindiğini söylemek, O’nun insanlara benzediğini söylemek manasına gelir. O halde hiçbir şeyin kendisine benzemediği Zât-ı Zülcelalin çocuk edinmesi aslâ düşünülemez. O, başlangıcı ve sonu bulunmayan yegâne yaratıcıdır.

    “Elinizde O’nun çocuk edindiğine dair hiçbir delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz? De ki: Allah’a karşı yalan uyduranlar aslâ iflâh olmazlar.” (Yunus, 10/68)

    “Bak! Nasıl da Allah’a yalan yere iftira ediyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter!” (Nisâ, 4/50)

    “O hiçbir çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, mukadderatını tayin etmiştir.” (Furkan, 25/2)

    “Yahudiiler: ‘Üzeyir Allah’ın oğludur.’ dediler. Hristiyanlar da: ‘Mesih (İsa) Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek geveledikleri sözlerdir. Allah onları kahretsin! Nasıl da uyduruyorlar?” (Tevbe, 9/30)

    Teslis inancı, Hristiyanlığın kaynağından gelen bir inanç değildir. Tahriften kaynaklanan bâtıl inancıdır.

    İsa Aleyhisselâm’dan sonra ilk yazılan Markos incilidir. Bu İncil'de İsa Aleyhisselâm’a “Sen Mesih’sin.” (8/29) denilirken, Luka’da “Sen Tanrının Mesihisin.” (9/20) geçmekte, Matta’da ise “Tanrının oğlu Mesih’sin.” (16/16) ibaresi yazmaktadır. Halbuki Matta ve Luka birçok alıntıyı Markos’tan yapmıştır. Yuhanna ve Pavlusun mektuplarında da teslis inancı mevcuttur. Hristiyanlığa bugünkü teslis inancını sokan ve Hazret-i İsa’ya uluhiyet isnad eden fikirlerin babası Pavlus’tur.

    Bugün Hristiyanların ilahi kitap olarak sahip çıktıkları İncil’in yaklaşık yarısı Yahudii dönmesi Pavlus’un mektuplarından meydana gelmiştir.

    “Yahudii dönmesi Pavlus Romalı bir hahamdı ve Hristiyan olmadan önce birçok Hristiyana zulmetmişti. Hristiyan olduktan sonra kiliseye yazdığı mektuplar İncil’in 27 kitabının hemen hemen yarısını oluşturuyordu. ‘Tanrının oğlu’ ve ‘haç’ Pavlus’un öğretilerinin temelini oluşturuyordu.” (Us News and World Report, 20 Nisan 1992, sf. 70)

    Hristiyanlıktan dönme eski bir pastörün (papazın) dediği gibi “Pavlus’un cin fikirli mektupları iftiracılık, dedikoduculuk, kıskançlık, ispiyonculuk, casusluk öğretir.” Özellikle bu mektuplar birçok zıtlık ve takiyyecilikle doludur.

    “Hristiyanlığa üçlemeyi sokan Aziz Pavlus, asıl adı Saul olan Tarsuslu bir Yahudiidir. Aziz Pavlus, ‘İsa bana inerek üçlemeyi öğretti’ diyerek ortaya çıkmadan önce de Kudüs’te Kabbala öğretimi yapmaktaydı.” (The Concised Atlas of the Bible, sf. 124)

    “Kilise Anadolu’ya yayıldıkça İsa Mesih ‘Tanrının oğlu’ olarak geçmeye başladı ki, bu Pavlus’un mektuplarının başlıca konusuydu.” (a.g.e, sf 70)
  • Bütün Allah dostları gibi Muhammed Mâsûm Hazretleri de namaza ayrı bir ehemmiyet verirdi. Namazın ilk tekbirini imamla birlikte almayı, binlerce keşif ve kerâmete tercih ederdi. Namazı huşû ve huzurla edâ etmeyi, mânevî tecellîlerden daha kıymetli görürdü.[1] Bu sebeple birçok mektubunda namazın fazîletlerinden bahsetmiş ve onu hakkıyla edâ etmeyi tavsiye etmiştir. Bunlardan birinde şöyle buyurur:
    “Namaz, kulu Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran en mühim ibadetlerin başında gelir. Namaz, sonsuz kudret sahibi Cenâb-ı Hak’tan bir nişan taşır. Namazdaki yakınlığı, başka bir yerde bulmak mümkün değildir. [Zira âyet-i kerîmede; «...Secde et ve yaklaş!» (el-Alâk, 19) buyrulmaktadır.]

    Namazda, kul ile Allah Teâlâ arasındaki perdeler kalkar. Bunun için namaza «mü’minin mîrâcı» buyrulmuştur. Kişi namazı ne kadar huşû ile kılarsa, mîrâcı o kadar kâmil olur. Bu da, namaz kılarken Sünnet-i Seniyye’ye ne kadar riâyet edildiğine bağlıdır…

    NAMAZ ŞEKİLDEN İBARET DEĞİLDİR

    Namaz, sadece bildiğimiz şekillerden ibâret değildir. Namazın gayb âleminde bir hakîkati vardır ki, bütün hakîkatlerin üstündedir…”[2]

    Muhammed Mâsûm Hazretleri evlâtlarını dâimâ zikre teşvik eder ve şöyle buyururdu:

    “Kul, Hak Teâlâ’yı zikredince Cenâb-ı Hak da kulunu zikreder. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: «Siz Ben’i zikredin ki Ben de sizi anayım!..» (el-Bakara, 152) Kul zikre devam ettikçe Cenâb-ı Hak da onu anmaya devam eder. Hakîkî sahip ve Mevlâmızın devamlı kulunu zikretmesinden ve böylece kulun da devamlı ilâhî feyizlere nâil olmasından daha büyük bir saâdet mi vardır?!”[3]

    DİPNOTLAR

    [1] Muhammed Ma‘sûm, Mektûbât, I, 119, no: 156.

    [2] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, I, 167, no: 230.

    [3] Muhammed Ma‘sûm, a.g.e, III, 84, no: 145.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları
  • 160 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Amerikalı bir öykü yazarının kısacık 17 öyküden oluşan kitabı..
    Yazarın hayatı anlattığı öykülerden çok daha ilginç geldi bana..
    Lise terk ve evleniyor iki çocuk babası olmayı yaşarken yazarlık idealinden vazgeçmeden kendisi ve ailesinin geçimini sağlamak için hademelik ,benzincilik gibi işlerde çalışarak bir üniversitede edebiyat profesörlüğüne kadar yükseliyor.

    Gelelim öykülere,mümkün mertebe evrensel bir insan gibi sadece ilkel duygularıma inmeye çalışarak anlatılan öykülere bakmaya çalıştım ama Türkiye’de yaşadığım ve bir doğulu olduğum gerçeği iliklerime nasıl işlediyse artık biraz tuhaf bularak yargılamıcam yargılamıcam diye kendimi tembihleyerek,bu adamlarda insan anlamaya çalış diyerek öyküleri boyunca düşündüm.İlişkiler konusundaki bazı cümleler kamçı gibi beynimde şırankk!! etti yalan yok,etkilendim.

    Öykülerdeki kadın ve erkeklerin hayatla aralarında nesnelerle kurdukları bağ içerisinde içki ve türevleri başrolde bir kere..

    Öykülerdeki sıradan insanların büyük bir çoğunluğu ,hayatlarının dönemecinde olduklarını hissettikleri anlarda bile önemli olabilecek tüm kararları ve en samimi hallerini kanlarına büyük ölçüde alkol karıştıktan sonra alıyor ve hissediyorlar.Bu hayata ayık kalmayarak meydan okuyorlar sanki.


    Varolan halleriyle alkol almadanki duygu ve hisleri onlara yetmiyor bana öyle geldi..
    Birayı sudan daha fazla tüketiyor öykü kahramanları mesela..
    Arkadaşları ile yaptıkları yemek aktivitelerinde buzlu limonlu cinler, tonikler ,sulandırılarak içilen viskiler şövalyenin zırhı ve kılıcı gibi hayatın getirdiklerine savunma araçları olarak ellerinde..

    Yazarın kendisi de başarı kazandıkça alkole giderek kendisi vermiş akciğer kanserinden de ölmüş.

    Şu bir gerçek ki insan,alkolden daha güçlü değil.Alkol ciddi miktarda hayatınıza girdiği anda isteseniz de istemeseniz de o alkolün elinizin bir parçası avucunuz içinde taşıdığınız, size güç verdiğini zannettiğiniz içinizi ısıtan bir güç görünümünde ciddi bir bağımlılık..Kim ne derse desin bu böyle.

    Aşk kavramının en yoğun ve keskin sorgulandığı ve kitaba da adını veren hikaye,’ Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz’ öyküsü.

    Bir kardiyolog ,arkadaşları ve karısı ile muhabbet amaçlı, akşam ve alkol fonlu yemek masası etrafında
    aşkın mutlak bişey olup olmadığını sorguladıkları saatler.

    Kardiyolog diyor ki;aşk ne bizim yaşadığımız ne de bir çok insanın yaşadığı şey gibi basit bir şey değil.Hadi itiraf edin birimizden birine bişi olduğunda geride kalan bir süre yas tutup sonra sokağa çıkıp yeniden aşık olup hayatına devam edecek diyor.

    Karısı ,’ şarhoş değilsen sarhoş gibi konuşma ‘diye tepki veriyor:)

    Kardiyolog devam ediyor ‘Bir gece bir vakaya çağrıldım,otoyolda sarhoş bir g*t ergen,70 lerinde karı koca çifti biçmiş.Ergen sedyede oracıkta ölmüş ama 70 lk ihtiyar çift yaşam için mücadele ediyor çoklu kırıklar,iç yaralanmalara rağmen.Kadın daha kötü durumda.Onlara bakar bakmaz anladım nörolog,ortopedist arkadaşlarımı çağırdım sabaha kadar vücutlarını toparlamaya çalıştık.Vücutlarında sadece delikler açıkta göz ve burun delikleri her yerleri sargılar içinde.İhtiyarlıkları yaşam mücadelerine yardım etmiyor.Adam karamsarlığa büründü sebebi ahı gidip vahı kalmış ihtiyar karısını o sargılar içerisinde başını çevirip göremediği için..
    İşte gerçek aşk bu,bizim yaşadığımız değil diyor.
    Etkileyiciydi

    Bir çok öyküyü okurken bu hikayenin anlatılmaya değer neresi olabilir ki diye fazlasıyla düşündüm.Çoğunlukla bir kitabı bitirdiğimde hatırlamak için aklımda kalan yazacak çok şey olur ama bu öykü kitabını okumayı bitirdikten sonra kitabın öykülerine bir kez daha göz atmak ihtiyacı hissettim..

    Yaşam felseleri o anda ne hissediyorlarsa onun gerektirdiğini düşündükleri şeyi yaparak yaşıyorlar.Kitabı değerlendirenler basit ama karmaşık ruh halleri diye değerlendirmişler ama ben diyorum ki Orhan Veli gibi ‘Düşünme arzu et sade,Bak böcekler de öyle yapıyor’ dedim.
    Akılları ,o an ne hissediyorsan kendini tatmin etmen o arzuyu yaşayarak ortadan kaldırman en akıllıca diyor son derece materyalist bir yaklaşım ben bu ölçüde arzularının esiri olmalarını yadırgadım kendi adıma.

    Mesela ‘Gittiğimizi Kadınlara Söyle ‘ başlıklı hikayede evlerinin arka bahçesinde gardenpicnik yapan iki aile var.Kocalar biraları devirip devirip biraz arabayla gezintiye çıkıyorlar bisiklet süren şortlu iki genç kızı gözlerine kestirip tavlamaya çalışıyorlar öykünün sonunda açıkça söylemese de kızlara tecavüz ediyorlar ve bir kaya ile kızları öldürüyorlar.Ne bu şimdi
    bir insan böyle mi hayatını çar çur ermeli evrim varsa bile hangi levelında takılı kaldın sen..
    Yani aslında kitabı okumak beni iyi duygularla baş başa bırakmadı ve korkunçluk seviyesine yükselebiliyor kaygım bazen, böyle gelişmemiş insan müsveddeleri ile aynı yeryüzünde yaşıyoruz.

    Şarkıcı Teoman ‘la bir röportaj yapmışlar diyor ki; ‘eskisi gibi insan içine karışamıyorum,yeniden aşık olamıyorum, arkadaş edinemiyorum sanırım yüreğim soğudu’ diyor.
    Ben de o derece olmasa bile benzer hisler yaşıyorum arada..

    Hülasaten; bu öykü kitabını okumamış olsam da aşk ın bir çok insanın yaşadığını zannettiği şey den çok daha derinliği olan asil bir duygu olduğunu biliyordum.

    Orta yaş okurlara bir şey kazandırmıcak bir okuma aktivitesi olacağı kanaatinde olduğunu nazikçe söyler ,
    İyi okumalar dilerim.