• 360 syf.
    ·2 günde·4/10
    Sinan Akyüz’ü ikinci okuyuşum. İlki İncir Kuşları’ydı ikincisi de Bir Evlilik Komedisi.
    İlki acıydı ikincisi tatlı. Ve ikisinin de tek ortak noktası tat vermemesiydi. Kitap bitti ve ben kendime şunu dedim açıp iki saatlik bir romantik komedi izleseydin iki gününü kaybetmez hatta bi şeyler kazanırdın dedim. Kitabı bir çok kere yarım bırakmaya niyetlendim ama huyum kusurusun illa sonuna kadar şans verenlerdenim. Bu ay üst üste öylesine sarsıcı kitaplar okudum ki okuyup da şöyle çakırkeyif olacağım bi’şey aradım ama ne umdum ne buldum. Bu ay başından beri ne mi okudum.
    Palto
    İkinci kez Alice Harikalar Diyarında
    Melekler ve Şeytanlar
    Kuyucaklı Yusuf
    Arada kendime gelmek için, Senden Önce Ben
    Ve nihayetinde Bir Evlilik Komedisi ...
    İçimdeki kasveti alsın derken hüsrana uğrattı beni.
    Genel olarak karakterler vur patlasın oynasın modundaydı. Yazar mi karakterlerin derinine inmedi karakterler mi sığdı karar veremedim doğrusu.
    Kitaptan aklımda kalan ağzı bozuk bir aile, yemeklerini için karısının dırdırını çeken bir baba ki bu baba zakkumun suyu delicesine emdiğini ve diğer ağaçların çatlamasına sebep olduğu bilgisine sahip ki bu bilgi sayesinde kitapta geçen iki derin (!) olayın birini çözüyor.
    Diğer olayı da okuyun ve siz çözün.
  • Fahrettin Paşa da (Altay) anılarında aynı konuya dokunuyor. Hadi onu da bir okuyun:
    “... 1937 yılında Ocak ayında İstanbul'a gelen Atatürk beni Park Otel'e çağırttı, gittiğimde kendisini sıkıntılı bir halde buldum, biraz da terli idi. İç salona geçtikten sonra balkona çıktı, sert rüzgârın karşısına göğsünüvermişti. Saçları rüzgârdan uçuşuyor ve o dalgın dalgın
    Marmara'yı seyrediyordu, mutlaka kafasını kurcalayan bir şey vardı. Uşütmesinden korktuğum için, 'Hava çok sert, soğuk alırsınız, içeri buyurun' dediğim vakit, gene o dalgın hali ile döndü ve bir masaya oturdu. Bir şeyler söyleyeceğini bekliyordum ki dudaklarından şu cümleler döküldü:
    Paşa, biliyor musun ki ben Cumhurbaşkanlığı'nı bırakıp Hatay'a çete reisi olacağım."
  • Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dışardan
    sarmaladığı günlerde
    bir zamandı
    heves ettim gölgemi enginde yatan
    o berrak sayfada gezindirsem diye
    ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
    Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
    genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
    halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
    demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
    vay ki gençtim
    ölümle paslanmış buldum sesimi.

    Hata yapmak
    fırsatını Adem’e veren sendin
    bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
    gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
    gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
    haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
    bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
    bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
    tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
    ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

    Çeşme var, kurnası murdar
    yazgım kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

    Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
    nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
    gözyaşı,çiğ tanesi, gizli dert veya verem
    ne fark eder demişim
    bilmeden farkı istemişim.
    Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
    arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
    Yola madem
    çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
    hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
    yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
    yola devam ederdim.

    Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
    gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
    onunla ben
    hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
    bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

    Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar
    ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
    hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
    bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
    kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
    eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
    alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
    ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
    doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
    ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
    gönendi dünya bundan istifade
    dünya bayındırladı:
    Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
    öte yakada bir benî adem
    her gün küsülü kaldık.

    Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
    artık bu yaşa erdirdin beni, anladım
    gençken almadın canımı, bilmedim
    demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
    çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
    çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
    insanın insana raptolduğu cevher.

    Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
    taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
    kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
    bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
    tütmesi gereken ocak nerde?

     

    İsmet Özel
  • Dizinde ağlasam biraz bu aksam

    Dünyaya geldim de ne buldum anne

    Varlığım eriyor nasıl anlatsam

    Bugün ta kalbimden vuruldum anne

    Vuruldum anne vuruldum anne

    Hayat yordu beni yoruldum anne

    Sevgiyle bekledim hep yollarını

    Özledim inan ki ak saçlarını

    Özledim özledim ben kucağını

    Hasretim inan ki sar kollarını

    Yoruldum anne yoruldum anne

    Hayat vurdu beni vuruldum anne

    Arif NAZIM
  • "Birdenbire kendimi o kadar yalnız buldum ki, oda kapısında herhangi bir tanıdık yüz görünseydi, sevinçten haykıracak ve beni buradan alıp götürmesi için yalvaracaktım."
  • 240 syf.
    Öncelikle kitaba yapılan eleştirilere saygı duymakla birlikte katılmıyorum.

    NİYE Mİ ?

    Kitabın adı; kadınlar güldür ma çiçektir, melektir, baş tacıdır değil ki! İçeriğinden farklı birşey beklemek yersiz.

    Kitap beni yer yer sinirlendirmekle birlikte midemi bulandırdı, yer yer de haklı buldum ve tebessüm ettim.
    Sinirlenmemin sebebi yazılan sözler değildi aslında , baş tacı ettiğimiz , ne kadar romantik adam dediğimiz, raflarımızda eserlerini bulundurduğumuz yazarlaraydı.
    Kimler vardı söyleyeyim ; Turgenyev, Hugo, Dumas, Zola, Çehov, Flaubert, Aristophanes...
    En ağır cümleleri sarf eden ve en sık göreceğiniz isim Jules Renard'tı neyin öfkesi böyle anlayamadım. Kadının adetinden, belden aşağısından vurmak, aklıyla dalga geçecek kadar ne yaşamış merak ettim doğrusu.

    Alıntıları yapılan yazarların eserleri ve eserdeki sayfa karşılıkları kitabın sonunda verilebilirdi. Yani dizin olsaydı fena olmazdı.

    Okunulabilir bir eser mi ? -Tabiki , farklı görüşlere açık olmak lazım , çok yönlü düşünmek için ve bu görüşlere karşı kendimizi savunmak adına kafamızda idealar oluşması için.

    Keyifli Okumalar,