• Öyleyse kim sevsin beni?
  • "Yememişsin." dedi hayal kırıklığıyla.
    "Neyi?" dedim, üsteleyerek.
    "Caanım tostunu, o kadar uğraştım, salçasını da Mehtap Teyzen'den almıştım, ev ya..."
    Sustu. Çay doldurdu bardaklarımıza, tabağı öönümden çekti. Sıcaklığı ile salçayı iyice içine çekip nemlenmiş tosttan fazla bi ısırık aldı. Sola çevirdi lokmayı, sağa, tekrar sola...
    Bir... İki... Üç...
    Balkona çıktı. Görmüyorum artık onu. Durduğu köşeden süpürgeyi çekmiş olmalı, arkasına sıkıştırdığım gazete elinde, balkonun en ucuna seriyor onu, üstüne de biber saksısına koyuyor, uçmasın. Ellerine bulaşan salçadan tiksinerek ekmeği doğruyor...
  • Teiresias, o ünü her yana yayılmış kahin Aonia şehirlerinden geçerken
    Soranlara birçok şeyler söyledi kusursuz ve doğru.
    İlk defa gövel gözlü Leiriope denedi
    Sözlerinin gerçek ve onun güvenilmeye değer olduğunu.
    Günün birinde Kephisos sularını döndüre döndüre onu kucakladı,
    Dalgadan kollarıyla sardı, dileğine erişti. Gebe kaldı o güzel
    Leiriope ve dünyaya geldiği anda nymphaların bile
    Gönül vereceği bir çocuk doğurdu, adını Narkissos koydu.
    Danışanlara, onun yetişkin bir yaşın uzun senelerine
    Erişip erişemeyeceğini soranlara geleceği söyleyen o falcı
    “Kendi kendiyle tanışmazsa” buyurdu. Boş sanıldı toyunun uzun zaman sözleri,
    Sonunda olaylar sevdasının, garipliği ve ölüşü
    Gösterdi doğru olduğunu dediklerinin.
    Çocuk olduğu kadar, Kephisos’un oğluna,
    Bir genç diye de bakılabilirdi on beşine bir yıl daha katan ona.
    Arzusunu kamçıladı nice kızların, nice delikanlıların;
    Çıkmadı ama içlerinden ona ulaşabilen ne bir oğlan ne bir kız.
    (Onun ince vücudunda yatan işte böyle bir gururdu.)
    Sürerken gördü onu ağlara ürkek geyikleri,
    Kendisine söz söylendi mi susmasını, hem de kendiliğinden söze başlamasını
    Bilmeyen, fakat sesleri aksettiren Ekho.
    Ses değildi Ekho o zamanlar, vücuttu; fakat konuşamazdı
    Başka türlü o geveze ve ağzı yine öyle:
    Söylenilenlerden geri yollardı sade
    Sözün bitiminde gelenleri kendi diliyle.
    Bunu yapan Iuno’ydu, o tam yakalayacağı sırada
    Ekseriya dağlarda Iuppiter’in altında yatan nymphaları,
    Kaçıncaya kadar onlar, oyalardı Ekho sonu gelmez sözlerle tanrıçayı;
    Saturnus’un kızı bunu anlayınca dedi: “Daha az yarasın işe”
    “Azalsın eski kudreti beni aldatan bu dilin”
    Dediğini de yaptı; o günden beri Ekho
    işittiklerini söyler, ve sözleri tekrar eder.
    Ekho görünce Narkissos’u bir ıssız kırda dolaşırken
    Arzu sardı göynünü, düştü gizlenerek izlerinin ardına;
    Bir çıranın ucuna sürülmüş yanıcı kükürt
    Beni getirilen alevi nasıl kaparsa
    Ekho da yaklaştıkça ona daha yakından yanıyordu aşkla.
    Kaç kere okşayıcı sözlerle ona sokulmak,
    Kaç kere yumuşak dileklerini ona sunmak istedi;
    Yaradılışı vermedi izin söze başlamaya,
    Bekleyebilirdi ancak sözleri ki onlara cevaplar yollayacak.
    Yoldaşlarının sadık sürüsünden ayrılmış genç çocuk
    Bağırdı tesadüfen: “Orda kim var?” “Var” diye cevap verdi yankı.
    Donakaldı, gözlerini gezdirdi Narkissos etrafa,
    Yüksek sesle dedi: “Gel buraya”; Ekho da söylenileni söyledi.
    Baktı Narkisssos ne gelen var ne giden “Niçin” dedi “kaçıyorsun benden?”
    Ekho da denilenleri yolladı geri ve bu böyle sürdü gitti.
    Aldanarak art arda söylenilen sözlerin görünüşüne dedi:
    “Burda buluşalım”; cevap veremezdi hiçbir çağrışa
    Bundan fazla istekle Ekho, bağırdı: “Buluşalım.”
    Kollarını boynuna dolamak arzusuyla, kendi sözleriyle
    Kendinden geçmiş, çıkıyordu koşa koşa girdiği ormandan.
    Narkissos bir yandan kaçıyor, bir yandan “Elini çek boynumdan.”
    “Ölmek yeğdir” diye bağırıyordu “olacaksa senin her şeyim”.
    Ekho başka bir şey söylemedi: “Senin her şeyim”.
    Kaçtı, ormanlarda saklandı, örttü kızaran yüzünü
    Yapraklarla; o günden beri yaşar ıssız mağaralarda.
    Kök saldı her şeye rağmen sevgisi yüreğinde, reddedilmesinin üzüntüsüyle
    Büyüdükçe büyüdü, zavallı vücudunu dinmeyen kaygılar inceltti,
    Kuruttu derisini zayıflık, uçtu gitti göklere
    Eğer ondan ayrılabilirsen seninle gidecektir.
    Çekemiyordu onu ne ekmek ne uyku kaygusu ordan.
    Bakıyordu aldatan hayale doymaz bir bakışla, uzanmış sık çayırlığa
    Gözleriyle kendini yiyordu. Ayrıldı ordan bir ara,
    Diz çökerek uzattı kollarını ormanlara:
    “Var mıdır?” dedi “ey ormanlar daha yaman aşka tutulmuş bir başka seven?
    Bilirsiniz, çünkü siz saklanacak uygun bir köşeydiniz aşıklara.

    Var mıdır? Geçti madem bir sürü asırları hayatınızın,
    Ebediyet boyunca böyle eriyip giden biri geliyor mu aklınıza?
    Seviyorum, sevdiğimi de görüyorum; fakat erişemiyorum gördüğüme, sevdiğime.
    Sevenin kapıldığı hayal ne kadar aldatıcı? Bizi ayıran,
    Ne koca deniz, ne bir yol, ne kapıları kilitli surlar;
    Bu kadar acı çekmem için aramızda sade bir avuç su var.
    O da kucaklanmak istiyor, ne vakit dudaklarımı öpmek için uzatsam
    O da ağzını bana yaklaştırmaya çalışıyor.
    İnsana tutulur gibi gelir, o kadar küçük ki engel olan aşkımıza.
    Kim olursan ol, buraya gel sade. Eşsiz çocuk bana niçin oyun ediyorsun?
    Ben seni aradım mı nereye gidiyorsun? Kaçtığın yüzüm değil, ne de yaşım.
    Çünkü benden nymphalar bile hoşlanırlar. Bilmediğim bir ümidi vaat ediyorsun
    Dost yüzünle. Uzatınca kollarımı sen de bana uzatıyor; gülünce ben, gülüyorsun.
    Gözyaşlarını görüyorum ağladıkça; kırpınca ben, gözlerini kırpıyorsun.
    Anlıyorum güzel ağzının oynamasından, kulaklarıma erişmeyen sözler söylüyorsun.
    Anlıyorum, o benim, aldatmıyor beni artık hayalim.
    Tutuşturan da ben, yanan da. Kendime olan sevgimle yanıyorum.
    Ne yapayım? İsteneyim mi? İsteyeyim mı? İsteyecek ne kaldı artık?
    Beni yoksul ediyor varlığım; arzuladığım benimle.
    Ayrılabilsem vücudumdan; garip bir dilek seven için ama,
    Sevdiğim uzak olsa keşke. Kemirsin artık gücümü acı,
    Ve geldi son günleri ömrümün, göçüyorum hayatımın baharında.
    Ölüm gelmeyecek bana ağır dinecekse acılarım.
    Vücudunun özü kuvveti. Bir ses, bir avuç kemikti ondan arta kalan;
    Söylerler sonradan kemiklerinin taşlaştığını, ses kaldığını.
    O günden beri ormanlarda gizlenir, görünmez artık dağlarda;
    Onu herkes işitir, yaşayan sade bir ses var onda.
    Başından savdı nymphaları, dalgalardan ve dağlardan doğanları da;
    Başından savdı delikanlıları da. Yalvarır günün birinde
    Hor gördüklerinden biri kaldırarak ellerini göğe
    “Bırak sevsin bizim gibi, bizim gibi sevdiğine erişemesin.”
    Bu haklı dileği yerine getirdi Ramnus’lu.
    Berrak bir pınar vardı, dalgalarında gümüşler oynaşır,
    Ona ulaşan ne bir çoban, ne otlayan bir keçi, ne bir sürü,
    Ne vahşi bir hayvan, ne ağaçtan düşen bir dal;
    Tek bir kuş bile yoktu onun sükûnunu bozan.
    Çevresinde en yakın suyla beslenir bir çayır,
    Ve oranın güneş ışığıyla ısınmasına engel olan orman.
    Pınar ve yerin güzelliği çeker onu kendine,
    Uzanır Narkissos av yorgunluğu ve sıcağın verdiği ağırlıkla yere.
    Gidermek istersen susuzluğunu, artıyordu bir yandan susuzluğu;
    İçtikçe suya vuran güzelliğine hayran,
    Seviyordu tensiz bir hayali, vücut sanıyordu sulardakini.
    Donakaldı Paros mermerinden bir heykele benzeyen o aynı yüzle
    Kımıldamaksızın, bakıyordu kendine kendi şaşkın şaşkın.
    Bakıyordu önünde duran ve bir çift yıldızı andıran gözlerine,
    Bacchus’a, Apollon’a yaraşır saçlarına,
    Tüysüz yanaklarına, fildişinden boynuna,
    Parlak, kardan bir beyazla karışan rengine, alımına ağzının,
    Bakıyordu hayran hayran topuna, kendine bu görülmezlik güzelliği sunanların.
    Bilmeden kendini arzuluyor, severken onu kendini seviyor,
    İsterken kendini istiyordu, içini yakan ateşi tutuşturan da kendiydi.
    Kaç kere faydasız öpücükler sundu aldatan pınara.
    Suların ortasında gördüğü boynuna kollarını dolamak arzusuyla
    Ellerini kaç kere daldırdı, boşa kavuştu kolları sularda.
    Neyi gördüğünü bilmiyor, fakat yanıyordu onunla,
    Gözlerini aldatan hayal onu coşturuyordu.
    Ey saf çocuk, neden bir kaçan hayal peşindesin?
    Yok hiçbir yerde dilediğin; sen hele bir dön bak nasıl kaybolacak.
    Gördüğün o, gölgesi suya vuran şeklin aksidir.
    Onun olan hiçbir şeyi yok; seninle geldi, seninle kaldı,
    Sevdiğim daha ömürlü olsun dilerim.
    Ve şimdi can verelim ikimiz bir solukta”.
    Dedi, kendinden geçmiş, aynı yere seyre döndü.
    Dalgalandı sular yaşlarla, geri gelen hayal
    Karardı gölün oynamasıyla. Görünce gittiğini uzaklara
    Bağırdı: “Nereye gidiyorsun? Bırakma beni.” Taş yürekli, seveni
    Yalnız koma. “Madem bırakmıyorsun dokunmama, hiç olmazsa
    Doya doya bakayım, yiyecek bulayım sürüp giderken sonu acı çılgınlığım
    Dertlenerekten gömleğini baştan aşağı yırttı,
    Çıplak göğsüne vurdu mermer yumruklarıyla.
    Döğdüğü göğsü bezendi gül kırmızıyla,
    Nasıl erguvan rengi alır renk taneleri olmamış bir salkımın,
    Ve bir yanı beyazken bir yanı kızaran elmaların.
    Görünce suya dönen onları dalgalarda,
    Daha fazla duramadı; zayıf bir ateşle nasıl erirse sarı balmumu,
    Ve ısınır da sabah yağan kırağı güneş ışığıyla nasıl yok olursa.
    Aşkla incelen o da gizli bir ateşle için için eridi ve yok oldu gitti.
    Kalmadı artık ne kırmızıya çalan beyaz teni, ne diriliği, ne kuvveti.
    Ne göz alan onlar, ne de Ekho’nun vaktiyle sevdiği vücut.
    Her ne kadar küskün ve geçenleri hatırlıyorsa da acıdı gene ona;
    Zavallı çocuk “Ah” diye bağırdıkça her defasında
    Çınlayan sesiyle tekrar ediyordu “Ah”.
    Elleriyle o kollarını yumruklarken çıkan sesleri geri yolluyordu Ekho.
    Şunlar oldu son sözleri gözlerini ayırmadan sulara bakan Narkissos’un:
    “Ey boş yere sevdiğim çocuk”; yer tekrar iletti dediklerini.
    “Elveda” deyince o, bağırdı Ekho: “Elveda”.
    Yorgun başını dayadı sık çayırlığa,
    Ölüm kapadı efendilerinin güzelliğine hayran gözlerini.
    Hala bakıyordu kendine, yeraltına göçtükten sonra bile;
    Bakıyordu Styks sularına. Döğündüler bacıları Naıas’lar
    Kesik saçlarını yanı başına koydular; döğündüler Dryas’lar
    Ekho da katıldı onlara, tam sedyeyi, odun yığınını, titreyen meş’aleleri
    Hazırladılar, vücut yoktu hiçbir yerde, yerinde sarı göbeğini
    Beyaz yaprakların kucakladığı bir çiçek buldular.
    Ovidius
    Çeviren: Can Yücel
  • Size sevgiye inanmayan bir adama ilişkin çok eski bir öykü anlatmak istiyorum. Bu adam sizin, benim gibi sıradan bir insanmış. Onu alışılmadık kılan düşünme biçimiymiş. Sevginin olmadığına inanırmış. Sevgi arayışında pek çok deneyim yaşamış elbette,çevresindeki insanları gözlemlemiş. Yaşamının büyük bir bölümü sevgi arayışıyla geçip gitmiş. Eriştiği yegane sonuç ise sevgi diye bir şeyin olmadığı olmuş.Adam nereye gitse sevginin insanların zayıf zihninin dizginlerini ele geçirmek için şairlerle dinlerin uydurduğu bir masal olduğunu anlatırmış. Sevginin gerçek olmadığını, bu nedenle insanın ne kadar ararsa arasın sevgi filan bulamayacağını söy-lermiş. Bu adam çok zeki, inandırıcı biriymiş. Bir yığın kitap okuyup en iyi üniversitelere gitmiş. Saygı duyulan bir öğrenci olmuş. Karşısına çıkıp konuşamayacağı hiçbir topluluk yokmuş, çok güçlüymüş mantığı. Öne sürdüğü, sevginin bir uyuşturucu olduğuymuş. Bu uyuşturucu sizi çok yükseklere çıkarabilirmiş gerçi ama güçlü bir de ihtiyaç yaratırmış. Sevgi bağımlısı olabilirsiniz, dermiş adam, peki günlük dozunuzu alamadığında ne olacak? Tıpkı uyuşturucuda olduğu gibi sevgide de her gün almanız gereken bir doz vardır. Adam, birbirlerini sevenler arasındaki çoğu ilişkinin bir uyuşturucu bağımlısıyla ona uyuşturucu sağlayan arasındaki ilişkiye benzediğini söylermiş. İki kişiden sevgiye daha fazla gereksineni uyuşturucu bağımlısının, diğeri de ona uyuşturucuyu satanın yerine geçiyormuş. Sevgiye daha az gereksinen ilişkinin dizginlerini tutanmış. Bu işleyişi böylesine açıkça görebilmemizin nedeni her ilişkide birinin çok sevmesi, diğerinin ise o kadar sevmeyip yüreğini kendisine verenden yararlanmasıymış. Birbirlerini nasıl yönlendirdiklerini, etki ve tepkilerini görebilir-mişsiniz. Satıcı ve uyuşturucu bağımlısı gibilermiş canım işte.Uyuşturucu bağımlısı, bağımlılığı daha fazla olan, bir sonraki dozunu alamayacağının dinmek bilmeyen korkusuyla yaşarmış. "Beni terk ederse ne yaparım?" diye düşünürmüş. Korku bağımlıyı son derece sahiplenici kılarmış. "O benim!" Bağımlılık, kaybetme korkusu nedeniyle kıskançlığa, talep karlığa dönüşürmüş. Uyuşturucuyu elinde bulunduran satıcı, bağımlı olanı dozları bol tutup azaltarak, bazen de hiç vermeyerek parmağında oynatırmış. Sevgiye daha çok gereksinen bütünüyle teslim olur, terk edilmenin önüne geçmek için elinden geleni yaparmış.Adam karşısına çıkan herkese sevginin neden var olmadığını anlatırmış. "İnsanların 'sevgi' dediği, denetim üzerine kurulu bir korku ilişkisinden başka şey değildir. Saygı nerede? Olduğunu iddia ettikleri sevgi nerede? Sevgi diye bir şey yok. Genç çiftler Tanrı, aileleri ve dostları önünde birbirlerine bir yığın söz veriyor. Sonsuza kadar birlikte yaşama, iyi zamanda kötü zamanda birbirlerinin yanında olma, birbirlerini sevip sayma ve böylece uzayıp giden sözler bunlar. İşin şaşırtıcı yanı verdikleri sözlere inanmaları. Ama evlendikten bir hafta, bir ay ya da birkaç ay sonra bu sözlerin hiçbirinin tutulmadığını görebilirsiniz. "Bütün göreceğiniz, kimin kimi yöneteceğinin ortaya çıkacağı bir güç savaşıdır. Kim uyuşturucu satıcısı, kim bağımlı olacaktır? Birkaç ay içinde birbirlerine göstermeye söz verdikleri saygı uçup gider. İçerlemeler, duygusal zehir biriktikçe birikir, sevgiyi nerede yitirdiklerini bilemez olana dek birbirlerini yaralar dururlar. Yalnızlıktan, başkalarının ne diyeceğinden, yargılarından olduğu kadar kendi görüş ve hükümlerinden de korktukları için bir arada kalırlar. Peki ya sevgi nerededir?" Adam, bunca yıldır birlikte olmaktan ötürü gurur duyan otuz, kırk, elli yıllık çiftler gördüğünü iddia edermiş. Ama sıra ilişkilerinden söz etmeye geldiğinde söyledikleri, "Evlilik hakkımızdan gelemedi" olurmuş. Bunun da anlamı birinin diğerine boyun eğmiş olması, boyun eğenin mücadeleden vazgeçip acıya dayanmaya karar vermesiymiş. İradesi daha güçlü, ihtiyacı daha az olan savaşı kazanırmış. Peki ya adına sevgi dedikleri ateş? O nerede kalmış? Birbirlerine sahip oldukları mallar gibi davranırlar-mış. "O bana ait." Adam konuştukça konuşur, sevgiye inanmama nedenlerini sayıp dökermiş. "Ben bütün bu yollardan geçtim. Artık hiç kimseye sevgi adına beni parmağında oynatma, yaşamımı denetleme izni vermeyeceğim." Sıraladığı gerekçeler hayli akla yatkın-mış, söyledikleriyle pek çok kişiyi inandırmış: Sevgi diye bir şey yoktur. Günün birinde parkta dolaşırken bir sıraya oturmuş ağlayan bir kadın görmüş. Merakı uyanmış. Yanına oturmuş, yardım edip edemeyeceğini, neden ağladığını sormuş. Kadın sevgi olmadığı için ağladığını söylediğinde ne kadar şaşırdığını gözünüzün önüne getirebilirsiniz. "Çok şaşırtıcı!" demiş, "Sevginin olmadığına inanan bir kadın!" Elbette kadını daha yakından tanımak istemiş. "Neden sevginin olmadığını söylüyorsun?" diye sormuş. "Uzun bir öykü" diye yanıtlamış kadın. "Evlendiğimde çok gençtim. Sevgi ve yaşamımı o adamla geçireceğim yanılsaması ile doluydu içim. Birbirimize bağlılık, saygı, onur sözleri verip bir aile kurduk. Ama kısa zaman sonra her şey değişti. Ben kendini çocukları ve evine adayan kadın oldum. Kocam işinde yükselmeyi, basanlarını sürdürdü. Evin dışında yarattığı imge onun için ailemizden daha önemliydi. O bana, ben ona duyduğumuz saygıyı yitirdik. Birbirimizi yaralamaya başladık. Bir an geldi, onu sevmediğimi, onun da beni sevmediğini keşfettim. "Ama çocukların bir babaya ihtiyacı vardı. Bu da benim kalıp onu desteklemek için elimden geleni yapmamın gerekçesi oldu. Çocuklar büyüyüp evden ayrıldı artık, ilişkiyi sürdürmek için bir bahanem kalmadı. Aramızda ne sevgi var, ne incelik. Başka birisini bulsam bile aynı şey olacağını biliyorum. Çünkü ne sevgi diye bir şey var ne de olmayan bir şeyi aramanın anlamı. Onun için ağlıyorum."Onu çok iyi anlayan adam kadına sarılmış. "Haklısın, demiş, sevgi diye bir şey yok. Sevgi arıyoruz, yüreğimizi açıyor, yaralanabilir hale geliyoruz. Ama bütün bulduğumuz bencillik oluyor. İncindiğimize inanmasak bile yaralıyor bu bizi. Kaç ilişki kurduğumuzun önemi yok. Aynı şey durmadan yineleniyor. Ortak noktaları çökmüş. Birbirlerinin en yakın dostları haline gelmişler. Çok güzel bir ilişkileri olmuş. Birbirlerini saymış, hiçbir zaman küçük düşürmemişler. Birlikte attıkları her adım onları mutlu etmiş. Ne kıskançlık varmış aralarında, ne diğerini yönetme isteği, sahiplenme. İlişkileri geliştikçe gelişmiş. Birlikte olmayı seviyorlarmış. Çünkü birlikte olduklarında çok eğlenirlermiş. Birlikte olmadıklarındaysa birbirlerini .özlerlermiş. Şehir dışına çıktığı bir gün adamın aklında tuhaf bir düşünce belirmiş. "Belki de", diye geçirmiş içinden, "ona karşı hissetti ğim sevgidir. Ama şimdiye kadar hissettiklerimden o kadar farklı ki. Şairlerin olduğunu söylediği şey değil bu, dinin dediği de değil, çünkü ondan sorumlu değilim. Hiçbir şey almıyorum ondan. Beni kollamasına gereksinmiyorum. Sorunlarımdan ötürü onu suçlamıyorum, dramlarımı ona aktarmıyorum. Birlikte çok güzel vakit geçiriyor,birbirimizin varlığından zevk alıyoruz. Onun düşünme, hissetme biçimine saygı duyuyorum. Beni utandırmıyor,canımı sıkmıyor. Başkalarıyla birlikte olduğunda kıskanmıyorum. Başarılarına gıpta etmiyorum. Belki de sevgi vardır, ama bu herkesin sevgi olduğunu sandığı şey değil." Dönüp kadına tuhaf düşüncesini açacağı zamanı iple çekmiş. Konuşmaya başladığında kadın sözünü kesip, "Neden söz ettiğini biliyorum", demiş. "Aynı düşünce uzun zamandır benim de aklımda. Ama sevgiye inanmadığını bildiğim için seninle paylaşmak istemedim. Sevgi belki de vardır, ama bu bizim sevgi sandığımız şey değil." Sevgili olmaya, birlikte yaşamaya karar vermişler. Şaşırtıcı bir şey olmuş, aralarında hiçbir şey değişmemiş. Birbirlerini saymaya, desteklemeye devam etmişler. Sevgileri büyüdükçe büyümüş. Öyle mutlularmış ki yaptıkları en küçük şey bile yüreklerini sevginin müziğiyle dolduruyormuş. Adamın sevgiyle dolup taşan yüreği bir akşam bir mucize gerçekleştirmiş. Yıldızları seyrederken aralarında en güzel olanı bulmuş. Sevgisinin büyüklüğüyle bu yıldız gökten yeryüzüne, ellerinin arasına kaymış. Sonra bir mucize daha olmuş ve adamın ruhu bu yıldızla birleşmiş. Mutluluğu çok derinmiş, kadına gidip sevgisini kanıtlamak için yıldızı eline vermeye can atmış. Yıldızı avuçlarına bıraktığı an kadının yüreğinden kuşku gelip geçmiş. Aşırıymış bu sevgi. İşte o an yıldız ellerinden düşüp binlerce küçük parçaya ayrılmış. Bugün sevginin olmadığına yeminler ederek dolaşıp duran yaşlı bir adam vardır. Bir de bir zamanlar ellerinde tutup bir kuşku anında yitirdiği cennet için gözyaşı döken güzel, yaşlı bir kadın. Sevgiye inanmayan adamın öyküsüdür bu. Yanlış kimindi? Hatanın ne olduğunu bilmek ister misiniz? Adamın yanlışı mutluluğunu kadına verebileceğini düşünmekti. Yıldız onun mutluluğuydu, yaptığı hata ise mutluluğunu kadının ellerine vermesi. Mutluluk asla dışımızdan gelmez. Adamın mutluluğunun kaynağı içinden gelen sevgiydi. Kadının mutluluğunun kaynağı da kendi içinden gelen sevgiydi. Ama adam kadını mutluluğundan sorumlu kıldığı an kadın yıldızı parçaladı, çünkü onun mutluluğunun sorumlusu olamazdı. Kadın adamı ne kadar severse sevsin onu hiçbir zaman mutlu edemezdi, çünkü içinden geçenleri asla bilemezdi. Düşlerini bilmediği için beklentilerini de bilemezdi. Mutluluğunuzu alıp başka birisinin ellerine bırakacak olursanız er geç kıracaktır. Mutluluğunuzu başka birisine verirseniz alıp götürebilir. Çünkü mutluluk yalnızca sizin içinizden gelebilir ve sevginizin sonucudur. Mutluluğunuzdan siz sorumlusunuz. Başka birisini hiçbir zaman kendi mutluluğumuzdan sorumlu kılamayız. Ama evlenirken ilk yaptığımız yüzükleri birbirimizin parmağına takmaktır. Onun sizi, sizin onu mutlu kılacağınız beklentisiyle yıldızlarımızı birbirimizin eline veririz. Birisini ne kadar çok severseniz sevin onun olmasını istediği kişi olmayacaksınız. Bu, daha başlangıçta çoğumuzun düştüğü bir yanlış. Mutluluğumuzu eşimize dayandırıyoruz, ilişki de bu şekilde tıkanıp kalıyor. Tutamayacağımız sözler veriyor, kendimizi başarısızlığa mahkum ediyoruz.