• 64 syf.
    ·1 günde·7/10
    Amok Koşucusu |3+/5|
    Stefan Zweig’ın en çok okunan hikayelerinden birisi sanırım bu kitaptır. İnternette hakkında yazılanlara bakmak için göz attığımda, elli sekiz farklı yayınevinden çıktığını gördüm kitabın. Bilmiyorum, ben elli sekizinci yayınevi olsam geriye bakıp benden önce bu kitabı yayınlamış insanları görüp, başka kitaplar yayınlamaya doğru yönelirdim.
    Kitabımız bir doktorun bir hastayla olan ilişkisinin sürecini anlatıyor. Kadının yardım talebini reddeden doktorun, hikaye boyunca farklı düşüncelere doğru yol almasını, zihninin kara suları altında bir sağa bir sola sürüklenmesine tanık oluyoruz. Eğer kendimi hikayeyi anlatmaya çok kaptırırsam altmış sayfa olan bu hikayeyi kazayla tamamen anlatmış olmaktan çekiniyorum.
    Kızıl kitabı için, Zweig hikayelerinin en temel ve saf hallerinden biri demiştim. Amok Koşucusu da bu konuda Kızıl’dan sonra gelen kitap oldu benim için. O yüzden bu kitabın en çok okunan Zweig hikayelerinden biri olması sevindirici. Yazarın diğer kitaplarında ne bulabileceğinizi size sezdiren bir yapısı var, bence.
    Hikayeyi ana karakterimiz anlattığı için diğer Zweig hikayelerine kıyasla daha içten bir anlatım var. Zaten ilahi ve de gözlemci bakış açısında duygu durumları gayet iyi niteleyen ve hissettiren yazarın, hikayeyi kahramanın ağzından aktarması bu nitelemelerin ve hissettirmelerin kuvvetlenmesini sağlamış.
    Kitaba adını veren Amok Koşucusu durumunu ben açıklamayacağım. Eğer kitap hakkında başka bir yorum okumuşsanız zaten görmüşsünüzdür. Okumamışsanız da, bu da size bu kitabı okumak için bir neden değil de nedir. Şaka bir yana, Amok Koşucusu durumu, sizi kitap bittikten sonra düşünmeye iten bir şey. Kitaptaki durumun uç bir nokta olduğunu biliyor olsanız da aslında herkesin bir noktada amoka koştuğunu çünkü amokta indirim olduğunu… çok da spoiler vermek istemediğim için ciddi ciddi yazasım gelmedi.
    Gün gelir de tüm Zweig hikayelerini okursam sübjektif bir okuma sırası çıkarmayı düşünüyorum. Tabi ki yazılış tarihlerine göre olan sıradan daha iyi bir sıra olmayacaktır ama böyle bir hedefim var. Amok Koşucusu da sıradaki ilk kitaplardan biri olur diye düşünüyorum. Satranç’tan önce, Kızıl’dan sonra bir yerlerde.
    Hikaye beni diğer Zweig hikayeleri kadar etkilemedi. Lâkin bu durumun şahsi olduğunu düşünüyorum. Demek istediğim, kötü bulmadım ama etkilenmedim de. Bir espriyi, gülmeden takdir etmek gibi düşünebiliriz aslında. Birincil kişi anlatımın hikayeye katkısının ne derece etkili olduğunu açıkladıktan sonra hikayenin beni etkilememiş olması durumu kafanızı karıştırmasın diye belirtmek istedim. Muhtemelen bu kitabı Mecburiyet’ten sonra okuduğum için böyle oldu.
    Zweig kitaplarının yorumlarında genel olarak karakterlerden bahsetmediğimin farkındayım. Çünkü hikayelerde de karakterlerin yazar için de pek önemli olduğunu düşünmüyorum. Anlatılmak istenen mesajın ve duyguların kullanılan bir araç gibi kalıyor karakterler. Muhtemelen siz de, önceden okuduğunuz Zweig karakterlerinin adlarını hatırlamıyor ama hikayeleri süresince yaşadıkları duyguları aklınızdan çıkaramıyorsunuz. Yazar bunu hedeflemiş mi bilmiyorum ama sonucu böyle yorumluyorum ben.
    Muhtemelen bu yorumu gören çoğu kişi okumuştur bu kitabı bu yüzden bu kadar üstü kapalı bir yorum yapmam biraz absürt kaçmış olabilir. Bu kitabı hala okumamış sayılı kimseler bu yorumla rastlaşabilir diye kitabı açıklamadım. Ki okumamış olmak bir suç değil, burada bir yargılama ya da etiketleme ve benzeri bir durum söz konusu değildir.
    Kimsenin Amok Koşucusu olmayacağı güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
    “Bana ihtiyacı olduğu için benden nefret ettiğini biliyordum ve ben de ondan… onda rica etmeyi bilmediği için nefret ediyordum.”
  • 50 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Mecburiyet |4/5|
    Dünya Savaşları, dünyada yaşayan bizler için birer dikişli yara izi gibi oldu. Belki açılan yaralar savaşların bitimini takip eden yıllarda kapandı ama o kapanan yaraların izi kaldı ve kalmaya da devam edecek. Biz ne kadar ilerlersek ilerleyelim, geriye baktığımızda o izleri daima göreceğiz. Görmemiz de lazım zaten ve bize o izleri gösterecek yegane şeylerden biri de sanat; edebiyat.
    Stefan Zweig’ın Mecburiyet adlı bu hikayesinde hikaye savaş teması üzerine kurulmuş. Savaş karşıtı olan yazar, savaş kavramını farklı bir perspektiften incelemiş. Adında da olan ‘mecburiyeti’, savaşın mecburiyetini sorgulatıyor okuyucuya Zweig, bu kitabında.
    Ana karakterimiz, İsviçre’ye savaşmamak için kaçmış bir sanatçı. Ferdinand isimli ana karakterimiz İsviçre’ye kaçarak I. Dünya Savaşı’na katılmamayı başardığını düşünse de bir gün karısıyla beraber yaşadığı çiftlik evine gelen kağıt üzerine askeriyeye çağrılır ve kitabımız da bu noktada başlar. Başladığı gibi bitiyor aslında, İş Bankası Kültür Yayınları basımı tamı tamına elli sayfa.
    Ana karakterimiz biraz da olsa Kızıl kitabının ana karakterini andırıyor. İçe kapanık ve kendini, kendinden güçlü gördüğü kişilere ifade etmekte zorlanan bir yapısı var. Ana karakterimizin, kafasındaki planları gerçekleştirmek için çırpınışları sizi kitaptan ayırmayan ögelerden birisi.
    Her Zweig kitabı yorumlamasında benzer şeyler yazmaktan biraz çekinmeye başladım artık ama herkes her yorumumu takip etmediği için ya da beni ilk defa bu gönderiyle tanıyacaklar için fikirlerimi yineleyeyim. Zweig, karakterlerin içgüdü denizlerinde sürdürdükleri fırtınalı yolcukları harika anlatan bir yazar. Gerek duygu gerek fikir; gerek haz veren gerek elem duygular olsun hepsini güzel bir dengeyle açıklıyor okura.
    Bu kitapta da çaresizlik, “mecburiyet” ve korku, ikilemler üzerinden gayet iyi anlatılmış.
    Savaşı farklı bir perspektiften ele aldığı konusuna geri dönersek, bir sanatçının, gitmek mecburiyetinde bırakıldığı savaşa karşı yaşadığı hisleri belki tek anlatan kitap değil ama en öz anlatan kitaplardan biri. Ana karakterin duygu fırtınaları dışında kitabın bir derdi de var, “Özgürlük mü mecburiyet mi?” sorusunu kitap irdeliyor. Betimleme olarak savaşın içine girmeden, bize sadece uzaktan hissettirerek, yalnızca varlığıyla bile savaşın ne denli ürkütücü bir durum olduğunu anlatmış kitapta. Diğer kitapları kadar popüler değil bu kitabı ama bence okunması gereken Zweig kitaplarından bence.
    Beklediğimden daha farklı bir hikaye sunsa da bana kitap, keyifle okudum. Edebiyatın neden gerekli olduğunu böyle kitaplar sayesinde tekrar tekrar hatırlıyoruz ve öğreniyoruz. Tarih kitaplarında “Gelebilir durumda olan erkekler savaşa çağrıldı,” gibi basit bir tek cümleyle geçiştirilen konu, bu kitap gibi bir esere neden oluyor. Ferdinand gibi milyonlarca insanın benzer duygular yaşadığını, edebiyat sayesinde öğreniyoruz. O yüzden, dünya savaşları hakkında ne kadar tarih kitabı okursak okuyalım ya da belgeselleri ne kadar izlersek izleyelim, o dönemleri yaşamış ve kalemiyle kağıda aktarmış yazarlar kadar derinden anlatılamayacak. En azından şimdilik öyle görünüyor.
    Savaşa mecbur kalmayacağımız güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
    “İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda olmuş hiç fark etmez.”
  • 159 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Alan okumaları, makaleler derken bazen bir kitabın hafifletici etkisine hasret kalıyorum. Bu kitap öyle bir kitap işte.. Üzerimdeki ağırlığı almış gibi sanki.. Birbirinden bağımsız tuhaf bir şekilde dinlendirici, huzur veren 18 hikâyenin anlatıldığı güzel bir kitap. Dünya koşturmacası içinde dikkat etmediğimiz ya da üzerinde fazla düşünmediğimiz noktaları, bize ustaca benzetmeler ve betimlemelerle aktarmış yazar Mesut Doğan. İnsanı iç dünyasına sürükleyen ve yer yer sarsan imgelerle yazarın gözlem gücünün ne kadar güçlü olduğunu görüyoruz. Hikâyelerdeki insan ve doğa tasvirlerini, ruh tahlillerini çok başarılı buldum. Kitabı okuyunca hızlı yaşadığımı, hayattaki detayları kaçırdığımı bir kez daha anladım. Meğer daha ne çok şey varmış göremediğim..

    Beyaz Melek hikâyesinde ''Canım Kardeşim'' filmi aklıma geldi. Tıpkı o yürek dağlayan film gibi bu hikâye de beni çok etkiledi diyebilirim.

    Dikkatimi çeken bir başka husus; satırlar arasında eşyaların bile konuşuyor olmasıydı. Rüzgârın, havanın, yaprağın.. Yazarın betimlemelerine hayran kalmış olabilirim. Serdar Tuncer'in bir programında duymuştum sanırım. Eskiden öyle zâtlar varmış, çıkarıp çorabını bir tarafa ayakkabısını bir tarafa fırlatmaz, onlara teşekkür ederlermiş. Sabahtan akşamaca üstüne bastım, bir defa gık demedin. Ceketini çıkarıp teşekkür edermiş, bugün beni soğuktan korudun. Ayakkabısını çıkartıp ''Yahu sana aşk olsun, ah ki senin gibi olabilsem. Sen olmasaydın...'' diye. Olur mu öyle şey demeyin. Olmuş öyle şeyler.. Mustafa Kutlu'ya selâm olsun, bir hikâyesinde şöyle anlatmış. ''Vaktiyle ayakkabıcılar vardı, oturur ayakkabıya eliyle (El işçiliği, fabrikasyon değil. Öyle bir defa da beş yüz kadar çıkmıyor, el işçiliği, tek tek.) dikiş atarken konuşurmuş. ''Seni giyen yanlış yere gitmesin inşallah. Seni giyenin yolu güzel yerlere düşsün. Seni giyen sıkıntı çekmesin.'' Ayakkabıyla konuşup, onun ilerde giyicisi olacak kişiye ayakkabının şahsında dualar edermiş. Yorgancı yorgan yaparmış. Desenleri birbiri üstüne işlerken, ''bilmiyorum ki nasıl bir insanın yorganı olacaksın. Yeni evlenecek bir çiftse, seni örtündüklerinde muhabbetleri artsın. Senin altında yatan sabah namazına kalkamamazlık edemesin.'' diye dua edermiş. Hani şimdilerle birbirimizle konuşmaktan imtinâ eder olduk ya, birbirimizi anlamaktan uzak olduk ya.. Eskiler ayakkabısını anlarmış, yorganını anlatırmış, suyla konuşurmuş. Bir bardak çayı bile sertçe yere koymazlarmış, bardak incinir diye korkarlarmış.
    İncelikler medeniyeti azîzîm. Şu incelikler dururken bu çağın hoyratlığını sevmemi beklemesinler. Eşyanın hakikâti diyorlar buna.. Eşyayı dahi incitmemek. Sağ olsun yazar Mesut Doğan, yazmamış, bize anlatmak için resmetmiş sanki. Ben de hatırlamış oldum.

    ''Zamanı sanki altımdan bir halı gibi çekip almışlar, uzaklara sürüklemişler. Bense olduğum yerde kalakalmışım. Sanki hayatı, zamanı yaşayamadan hızla yaşlanmışım. Tıpkı masallardaki bir arpa boyu yol giden adam gibi.'' Başarılarının devamını diliyorum. Altını çizdiğim satırlar şiir gibiydi benim gözümde.. Teşekkürler..
    Kitapla ve sevgiyle kalın.. Esenlikler dilerim..

    Kitap Şuuru
  • 224 syf.
    ·Puan vermedi
    3-2-1 diyoruz ve rüyadan uyanıyoruz.

    2013 yılında doğum günümde bir adam hediye etmişti bana bu kitabı. Elimde hep kitap gördüğü için kitap almak istemiş. Bu kadar önemsiyorsun bari araştır ne tarz kitap okumayı sevdiğimi :) Kaç kere böyle sıradan bir aşk kitabı okumuşum ben :) Yanlış hatırlamıyorsam kitap da o yıl çıkmıştı zaten. Herkesin aşktan konuştuğu ama kimsenin cümlelerinin bile aşka yaklaşamadığı bir dönemde bana bu kitapla yaklaşmaya çalıştı sanırım.Tabi ki okumadım. Açıklama yapmak zorunda da kalmadım çünkü " beğendin mi, kitap güzel mi" gibi sorular da sormadı. Üzerine tarih atıp bırakmaktan öteye geçmedim haliyle ben de. Belki sorsaydı kırılmasın diye okurdum. Kendimden ödün vermelerle dolu hayatıma bir yenisini ekletmediği için teşekkür ediyorum :)
    Bunca yıl sonra neden okudum peki ?
    Baktım hayatım saçmalıklarla dolu neden bir yenisi daha olmasın ki dedim :) :) Dün girdim okuma odasına tarih kitapları kısmına bakıyordum. Ruh halimi düşündüm yok Meltem dedim bunca yüklemeyi kaldıracak bir kafa da değilsin.
    Hani bazen olur ya diptesin. Yukarı çıkmaya çalışırsın. Üzgünsün mutlu olmaya çalışırsın. Sinirlisin geçmesini beklersin. Ha işte bunlar bende böyle değil. Ben bir duyguyu tüketmeden o yukarı diye bahsettiğimiz yere çıkamıyorum. Dibin dibini görmeliyim. Günlerce üzgün kalmalıyım. Ağlamalıyım. O gün geceye kadar gülmeliyim ya da. Çünkü benim içime attığım her duygum alakasız bir şekilde alakasız bir zamanda pat karşıma çıkıyor. Şu an tam olarak bu dönemdeyim. İki üç gün çok çok güldüm deli gibi eğlendim. Şimdi sıra şu ağlamalı dibe vurmalı kısma geldi. İçinde saçma sapan aşk cümlelerinin olduğu bu kitabı o yüzden seçtim. Daha çok hatırlamak için. Belki bir duygu benzerliği yakalarım belki biri de başka birini benim gibi çok özlüyordur dedim. O kadar saçma şeyler yaptım ki hatta söylediği bir şarkıyı açtım. Kaçmadım. Şarkısını dinledim, fotoğrafına baktım. Kitabı çekilir kılsın istedim. Çünkü mümkün değil bu kitabı severek okumak. Salona geçtim televizyonu açtım. Saçma sapan bir kitaba saçma sapan bir dizi eşlik etti.Geçen bir replikten bahsetmek istiyorum. " Sen bu fotoğrafı yırtınca ben senin hayatından mı çıktım? Sen beni görmezden gelince, yok sayınca unuttun mu sandın? Ben senin ruhundayım" diye..
    Güzel dedi iyi dedi de davranışa yansımayan o boş aşk sözlerinin ne kadar hükmü var acaba ? Bir süre aşkından ölüyormuş gibi davranıp bir gün birinden sudan sebepten çekip gitmek mi birinin ruhunda olmak. Kimse kimseyi kandırmasın. O yüzden sevemiyorum ben aşk içerikli kitapları, dizileri ya da filmleri. Aşkı anlatan hiçbir şeyi sevmiyorum olmuyor yapamıyorlar. Aşk üzerine uzun uzadıya konuşacak biri değilim ben elbette. Yabancısı olduğum bir duygu hakkında çok iyi biliyormuş gibi yorumlar yapamam. Ama bu anlatılanlar değil aşk. Cümleleri süsleyince aşkı anlatmış olmuyorsun.
    Birine kendini yakın hissettiğinde aşık olmadığın gibi.
    Hayatta sadece bir kere aşık olma hakkım olsaydı şüphesiz bu hakkı sadece birinde kullanmak isterdim. Sonu iyi bitsin ya da kötü bitsin. Umrumda bile değil. Zaten çok iyi de bitmedi. Buna rağmen yine isterdim. Tüm acısına ortak olmayı, onunla ağlamayı, gülmeyi, yıkılmayı,elini tutup birlikte ayağa kalkmayı, tüm yaralarını iyileştirmeyi. Ama işte bazen olmuyor. Bunun imkansızlıkla alakası yok. Yüzde birlik bir ihtimal için bile çabalanır. Çabalardım. Bu tek taraflı olunca olmuyor işte. Bizi " biz " yapacak tüm her şeyi bizdeki bir kişiden beklersen olmaz olamaz. O biri düştüğünde sana ihtiyacı olduğunda çekip gidersen söylediğin o güzel aşk sözlerinin ya da dünyada sadece sen varmış gibi güzel bakan gözlerin bir önemi kalmaz. Neticede insan işte...
    Ona giden tüm yolları tüm o dikenli yolları ellerinle temizlesen bile görmez. Sonra ne mi olur ?
    Ait olduğunu düşündüğü bir yere gider. Başka gözlere bakar başka elleri tutar. Çünkü toprağı sen değilsin sende yeşeremez.
    Aşk üzerine yorum yapacak biri değilim dedim. Tek bildiğim bazen gitmesine izin vermek de aşka dahil. Gittiği yerde mutlu olmasını dilemek de. Şarkı da dediği gibi " bütün bu olanlara dayanamam ama hazırım "
    Son olarak bu tarz kitaplar okumayın.
    Gidin gerçek bir aşk yaşayın
    Hiç sizin olmayacak bir adam sevin
    Sonra o adamın başkasına gidişini izleyin
    Ama kesinlikle bu tarz kitaplar okumayın :)
  • 113 syf.
    ·Puan vermedi
    Barış Bıçakçı'nın ilk romanı. Genelde övülmüş ama ben beğenmedim. İlk başlarda daha önce karşılaşmadığınız bir post modern roman örneği sanıyorsunuz kitabı ama alakası yok. Kısa kısa hikayeleri sadece başlıklarla ayırmadan anlatmış yazar ki bence bunda hiçbir enteresanlık yok. Ben başlarda karakterlerin bir şekilde ortak noktaları olacağını, sürekli değişen öznelerin aynı olayın parçaları olduğunu sanmıştım ama öyle değil. Çok daha basit bir durum var. Bir adamın hikayesi anlatılırken bir yerde kesiliyor hikaye ve o adamın yanından geçtiği bir kadının hikayesi başlıyor örneğin. Bunları ayrı ayrı başlıklarda anlatmakla, başlık kullanmadan paragraf başında yeni birinin hikayesine başlamanın bence hiçbir farkı yok. Çok fazla hikaye var üstelik, dolayısıyla hiçbir karaktere tam olarak bağlanamıyorsunuz. Kitabın arka kapağında değil ama bir tanıtım yazısında(belki önceki baskıların arka kapağında da bu vardır) Sait Faik'in öyküleriyle benzerlikle olduğundan bahsedilmiş. Benim de aklıma tam olarak bu geldi okurken. Kitabın bir şanssızlığı da kitabı Modiano'nun Bir Gençlik kitabıyla birlikte okumam oldu. Bir Modiano kitabının daha 3. sayfasında Modiano'nun neden Nobel aldığıyla ilgili ipuçlarına rastlıyorsunuz. Adam inanılmaz özgün, daha 3. sayfada hüzne boğuyor sizi ama bunu hiç de hüzünlü şeyler anlatmadan yapıyor. İşte böyle kendine has bir üslubun yanında bu kitabı okuyunca üslubunu yetersiz hatta yapmacık buluyorsun.
    Karakteristik bir ilk roman olmuş. Yazar ne biliyorsa, neye sahipse hepsini dökmek istemiş. Bunu Murat Menteş kadar acemice yapmamış ama, çok daha özenli davranmış. Yine de bu konuda beni rahatsız eden bir detayı atlayamayacağım. Bilmem kimin tablosuna benzetmiş bir şeyi. Ne alaka ya? Kitabın ortasında durup kimmiş bu ressam tabloları nasılmış moduna neden sokuyorsun ki beni? Ben sevmiyorum bunu. Ben de bir yazı yazarak araya hiç bilmediğiniz şarkı isimleri koyarım, bu marifet değil. Belki de yazar gerçekten daha uygun bir benzetme bulamadığından yazmış bunu ama kitabın bir ilk roman olduğunu, yazarın kitap boyunca takındığı tavrı ve kendince müthiş olan klişe finalini(tam bir ilk roman finali işte) düşününce bana bariz şekilde ilk roman heyecanı ve şovu için yapılmış gibi geliyor o ressam atfı. İtiraf edeyim kitabı sevmediğimden biraz zorlama bir eleştiri yaptım bu paragrafta.
    Bir de hikayeler çok kısa olmasına rağmen kendi içlerinde bile yer yer kopukluklar var ama tabii kitabı sevemeyip konsantre olamadığımdan muhtemelen bana öyle gelmiştir, çok bir şey diyemem o yüzden. Ayrıca bazı hikayeler müthiş çarpıcıyken bazıları umurunuzda bile olmayacak şeyler.
    Ankaralı olsam, Ankara'yı sevsem belki daha çok severdim bu kitabı ama ben bu tarz yazarlardan sıkıldım. İlla bu tarz okuyacaksanız en krallarını okuyun bari de boşa zaman kaybetmeyin, kendime de söylüyorum tabii bunu. Kötü yazar, kötü kitap / iyi yazar, iyi kitap deyip de genelleyemem, öyle objektif bir tahlil yapacak donanıma da sahip değilim. Benim nazarımda kötü kitap, kötü yazar ama bunu söylerken Hasan Ali Toptaş'ı bir kriter olarak alıyorum ben mesela. Piyasada yazarım diye dolanan boş beleş adamların yanında da bir derdi olan, ne söylediğini bilen bir kitap ve yazar var karşınızda.
    Kenan Yarar’ın Penguen’deki köşesinde karanlık hikayeleri olurdu. Şimdi Hilal’i çiziyor sanırım da o zamanlar her hafta farklı bir tema işlerdi. Taksim de takılan insanların kafasından oklar çıkarmış, hepsinin hayatını 3 4 cümle ile özetlemiş ve sonunda da bu bu insanlar birbirlerini bir daha hiç görmeden ölecekler demişti. Öyle kalmıştım o gerçekle yüzleşince. Garip gelmişti. Her gün yanından geçip gittiğimiz, hiç dokunmadığımız hayatlar... Bazen güzel bir kalça, bazen hoş bir koku, bazen başka yere bakmak sonucu gerçekleşen bir çarpışma gibi tesadüfi nedenlere dayanan tanışıklıklarla bambaşka yöne doğru kırılan hayatlar. İşte o değmeden geçtiğimiz insanların hikayesi bu kitap ama gel gelelim ben Kenan Yarar’ın o bir sayfalık çizimini bu kitaptan çok daha yaratıcı ve yıkıcı bulmuştum. Kenan Yarar’ı okuyun müthiş çizer.
  • 420 syf.
    ·29 günde·Puan vermedi
    Kitabı şimdi bitirdim ve hemen inceleme yazmak istedim. İlk defa bu kitap vesilesiyle inceleme yazıyorum. Kitap hakkında fikirlerimi sizlerle paylaşmak istedim.(Bu arada kitabı okuoku diye bir kitap uygulamasından okudum.)

    Öncelikle yazarın dilinden bahsedecek olursam gayet akıcı ve anlaşılır bir dili var.
    Konusu ise, gerçek aşkı bulamamış bir kadından bahsediyor (ve yazarın burda bahsettiği dünyevi aşk.)Baş karakterimiz Ella aşka inanmıyor aslında ve mutsuz bir evlilik yaşıyor. Bir gün Aziz Z. Zahara isimli bir adamın romanını okuyor ve bu roman onun hayatını değiştiriyor. Kısaca konusundan böyle bahsetmiş olayım.
    Fakat benim asıl kafama takılan yer yazarın dünyevi aşkla İlahi aşkı karıştırmış olması. Kitabın içinde okuduğu kitapta Mevlana ve Şems'den bahsediyor. Yazarın neyi bağdaştırmaya çalıştığını anlamadım açık konuşmak gerekirse. İlk başta çok severek okudum ama sonlara doğru kitaptan gerçekten soğudum.İlk başlarda çok etkilendiğim Şems kitabın sonlarına doğru çok farklı biri oldu. Yer yer anlamadığım kısımlar oldu ki yazar artık kafa karışıklığına mı yol açmaya çalışmış yoksa ben mi yanlış taraftan baktım bilmiyorum.


    Aynı zamanda çevremde hatta kardeşim, annem ve teyzem Sinan Yağmur'un Aşkın Gözyaşları serisini okudu. Ne zaman bu kitaptan bir yer söylesem bana bakıyorlar öyle bir şey yok diye.
    Bunlardan birine örnek vermek istiyorum. Kimya Hatun Mevlâna’nın üvey kızıdır. Ve Şems ile evleniyorlar. Bu evliliklerinde Kimya Hatun İlahi aşkı buluyor.Ama kitapta sanki Kimya Hatun Şemsi karşı dünyevi bir aşk hissettiği bahsedilmiş. Hâlbuki Kimya Hatun zaten Şems ile evlendikten sonra İlahi aşkı buluyor . Ama yazarımız sanki Kimya Hatun Şems onunla birlikte olmadı da onun aşkından yataklara düştü hastalandı diye anlatmış.Dediğim gibi zaten Kimya Hatun Şemsle birlikte İlahi aşkı buluyor. O dönemde insanlar zaten Kimya dayanamaz bu adama demişler hakkında bir sürü yorum yapmışlar. Kimya Hatunun ölümünüde Şemse bağlamışlar. Maalesef o dönemde düşünülen yanlışı yazarımızda böyle düşünmüş olucak ki kitapta Kimya Hatunun hastalanmasını Şems'in onunla birlikte olmadığına vurgu yapmış.
    Yani demem o ki eğer Eğer Şems'in hayatını merak ediyorsanız doğruluğuna emin olduğunuz bir kaynaktan okuyun derim.



    Kısacası kitabı asla okumayın demicem.Böyle kitaplarda bazen okunmalı ki daha da uyanık olalım gözümüzü dört açalım.


    Böyle bir kaç yerde ne yapmaya çalışmış anlam veremedim. Bence yazar İlahi aşkla dünyevi aşkı kavrayamamış. Bazı yerlerde güzel şeylerede değinmiş ama ne yazıkki bu bir kaç yerde yazmış olduklarından vermeye çalıştığı herneyse artık beni kitaptanda kendindende soğuttu. Ben okudum yazarı az çok anladım ve bir daha okucak olsam dikkatli okurum diye düşünüyorum ya da hiç bir kitabını okumam bundan sonra :-)
    Kendime bir ders oldu diye düşünüyorum açıkçası bundan da şunu çıkarttım: Bir kitap okurken asla kendi doğrularınızdan ayrılmayın sadece kitap okurken değil her şey için geçerli olmalı aslında bu ve her zaman araştırmacı olun her şeye körü körüne inanmayın.
    HERKESE HAYIRLI OKUMALAR DİLERİM.