• https://youtu.be/lWlsGAoPi2o

    Haluk Levent lise yıllarından beri dinlediğim, iyi bir müzisyen ve benim gözümde topluma karşı duyarlı, ticari kaygılardan uzak, gerçek bir sanatçı, bir halk adamıdır. Bütün şarkılarını sever ve neredeyse ezbere bilirim, ama bir tanesi var ki her dinlediğimde gözlerim buğulanır, göğüs kafesime bir ağırlık çöker. Bugün arabayla seyahat ederken dinleyince aynı hisleri tekrar yaşadım ve bilmeyenler için bu şarkının hikayesini paylaşmak istedim. Elfida...

    Elfida; feda etmeyi bilmek, gözden çıkarmak anlamında, bazen çekip gitmeyi bilmek, sevdiğini yitirme acısıyla ayakta kalabilmek gibi manaları olan Arapça bir kelime.

    Haluk Levent, kanser hastası 16 çocuğun bakımını üstlenmiştir. Tedavi olan çocuklara destek olmak için sık sık Cerrahpaşa’ya giden Levent, bir ziyaretinde 4 yaşındaki Beyzanur adında kanser hastası bir kız çocuğu ile tanışır ve tedavisini üstlenir ancak doktorlar hastalığın ileri safhada olduğu, tedavinin başarılı olma ihtimalinin düşük olduğu, bu nedenle tedavi edilebilir hastalara destek sağlanılması gerekçeleri ile “Bu çocuğu gözden çıkarın” derler Haluk Levent’e.

    Haluk Levent ile birlikte hastanede olan müzisyen arkadaşı Emrah Aydoğdu “Gözden çıkarılan kadının Osmanlıca’da anlamı elfida,dır.” der, sarılır ağlarlar.

    Haluk Levent çok üzülür ve doktorların önerisini kabul etmez. Sonra oturur Elfida şarkısını yazar Beyzanur için.

    Haluk Levent şöyle anlatır olanları:

    “Ve oturdum şarkıyı yazdım. Sevgili Emrah Aydoğdu da elinden geleni yaptı. Sözlerinde düzenlemeleri yaptık ve Ömer Faruk Güney'in de müziği vardı. Bu şekilde Beyzanur'un son günlerinde ona şarkıyı söylüyordum ama kendisi olduğunu bilmiyordu Elfida olarak biliyordu. Tabi küçük bir çocuktu son zamanlarında 8 yaşındaydı.

    O dönem de şirketlerim batmış, sözlerdeki Omzumda iz bırakma yüküm dünyaya yakın şunu ifade etmek içindi. Ya zaten dünya kadar batmışım, sıkıntılıyım, Beyzacığım ne olur bari sen gitme demek içindi. O sözlerdeki yüzyıllardır sarılmamış kolların cümlesi, anne ve babası gece gündüz nöbetteydiler. Beyzanur'un kırılganlığından hasta yatağından dolayı sarılamıyorlardı. Gerçekten sarılabildiklerini görmedim. Sisliydi kirpiklerin ve gözlerin yağmurlu sözleri ise Beyzanur'un gerçekten hep yağmurlu gözleri vardı hayata tutunmaya çalışan...”

    Haluk Levent’in tedavi gören hastalara destek olmak için Bakırköy’de konser verdiği bir gece Beyzanur hayata daha fazla tutunamaz ve ardında Elfida şarkısını bırakarak cennete göçer.

    Haluk Levent Beyzanur’un ailesine yeniden çocuk yapmalarınızı söyler. Aradan bir yıl kadar geçer, Beyzanur’un anne babası Haluk Levent’i arayarak bir kız çocukları olacağını müjdelerler. Haluk Levent doğacak kızlarına Elfida ismini koymalarını rica eder, onlar da Haluk Levent’i kırmazlar ve şuan 9 yaşlarında olan kıza Elfida ismini verirler.

    Haluk Levent söyle devam eder;

    “Bu şarkıyı o dönemlerde söylerken birçok kişi söyledi. Ben bu şarkıyı ticari amaçla kullanmak ve vermek istemedim ve vermedim de. Bu başka bir şeydi. Bir Akdeniz Akşamları faciası daha yaşamak istemiyordum. Biliyorsunuz Akdeniz Akşamları muazzam bir şarkıdır aslında. O dönemin bir öyküsüdür ama herkes okuya okuya artık içimizden gelmeyecek hale geldi. Elfida'nın öyle olmasını istemiyordum o çok özel bir şarkıydı ama ben yurtdışındayken benim bilgim dahilinde olmadan Ankara'dan bir müzisyene verilmiş şarkı. Çok üzüldüm ve kızdım. Ailesi beni aradı, çok özür diledim. Vermeme kararı aldık şarkıyı. Burada ailesinin de çok mücadelesi oldu Beyzanur ile ilgili ve tekrar hayata döndürülmesiyle ilgili. Onların acılarını hep paylaşmaya çalıştım. Kısacası Elfida'nın öyküsü bu. Başka hiçbir öyküsü yok.
    Net, düz, sade..."
  • Ama bırak şimdi
    biraz daha zayıfladığımı
    ve solgun olduğumu
    Bana kitaplardan söz et
    yeni çıkmış dergilerden
    Belki dostlardan gelip
    hal hatır soranlar vardır
    onları anlat bana
  • “Hiç böyle olmamıştı kayboldum.Siyah hareli toprak altı nehirlerinde,damlardaki keman tınılarında, Aralık ayının gümüş havasında kayboldum,kurşuni gökyüzünün melankolisinde kayboldum,ah! Sende kayboldum,en tatlı kalp,en mavi rüya ,tüm ormanların üstündeki ışık ,bütün satıhlardan fışkıran his-“
    Erich Maria Remarque
    Sayfa 19 - Parantez Yayınları
  • KÜSMEK NEDİR BİLİR MİSİN


    KÜSMEK nedir bilir misin?..
    Küsmek DÜRÜST' LÜKTÜR.
    Çocukçadır ve ondan dolayı SAF' TIR..
    YALANSIZ' DIR.
    Küsmek; SENİ SEVİYORUM' dur...
    Vazgeçememektir.
    Beni anlatır KÜSMEK.
    KIZDIM ama hala buradayımdır, gitmiyorumdur, gidemiyorumdur.
    KÜSMEK; nazlanmaktır, yakın bulmaktır, benim için değerlisindir.
    KÜSMEK, sevdiğini SÖYLE demektir... Hadi ANLA demektir...
    KÜSMEK; umuttur, acabaları bitirmektir, emin olmaktır...

    Yani, diyeceğim o ki:
    BEN SANA KÜSTÜM !..
  • Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yu...va kurma konusunu.
    Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış, kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.

    Gittik bir görelim görüşelim dedim.Ilk ailesiyle konuştum... Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu, şaşırdım kaldım...
    Bir şey diyemedim...
    Kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış...Düğünde keza aynı... Ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından... Araba olacakmış son model hemde, çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende...Anne hadi kalkalım diyecektim utandım...
    Kızla görüştürmek istediler...
    İslamiyete uygun olarak görüştük... on beş bilezik...En güzel gelinlik(10 bin tl)...En büyük düğün salonu...Ne diyeceğimi bilemedim...

    Ben Saliha Bir Eş istiyordum sadace...

    Istekleri bir türlü bitmiyordu...O anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime...Görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu... Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir dedi...
    Biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı...
    Tekrar sordu isteklerin nelerdir...
    Hayırlısı olsun dedim kalktım...
    Nezaketle ayrıldık evden...

    Yolda giderken telefon geldi... Amcam arıyordu.. Yan komşuları serhat amcanın kızı varmış...Serhat amca çok iyidir...Cocukluğumdan beri tanırdım kendisini... Tamam dedim amcama geliriz... Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola, on beş dakika sonra ulaştık evlerine.
    Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… Kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… Derken söz asıl konuya gelmişti… Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya…
    O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… Gözümü yerden alamadım uzun süre…
    Serhat amca gençleri görüştürelim dedi… Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… Onceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …
    Konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… Sonra tekrar..
    Dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? ... Calıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… Demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi…
    Soktan şoka giriyordum.. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… Evlilik amacını sordum… Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… Daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım…

    Ben sadece saliha bir eş istiyordum…

    Nezaketle evden ayrıldık annemle… Daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… Gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim.

    Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kitap okuyordum… Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… Beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… Besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu…

    Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…Aradan aylar geçmişti, o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… Fakat netice aynı değişen bir şey yoktu…

    Bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… O gece iki rekat namaz kılıp yattım… Acayip bir rüya gördüm… Birine anlatmalıydım bu rüyayı…

    O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…Gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…Arayan ses tanıdıktı…Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki… Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim.

    Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…
    Tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru…Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… Kılıçla kendimi savunuyordum… Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… Ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… Uyuyan kişiye baktım… O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim…
    Ali yorumlamaya başladı rüyamı; Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi…
    Konu evliliğe geldi yine… Başımdan geçenleri anlattım… Dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… Uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… O konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni.
    Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… Kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş...Tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik…

    Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… Yarın gidecektik görüşmeye… Cok heyecanlıydım nedense… Sabah erkenden kalkıp giyindim… Heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… Ilk defa bu kadar heyecanlıydım… Oğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… Kapıyı çaldım… Kapıyı babası açtı eve buyur etti… Biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi.

    Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa…

    Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… Odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı…

    Diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… Ilk sorusu namazdan oldu…. Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… Memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var…

    Paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. Evet veriyorum dedim…
    Konuşmasına ağır ağır devam etti…
    Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı.

    Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever. Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur…

    ve devam etti konuşmasına…

    Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki…

    Ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti... Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş.

    Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı, ben sormadan herşeyi anlattı bana.

    Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık.
    İki tarafta birbirinden memnun olmuştu.
    Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı.

    Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… Abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım…
    Bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık… Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu..
    Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu…

    Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu….

    Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım.

    Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu…
    Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik…

    Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum…O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti… Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi Eşim "Bismillahirrahmanirrahim" dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… Kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak Yatakta doğrulup oturdum… Eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı…

    Işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?... Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… Selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… Bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… Cevap veremedim…

    Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki…

    Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… Ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… O anda ayaklarım boşaldı… Düşüp kalmışım yerde… Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam…

    Akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… Cocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… Ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… Yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik…

    Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… Peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti…

    O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… Ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi…

    Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım..

    İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… "Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder"…

    Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum…

    Bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim.
    Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… Abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… Eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik…

    Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… O benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü…

    Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu.

    Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

    Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… Her gittiğimde o kokuyu duyardım… giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum…

    Aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… O akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… Heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. Başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… Kalktım etrafıma baktım… Eşimi gördüğüm anda... sabret dediğini hatırladım… Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… Elimi cebime attım bir tane mendil vardı… Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı…

    BU GERCEK BIR HIKAYEDIR BU HIKAYENIN YAZARI YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR...

    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… Hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…)
  • AŞK

    Ancak aşkın kadehinden hiç şarap yudumlamamış o kişi,
    nasıl bir insandır?
    Kaldırımları erkek ve kadın kalpleri,
    tavanları ise düşlerin gizli gölgeliği olan
    mabedin ışıklandırılmış altarı önünde
    saygılı bir şekilde hiç durmamış bir ruh,
    nasıl bir ruhtur?
    Şafağın yaprakları üzerine bir damla bile çiğ düşürmediği bir çiçek,
    nasıl bir çiçektir?
    Denize akarken rotasını şaşırmış bir dere,
    nasıl bir deredir?

    · Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim,
    ama hiçbir sözcük bulamadım.

    · Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü,
    yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.

    · Ey Aşkı bulmaya çalışanlar!
    Aşk bir hakikattir, hem de rica eden bir hakikat,
    Ve onun hal ve hareketlerini belirleyecektir,
    Sizin aşkı bulup benimseyen ve koruyan hakikatiniz.

    · Aşk sizi çağırınca, onu takip edin,
    yolları sarp ve dik olsa da.

    Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
    telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da.

    Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,
    kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
    sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de.

    Çünkü aşk sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
    Sizi büyüttüğü ölçü de, budayabilir de.

    En yükseklere uzanıp,
    Güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
    köklerinize de inecek,
    ve onları sarsacaktır, toprağa tutunmaya çalıştıklarında.

    Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
    çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
    kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler.
    bembeyaz olana kadar öğütür sizi;
    esnekleşene kadar yoğurur;
    Ve Tanrının İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
    sizi kendi kutsal ateşine savurur.

    Aşk bütün bunları, kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar.
    Ve bu bilgi sayesinde Hayatın kalbinin bir parçası olursunuz.

    Fakat eğer korkuyorsanız ve aşkın sadece huzuru
    ve hazzını arıyorsanız,
    O zaman sizin için en iyisi çıplaklığınızı örtmeniz
    ve aşkın harman yerinin dışına çıkmanızdır,
    mevsimsiz bir aleme doğru;
    Orada güleceksiniz, fakat bütün kahkalarınızla değil;
    Ve orada ağlayacaksınız, fakat bütün gözyaşlarınızla değil.

    Aşk hiçbir şey vermez, kendinden başka
    ve hiçbir şey almaz, kendinden başka.

    Aşk sahip olmaz, ne de sahip olunabilir,
    çünkü Aşk yeterlidir Aşka.

    Aşık olduğunuz zaman, “Tanrı benim kalbimde,” yerine, şöyle deyin,
    “Ben kalbindeyim Tanrı’nın”.

    Ve sanmayın yön verebilirsiniz aşkın akışına;
    çünkü aşk, kendi yolunu kendi çizer, sizi değer bulduğunda.

    Aşkın hiçbir arzusu yoktur, kendini gerçekleştirmekten başka.

    Fakat aşık olursanız ve kaçınılmaz olarak arzulara sahip olmanız gerekiyorsa,
    bırakın arzularınız şunlar olsun:

    Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere gibi.

    İnceliğin fazlasının verdiği acıyı bilmek.
    Kendi aşk anlayışınızla yaralanmak,
    ve kanamak yine de istekle ve coşkuyla...

    Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
    Ve bir aşk gününe daha şükran duymak...

    Öğleyin dinlenmek ve aşkın vecdini düşünmek.
    Akşam eve dönmek minnettarlıkla...

    Ve daha sonra uyumak, kalbinizde sevgiliye
    bir dua ve dudaklarınızda bir şükür ilahisiyle.

    · Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk’ı soran sizler!
    Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri,
    ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum.

    · İçinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir?
    Aşk adına söyleyin, yüreğimde yanan,
    gücümü tüketen ve isteklerimi yok eden bu ateş nedir?
    Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir;
    yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı nedir?
    Baktığım bu görünmeyen, merak ettiğim, açıklanamayan,
    hissettiğim hissedilemeyen şey nedir?

    · Aşk diye seslendiğimiz şey nedir? Söyleyin bana,
    bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir?
    Başlangıçta olan ve herşeyle sonuçlanan bu anlayış nedir?
    Yaşamdan ve Ölümden, Yaşamdan daha acayip,
    Ölümden daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir?
    Söyleyin bana dostlar, içinizde
    Yaşamın parmakları ruhuna dokunduğunda
    Yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı?
    Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden
    vazgeçmeyecek kimse var mı?

    · Hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel,
    sevinçten daha mutluluk verici bir keder var.
    Neden kendimi beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten,
    hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum?

    · İçinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için
    uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz?
    Hangi gencin yüreği tatlı nefesli,
    güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle
    ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez?
    Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen
    bir Tanrı’nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz?

    · Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir;
    yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür
    ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar.

    · Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan
    ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır.
    Yaşamı bir uyanışla diğeri arasındaki
    güzel bir düş olarak görmemizi sağlar.

    · Aşk insanın Tanrı’yı mümkün olduğunca
    fazla görmesini sağlayan kutsal bir bilgidir.

    · Aşk Şafağın kızları tarafından sunulan
    ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır.

    · Aşk, aşık ile maşuk arasında bir maskedir.

    · Aşk cehennem mağaralarında sürünen
    kara engereklerin ölümcül zehiridir.
    Zehir çiy gibi taze görünür, susuz ruhlar aceleyle içer onu;
    ama bir kere içince hastalanır ve yavaş yavaş ölürler.

    · Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi,
    Sonsuzluğun derinliklerinde ruhun huzura ermesidir.

    · Tutkulu aşk, giderilmesi mümkün olmayan bir susuzluktur.

    · Yaşam iki yarıya ayrılmıştır:
    biri donar, biri yanar; yanan yarı Aşktır.

    · Çağlara benzer aşk, bugünü inşa eder ve yarını yıkar.
    Bir Tanrı gibidir, felaketler yaratır.
    Menekşenin iç çekişinden daha naziktir aşk,
    Ve daha serttir şiddetli bir fırtınadan.

    · Her gün her gece kendini yenilemeyen aşk,
    bir saplantıya döner
    ve bu saplantı çok geçmeden bir kölelik halini alır.

    · Bana mutluluktan söz etme, anısı beni mutsuz ediyor.
    Bana huzurdan söz etme, gölgesi beni korkutuyor;

    Ama bak bana, sana, cennetin kalbimin
    külleri içinde yaktığı mübarek feneri göstereceğim;

    Seni bir annenin tek çocuğunu sevdiği gibi sevdiğimi biliyorsun.
    Aşk seni kendimden bile korumayı öğretti bana.

    Beni, seninle birlikte uzak diyarlara gitmekten alıkoyan şey,
    ateşle temizlenmiş o Aşktır.

    Aşk, senin özgürce ve erdemli bir şekilde yaşamana imkan vermek için,
    içimdeki arzuyu öldürüyor.

    Sınırlı aşk, sevdiğini sahiplenmek,
    sınırsız aşk ise sadece kendini ister.

    Gençliğin saflığı ve uyanışı arasına düşen aşk
    kendini sahiplenme ile tatmin eder ve sarılmalarla büyür.

    Ama gökkubbenin kucağında doğan ve gecenin sırlarıyla inen aşk,
    sonsuzluk ve ölümsüzlükten başka hiçbir şeyle huzurlu olamaz;
    İlahi varlık dışında hiçbir şeyin önünde saygıyla eğilemez.

    · Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk derinliğinin farkına,
    ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

    · Gençliğim süresince Aşk, benim öğretmenim olacak;
    orta yaşta yardımcım ve yaşlılıkta da sevincim olacak.

    · Aşk, titreyen bir mutluluktur.