• Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular ki: Bir gün Cenab-ı Hakk’ın dört büyük meleği geldi.Hz. Cebrail, Hz. Mikail, Hz. İsrafil ve Hz. Azrail (a.s.) idiler.

    Hz. Cebrail (a.s) bana dedi ki: Ya Resulallah! Senin ümmetinden bir kimse size günde 10’ defa salavat ederse yarın kıyamet gününde ben onun elinden tutar, sıratı kuşlar gibi geçiririm.

    Hz. Mikail (a.s) de dedi ki: Ben o kula senin kevser havuzundan kana kana içiririm.

    Hz. İsrafil (a.s) dedi ki: Ya Resullallah! O kulun affı için başımı secdeye koyarım Allahu Teala onu affetmedikçe başımı secdeden kaldırmam.

    Hz. Azrail (a.s) de: Ya Nebiyallah! Sana günde 10’ defa salâvat edenin ruhunu Peygamberler gibi kabzederim, dedi.

    Bunun üzerine Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) Bu ne büyük lütuf ya Rabbi! Bu ne büyük ihsan Allahım! Buyurdular.

    “Cuma gününde benim üzerime Salâvat-ı Şerife getirenin Allahü Teâla 80’ senelik günahını bağışlar.” (Hadisi şerif.)

    🌹Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin adede ma fi ilmillahi salaten daimeten bi devami mülkillah.

    Allah'im! Efendimiz Muhammed'e Senin ilminde bulunanlar sayısınca ve mülkün devam ettigi sürece salat ve selam eyle.amin🌹
  • BEN GİDİYORUM..

    Doğduğumda nikahlandığım ve son nefes diye zaman tayin ettiğim buluşmaya gidiyorum.

    Korkmuyorum. Ardımda pişmanlıklarım var ama üzgün değilim. Kırgınım. Sözünü unutanlara, kardeşinin elini tutmayanlara, düşeni kaldırmayanlara, Allah için gözyaşlarını sakınanlara, resimlerimizi “layk” için kullanıp gördüklerini yaşanmamış kabul edenlere, zalimin yanında durup mazluma timsah gözyaşları dökenlere, kıyama kalkmayı kolay zannedip elindekini muhafaza etmek için bahane satanlara, alanlara kırgınım. Bu kırgınlıkla kavuşacağım Rabbime. Söyleyeceğim bunları.

    Vuslat bu. Nerede buluşacağı belli olmuyor insanın. Bazen 14 yaşındaki bir kızı Kudüs’te pazarda buluyor. Kafasına sıkılan bir kurşunla göçüyor. Elbisesine bulaşıyor kan. Huzura çıkmadan önce melekler yıkıyor onu.

    “Senin kardeşin benim. Bu katillerle niye anlaşıyorsun?“ diyemiyor.

    Bazen vuslatına yürümen gerekiyor. Seni evinde bulsun istediğin buluşma için önce evinden ayrılman gerekebiliyor. Sonu görünmeyen bir yolu merakla yürümen gerekiyor. Yol bitip de deniz başlayınca acı acı yutkunmak serbest suya atlamadan önce. Bir kıyıya varıyor elbet denizin sonu. Kıyıya ya canlı varıyorsun ya da cansız vuruyorsun.

    “Benim evim sizin hesaplarınızdan daha anlamlıydı. Hırsınızdan büyüktü odalarımız. Niye yaktınız çocuklarımızın gözlerimizin önünde büyüyecekleri resimleri? Mutlu musunuz şimdi?” diyemiyorsun…

    Bazen evinde de buluyor seni. Dumanlar yükselmeye başlıyor birden. Zaten taş binada oturmasına izin verilmeyenlerin çabuk tutuşan evlerine ateş sıçrıyor. Bütün seslerin gökyüzünde toplandığını düşünürseniz günü her saati bir “ah” asılır Arakan’dan o gökyüzüne. Çocuklar ölür. Çıplak ayakları ve toza bulanmış yüzlerine bakmayın. Tertemiz gider onlar. Kadınlar ölür. Adamlar ölür. Yanarak ölür, kahırla ölürler. Cennet meyvesi pahalıdır. Kalp, asıl sahibine dönene kadar acır insan. Sonrası umman, kevser, Peygamber (s.a.v)!

    “Müslümanlar etle tırnak gibi midir gerçekten? Sökülüyor tırnaklarımız. Etiniz acımıyor mu?” diyemezler…

    Ahzab suresinde övülen adam ve kadınlardan çok anlatabilirim size. Sizin üzüldükleriniz için son diye yazılan haberlerin “son” olduğunu mu zannediyorsunuz? Acıyı onlar çekiyor da size pay düşmeyecek mi zannediyorsunuz? Daha ilkokulda öğretmene şikayet edilmekten korkanlar! Sizi Allah’a şikayet etmeye gidiyoruz. Her yaptığınızı, her yapmadığınızı, her söylediğinizi, her sustuğunuzu, her gördüğünüzü, her gözünüzü kapadığınızı, her oturuşunuzu, her kalkmayışınızı bir bir not aldım. Her şeyi anlatacağım.

    Ben gidiyorum…

    Ardımda bir fikir kalsın istiyorum. Zorla karşılaşınca ölüm korkusundan istikametini şaşıranlarla biz ölümden aynı şeyi anlamıyoruz. Bu bir imtihandı. Kolay olacağını söylemedi kimse. Sancısız olacağını, bedelsiz olacağını. Bu yola baş koymak, sonunda gerekirse bu uğurda o baştan vazgeçmek demekti. Bizim için karar aldıklarını zanneden ahmaklar var. Bu karar ancak göklerde alınmış olabilir. Siz kimsiniz ki..!

    Kulunu razı etmek için Yaratıcıyı üzecek değiliz!

    Ben gidiyorum…

    Benden önce giden arkadaşlarımın yanına, Rasulullah’ın yanına. Siz kalacaksınız. Kimin doğru olduğu benim gittiğim yerde çıkacak ortaya…

    Ben gidiyorum…

    Çeki düzen verin kendinize. Sıranın size de geleceğini unutmayın. Şehadetin şehid gibi yaşayanlara nasip olacağını, Allah’tan başkasına kul olunmayacağını hatırlayın her daim.

    Ben gidiyorum…

    İbret alın bu yolculuktan. Bir araya geldiklerinde sadece aynı anda ayaklarını yere vursalar dünyayı sallayacak kalabalıktaki sizler, kardeşlerim. Sizin gözünüzün önünde yürüyeceğim ipe. Korku görmeyeceksiniz. Endişe sezmeyeceksiniz. Öfkemi de beraberimde götüreceğim.

    Ben gidiyorum…

    Dilerim bu gidiş size kim olduğunuzu hatırlatsın. Mazlumlar için ayağa kalkmanın bir yolunu bulmanızı sağlasın. İpler adedince baş istense, ama deseler ki bu bedel kıyam içindir, az kalır giden başlar! Boşuna terk etmez canımız bedenimizi. Mükafatını O’ndan biliriz. Kalanlara ibret olmadığı üzer bizi…

    Size son sözlerim şudur;

    “Her zaman batılın, zulmün ve haksızlığın karşısında ilmi mücadeleye devam edeceksiniz. Bir mümin asla Allah’tan ümidini kesmez. Hayatınızın sonuna kadar Allah yolunda bir gaye ile görevinizi sürdüreceksiniz. Batılın tüm tuzaklarına ilim yoluyla cevap vereceksiniz. Kadınlarımızın yetiştirilmesine ve ahlak yoluna önem vereceksiniz. Cemaat-i İslami’de asla bir lider problemi yaşanmayacaktır. Durum ne kadar kötü olursa, o kadar iyi ve kaliteli liderler yetişecektir. Ben yaşlandım. Rabbim her an canımı alabilir. Ben şehit olarak Allah’ın huzuruna gitmek istiyorum. Benim şehadetim ile beraber değişim başlayacaktır. Halkım ve dünya Müslümanlarından dua istiyorum. Eğer dünyada bir daha görüşemezsek, cennette görüşeceğimizi ümit ediyorum inşallah."

    Motiur Rahman Nizami
  • …Miraçta Hz. Peygamber (a.s.m)’e şu üç şey verildi:

    - Beş vakit namaz verildi
    - Bakara Suresinin son kısmı (Amenerresul) verildi
    - Bu ümmetten Allah’a şirk koşmadan ölen kimsenin günahlarının bağışlanacağı hususu (söz verildi).

    (Hadis-i Şerif)


    - Miraç nasıl oldu?
    Hazreti Peygamber (asm) Mescid-i Haram’dan (Mekke'den), Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs'e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi.[8] Kudüs'e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa'nın (as) makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı,[9] daha sonra Mescid-i Aksâ'ya geldi.[10]Orada içlerinde Hazreti İsa, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’in de (Aleyhimüsselam) bulunduğu peygamberler topluluğu kendisini karşıladı.[11] Hazreti Muhammed (asv) bu peygamberlere imam olarak onlara iki rekat namaz kıldırdı.[12]

    Bu hadiseden sonra Hazreti Peygamber’e (asm) iki kap getirildi ki; kabın birisinde şarap, diğerinde süt vardı.[13] “Bunlardan hangisini istersen, al!" denildi.[14] Peygamberimiz (asm) sütü seçti.[15] Cebrail (as), Peygamberimiz’e (asm): "Sen fıtratı seçtin[16], eğer sen şarabı almış olsaydın, senden sonra ümmetin azardı.[17]Sütü tercih etmekle sen de fıtrata yöneltildin, ümmetin de fıtrata yöneltildi. Şarap size haram kılındı!” dedi.[18]

    Semanın bütün tabakalarına uğradı.[19] Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim (Aleyhimüsselam ecmain) gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin!..” dediler, tebrik ettiler.[20] Sonra her gün yetmiş bin meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.[21]

    Bundan Sonra Hz. Cebrail (as) ile birlikte sidretü'l-müntehâ'ya geldiler.[22] Sidretü’l-müntehâ; kökü altıncı kat gökte ve gövdesi, dalları yedinci kat göğün üzerinde, gölgesiyle bütün gökleri ve cenneti gölgeleyen, yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri küpler kadar, bir ağaçtır.[23]
    -----------------------
    - Refref ve Öteler Ötesindeki Buluşma
    Cebrail (as), Peygamberimiz’i (asm) yukarı götüre götüre, nihayet (kaza ve kaderi yazan) kalemlerin cızırtılarını işitecek kadar yüksek bir yere çıkardı.[24] Peygamberimiz (asm); cennetten, yemyeşil bir Refref (ipek döşek)'in birden ufku kapladığını gördü. Peygamberimiz (asm), onun (Refref’in) üzerine oturdu.[25] Cebrail (as), Peygamberimiz’den (asm) ayrıldı. Peygamberimiz (asm); Aziz ve Cebbar olan Rabbine yükseltilip yaklaştırıldı.[26]

    Peygamberimiz (asm), Yüce Rabbinin: "Korkma ya Muhammed, Yaklaş!" buyruğunu işitmeye başladı. Nihayet, hiçbir kimsenin hiçbir zaman erişememiş olduğu yakınlık makamına, İlahî kabule, İlahî ikram ve ihsana nail oldu![27] İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (asm): "Ben, Yüce Rabbimi gördüm!" buyurmuştur.[28]
    -----------------------
    - Peygamberimiz’e (asm) Cennetin Gösterilişi
    Yüce Allah, Peygamberimiz’e (asm) vahyedeceğini vahyettikten sonra, Peygamberimiz (asm), Cebrail (as) tarafından cennete götürüldü.[38]

    Cennetin eni, göklerle (altlarındaki) yer kadar olup.[39] Peygamberimiz (asm) orada:

    İnciden, yakuttan, zebercetten,.. köşkler,[40] cennetin toprağını da, misk kokar bir halde buldu.[41] Peygamberimiz (asm), cennette; iki yanında içi boş inciden yapılmış kubbeler (kubbeli evler) dizili bir ırmak da gördü[42] ki, inci, yakut çakılları ve misk üzerinde akıp gidiyordu.[43]

    Peygamberimiz (asm): "Ey Cebrail! Nedir bu?" diye sordu. Cebrail (as): "Bu, sana Yüce Allah'ın vermiş olduğu Kevser ırmağıdır!" dedi. Kevser ırmağının suyu da, baldan daha tatlı ve sütten daha ak idi.[44]
    -----------------------
    - Peygamberimiz’e (asm) Cehennemin Gösterilişi
    Peygamberimiz (asm); dünya semasında kendisini güler yüzle karşılayan melekler arasında, yüzü hiç gülmeyen, cehennemin bekçisi Malik adındaki bir melekle de karşılaşmıştı.

    Peygamberimiz (asm), onun kim olduğunu Cebrail (as)’dan sorup öğrenince, Cebrail (as)’a:

    "Cehennemi bana göstermesini ona emretmez misin?" diye sormuştu.

    Cebrail (as) da:

    "Olur!" diyerek, cehennemin bekçisi Malik'e: "Ey Malik! Muhammed’e (asm) cehennemi göster!" demişti.

    Malik; cehennemin üzerinden örtüsünü açınca, cehennem öyle kaynamaya ve kabarmaya başladı ki, Peygamberimiz (asm) onun gördüğü her şeyi yakalayıp yakıvereceğini sandı. Hemen, Cebrail (as)’a:

    "Ey Cebrail! Malik'e emret de, onu yerine geri çevirsin!" buyurdu.

    Cebrail (as) da, cehennemi yerine çevirmesi için, Malik'e emretti. O da, cehenneme:

    "Sakin ol!" dedi.

    Cehennem, çıkmış olduğu yerine girince, Malik onun üzerine örtüsünü tekrar örttü.[45]

    Peygamberimiz (asm); cehennemdeki susuzluk azaplarını, azap zincirlerini, azap yılan ve akreplerini, oradaki azaplardan daha bazılarını da gördü.[46]

    Peygamberimiz (asm), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

    "Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!"[47]
    -----------------------
    - Peygamberimiz’in (asm) Mekke'ye Dönüşü
    Peygamberimiz (asm), Mekke'ye dönmek üzere, Beytü'l-Makdis mescidinin kapısına bağladığı Burak'a binip Mekke'ye döndü. Peygamberimiz AIeyhisselamın İsrâ ve Miracı, bir gece içinde, yatsı namazı ile sabah namazı arasında vuku buldu.[48]

    _________________________________________
    [1]Feyruz Abadi, Kamûsu'l-muhit, c. 4, s. 343.
    [2]İbn Esir, Nihâye, c. 3, s. 203.
    [3]Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefa, c. 1, s. 218; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 1 48; Bedrüddin Aynî, Umdetu'l-Kârî, c. 4, s. 39; Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 306.
    [4]İbn Sa'd, Tabakât, c. 1 , s. 214; Belâzurî, c. 1 , s. 255; Beyhakî, c. 2, s. 354; İbn Abdilberr, c. 1, s. 40; Ebu'l-Ferec, c. 1, s. 219; İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 51; Kurtubı, Tefsîr, c. 15, s. 216; İbnSeyyid, c. 1 , s. 148; Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 22; Bedrüddin Aynî, Umde, c. 4, s. 39.
    [5]Ebu'l-Ferec, c.1, s. 219.
    [6]İsra, 17/1.
    [7]Necm, 53/7-18.
    [8]Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148; Buhârî, c. 4, s. 248; Müslim, c. 1, s. 145; Tirmizî, c. 5, s. 301; Beyhakî, c. 2, s. 362-363; Begavî, c. 2, s. 177; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 8.
    [9]Mesâf, Sünen, c.1, s. 221-222; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52; Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 6.
    [10]Nesâî, c. 1, s. 222; Kadı lyaz, c. 1, s. 136.
    [11]İbn Sa'd, Tabakât, c. 1 ,s.214; Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ye'n-nihâye, c. 3, s. 109-110.
    [12]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
    [13]İbn İshak, İbn Hişam, c 2, s. 39; Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 329; İbn E bi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 302; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 148; Buhârî, Sahih, c. 4, s. 141; Müslim, Sahih, c. 1, s. 145; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 300; Dârımf, Sünen, c. 2, s. 36; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 256; Taberî, Tefsir, c. 15, s. 15; Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 387; Kadı Iyaz, c. 1, s. 136; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 52; İbn Seyyid, c. 1, s. 144; Zehebî, Târîhu'l-islâm, s. 244, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s.109-110.
    [14]Abdurrezzak.c.S, s. 329; Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 282; Buharı, c. 4, s. 141; Tirmizî, c. 5, s. 300; Tabeıf, Tefsir, c.1 5, s. 12.
    [15]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
    [16]Müslim, Sahîh, c. 1, s. 145; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
    [17]Abdurrezzak, c. 5, s. 330; Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 141; Tirmizî, c. 5, s. 300; Taberî, Tefsîr, c. 1 5, s. 15; Beyhakî, c. 2, s. 357; İbn Esir, c. 2, s. 52; Zehebî, s. 244.
    [18]İbn İshak, İbn Hişam, c. 2, s. 39; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 15; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110.
    [19]İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 45; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 14; Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 111; Kastlânî, Mevâhibu'l-ledünniye, c. 2, s. 24.
    [20]İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 303; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 148; Müslim, Sahîh, c. 1, s. 146; Beyhakî, Delâilü'n- nübüvve, c. 2, s. 383; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Musannef, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 53; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
    [21]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 303-304; Ahmed b. Hanbel Müsned, c. 3, s. 148-149; Müslim, Sahîh, c. 1 , s. 146-147; Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 384; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Câmiu'l- usûl, c. 12, s. 53-54; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 144.
    [22]Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 207-208; Buhârî, Sahih, c. 4, s. 249.
    [23]İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 304; M üslim, c. 1, s. 146; Taberî, c. 27, s. 54; Beyhakî, c. 2, s. 384; Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 137; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 54; İbn Seyyid, c. 1,s.144; Zehebî, s. 266.
    [24]İbn Sa'd.Tabakâtü'l-kübrâ. c. 1, s. 213; Buhârî, Sahih, c. 1, s. 92; Müslim, Sahih, 11, s. 149; Beyhakî, c. 2, s. 381; Kadı lyaz, c. 1, s.140, 148; İbn Esîr, c. 12, s. 56; İbn Seyyid, c. 1.S.145; Zehebî, s. 254.
    [25]Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 449; Buhârî, c. 6, s. 51; Taberî, c. 27, s. 57, Beyhakî, c. s. 372; Kurtubî, c. 17, s. 98.
    [26]Buhârî, c. 8, s. 204; Taberî, c. 27, s. 45; İbnEsîr, c. 12, s. 51; İbn Kayyım, Zâdü'l-Mead, c. 2, s. 53; Kurtubî, c. 17, s. 98; Zehebî, s. 267; E bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 112.
    [27]Kadı lyaz, c. 1, s. 160; Diyarbekrî, c. 1, s. 312.
    [28]Kadı lyaz, c. 1, s. 163.
    [29]Buhari, Ezân: 148, 150; el-Amel Fi’s-Salât: 4, İsti’zân: 3, 28, Da’avât: 16, Tevhîd: 5; Müslim, Salât: 56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât: 178; Tirmizî, Salât: 100, Nikâh: 17; Nesâî, Tatbîk: 23, Sehv: 41, 43-45, 56, 100-104; İbn-i Mâce, İkâme: 24; Nikâh: 19; Dârimî, Salât: 84, 92; Muvatta’, Nidâ’: 53, 55; Müsned, 1:292, 376, 382-4:409.
    [30]Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Altıncı Şua, s.92; On Beşinci Şua, s.642-646.
    [31]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 422; Müslim , Sahih, c. 1, s. 157; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 393-394; Nesâî, Sünen, c. 1, s. 224; Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 373; Begavî, Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s.179; Kadı I yaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 1 42; İbn Esir, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57; Kurtubî, c. 17, s. 94; Zehebî, s. 255; Diyarbekrî, Hamîs, c. 1, s. 312.
    [32]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149; Müslim, c. 1, s. 146-147; Beyhakî, Delâil, c. 2, s. 384; Kadı lyaz.c.1, s. 138; İbn Esîr, c. 1 2, s. 54; Zehebî, s. 266.
    [33]Buhârî, Sahih, c.1, s. 93; Müslim, Sahih, c. 1 ,s.149; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57.
    [34]İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 304-305; Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 149; Müslim, c. 1, s. 147; Beyhakî, c.2, s. 384; Kadı lyaz, c. 1, s.138; İbn Esîr, c. 12, s. 54.
    [35]Bakara, 2/285-286.
    [36]İbn Esîr,Nihâye, c. 4. s.19.
    [37]Abdurrezzak, M usannef, c. 11 , s. 17;, Buhârî, Sahih, c. 195; Müslim, Sahih, c. 1, s. 92; Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 8, s. 20, 249.
    [38]Buhârî, Sahili, c. 1 , s. 93; Müslim , Sahili, c. 1, s. 149; Begavı", Mesâbîhu's-sünne, c. 2, s. 179; İbn Esîr, Câmiu'l-usûl, c. 12, s. 57; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1 , s. 145.
    [39]Al-i İmran, 3/133.
    [40]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
    [41]Buhârî, c. 1, s. 93; Müslim, c. 1, s. 149; Begavî, c. 2, s. 179; İbn Esîr, c. 12, s. 57; İbn Seyyid, c. 1, s. 145; Zehebî, Târîhu'l-islâm, s.260.
    [42]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 263; Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 92; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 449; Taberî, Târîh, c. 2, s. 211.
    [43]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
    [44]Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 263; Buhârî, c. 6, s. 92; Tirmizî, c. 5, s. 449; Taberî, c. 2, s. 211; İbn Esîr, c. 2, s. 55; Tirmizi, c.5, s. 450; Taberî, c. 2, s. 211; İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
    [45]İbn İshak.İbnHişam, Sîre, c.2, s. 45-46.
    [46]İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 55.
    [47]Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 210; Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 190; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 557; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 141; Dârimî, Sünen, c. 2, s. 216; Hâkim, Müstedrek, c. 4, s. 320; Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 7, s. 52; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2. s. 335; Zehebî, Târîhu'l-islâm. s. 480.
    [48]İbn İshak, İbnHişam, c. 2, s.43; İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 214-215; Taberî, Tefsîr, c. 15, s. 2; Zehebî, Târıhu'l-islâm, s. 272; Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 110-111; Suyûtî, Hasâisü'l-kübrâ, c. 1, s. 439; İbnEsîr, Kâmil, c. 2, s. 56.
  • 96 syf.
    ·Puan vermedi
    Selamaleyküm, dostlar. Sezai karakoç ün yakın tanıdığı, Edebiyat Ortamı Dergisinin sahibi şair Arif Ay küçük hacimli bir Sezai Karakoç biyografi kitabı hakkında bir değerlendirme yazmıştım. Fikirleriniz benim için önemli.

    “En büyük acı şu: insanlık hadım edildi
    Hakiki düşünceden gerçek duyarlılıktan ve öz bilgiden
    Bayrakların ve sancakların gerisindeki sancak söndürüldü
    Karanlıktan suni ışık yapıldı ve gerçek ışık öldü.”

    Sezai Karakoç/Alınyazısı Saati

    3 Aylık “Edebiyat Ortamı” dergisi her yıl mart sayısında Şiir Yıllığı, mayıs sayısında da Öykü Yıllığı hediye eder okuruna. Edebiyat Ortamı ailesi artık her yıl biyografi türünden kitap hediye edilmesini uygun gördüler. Bu konuda ilk biyografi çalışması, ilk adımı; Sezai Karakoç’a ayırdılar.

    Arif Ay’ın kaleminden, Karakoç’un aldığı ışığın filizlenen bir hayatın, kendisine has bir ilhamla şekillenen bir sanatın daha da derine indiğimizde bütün varlığıyla oluşan düşüncenin varlık kapısında bir anahtar işlevi göreceği bu kitabı hazırlamıştır. İnsan kişiliğini keşfetmenin yolu tanımak/araştırmakla geçer. Keza, biyografi türündeki kitapların işlevleri de bu değil mi? Elbette! Tamda bu konuda Arif Ay, Karakoç’u yazma cesaretinde bulunarak, kitap için niyetini şöyle açıklar: “Biz burada daha çok da gençlerin sıkılmadan bir solukta okuyacağı özet bir çalışama ortaya koyduk.” Diye belirtir.
    Arif Ay’ın Dokuz Kandilinden Sezai Karakoç Portresi Arif Ay’ın Dokuz Kandilinden: “Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Hacı Bayram Veli’nin, Mevlana’nın yüzyılımıza düşen izdüşümü; bir medeniyet mefkûrecisi. Onlar, Moğol istilasıyla, Haçlı Savaşları’yla tarumar olan Anadolu’nun dirilişini gerçekleştirmişlerdi. Bu yüzyılda da aynı misyonu yükleyenlerden biri de Sezai Karakoç’tur.

    Bir kaynak suyu kadar tabii; arı-duru bir sanat ve fikir mimarı. O, “ulu hocalar”ın öğretemediklerini öğreten öğreti ustası. Bir haberci, bir muştucu .

    İslam coğrafyasının fikir seyyahı. Hacca gitmeden haccı anlatan. Şeyh Galip’in sakalsızı. Fuzuli’nin yalnızlık arkadaşı.
    Necip Fazıl’ın, soluğuyla erittiği buz dağından sonra, ortaya çıkan çalkantılı deryada gemisini karaya oturtmadan, Ulu Önder Peygamber çizgisinde yol alan kaptan.
    Hikmet burcunda bir şair. İnsan-ı kâmil burcunda bir nazar. ”

    Kendi ruh dünyasını var eden, varlığıyla şekillenen toplumun içinde yalnız kendi özünde suyunu içer. Susamışlara nefessizce, soluksuzca koşan bir teste su olur. Afrika’nın bir köyünde; o güneşte, boğazı kurumuş küçük bir kız çocuğuna ferahlatıcı/muştucu bir avuç su olur. Şiir yazmak bende bir kader meselesi ve de Tanrı armağanıdır, diyen Karakoç şiirinin evrensel boyutu/ufkuyla tüm insanlığın dirilişi ve kurtuluşu muştular. Ve bir çıkıştan bahseder kurtuluşu İslam aydınlığıyla olacağını anlatır.

    Bir merhamet abidesidir şiiriyle/kaderiyle; “Bırak ben ağlayayım/Esir pazarında satılan Afganistan’a/Açlıktan milyonları kırılan Afrika’ya/Filipinler’e/Habeşistan’a Eritre’ye Filistin’e/Esaret prangasıyla kıvranan/Kafkaslar Azerbaycan Türkistan’a/Bütün milletlere ülkelere/Irmaklar gibi ben ağlayayım ” diye gönlü çağlar dünyanın dört bin tarafına…
    Karakoç’un düşünce dünyasının iki yüzü vardır. Bu yüzden biri içinde yaşadığımız dünyaya dönük, öteki yüzü ise ahirete dönüktür . Dünya ile ahiret hayatında insanın gelip yerleştiği mutlak bir varlık yeridir. Bunun yanında dünya ile ahireti yöneten/şekillendiren zekâ tek başına değildir. Zekânın güçlenmişi ve olumsuzluklardan olanca arınmışı akıl, daha güçlüsü gönül ve hepsinden daha güçlüsü ruhumuz vardır. Ruhumuzun sadece akla ve gönle dönük pencerelerinden bakmamız, hayat çelişkilerini ve trajedisinin altında ezilmemizi önleyemez. Mutlaka ruhumuzun Mutlak’a açılan pencerelerini de görmeliyiz. Vahiy ve ilhamı da görmeliyiz. Hatta aklı ve gönlü, bu iki ilahi ışığın aydınlığında kendi doğal yaşantılarıyla doldurmalı ve dolumlaştırmalıyız.

    “Hakikat Medeniyeti”nin olduğu yerde Yaratan(c.c.)’ı işaret eden saklı izler vardır. Tarih şahittir ki bu saklı izler Mekke ve Medine’ye gider. Lakin Mekke’nin, Medine’nin ışığı aydınlatmıştı dünyayı. Kudüs, Şam, Bağdat, Buhara, İstanbul, Kurtuba bu ışığı taşımıştı elden ele. Bu ışıkla güzelleşmişti yeryüzünün köşeleri.

    Çatıda setlerde ufuk çizgisinin olduğu her yerde/Her Müslüman gönülde ve yüzde/Bin bir yol gider bir yola varır. İşte tamda bu yerde Karakoç, şaire şiir için yolu uzun/engebeli bir misyonla süsler. Keza kutlu bir yolun, yolcusudur şair. Heybesine kandillerden dökülen Kevser suyundan doldurur. Şair, yüreğinin sıcaklığıyla çıkardığı sesiyle geçmiş/gelecek/bugüne hadi biraz daha öteye gittiğimizde öte dünyaya, Kuran’ın dilinden, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed(sav)’e, bütün Peygamberlerin ayak izlerinden muştular. Daha öteye gittiğimizde Ehli Beyt halkından, sahabelerden, velilerden hakikati muştular. Karakoç, şiirlerinden bir an gece ya da gündüz vaktinden İmam-ı Azam, İbn-i Arabi, Gazali, Mevlana, Yunus, Fuzuli, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Necip Fazıl ile sıcak bir kucaklamayla, selamlar bizi ve öteyi muştular. Kadim yolun öncü kuşakları, bindir yolun sıkıntılı/çilesinden Peygamberimizin bir/tek/kutlu yolunda ömür tamamlarlar.

    Arif Ay, yol bilmez, iz bilmez ya da yolunu karıştıran ya da yolunu bulmak isteyen okura Karakoç’u anlamak, tanımak için kılavuz özelliğinde bu kitabı yazmıştır. Okuyucuyu, Gün Doğmadan; Güne, Taha’nın Kitabına, Hızırla Kırk Saat geçirmeye, velhasıl düşünce sahibi olmak için Ruhun Dirilişine, Kıyamet Aşısına, Diriliş Muştusuna, İslam’ın Dirilişine yelken açtıracaktır.

    Yunus Özdemir.

    Arif AY, Fuzuli’nin Yalnızlık Arkadaşı, Sezai Karakoç, Edebiyat Ortamı Yayınları, Ankara – Haziran 2016, 96 sayfa.

    21 Ağustos 2016 Pazar
    19:04:13 AĞRI.
  • Resulullah (asm.) bir gün sahabelerine:

    “Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennete girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.”

    Bu sözleri üzerine ona denildi ki: “Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?”
    O şöyle cevap verdi:

    “Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri hâlde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim.” 1. Ramûzu’l-Ehadis s. 361, 4460 hadis (Ebu Nuaym, İbn-i Ömer’den)
  • Mehmet Akif, Atatürk'e niçin hayır dedi

    Mehmet Akif, yazdığı meali, yüklü para teklif ve tüm ısrarlara rağmen vermeyince, çalınması bile düşünülmüş. Ancak bu düşünce hayata geçirilememiş.


    Önceki gün İstiklal Marşı’nı yazdığı ve bir süre konakladığı Taceddin dergahında kaldığı mekanı gezerken, onu hayatı boyunca bir ilke ve ahlak sahibi yapan irade ve anlayışın bugün nasıl olurda mumla aranır hale geldiğini görmek üzüyor insanı.

    Bugün okunan her istiklal marşında nasıl ruhu şad oluyorsa Akif’in, aslında Türkiye’deki inançlı insanların onun bu iradesine ne çok şey borçlu oldukları gün geçtikçe daha da önem arz ediyor.

    Akif, bir dil ve üslup ortaya koyarak bir damar çıkarttı.

    O damar, yıllarca Akif’in şiirleriyle, şiirlerine yansıyan anlayışla beslendi.

    Ancak şunu kimse sormadı.

    Akif’e TBMM tarafından bir görev verilmişti. Bu görev Kur’anın mealinin yazılması göreviydi. Akif, Mısır’a geçti ve 1926’dan 1932’ye kadar orada kaldı. Vefatona kadar da ara ara gidip geldi, çünkü dersler veriyordu. Ancak Mısır’da Akif’in en çok vaktini alan Kur’an mealiydi. Zira bu konuda aralıksız 4 yıl çalıştığını biliyoruz.

    Neden Mısır’a gittiği konusunda farklı sözler var, ancak TBMM’nin verdiği görev sonrası Meal çalışmasını yürütmek üzere Mısır’a gittiğini söyleyenler olduğu gibi, Türkiye’deki inkılapların seyrinden rahatsız olup Mısır’a gittiğini söyleyenler de var.

    Her ikisi de doğru aslında…

    Akif'in Kur'an ile hemhal olması, Kur'an'ın Türkçe meâli çalışmalarıyla daha da yoğunlaştı.

    Zira, Cumhuriyetin ilanından sonra TBMM, Kur'an'ın tefsir ve meâli, Sahih-i Buhari'nin tercüme ve şerhinin hazırlanmasını kararlaştırmıştı. Çünkü yeni bir döneme giriliyordu ve halkın üzerinde bu kadar büyük tesiri olan kaynakların halkın konuştuğu diliyle yazılması planlanmıştı. Bu iş için üç kişi görevlendirildi. Tefsirde Elmalılı Hamdi Yazır, hadiste Ahmet Naim, meâlde ise Mehmet Akif idi.

    Çünkü Akif in 1908'de, 1913'de, 1920 ve 1921'de verdiği bütün vaazların metinleri yayımlanmıştır ki toplam 9 metindir; bunların içinde de Âkif in Kur'an tercümelerinden numuneler vardı.

    Bütün bu kaynaklarda yer alan tercümelerin sayısı, 38 sureye ait 130 ayet çevirisinden ibaret, toplam metin sayısı 96'dır. Mükerrerleri de saydığımızda ayet sayısı 162'ye ulaşıyor. Tercümelerin ait olduğu sureler ise şunlardır: Fatiha, Bakara, Âlu İmran, Nisa, Mâide, Enam, A'raf, Enfal, Tevbe, Yusuf, Ra'd, Hicr, Nahl, İsrâ, Tâhâ, Hacc, Şuârâ, Neml, Ankebut, Rum, Fâtır, Saffat, Zümer, Mü'min, Fussilet, Fetih, Hucurât, Mücadele, Haşr, Safî, Naziât, Abese, Mutaffîfîn, Gâşiye, Duhâ, İnşirah, Asr, Kevser.

    Bu tercümeler ve vaazlardaki derin yorumlar dolayısıyla bu görev Akif’e veriliyor…

    Ancak Akif’in bu görevi de kabul etmesi ilk elde zor oldu.

    Çünkü bunun büyük bir yük olduğunu düşünüyordu. "Kur'an, hiçbir şeye benzemez. Onun içinde öyle kelime ve mefhum (kavram)lar vardır ki, Türkçe karşılığı yok. Öyle ayetler vardır ki, muhtelif manalara gelir. Bu bakımdan da Kur'an'ın aslını Türkçeye çevirmek çok müşkül bir iştir" diyordu.

    Ahmet Hamdi Akseki Hoca bu işten yılmadığı gibi araya da çok hatırlı isimleri soktu. Eşref Edip, BabanzadeAhmed Naim bunlardan sadece bir kaçıdır. Ancak Akif hep geri adım atıyordu bu sefer Elmalılı Hamdi Yazır, "Sen yoksan ben de yokum" deyince iş artık kabul noktasına gelmişti.

    Ardından resmi bir sözleşme yapılarak bu işin sahibi Diyanet İşleri Başkanlığı oldu.

    Bütün bu sıkıntı ve zorluklara rağmen, büyük bir azim ve gayretle Akif, yaklaşık dört yıl boyunca bu işle uğraştı.

    Ortaya her bakımdan mükemmel bir meâlin çıktığı ifade ediliyor. İfade eden sırf bu meal çalışmasını yerinde görmek için Mısıra giden Şair Eşref Edip’tir… Eşref Edip, bu meâli baştan sona okumuş ve çok etkilenmiştir.

    Akif, meâlle ilgili yaptığı tashihleri yakın dostlarına gösterir: "Bunları hep, müsveddeden temize çektim. Bir kelimenin, en güzel zannettiğim karşılığını bir zaman sonra beğenmem. Daha münasip bir kelime aklıma gelirse, o kelimeyi çalışmamın ilgili kısmına koyarım"

    Bu çalışmadan Akif'in kendisi de faydalanmış, büyük bir manevî huzur duymuştur. Akif, “Kur'an'ın Türkçe meâli için yaptığım çalışmalar, bu dünyada en üstün zevk ve huşû ile geçirdiğim anlar olmuştur. Hâlimde çok büyük manevî değişiklikler gördüm. Kimseye bir şey veremedim. Fakat ben çok şeyler aldım. Duyduğum manevî feyz çok büyüktür" diyebilmiştir.

    Peki, ne oldu da bu Meal bitirilmiş olmasına ve resmi sözleşmeye rağmen Diyanete teslim edilmedi?

    Aradan geçen uzun zamana rağmen Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri tamamlayıp teslim etmiş, Ahmet Naim hadis kitabını teslim etmişti ama Mehmet Akif bir türlü Meali teslim etmiyordu.

    Atatürk, aracılar gönderiyordu, ancak Akif “hala tamamlanmadı” gerekçesiyle bitmiş meal çalışmasını teslim etmiyordu.

    Sadettin Kaynak hatıralarında diyor ki, “Akif’in yazdığı meali çalmayı bile düşünmüştük…” İşte iş bu noktaya gelmişti. Ancak Akif’ten geri adım yok. Bu sefer yüklü paralar teklif edildi… Ancak cevabı yine “hayır” …

    Bugün araştırmalardan öğreniyoruz ki, Akif’in bu kadar emek verip tamamladığı çalışmasını bunca teklife, ısrara rağmen teslim etmemesinin tek sebebi tefsirin dışında ayrı bir meal kitabı olarak basılacağını hissetmesidir. Bu hissi veren Ankara’daki dinde reform adı altında yürütülen çalışmalar olmuştur.

    Akif, mealini 1928’de tamamlamıştır. Ancak aynı yıl Türkiye’de

    Anayasa'dan "Devletin dini, din-i İslâm'dır" maddesi kaldırılmış ve aynı yılın Haziran ayında Dini Islahat Beyannamesi Türkiye'nin gündemine oturmuştur. Akif’in “benim mealimi Kur’an’ın yerine okutacaklar, ben yarın mahşerde Allah’a, resulüne ne cevap veririm” demiş ve meali teslim etmediği gibi, diyanetle yaptığı sözleşmeyi de feshederek aldığı avansı iade etmiştir. 

    Sonrası artık biliniyor…

    Akif, rahatsızlanıyor ve İstanbul’a dönmek zorunda kalıyor. Ancak meal çalışmasını emanet ettiği Mısır'da Ayn Şems Üniversitesi'nde profesör olan yakın dostu Mehmet İhsan Efendi'ye -Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun babasıdır- emanet eder ve şunu vasiyet eder:  "Ben şifa bulur, sağ salim geri dönersem, meâlin eksikliklerini tamamlar öyle basarız. Şayet ölürsem bu meâli yakarsın."  Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Mehmet Akif, 27 Aralık 1936'da Hakk'ın rahmetine kavuşur.

    Akif’e ait meal çalışmasını yakılması ise 1961’de bugünkü İslam Konferansı Örgütünün genel sekreteri olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun önünde vuku bulur.

    Şimdi asıl sorum şu;

    Akif, hazırladığı mealin kullanılacağı düşüncesiyle diyanete teslimini yapmamışken, Elmalılı Hamdi Yazır’a ve Ahmed Naim, tefsir ve hadis çalışmasını tamamlayıp niçin diyanete teslim etmeye karar vermişlerdir? 

    Fatih Bayhan - Haber7