• 288 syf.
    Gerek katilin her bir cinayetten sonra bıraktığı şiirler gerekse Yavuz başkomiserin zaman zaman bilinçakışı tekniğine yakın iç dünyasının şiirsel anlatımı klasik polisiye metinlerinden farklı bir anlatım sunuyor. Kısaca şiirsel bir polisiye roman bu. Benim gibi polisiyelerde karakterlerin derinliğine önem veren okuyucu için çok keyifli olsa da Günay Gafur’un daha önceki kitaplarını okuyup beğenen, yazarın oyun ve bulmaca çözme temalı kurgusuna alışkın olan okuyucu için bir ölçüde yadırgatıcı olabilir.

    Zift gibi karanlık bir Ankara polisiyesi okumak üzere her kapağını açtığım kitabı ister istemez Behzat Ç. ile karşılaştırıyorum. Yargıç’ın Yavuz başkomiserini ben hemen sevdim. İtiraf edeyim böyle problemli kafası olan, yaşadığı trajedilerle kafayı hafif kırmış polis tipini seviyorum.
    Evet Ankara’da geçen bir polisiye ama şehir olarak Ankara romanda hiç yer almıyor gibi.

    Olaylar geliştikçe hikayeye giren çeşitli karakterler, muhtemel katil adayları ve hepsinin çevresinde yaşanan acı ve ölümler kitaba evet hareket ve heyecan katıyor belki ama bence inandırıcılık konusunda hikayeyi zayıflatıyor. Her şeyin çok hızlı ve hareketli gelişmesi okumayı heyecanlandırıp hızlandırıyor, başından sonuna kadar birçok noktada ters köşeler okuyucu bekliyor, zevkli de ancak öykünün ciddiyetini dolayısıyla bitirdiğinizde sizdeki etkisini de zedeliyor. Katilin motivasyonu, cinayetleri işleme nedeni yine bana çok uçuk geldi.

    Yazarın belki risk de alarak denediği romanda çokça yer alan şiir ve şiirsel anlatımı sevdim ben. Sonuçta bolca ters köşesi, hızlı ve heyecanlı kurgusuyla (G. Gafur zaten bu kurgu işinde usta) keyifle okunan bir roman ortaya çıkmış. Ama bu hız ve ters köşelerde öykünün ayaklarını yerden kesmiş gibi…

    Genellikle yabancı yazarların okuyucu tarafından tercih edildiği ve yerli yazarların keşfedilmeyi beklediği polisiye gerilim türünde şans verilecek, keyifle heyecanla okunacak bir roman….
  • 236 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Kitap da konu olarak insanlığın yıllardır aklında olan sorulardan biri olan ''ölümsüzlük'' konusunu yazarın hayal dünyasında ki şekil almış haliyle okuyoruz. Kitabı okumaya hakkında gördüğüm onca olumlu yorumdan sonra karar verdim.. Açıkçası tam beklediğimi bulamadım kitaptan ama yine de memnun kaldım diyebilirim. Kitap toplam 204 sayfa, birinci kısım ve ikinci kısım diye ayırırsak ilk bölümü başlarda biraz sıkıcı gelse de ikinci bölümünden itibaren inanılmaz sürükleyici bir hal alıyor. O kısımdan itibaren okuması çok heyecan vericiydi açıkçası. İnsanların isteklerine karşı bir eleştiri var kitapta, sonsuz isteklerimizden belki de en çok istediğimiz ölümsüzlük konusunun ilk başlar da güzel gibi görünse de sonrasında insanların başına nasıl dertler açabileceği ders verici bir şekilde anlatılmış. Benim kitapta rahatsız olduğum noktalardan biri yazarın bir olay hakkında örnek verirken başka benzer durumlardan çokça bahsetmesi ve bunu uzunca yapması, okurken bu kısımlar da sıkıldım açıkçası.. Finaline gelecek olursak böyle konusu olan bir kitaba böyle bir son pek olmamış gibi, açıkçası daha ilginç bir son bekliyordum ben.. Ama yine de hayata dair ders verici şeyler anlattığı için geçer not aldı benden kitap, bu bakımdan gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim
  • Şimdi size büyük bir sır vereceğim: Mutluluk belirli koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmaz. Belirli koşullar mutluluğun bir sonucu olarak ortaya çıkar.
    Bu o kadar önemli bir söz ki tekrar etmemizde yarar var.
    Mutluluk belirli koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmaz. Belirli koşullar mutluluğun bir sonucu olarak ortaya çıkar.
    Bu sözler varlığın tüm diğer durumları için de doğrudur.
    Sevgi belirli koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmaz. Belirli koşullar sevginin bir sonucu olarak ortaya çıkar.
    Şefkat belirli koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmaz. Belirli koşullar şefkatin bir sonucu olarak ortaya çıkar.
    Bolluk belirli koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmaz. Belirli koşullar bolluğun bir sonucu olarak ortaya çıkar.
    Hayal edebileceğiniz ya da aklınıza getirebileceğiniz herhangi bir durumu bunun yerine koyabilirsiniz. Varlık Oluşun, deneyimden önce geldiği ve onu yarattığı gerçeği değişmeyecektir.
    Siz bunu anlamadığınızdan, mutlu olmanız için belirli şeylerin olması gerektiğini düşündünüz, ayrıca bunun aynısının geçerli olduğu bir Tanrı hayal ettiniz.
    Ama eğer Tanrı ilk Neden’se, Tanrı’nın neden olmadığı ne ortaya çıkabilir ki? Ve eğer Tanrı’nın gücü her şeye yetiyorsa, Tanrı’nın ortaya çıkmasını seçmediği ne ortaya çıkabilir ki?
    Tanrı’nın durduramayacağı bir şey ortaya çıkabilir mi? Ve eğer Tanrı onu durdurmamayı seçiyorsa, ortaya çıkan şey de Tanrı’nın seçtiği bir şey değil midir?
    Tabii ki onun seçtiği bir şeydir.
    Ama Tanrı neden Tanrı’yı mutsuz edecek şeylerin ortaya çıkmasını seçsin ki? Yanıt sizin kabul edemeyeceğiniz bir yanıttır.
    Hiçbir şey Tanrı’yı mutsuz etmez.
    Sizler buna inanamazsınız, çünkü buna inanmanız için gereksinimi olmayan ve yargıda bulunmayan bir Tanrı’ya inanmanız gerekir ve siz böyle bir Tanrı’yı hayal edemezsiniz. Böyle bir Tanrı’yı hayal edememenizin nedeni böyle bir insanı hayal edememenizdir. Siz kendinizin böyle yaşayabileceğinize inanmazsınız ve sizden daha büyük olan bir Tanrı’yı hayal edemezsiniz.
    Öyle yaşayabileceğinize inanmaya başladığınızda, Tanrı’yla ilgili bilinebilecek her şeyi bileceksiniz.
    İkinci değerlendirmenizin doğru olduğunu bileceksiniz. Tanrı sizden daha büyük değildir. Tanrı sizden nasıl daha büyük olabilir ki? Tanrı Sizsiniz, Siz Tanrısınız. Ama siz sandığınızdan daha büyüksünüz.
    Ustalar bunu bilirler. Tam şu anda gezegeninizde bunu bilen Ustalar dolaşıyor.
    Bu ustalar birçok gelenekten, dinden ve kültürden gelmektedir, ama hepsinin ortak bir noktası vardır.
    Hiçbir şey Ustaları mutsuz etmez.
    İlkel kültürünüzün eski dönemlerinde, çoğu insan bu ustalık konumunda değildi. Onların tek isteği mutsuzluktan ya da acıdan kaçınmaktı. Farkındalıkları o kadar sınırlıydı ki, acının mutsuzluğa neden olmasının gerekmediğini anlayamıyorlardı, onun için yaşam stratejileri daha sonra Zevk ilkesi olarak tanımlanan şeyin etrafına kurulmuştu. Kendilerine zevk veren şeylere doğru gittiler ve onları zevkten yoksun bırakan (ya da onlara acı veren) şeylerden uzak durmaya çalıştılar.
    Böylelikle, İlk Yanılsama, yani Gereksinim Vardır inancı doğdu. Buna ilk hata da denilebilir.
    Gereksinim yoktur. Gereksinim bir kurgudur. Gerçekte mutlu olmak için hiçbir şeye gereksiniminiz yoktur. Mutluluk zihinsel bir durumdur.
    Buradaki hata Tanrı’nın mutlu olmak, tatmin olmak, tam olmak için bir şeye gereksinimi olduğunu varsaymaktı. Bu doluluğun dolu olmadığını, onun kendisini dolu yapacak bir şeye gereksinimi olduğunu söylemek gibi bir şeydi. Bu bir çelişkiydi, bu çelişki görülemedi ve çoğu kişi bugün bunu hala görmüyor.
    İnsanlar bu bir şeylere gereksinim duyan Tanrı’yı yarattıktan sonra, Tanrı’nın yapılacak işler listesine sahip olduğu bir kültürel öykü ortaya çıkardılar. Bir başka deyişle, Tanrı’nın mutlu olabilmesi için Tanrı’nın olmasını istediği ve olmasına gerek duyduğu şeyler vardı ve bunlar belirli bir biçimde ortaya çıkmak zorundaydı.
    Sizin benim bir isteğimin olduğu inancınız sizi benim isteğimin ne olduğunu bulmaya çalışmaya zorladı. Bunun sonucunda, insanların bu konu üzerine ortak bir görüşte birleşmediği belli oldu. Ve eğer herkes Tanrı’nın isteğinin ne olduğunu bilmiyorsa, bu isteğin ne olduğu konusunda hem fikir değilse, o zaman herkesin Tanrı’nın istediği şeyi yapması olanaksız demekti.
    İçinizde en akıllı olanlar bu mantığı neden bazılarının yaşamlarının diğerlerininkinden daha iyiymiş gibi göründüğünü açıklamakta kullandılar. Ama sonra siz yeni bir soru ortaya attınız: Eğer Tanrı Tanrı’ysa o zaman Tanrı’nın istediğinin yerine getirilmemesi nasıl mümkün olabilir?
    Belli ki, bu ilk Yanılsama’da bir hata vardı. Bu hata gereksinim inancının yanlış olduğunu açığa vurmalıydı. Ama insanlar çok derin bir düzeyde bu Yanılsamadan vazgeçmeyeceklerini biliyorlardı, yoksa çok yaşamsal bir şey sona ermiş olacaktı.
    Bunda haklıydılar. Ama bir hata yaptılar. Yanılsamayı bir yanılsama olarak görmek ve onu yaratıldığı amaç için kullanmak yerine, insanlar bu yanılsamadaki hatayı gidermeleri gerektiğini düşündüler.
    Böylelikle, İlk Yanılsama’daki hatayı gidermek için İkinci yanılsama yaratıldı…
  • 168 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Cioran’ın yaşama karşı tavrı, kötümserliği, nefreti ve hatta isyanı hakkında büsbütün haksız olduğunu söylemek zor. Fakat nefret ettiği, isyan ettiği şeyleri çözme derdi taşımıyor. Cioran’ın sözleri tıpkı Sartre ve Camus gibi insanın şiddetli manevi ihtiyacından doğmaktadır. Cioran inanmadığı halde Tanrı ile kavga halindedir. Çürümenin Kitabın’da yazarın öfkesi, kötümserliği, inanmadığına ve elçilerine karşı, yani hiçe karşı başkaldırının altında baştan sona gizli olan kaygıyı görüyoruz. Çürümenin Kitabı’nda “Böyle bir varlık gerçekten olsaydı…” diye başlayan cümlelere ek olarak bir röportajında söylediği, “Benim durumumda, inkârın cazibesi geri kalan her şeyin yerini alıyor. İnkâr daha ağır basıyor.”* türü cümleler ile isyanını, öfkesini açıklıyor ve inkâr ettiği birini suçluyor.

    Cioran’a göre bu hayattan başka bir hayat yoktur. Yüce bir hayatın olmadığını söyleyen birinin, insanın aşkın oluşunu bir tarafa bırakıp, insanın bu dünyaya denk oluşunu düşündüğü halde neredeyse her eserinde inlemesi çelişkili bir durumdur. İnsanın bu âlemde varlık sancısı çekmesinin nedeni insanın aşkın oluşudur, bu âleme denk olmayışıdır. Bu âleme layık olduğunu düşünen birinin iyimser olması gerekir. Kaygısının, çırpınışlarının, kötümserliğinin ve isyanının olmaması gerekir. Fakat görünen o ki inanç ve inkar arasında gidip gelmekten kafası karışan Cioran eserlerinde bulunan gurbet iniltisinin farkına varamamış olacak ki inkarı seçmiştir. Bu âlemden daha yüce bir âlem olduğunu ve insanın bu dünyaya denk olmadığını hissettiğinden dolayı bu duyguları yaşamış ve saldırgan bir tavır takınmıştır. Fakat Cioran’ın yaptığı, mahpus hissettiği evin dışında bir yaşam olmadığını düşündüğü için pencereyi asla açmamak ve evin içerisinde bulunan eşyaya şikayet etmekten başka bir şey değildir. Bu bakımdan Cioran’ın pesimist tavırları ve isyanı havada kalmaktadır.


    Çürümenin Kitabı’nı anlatım ve dil bakımından daha iyi tarif edemeyeceğimi düşündüğümden tamamen katıldığım bir alıntı ile fikrimi beyan etmeye çalışacağım;

    “Aforizmacılık. Cioran’ın sosyal medya çağına yetişememesi doğrusu çok acı. Büyük, fiyakalı, edebî lakırdılar etmekte pek mahir olduğu apaçık ortada. Yazacağı twitter iletileri pek çok sosyal medya tiplemesi –belki de bir gün Simmel sosyal tipi olacaklar- tarafından retweet edilebilirdi. Cioran’ın takdire şayan tek yönünün belagat olduğunu söyleyebilirdim. Fakat bu tür bir belagatın düşünceyi itibarsızlaştırdığını söylemek daha uygun. Düşünceyi dünyadan ayırarak zaten temelde itibarsızlaştıran Cioran’ın, bunu biçimsel olarak da yapmasında bir çelişki yok” **



    Dilerseniz, “Çürümenin Kitabı’nı Sevmemek İçin 5 Neden” adlı incelemeyi de linkten okuyabilirsiniz. ***


    * https://www.youtube.com/...Z6c6RVFzg&t=337s

    ** Cemil Üzen http://www.arkakapak.com/tag/cemil-uzen/

    ***http://www.arkakapak.com/...vmemek-icin-5-neden/
  • 528 syf.
    ·10/10
    Kitaba bayıldım. Muazzamdı. Cidden tüm karakterleri ayrı ayrı sevdim ama benim için en gözde olan kişi Nina’ydı ve daha sonra tabii ki Matthias. İkisinin birbirine olan sevgisine eridim, bittim. Kaz’ın sert ve burnu havada duruşuna, İnej’in sessizliğine, Wylan’ın saflığına ve Jesper’in vurdumduymazlığına da bayıldığımı belirteyim. Kitaptaki tüm karakterler hayran olunası tiplerdi.

    Kitabın konusu, kurulan planlar, yaşanan aksilikler, bize yansıtılan duygular, aksiyonun dozu falan tek kelime ile şahaneydi. Karakterlerin geçmişleri ince ince işlenmişti ve güncel olay akışında araya giren geriye dönüşler, karakterlerin geçmişi hakkındaki bilgiler tam böyle ayarında verilmişti.. Kitaba 10 puan feda olsun diyorum.

    Ben anlatmaya çalışsam da kitaba duyduğum sevgi buna engel olacağı için kısa kesiyorum ve sizi nefes kesen bir hırsızlık olayını okumaya davet ediyorum. Kargalar Meclisi, size aradığınız her şeyi (aşk, aksiyon, gerilim, macera) sunacaktır. Basit dili ve olayların büyüsüne kendinizi kaptırıp kitabı bir solukta okuyacaksınız.
  • “Geçenlerde yaşamam için mutlu olmamam gerektiğine karar vermiştim. Şimdi de insanları sevmek için onlarla duygu alışverişinde bulunmamın gereksizliğine inanıyorum. Böylece dostluk önemini yitirdi. (tabii böyle olunca aşk da…) Galiba hiç dostum yok benim. Yalnız bazen sessiz bir okur olmaktan sıkılıyorum. Sadece karşımdaki söylemesin, beni de dinlesinler istiyorum. Bir gün hiçbir işe yaramadığımı kabul etmiştim. İşte şimdi de en bilinçli, en gerçek haliyle yalnızlığı kabul ediyorum. Ama bu yalnızlık ucuz edebiyatçıların sıka sıka suyunu çıkarttıkları o gizliden gizliye özlenen yalnızlık değil. Benim yalın katıksız durumum. Bundan ne kurtulmaya ne de yararlanmaya kalkışacak değilim. Sadece gereklerine uygun olarak yaşayacağım yalnızlığımı.”
  • 408 syf.
    ·39 günde·8/10
    Bir kitap nasıl tüm sayfalar boyunca hüzün kokar ? Hasan Ali Toptaş öyle bir yazmış ki sanki diyorum Ziya, Hasan Ali olmuş. Böyle güzel aktarabilmek için yaşamak lazım şayet... Öncelikle şundan başlayım Hasan Ali okumaya kuşlar yasına giderle başlamıştım ve ilk okuma için tercih etmemem lazımmış ama bu tamamen kişisel çünkü ben ölüm, ana, baba ve hastalık temalı şeyleri çok sevmem beni gerer bunaltır yazar da öyle bir aktarmış ki sanki kendi babammış gibi yüreğimde bir yumru ile zor bitirebilmistim kitabı :( Ama şimdi bu kitapla yazarın büyülü dünyasına girmiş oldum. Sanki hep böyle bir rüyadaymışış hissi verdi bana anlattıkları ama çok acı şeylerdi kimin bunlara yüreği dayanır ki ?
    Baş kahraman Ziyanın köyündeki karcının 'yanan yüreklere kar var' diye bağırması ne kadar da haklı bir bağırma imiş... Yüreğim yandı okurken vurulan o kuş sanki benim karşıma çıkacak gibi sınırda bir asker oldum bazen, bazen de toplumun gıybeti ile yenmiş bir ruh oldum. Ben ne Ziyaydım ne Kenan ben yüreği yanmış bir ana da değildim belki ama benim de yanan yüreğime kar lazım geldi kitabı bitirirken...
    Okuyun daha çok okuyun bir de böyle bakın hayata...
    Selametle...:)