• Hadi, ne duruyorsun sevgili okuyucu
    hadi yeni bir yılın eşiğinde değilsen bile
    sen de sarıl kaleme.
    İster başına gelenleri yaz
    ister aklından geçenleri
    ister düşlerine girenleri.
    Ama yaz.
    Çünkü her kalem yazabilir-en azından şu benim kırık kalemim kadar.
  • -Belli olmuyor ki! Bir gün arkadaşımın biri, “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.
    Sait Faik Abasıyanık
    Sayfa 11 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 27 Eylül 1317

    “Üç seneden fazla vardır ki bu defteri açmadım. Kalemim elimden kaçıyor. Tab u tuvanım kalmadı. Bütün sevdiklerimi gaip ettim. Bir aralık aklımı da gaip ettim. Hiç bir ümide mâlik değilim. Yazmak lüzumsuzdur. Sıkıntımdan bu defteri açtım. İki gün sonra Ada’daki eve taşınacağız. Karşısı denizmiş, arkası çamlık. Su, ağaç, duvar, virane, çöplük, hepsi birdir. Ben her şeye küsmüşüm. Aklımı kaybettim de neden anı sonradan buldum. Delilik çok fena şey. Velâkin akıllılar için böyledir. Mecnunlar için bu bir rahatlıktır. Yoksa tecennün ederler miydi? Akıllı sevmediği dünyadan kaçıyor. Anm abese tahammülü yoktur. Ve Allah’ın hikmetini bilmeyenler için her felâket abestir. Ben de bilmedim. Hâlâ da bilmem. Ne günahım vardır? Bana hayatım neden cehennem olmuştur? Çilem ne zaman dolacaktır? Artık hiç bir şey arzu etmiyorum ki keder duyayım. Öyledir de derunumdaki binihaye hüzün nedir? Neden yolların, Pembe güllerin üzerine, güneşin üzerine siyah bir tül gerilmiştir? Ben hâlâ arzu etmemekten başka ne arzu ederim?

    “Bir de okumak arzumdur. Dün gece büyükbaan İtalyanca kitaplarından birini açtım. Boece’in Felsefî Teselli namındaki eseri idi. On dört asır ewel yazılmış olan bu kitapta feylesof, her kim ki kadir olmak ister, serkeş gönlüne hâkim olmalıdır ve boynunu zevk-u safanın bais-i hicap dizginlerine teslim etmemelidir, demektedir.

    “Benim gönlümde serkeşlik kalmış mıdır diye düşündüm. Felâketler am öyle bir ezmişler ki baş kaldıracak hali yoktur.
  • Hayat, fare yeniği bir masanın üstüne koyup yazmaya çalıştığım beyaz bir kağıttı da, benim mi kalemim denk geldi hep boşluklara?
    Nazlı Karabıyıkoğlu
    Sayfa 20 - Alakarga Yayıncılık
  • Tüy gibi hafif, berrak ve ele geçmez bir günde, güne hiç bir ağrım olmamasının mutluluğuyla başladım. Böyle güzel böyle duru günlerde daha fazla gitmek isteği duyarım. İçimden daha kalabalığım dışarda göründüğümden. Cümbür cemaat içimden gitmek isterim. Fiilen bir yere gitme imkanım olmadığında içimden düşerim yollara.Bu yüzden ben otogarlarda ve tren istasyonlarında uzak şehirlere giden insanları izlemeyi severim. Yıllarca bende uzak şehirlere gittim. Bütün yolculuklara kötü olan herşeyi sıfırlayıp bitirmiş gibi huzurla çıktım.

    Ve şimdi aynı huzur ve hafiflikle bir yolculuğa başlamaktayım. Önceki gün uyumamışım doğru dürüst. Ki biraz kitap okuyup müzik dinledikten sonra deliksiz uyuyabileyim diye. “Nerden geldiğimi biliyorum.” İzmir’den, Konya’dan, Diyarbakır’dan, Ordu’dan.. Nerden geldiğimi bilmiyorum. Ama yıllarca nereye gidersem gideyim tek varış noktam olan Sivas’a dönüyordum onu biliyorum. Otobüse bindim yerime oturunca gelip nerde ineceğimi soran muavine “Sivas’ta ineceğim. Ben uyurum yolda siz gelmeden bana haber verirsiniz” dedim. “Tamam” diyip gitti.

    Yol boyu uzanan elektrik direklerini, ağaçları, uzaktan görünen dağları, önümde uzanan ismini bilmediğim ovayı, bulutları.. Yani nereye giderseniz ya da nerden dönerseniz dönün hemen her yolculuğun ortak manzarası olan yolculuk manzarasını izledim bir süre. Hayatımın en mutsuz ve nasıl olabiliyorsa en mutlu zamanlarından geçiyordum. Aklımda tonlarca ağırlıkta düşünceler, elimde Vedat Türkali’nin Mavi Karanlık kitabı. Korhan’ın mı Özgür’ün mü tarafında olduğumu kendime sorarak bir yandan kitabı okuyordum. Yazarın beni sürüklediği çelişkilerden çıkamadığım zamansa müzik dinliyordum. Kulağımda Hasret Gültekin’in her derde deva olacak gibi gelen sesi https://youtu.be/183MuPj6sOU Bir süre sonra tam planladığım gibi uykuya daldım.

    Ara ara gözlerimi uykunun verdiği uyuşuklukla aralayıp yanımdaki koltuğa bakıyorum. Yanımda bebeğiyle bir kadın oturuyor. Bir şeyden korumak ister gibi sımsıkı sarılmış yavrusuna. Soğuktan mı ? Birinden mi ? Bir şeyden mi ? Ama korumak için belli. Sarılmış öyle duruyor. Sen de birinin yavrususun diyorum kendime yarı uykulu. Ya da yavrusuydun mu demeli ? Birden nasıl burkuluyor içim. Nasıl acı, zehir gibi bir hüzün ruhumdan taşıp bedenime yayılıyor. İnsan hep böyle mi olur yolculuklarda ? Birden bire sebepsizce hüzünlü ? Ben bazen öyle olurum. Hemen atmaya çalışıyorum aklımdan bu hüznü. Biten müzik listesini yeniden ayarlıyorum yarı uykulu. Bu sefer Karadeniz ezgileri https://youtu.be/ZW-ILKvP9dc Bu tulum düze çıkarır beni diyorum. Tekrar dalıyorum sonra rüyasız uykuma.

    Bir daha açıyorum gözlerimi. Bir teyze oturuyor bütün ağırlığıyla. Hiç uykusu yok gibi bakıyor etrafına geceden daha karanlık gözleriyle. Şimdi inecek gibi duruyor koltuğunda. Yabancılar böyledir. Nerede ineceğini bilmeyenler. Yolculukların acemileri hep böyledirler. Eminim onu araca bindirenler defalarca sıkı sıkıya tembih etmiştir ineceği yeri. Ya Erzurumludur bu teyze diyorum kendime ya Erzincanlı. Yok yok kesin Erzincanlı olmalı. Teyzeye bakarken uyumuşum tekrar. Gözlerimi tekrar açtığımda gecenin bir vakti yanımdan bir tabela geçiyor hızla “Refahiye”. Yanımdaki teyze gitmiş. Demek gerçekten Erzincanlıymış :D

    Muavini arıyorum. Ayakta duran kimseyi göremiyorum. Bir bakıyorum bir kaç sıra önümde boşalan bir koltukta uyuyor. Sesleniyorum. Biraz zorla uyanıyor. Soran sözlerle bana bakarken. “Biz neredeyiz kardeşim ?” diyorum. “Refahiye abla “ diyor gayet normal. “Peki ben nerde inecektim” diyorum. Sözlüde tahtaya kalkmış öğrenci gibi cevabı hatırlamaya çalışıyor. Sonra telaşla “Sivas abla” diyor. Kendimden beklemediğim bir sakinlikle (ne zaman sakin davransam işler asla yolunda gitmez) “gidip şoföre durumu anlat. Beni nereye götürüyorsunuz benim sabah Sivas’ta olmam lazım” diyorum. Konu yetkili mercilere iletilene kadar Refahiye’yi bile geçiyoruz. Bulabildiğimiz ilk yerden dönerken “aferin diyorum kendime. Sen hep böylesin şaşılacak bir şey yok. Ne zaman gitmek istediğin yere zamanında varabildin? Bir kere de ineceğin durağı kaçırma ya. İyice abarttın artık.!” Şoförün bulduğu harika çözümle Refahiye’ye geri dönüp, uğramak zorunda olanların bile uğramadığı bir yol üstü lokantası (dinlenme tesisi?) gibi bir yere kavga gürültü beni bırakıyorlar. Refahiye neresi bilmiyorum saat gecenin üçü, yarın fakültede sunumum var, bir kedi beni özlüyor Sivas’ta, bir sardunya beni bekliyor balkonda ya üzerine kar yağdıysa, romatizma hastasıyım ağrım var, çok sinirliyim. Tüm bunlar kimin umurunda.. Onların tek isteği onları şikayet etmemem. Benim tek istediğim Sivas’a gitmek.Sabah gelecek araçla beni göndereceklerine söz verip beni bu yol üstü lokantasının sahiplerine “emanet” edip gidiyorlar.

    Kitap okumak iyi gelir diye düşünüyorum. Ama Korhanla Özgür arasında kalacak gücüm olmadığı için Yılmaz Odabaşı’nın kalın kapaklı en sevdiğim baskı olan Feride’sini alıyorum. Biraz içim rahatlıyor okurken. Ama hırsımdan hızlı hızlı okurken bittiyor hemen. Bırakıp bir nefes alıyorum. Tekrar açıyorum kalın kapağı. Bu sefer altını çizdiğim kısımları okuyorum. Yine hırsla ama düşüne düşüne.
    “(beni böyle bir eller
    beni yollar,beni yeller
    kelepçeler,hücreler beni
    alıp gitmeye
    inan ki feride inan
    aşk,
    önce!)
    (gözümü bağlıyorlar;korma sevgilim!gözümü,
    gönlümü değil...)

    kanlı karanlık odalarda
    beni morartıyor,azaltıyor ve azdırıyorlar
    böyle her seferinde,çıkınca,fırında ekmek gibi kabarıyorum
    sonra bir çoğalıyor,bir çoğalıyor,bir çoğalıyorum

    (bir güzel renk değiştiriyorum;korkma!yürek değil,renk değiştiriyorum sadece..)
    ...
    biliyormusun bir sen kalıyorsun içimde
    yüreğimin alazında biz bize
    ağlaşıyoruz sesizce...

    (sonra gözlerim açılıyor;korkma!dilim değil,gözlerim sadece...) “
    Dizelerini okurken, bu dizeleri ilk okurken altlarını önce gözlerim, sonra en sevdiğim kurşun kalemle çizerken nasıl tedirgin olduğumu hatırlıyorum. Dönüp yine aynı satırı okuyorum emin olmak istercesine. Bir oh çekiyorum sonra. Neden mi ? Dilim değil çözülen diyor ya.. Arkama yaslanıyorum sonra. Dağlara bakıyorum. Adını bilmiyorum bu dağların. Bu dağların bu ovalarının insanlarının da adlarını bilmiyorum. Adlar önemli.. Ama dağlar kahverengiye çalan yeşil. Gökyüzünü görmek çok kolay. Gökyüzü yeryüzüne yaklaşıyor kucaklıyor sanki. Bunları düşünerek zamanı geçirmeye, sinirimi unutup yatıştırmaya çalışıyorum. Gözüm saate ilişip saatin 7 olduğunu görünce içimde kurduğum bütün denge, sakinlik bozuldu.. 7 de gelecek dedikleri araç hala gelmemişti. Saatinde nasıl fakültede olacaktım ?

    Hocamı arayıp durumu anlatıyorum. Hiçbir şey söylemeden dinliyor, yalnızca güldüğünü duyuyorum. Ben susunca “ başkası anlatsa bunları çok şaşırırdım ama konu sen olunca nedense normal karşılıyorum. Senin şu hayatta sorunsuz bir şeyin var mı ? Cidden merak ettim” diyor. “Sanırım yok hocam” diyorum. Keşke verecek başka cevabım oldsa.. “Saat kaç olursa olsun gelip o sunumu yapacaksın” diyor. Sonra bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorup kapatıyor sağolsun. Biraz olsun rahatlıyorum. Ama uykusuzluk, yorgunluk ve bu halde gidip sunum yapacak olmam yüzünden hala huzursuz ve sinirli hissediyorum. Arada beni kontrol etmek için durup bana bakan lokanta sahibine sinirli sinirli bakıyorum elimde değil..

    İnsanaları bakışlarımla delik deşik etmeyi bırakıp bir zarf ve bir kağıt çıkarıyorum. İkisi de aynı renk olmalı. Mavi bir zarf ve mavi bir kağıt seçiyorum. Bu mektubu maviye boyarsam içim açılır belki diye :) Bir süredir fırsat bulamadığım için Arzu’ya yazamadığım mektubu yazaya başlıyorum. Zira bu gün bir mektupta anlatılmaya değer şeyler oluyor :D Beni sinirimden delirten bu hadise onu güldürecekti biliyorum. Mektubu yazarken ilk sayfada daha tükenmez kalemim tükeniveriyor. Yazdığım kelime bile bitmeden. En sevdiğim kurşun kalemi alıp devam ediyorum yazmaya. “Talihsizliğimi görüyorsun Arzum. Tükenmez kalem tükendi. Kurşun kalemle devam ediyorum. Söyle delâl* bir yere varmakta ben kadar zorlanan birini tanıdın mı ? Zannederim tanımadın. Sevgiyle kucaklarken seni, kurşun kaleminde kurşunları bitmeden mektubu burada bitireyim. Sivas’a kavuşunca oradan tekrar yazacağım. Hoşçakal delâl...” Kağıdı katlayıp hangi pulu seçeceğimi düşünürken bir otobüsün umut veren sesini duydum.

    Otobüs lokantanın önünde durunca sakince yerimden kalktım. Sanki saatlerdir burda sinirden çıldırarak içimden sinir krizleri geçirerek bu otobüsü beklememişim.. Masada sinirden yırttığım kağıtları, bitti diye sinirlenip kırmaya çalıştığım ama kırılmadığı için beni iyice çileden çıkaran ortadan ikiye bükülmüş ama inatla kırılmamış kalemi de toplayıp kül tablasına koydum. Lokanta sahibine teşekkür ettim beni misafir ettikleri için. Gidip bavulumu yerleştirip otobüste yerime oturdum. Bir kaç saat sonra Sivas’a girerken otobüsü durdurup toprağı öpmek istiyordum ama sadece otogarda değil fakültede inmek istediğimi söyleyebildim. Otobüsten inip elinde bavulumla olabildiğince gürültü yaparak fakülteye doğru yürümeye başladım. Yolda dönüp bana bakanlara hiç aldırmadım. Bavulla geldiğim için değil, çoğu öğrenci bunu yapardı. Yürürken kahkahalarla güldüğüm için bakıyorlardı. Amfiden içeri girdiğimde hocam beklemekten sıkıldığı için olsa gerek arka sıralarda biriyle sohbet ediyordu. Ben ve yanımda getirdiğim bütün sesler içeri girerken kapıya doğru döndü. Bense hiçbir şey olmamış gibi kürsüye çıktım bavulu yere yatırıp açtım. İçinden sunum için hazırladığım notları ararken; “ Oooo İpek hanım biz gelmezsiniz diyorduk. Meğer siz yatıya geliyormuşsunuz.”
    Eğildiğim yerden arkamı dönüp gülümseyerek bakarken “yaaa hocam, bu kinayeli lafları duymak için kaç saat özlemle bekledim bir bilseniz “ dedim içimden :)


    *Delâl: Narin, nazlı, değerli,kıymetli