• Rıfat Ilgaz'ın hastaneye yatışı ile ilgili, Başdan gazetesinin, 28.1.1949 gün ve 25. sayısında şu haber verilmiştir: "... hastaneden çıkan Ilgaz, on gün kadar savcılıkta ifadeler ve muhakemelerle meşgul olmuş ve tekrar hastalığı arttığından yatağa düşmüştür. Rıfat'ı para ile yatıracak bir hastane dahi bulunamamış, nihayet Vali Vekili Haluk Nihat Pepeyi'nin ve Sağlık Müdürü Faik Yargıcı'nın yardımları ile, Heybeli Ada Sanatoryumuna yatırılabilmiştir. Rıfat'ın sıhhi durumu, henüz düzelmiş değildir.




    BAŞDAN - Rıfat Ilgaz'a gösterdikleri iyilikseverlik ve yardımlarından dolayı, Haluk Nihat Pepeyi ve Faik Yargıcı'ya teşekkürlerimizi bildiririz.




    Bu arada " Krallar" yazısından dolayı yargılama da sürmektedir. 12 Ocak 1949 günü Yedinci Asliye Ceza Mahkemesinde ikinci duruşma yapılmıştı. Bu duruşmayla ilgili olarak Başdan gazetesinin 28 Ocak 1949 günlü 2 5 . sayısının 3 . sayfasında şu

    haber yayımlanmıştı:

    Markopaşa'nın muhakemesi

    ( ... ) Gelen müdafaa şahitleri dinlendi. Bu davanın görülebilmesi için davacı kralların memleketlerindeki Ceza kanunlarında da, mezkur yazıların suç olup olmadığı hakkında, Adalet bakanlığına sorulan suallere henüz cevap gelmediğinden ve bu

    cevabın gecikmesi ihtimaline binaen muhakeme 27 Ocak gününe bırakılmıştı. Dünkü celsede, Rıfat Ilgaz'ın dışarı çıkamayacak kadar hasta olduğuna dair Heybeliada Sanatoryumu baştabipliğinin gönderdiği rapor okundu. Rıfat Ilgaz'ın müdafaa şahitlerinin istinabe

    yolile alınan ifadeleri okundu ve:

    "İngiltere, Mısır ve İran Devlet Reislerini tahkirden dolayı dava açılmış bulunduğundan T. C. K. nun 167 inci maddesi gereğince, tahkikatın icrası için, ecnebi Devlet Reisieri hakkında, kanunumuzdaki hükümterin kabul edilip edilmediğini yani İngiliz, Mısır ve İran ceza kanunlarında 164 üncü madde karşılığının

    bulunup bulunmadığının bilinmesine ihtiyaç olduğundan, bu cihetin Bakanlıktan savcılıkça evvelce sorulduğu bildirilmiş olduğundan, işbu soru neticesinin bildirilmesi hususunda, tekrar savcılığa yazılmasına ve beklenen cevabın gecikmesi ihtimali bulunduğundan, duruşmanın 16 şubat Çarşamba saat 14 e

    bırakıldığına karar verildi.

    Markopaşa'nın aynısı olan Hür Markopaşa'nın sahip ve yazı işleri yönetmeni Orhan Erkip de tutuklanmış, Sultanahmet Cezaevine konmuşmr.



    Markopaşa · 14 Ocak 1949 · Sayı: 12 (36)

    Gazetenin bir önceki sayısı ile bu sayı arasındaki sürede Sabahattin Ali'nin ölüm haberi alınmıştır. Bu sayı baskıya verilmeden az bir süre önce haber alınmış olmalı ki yalnızca çerçeve içinde haber konmuştur:

    "Sabahattin Ali:

    Markopaşanın ilk kurucuları arasında bulunan Sabahattin Alinin ölümünden duyduğumuz üzüntü sonsuzdur. 18 Ocak Salı günü çıkacak olan BAŞDAN gazetesinin 24 üncü sayısı, Sabahattin Alinin hatırasına ayrılmıştır. Sabahattin Ali sayısında, en yakın kalem arkadaşlarının hatıra ve intibalarını bulacaksınız..



    Markopaşa'nın bu sayısında birinci sayfadan "Emniyet Müdürlüğü'nün Dikkatine" başlıklı yazı verilmiştir. Yazıda, Markopaşa'nın sık sık toplatılma olayı konu edilmiştir: "Şimdiye kadar 11 sayı çıkabilen gazetemizin dört sayısı, ait olan makamın emirleri ile ve memurlarınız tarafından toplatılmıştır. Toplatılan sayıların adalet huzurunda hesabını vermekten vicdan huzuru ve zevk duyacağız. Biz de hakkını aramasını bilen vatandaşlar sıfatı ile, muhakkak nazar ile baktığımız beraatimizden sonra, polislerin bayilere ve müvezzilere verdikleri makbuzları göstererek gazetelerimizin geriye verilmesini rica edeceğiz. Halbuki aldığımız birçok haber ve mektuplardan öğreniyoruz ki, bir çok yerlerde, bilhassa taşrada memurlar, makbuz vermeden gazetelerimizi toplamakta, hatta toplama emri olmayan sayıları dahi almaktadırlar. Şüphesiz bu hareketler, vazifelerinde pek nazik ve bize karşı çok kibar davranan emniyet teşkilatına atfedilecek bir hareket olmayıp, birkaç memurun kendi işgüzarlığıdır. Fakat neticede mutazarrır olan biziz. Bu gazetenin ne zorluklar ve ne gibi maddi fedakarlıklarla meydana geldiği, herkesten çok, emniyet memurları tarafından bilinmektedir. Son günlerde müvezziler elinden alınan gazetelerin yırtıldığı hakkında şikayetler de çoğalmıştır. Bütün bunları tevsik edebilecek durumda olduğumuzdan ileride menfaatlerimizi korumak hakkımızın baki kalması için dikkatinizi çeker ve bu hususun önlenmesi için malumaten arz ederiz. Markopaşa





    Sık sık yaşanan toplatma olayları yüzünden okuyucuya da bir duyuru yapılmıştır:

    BU GAZETE CUMA GÜNLERİ SAAT SEKİZDE ÇlKAR. SEKİZİ İLE DOKUZ ARASINDA FlRSAT BULURSA SATlLlR. DOKUZDA TOPLATlLIR. SAAT ONDA, MUHARRİRLERİ SORGUYA ÇEKİLEN BASIN HÜRRİYETİNİN .KURBANI FELAKETZEDE BİR GAZETEDİR.



    Yazının ilerisi şöyledir:

    Bu gazetede, haklı ile haksız mücadele etmektedir. Bu gazetede, halk kütlesi ile, halktan olmayan bir avuç insan mücadele etmektedir. Bu gazete, zeka ile hamakatin [ahmaklığın] mücadelesidir. Eskiden matbaaları yıktırırlardı. Bütün dünya matbuatında, kendileri için bunun ne fena propaganda olduğunu anlayınca,

    bu sefer haftada birkaç defa, kasabalara, köylere kadar mitingler yaptırmağa başladılar. Bu da sökmeyince gazetemizi Anadoluya sokmamağa başladılar. Bu da kar eylemeyince Sıkıyönetimin adaletine (!) sığındılar. Bütün bu gayretler bizi susturamadı. Şimdi daha yenisini buldular. Biz çıkarıyoruz, onlar toplatıyor. Biz çıkarıyoruz, onlar toplatılıyor.

    Bazıları bize,

    - Çok ağır yazıyorsunuz. diyorlar.

    Böyle söyleyenler, düşünmüyorlar ki, istim arkadan geliyor. Evvela topluyorlar, sonra da mahkemeye veriyorlar. Sen istersen beraat et.

    Onlar; gazeteyi topladılar ya . . . Halka okutmadılar ya . . . Seni zarara soktular ya . . . Şunu bilin, eğer bu gazeteyi bir sayı da, bomboş, bembeyaz

    çıkarırsak, yine toplarlar ve bu sefer de boş çıkarmak sureti ile bilmem kim efendimize hakaret ettiğimizi iddia ederler. Şu aşağıdaki boş bıraktığımız kısımdan, türlü manalar çıkarmak için kim bilir, nasıl uğraşacaklardır.



    Gazetenin sık sık toplatılmasından doğan sıkıntıyı aşmak için tutulacak yollar da okuyucuya mizahsal biçimde sunulmuştur:

    Öteden beri bilindiği üzere, Markopaşa daima muhalif olarak tanınmıştır. Son baskılar o kadar artmıştır ki, artık muhalefete imkan olmadığını anlayan Markopaşa, bundan sonra muvafıklar safında yer almaya karar vermiştir. Markopaşa bundan sonra daima ve daima efendilerimize methiyeler yazacak ve kasideler düzecektir. Bu dahi efendileri tatmin etmezse, büsbütün havadan sudan mevzular yazılacak, mesela hıyar sayısı, şalgam sayısı gibi sayılar çıkarılarak, bu gazetelerde yalnız hıyarlara ve şalgamlara methiyeler tanzim edilecek, bamyanın fazileti, kendini nimetten sayan kuru fasulyenin şerefi, milli nohudun asaleti gibi çok değerli mevzular üzerinde ileri geri fikirler yürütülecektir . . .



    Aziz Nesin'in birinci sayfadaki "Leb . . . Dostlarım Leb!" yazısı Markopaşa üzerindeki kara bulutları konu etmektedir:

    "Affedin beni dostlarım, affedin. Ne söylesem suç, ne yazsam günah, ne desem kabahat oldu. Arife tarif mi lazım. Siz olsun anlayın lisanı Azizden dostlarım.

    Sağ gözümü kırpınca, anlayın ki papazdır, başpapaz ... Siz tanırsınız o başpapazı, hani dün gece yoksul çocukların şerefine şampanya patlatmıştı. Sol gözümü kırpınca, papasın oğlanı. Siz bilirsiniz kimdir, Maçabeyinin oğlanını, gerisinde tırnak izi vardır. Sağa bakarsam, anlayın ki dam, hani dün gece, uyuz itleri

    koruma cemiyetinde kokteyl vermişti, işte o dam. Sola bakarsam, Kozbeyi, onu da tanırsınız., vur Kozhey'ini, vur!

    Anlayın işmardan, anlayın kaş gözden, anlayın kuş dilinden dostlarım.

    Her biri sefir süfera, vezir vüzera olan büyük muharrirlerin, yılda bir bile semtine uğramayan, perili ilham, dün gece misafirlerimdi. Dostlarım, sizin şerefinize hindi yolar gibi yoldum ilham perilerini, saçlarını didik didik, sizin için dostlarım sabaha kadar beyni mi yedim.

    Ne yazsam, ne söylesem?

    "Havada bulut" desem nem kapıyorlar.

    - Vay! diyorlar, sen bize kaz dersin ha!

    O kadar da çok ki kazlar, o kadar da işkilli ki kazlar …

    Bir yazıya başladım sizin için, güneşe karşı mürekkep aktı kalemimden. Sizin için dostlarım, bu gecenin buzlu mehtabını kanımda erittim. Ve işte alacakaranlığında sabahın, kalemim vakitsiz mi öttü yine? Eskiden öküzün altında buzağı ararlardı, şimdi buzağının altında öküz arıyorlar. Esen badısaba [sabah rüzgarı] değil, badi Hasandır, ki eylemiş bizi berbad dostlarım.

    Siz anlayın lisanı Azizden, siz anlayın Leb ... dostlarım Leb!



    Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmamış, ancak adresi değişmiştir:

    Çemberlitaş Cami Sokak No: 59. Gazete yine Osmanbey Matbaasında dizilip basılmıştır.



    Markopaşa• 22 Ocak 1949 • Sayı: 13 (36)

    Bu sayının "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesinde bir mektuba verilen yanıt Markopaşa yazarları ile ilgilidir:

    "Eyüp Bahariye mensucat fabrikasından Bay Ali Polat'a: Bu kadar mühim bir mesleği sarih adresinizle yazdığınız için teşekkür ederim. Okuyucuları kendi şahsi meselelerimizle meşgul etmeğe kendimde hak bulamıyorum. Fakat size şunu söyleyeyim ki, ben hapishanede iken, yani elim kolum bağlı iken başına o

    müessif hadise gelmiştir. Tahliye edildiğim gün, her namuslu ve vicdanlı erkeğin yapacağı gibi hareket ettim. Benim bu hareketimi, erkek diye yaşayanların pek azı yapabilir. Ne meslek, ne aile, ne hususi hayatımda şahsıma sürülecek bir leke yoktur. Bana karşı "Kızıl dalkavuğu" demeniz kanunen suçtur. Ben

    ne kızıl dalkavuğu, ne de emperyalistlerin dalkavuğuyum. Ne rubleye ne de dolara boyun eğerim. Ne komünistim, ne de kapitalist uşağı. Ben memleketim ve milletim için çalışıyorum.





    Birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki "Hımııık, Hicabi!" başlıklı yazı gazetenin bir önceki sayısının toplatılmamasma ayrılmıştır:

    Hayret, hayret oğlu hayret! Yüz milyon kere hayret. Bu hafta Markopaşayı toplatmadılar. Rıfat öksürerek içeri giriyor:

    - Toplamağa başladılar mı?

    - Hayır.

    - Hayret.

    Sandalyeye oturuyor,

    - Yahu toplamadılar gazeteyi.

    Odanın içinde bir aşağı, bir yukarı geziniyor:

    - Aziz gazeteyi toplamadılar ha ...

    - Toplamadılar yahu, ne yapalım?

    Biraz sonra,

    - Vay anasını toplamadılar be!

    Rodos'ta, Ahmet isminde bir adam varmış. Bütün Rodos Türkleri bu adamla Hımık Ahmet hımıık! diye alay ederlermiş. Sokağa çıkacak olsa, çocuklar arkasına takılır, kahveye gitse arkadaşları:

    - Hımııık! diye bağırırlar, adama bir dakika rahat vermezlermiş.

    Zavallı o kadar bizar olmuş, o kadar canına tak etmiş ki, senelerce süren bu hımıklıktan bir türlü yakasını kurtaramayınca, nihayet valiye gidip derdini anlatmış. Vali, kati bir emir vermiş.

    - Bundan sonra Ahmet'e kimse hımık demeyecek!

    Ahmet sokağa çıkıyor, hrmık diye bağıran çocuklarda ses yok, kahvede aldıran yok. Ahmet bu hali o kadar yadırgamış ki adeta şaşkına dönmüş. Bu sefer o, bakkalın kapısını açıp başını uzatmış.

    - Hımııık!

    Tütüncünün camından uzanıp:

    - Hımııık!

    Yolda gördüklerine "Hımık!" diye seslenir, sonra kaçarmış.

    Şimdi Rıfat da yerinde duramıyor.

    - Toplamadılar gazeteyi.

    - Toplamadılar ha ...

    - Vay anasını toplamadılar be. ..

    Zavallı Rıfat, gazetenin toplatılmasına, günde birkaç kere savcılı ta ifade vermeye o kadar alışmış ki, artık duramıyor, rahatı kaçıyor. Nerde ise basın savcısı Hicabinin kapısından başını uzatıp,

    - Hımıık Hicabi! diye seslenip kaçacak.



    Markopaşa · 30 Ocak 1949 · Sayı: 14 (36)

    Önceki sayılarda başlığın üstünde yer alan "Toplanmadığı zamanlarda . . ." yazısı, "Fırsat bulabildiği zamanlarda ..." şeklinde değiştirilmiş. Bu da baskıların çeşitlendiğinin ve ağırlaştığının bir göstergesi olsa gerektir. Manşetten verilen haber "Markopaşa'nın Armağanı Şiir, Piyes, Tıp ve Fen Armağanları Dağıtıldı" başlıklı. Haber şöyle: "Markopaşa memlekette ilim, sanat ve fenni himaye maksadı ile, layık olanlara verilmek üzere bir armağan tesis etmiştir. Layık olanlara dağıtılan bu armağanların listesini ve kazananları bildiriyoruz:

    Şiir mükafatını, (Allaha Ismarladık, güle güle) isimli şiiri ile milli şair Behçet Kemal Çağlar kazanmış ve kendisine bir baş milli sarımsak armağan edilmiştir.

    Piyes mükafatını, (Namı diğer Kafasız Ahmet) isimli eserle Necip Fazıl kazanmış, kendisine helalından bir adet Maşallah armağan edilmiştir.

    Tıp mükafatını (Bir yatakta on sekiz hastayı üst üste yatırmak), (Yüz bin veremliyi nutukla tedavi) eserlerinin muharriri Sağlık Bakanı Fazıl Şerafettin Bürge kazanmış ve kendisine vefalı bir vatandaşın iskeleti armağan edilmişse de, mikrop geçer diye Bakan hediyesini almamıştır.

    Fen mükafatını, Topkapı'da oturan Abdüssamet efendi isminde bir emekli memur kazanmıştır. Mükafatı kazanmasını temin eden eser (Bir düzlemde eşit gerilmeli, üçgen sınırlı olan bir Tıngırnnın denge durumunun, belirtili zıngıntısının dik dörtgeninin üç buçuğa çarpayı) isimli kitaptır. Bu mühim eserinden

    ötürü, Abdüssamet efendiye, ivedilikle iki kıvanç, üç güvenç ve bir Bilinç armağan edilmiştir.

    Armağanları kazanacakları seçmek için, bakkal Bogos; Sırık hammalı Memiş; Balatta Mişon ve Langa Bostanında uzman Mişon ağadan mürekkep edebi ve ilmi heyet kurulmuştu.



    Birinci sayfada "inanılmayan Şeyler" başlığıyla değinilen konulardan bazıları da şunlar:

    • Bu ay içinde Amerika ve İsviçre bankalarına büyük adamlardan hiçbiri para yatırmamıştır.

    • Hükümetimiz Amerika'ya, İngiltere'ye ve sarraf Artin efendiye olan bütün borçlarını ödemiş ve meclise denk bütçe getirmiştir.

    • Türkiye'de seçimler yenilenmiş, seçim sırasında jandarmalar hiçbir vatandaşın sırtına binmemişler ve hiçbir vatandaşı dövmemişlerdir. Vazifelerini suistimal eden jandarmalar hakkında kanuni takibata geçilmiştir.

    • Kasımpaşa'da oturan bir vatandaşımızın, Bitpazarından dün çocuğuna bir çift eski papuç almağa muvaffak olduğu Anadolu Ajansı tarafından tebliğ olunmuştur.

    • İnönü stadında yapılan maçta, hakem dayak yemediğinden, maçın tekrarı için, Beden Terbiyesizliği Genel Müdürü tarafından kulüplere emir verilmiştir.

    • Ticaret Bakanı Cemil Sait Barlas dün Bakanlık dairesine beş dakika uğrayarak, bir cigara içmiş ve ciddi memleket meseleler ile meşgul olmuştur.

    * Dün Avrupa seferinden limanımıza gelen İstanbul vapurunda gelen kıymetli yolcuların hiç birinde kaçak eşya, kürk, mücevher bulunamamış, yolcuların gümrük memurlarına karşı gösterdikleri bu muvaffakiyet takdirle karşılanmıştır.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen iki mektup ve verilen yanıtlar da şöyledir:

    Kasımpaşa'da Bay Bedri yazıyor: "Geçenler Amerika'dan Patrik getirttiğimizi yazdınız. Acaba bu Amerikalı Patrik Atinagoras benim günahlarımı çıkarabilir mi?

    Markopaşa: Siz günahı, döviz mi zannettiniz? Bu millerin günahını yirmi beş senedir, iktidar bile çıkaramadı. Vakti ile bir papaz varmış. Kilisenin mahzeninde yıllanmış şaraplarını saklarmış. Bir gün mahzendeki şarapların aşırıldığının farkına varmış. Bunu yapsa yapsa Zangoç yapar, diye, çağırmış. Zangoç'u, günah çıkarma odasına sokmuş. Ve sormaya başlamış: - Ey Zangoç efendi! Papasın mahzenindeki şaraplarını kim aşırdı?

    Zangoç'ta hiç ses yok. Tekrar sormuş, yine ses yok. Bu sefer Zangoç'u dürtüp:

    - Neye cevap vermiyorsun? diye sormuş.

    Zongoç da:

    - Efendim, demiş, sesiniz duyulmuyor. İsterseniz siz buraya gelin, ben size sorayım. Papaz, günah çıkarma odasına girmiş, bu sefer Zangoç sormuş:

    - Papaz efendi! Zangoç'un karısı ile aşna fişna olan kimdiiir?

    Papazda ses yok. Tekrar sormuş, yine ses yok. Papaz perdeden başını çıkarıp:

    - Sahiden duyulmuyormuş Zangoç efendi, demiş.

    Bilmem ki, şimdi de kim kimin günahını çıkaracak? Günah bini aşmış.





    Beyoğlu'nda S. O. yazıyor:

    Kısa boylu, takma saçlı, takma dişli, çilli, hafif kamburu olan karımı kaybettim, yenisini alacağımdan, eskisinin hükmü yoktur.

    Markopaşa:

    İki adam ölmüş. Çok günah işledikleri için, cehennemin kapısına gelmişler. Sual meleği öndeki ne sormuş:

    - Sen dünyada evli mi idin?

    - Evet, kırk sene bir kadınla evli idim.

    - Eh, sen dünyada çekeceğin azıabı çekmişsin, haydi ... [okunamadı]

    Sıra arkadaki adama gelmiş. O kendi kendine:

    - Bir kere evlenen cennete giderse, ben dört kere evlendiğime göre, haydi haydi cennete gittim diye düşünmüş.

    Melek sormuş:

    - Sen?

    - Ben dört defa evlendim, der demez

    Melek:

    - Haydi, yürü, cehennemi esfeli safiline, diye bağırmış.

    Azizim, sen de hadi bir kere evlendin. Şansın varmış, karıyı kaybetmişsin. Peki, başımızda böyle hükümet varken, insan bir kere daha evlenir mi? Sen karını değil, galiba aklını kaybetmişsin...





    Markoşa'nın bu sayısı, çıkışından "iki saat sonra" toplatılmıştır. Toplatma olayıyla ilgili 8.2.1949 gün ve 15 (36) sayılı Markopaşa'da şu haber-yorum verilmiştir:

    Markopaşa toplarıldı

    Markopaşanın geçen sayısı yine toplatıldı. Türkiye'deki Demokrasi icabı olarak hangi makamın emri ile ve hangi sebeple toplandığını henüz bilmiyoruz.

    14 sayı çıkabilen Markopaşanın beş sayısı toplatılmış oldu ki bu suretle Markopaşa yeni bir rekor daha kırmış bulunuyor demektir. Türkiye'de böyle bir şerefi ilk defa. Markopaşa kazandı:

    Gazete satışa çıktıktan iki saat sonra tamamen satıldığı için, gazeteyi toplayan emniyet memurları adeta bizim iade memurluğumuzu yapıyorlar. Emniyet müdürlüğü de iade depomuz haline gelmiştir. Esas en iadeleri koyacak yerimiz de yoktu. Bize resmi makbuzlar vermek sureti ile iade hesaplarımızı gayet iyi tutan emniyet teşkilatına alenen teşekkürü bir borç biliriz.





    Markopaşa · 8 Şubat 1949 · Sayı: 15 (36)

    Bu sayıdan seçeceğimiz ilk yazı "Yan Yan Kiteysun!" başlığını taşıyor. Okuyalım:

    Hasan Saka düştü. Biz onun düşeceğini, haddimiz olmayarak çok evvel söylemiştik. Siz şimdi dersiniz ki: - Hasan Sakanın düşeceğini söyleme de bir keramet mi? Nasıl olsa bir gün düşecek değil mi idi? Doğru, haklısınız, düşmez kalkmaz bir Allah var, nasıl olsa düşecekti ama, düşmeden düşmeye fark var. Hasan Saka palas pandıras düştü. Karadeniz köylerinden birine, dağdan değirmen taşı indirmek lazım gelir. Hasan isminde birini köylüler bu işe memur ederler.

    Hasan dağa çıkar. Değirmen taşını nasıl köye indireceğim diye düşünür, düşünür, nihayet değirmen taşının ortasındaki deliğe girerek yuvarlanmaya karar verir. Köylüler Hasan'ı taşın deliğine sokarlar ve yukardan aşağıya salıverirler. Taş yuvarlana yuvarlana giderken, tabii Hasan'ın da pestili çıkar. Bunun farkına varmayan köylüler, yuvarlanan taş köy yolundan çıktığı için, ha babam bağırırlarmış:

    - Uy Hasan! Yan kideysun. Hasan yan yan kideysun.

    Hükümer bir değirmendir, döner. Hasan Saka bu değirmenin taşını dağdan indirmek için, taşın deliğine girip yuvarlanmaya başladığı zaman, biz ona seslenmiştik:

    - Uy Hasan, yan yan kideysun.

    O aldırmadı, nihayet yuvarlandı ve düştü.

    Yeni Başbakan Şemseddin Efendi hazretleri için geçen de yazdığım yazıdan dolayı bana çattılar:

    - Dur bakalım, dediler. Adam daha koltuğa yeni çıktı. İyi ama, körlempeden çıktı. Zamanın şartlarını bir az anlayanlar, onun Hasan Sakadan beter yuvarlanacağını söylüyorlar. Görünen köy kılavuz mu ister. Başbakan olduğunun haftası benzine zam yaptı. Günah bizden gitsin. Biz bağırıyoruz: "Uy

    Şemsettun, yan yan kiteysun! .. "



    Üçüncü sayfada yayımlanan "Komünizmle Mücadele" başlıklı yazı da şöyle:

    Bana anlattılar, ben de size anlamıyorum: İsmi lazım değil, bir arkadaş bir tanıdığa borç vermiş. Vadesi dolunca gidip parasını istemiş. Öbürü inkar ermiş. Derken aralarında bir haraza çıkmış. Gırtlağına sarılacak değil ya ... Bir iki ileri geri söylenmiş, dönmüş evine. Bizim arkadaşın lafları, borcunu inkar eden namuslu vatandaşı müteessir etmiş. Polise koşup, filanca komünisttir, komünistlik propagandası yapıyor, diye haber vermiş. Bizim arkadaşın, ne propagandadan, ne polisten haberi var. Dünyadan bile haberi yok. Bir sabah erkenden evlerinin kapusu çat çalınmış. İrili ufaklı dört polis, paldır küldür içeri girmişler. Ara tara; yatakların altını, döşeklerin arasını, oturağın içini, fare kapanını ... yok yok.

    - Nereye sakladın?

    - Neyi

    - Komünist propagandasını.

    Arkadaş, hık! diye bir gülmüş.

    - Çabuk çıkar.

    İşin şakaya gelir tarafı yok. Memurların en büyüğü hangisi ise o:

    - Biz, demiş, bu evde komünistliği bulmadan bir yere gitmeyiz. Hem biz adama çıkartmasını biliriz. O sırada arkadaşın kitaplarını aramakla meşgul memurlardan biri elinde bir kitapla gelmiş.

    - Buldum beyim, demiş.

    - Ne buldun?

    - Kırmızı kaplı bir kitap.

    Kitabı açıp bakmışlar ki, üstünde Fransızca bir şeyler var.

    Nihayet kafa kafaya verip söktürmüşler. Lam yukarı la, "rı"yı sine vur, rus .. Urus! Tamam demişler. U Frenkçede harfi tariftir. Malumatı daha geniş olanı, "hayır, harfi tarif değil article'dir" demiş.

    - İyi ya, la article, Rus da Rus, demek bu Rus kitabı. Ve böylece ciltlerle Larousse'u almışlar.

    Urusun arasından bir fotoğraf çıkmış.

    - Bu sakallı herif kim? diye sormuşlar.

    - Şekspir, demiş.

    - Bu herif gavur mu? Nerelidir bu kafir?

    - İngilizdir efendim.

    - Demek yabancılarla da münasebetin var. Söyle şu sakallı gavurun adresini.

    Bizim arkadaş Şekspir'in adresini verdikten sonra palas pandıras götürülmesi lazım gelen yere götürülmüş. Cümlece malum olan fizik ve metafizik muameleye tabi tutulmuş ve komünistler arasında Şekspir nam kefere için de bir dosya açılmış. Kulağınızda bulunsun diye bu fıkrayı yazdım. Benden söylemesi. Zira bu günlerde komünistlikle mücadele var da .. Hani evinizde Larousse bulunur; Şekspir bulunur, sonra karışmam!



    Son sayfadan da iki ilan seçelim. İkincisi Markopaşa ile ilgili: Türkiye Zira-i Donatım, Ticari Batırım, sina-i yutum, Umum müdürlüğünden.....



    Markopaşa ilanından da anlaşılacağı gibi işler karışmış görü1üyor. Nitekim gazetenin bu sayısı da toplatıldı. Son hafta içinde Markopaşa ve Markopaşacıların başlarına gelenleri, 11.02.1949 gün ve 27 sayılı Başdan gazetesinde yayımlanan "Bir Hafta İçinde" başlıklı bir haberden okuyalım:



    Son hafta içinde BAŞDAN gazetesinin bir sayısı ile Markopaşa'nın 14 ve 15. sayıları toplatıldı. (Azizname) isimli küçük kitap toplatıldı. Ve kitabın muharriri Aziz Nesin'in Basın Savcılığında sorgusu yapıldı.

    ( ... ) Bütün bu faaliyetin bir hafta içinde olduğunu görenlerin umumiyede kanaatleri şudur:

    "Bu devrede yazı yazmak, gazete çıkarmak, kitap yayınlamak imkanı yoktur. Biz. hala bu iddianın aksini ispata çalışıyoruz.. Bizim bu ısrarımız, memleketimizde gerçek demokrasinin olduğunu bilmekten ziyade, olmasını arzu ettiğimiz içindir. Fevkalade maddi ve manevi sıkıntı içinde olduğumuz için,

    elinizde tuttuğunuz şu küçük gazetenin kaç sayı daha çıkabileceğini biz de bilemiyoruz..



    Son tümcenin altını çizmek gerekir. Parasal sıkımılar vardır, ama asıl sıkıntı, toplatma ve soruşturmalardır. Burada "neden" gizlenmiş, "sonuç" kestirilerek vurgulanmak istenmiştir. Gerçekten de Markopaja iki sayı daha çıkabilmiş, sonra gazetenin çıkışı yine başka adla sürdürülebilmıştır.



    Markopaşa · 14 Şubat 1949 · Sayı: 16 (36)

    Markopaşa'nın bu sayısı "Özel Hıyar sayısı" olarak düzenlenmiştir. Bunun gerekçesi şöyle açıklanmıştır:

    "Ne yazsak Markopaşa'yı toplatıyorlar. Onbeş sayı çıkabilen gazetemizin yedi sayısını topladılar. Biz de zülfiyare dokunmasın, güneşe karşı desturun su döküp de çarpılmayalım, evliyayı umuru incitip fincancı katırlarını ürkütmeyelim diye, suya sabuna dokunmadan, havadan sudan yazılar yazmaya karar verdik. Bundan sonra gazetemizin her sayısını, meyve ve sebzelerin methine tahsis edeceğiz. Şimdiye kadar gazetemizi İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı toplattırdı. Bakalım bu sefer de Tarım Bakanlığı toplatacak mı? Gazetemizin bu sayısı Hıyar sayısıdır. Baştan aşağıya kadar hıyarın ve hıyarların methiyesini bulacaksınız. Hatta memleketimizin hıyarlarını rencide etmemek için, onların aleyhinde bile bulunmayacağız. Gelecek sayımız da muşmula sayısı olacaktır.

    Markopaşa'nın "Özel Hıyar" sayısında hıyarla ilgili şu haber de yer almış: "Hıyar pek lezzetli bir meyve mıdır, sebze midir? Orası malum olmamakla beraber çok lezzetlidir. Sözüne güvenilir kaynaklardan, yani, büyük adamın karısının berberinden aldığımız malumata göre, Hıyarın meyve mı, yoksa sebze mi olduğunu

    tayin için uzmanlardan mürekkep bir komisyon toplanacaktır. Ekseriyetle muhalifler ve bilhassa Demokratlar, hıyarın meyve olduğunu iddia ederek havayı bulandırmaktadırlar. Halk Partililer ise, yirmi beş senelik tecrübelerine dayanarak, hıyarın sebze olduğunda direniyorlar. Bu ehemmiyetli mesele memleketimizde halledilmesi lazım olan ilk, esaslı ve belli başlı mesele olarak ele alınmış ve iki parti arasında sıkı demokrasi gösterilerine sebebiyet vermiştir. Hatta hıyara ait bu demokrasi münakaşaları sırasında, iki Demokrat dayak yemiş, bir Halkçı da ağır surette yaralanmıştır.Buna rağmen hıyarın ne olduğu henüz anlaşılamadığından dört tane mütehassıs heyetin celbine, Langa bostanında inceleme yapmasına ve ayrıca beş yüz heyetin de yabancı memleketlere

    gönderilmesine karar verilmiştir.

    Hıyar işi ile Milli Eğitim Bakanlığı da ilgilenmektedir. Bir kısım bilginler bu sebze veya meyveye hıyar, bir kısmı Salatalık denilmesini istemektedir. Henüz bu ilmi mesele de halledilmediğinden, bir ilmi komisyon çalışmalara başlamıştır. Dış memleketlerden ithal edilen hıyarları, Ticaret Bakanı Cemil Sait Köküiçerde eğri olduğu için beğenmemiştir. Bu suretle Cemil Sait Köküiçerde'ye hıyar beğendirmenin çok zor bir iş olduğu anlaşılmıştır.



    Birinci sayfadaki Başbakan'a hitaben "Sansür istiyoruz!" başlıklı yazıda da Markopaşa'nın başına gelenler anlatılmış:

    Sayın Başbakan:

    Bu sayısıyla 16 sayı çıkabilen Markopaşanın yedi sayısı toplatılmış bulunuyor. Başdan gazetesinin de üç sayısı toplatıldı. Bir de Azizname isimli kitabımız toplatıldı. Öyle görüyoruz ki, Türkiye'de "var" diye iddia edilen basın hürriyeti, tamamı ile bir tuzaktan ibarettir. Biz devri saltanatın sansürüne çoktan razı

    olduk. Biz sansür istiyoruz, sansür ... Anladınız mı efendim? Mahkemelerde sürünmek, sorgu suallerle üzülmek, hapislerde çürümek istemiyoruz. Sansür istiyoruz, sansür istiyoruz, yine de sansür istiyoruz. Türkiye'de demokrasi olduğunu dünyaya ispat için göstermelik bir Basın hürriyeti değil, bir tuzak değil, sansür istiyoruz. Anti demokratik kanunların değiştirilmesi gibi aslı olmayan işlerle uğraşacağınıza sansür koyun. Millerin hayrına yapacağınız en müspet iş budur. Sansür, sansür … Saygılar …



    Sayfanın alt sağ köşesinde de "Hıyara Methiye" yazılmıştır.

    Methiyenin son dört dizesi şöyledir:



    Kadrini takdir ederler cümle şaklaban bile,

    Bezmi meyi nuşana cilvekarsın ey hıyar!

    Her sözüm olmuş günah, her ne desem vebali var,

    Neylesem netsem de azdır, ey hıyar oğlu hıyar!



    Üçüncü sayfada " Demokrasiye, Hıyara, Muşmulaya ve Turpa Dair" başlıklı yazıda Markopaşa konu edilmiş:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halk'a verdi huzur

    Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehli kubur!





    Markopaşa'nın (5.6.10. 11. 14 . l5 . 16 .) sayılarını topladılar. Esasen Markopaşa şimdiye kadar on beş sayı çıkabilmişti. (. .. ) Elbette biz bütün bunları toplansın diye çıkarmıyoruz. O halde ne yapalım, ne edelim ki, nasıl yazalım ki, toplamasınlar.Bence bunun imkanı yoktur. Ne yapsak, neylesek toplayacaklar.

    Siz, buluttan nem kapma tabirini bilirsiniz. Vay sen bana kaz dedin, hikayesini de bilirsiniz. Bizim halimize uygun daha bir çok hikayeler vardır. Bir öğretmen, senelerce Doğu kasabalarında çalışarak, birkaç kuruş toplamış. Evlenmek üzere, İsranbul'a dönüyormuş. Yolda bir adamla arkadaş olmuş. Bu adam, öğretmenin parasına göz dikmiş alacak ama, beraber yiyip içtikleri, yol arkadaşlığı ettikleri için hor be hor, gırtlağına sarılıp alamıyormuş.

    Bir bahane icadı için uğraşır dururmuş. Öğretmene sormuş:

    - İstanbul'da ne yapacaksın?

    - Evleneceğim.

    - Ben de evleneceğim. Bir oğlum olursa adını Hasso koyacağım.

    Sen Hasso'yu okutursun değil mi bay öğretmen?

    - Ne demek, elbette okuturum.

    - Tembellik ederse döğersin değil mi?

    - Yok canım, ne münasebet, hiç çocuk döğülür mü?

    - Yaramazlık ederse elbet döğersin.

    - Yine döğmem.

    - Canım haşarılık ederse, haylazlık ederse, yine döğmez misin?

    - Döğmem yahu ...

    - Başa çıkamazsan ne yaparsın?

    - Eh, belki şöyle hafif hafif okşar korkuturum.

    Bunu fırsat bilen adam öğretmenin gırtlağına sarılmış:

    - Vayy, demek ki sen Hassoyu döğersin ha ...

    Böylece öğretmenin paracıklarını gırtlağına basa basa basa almış.

    Maksat gazeteyi toplamak olduktan sonra, daima, ileride doğması melhuz Hasso'nun dayak yemesi ihtimaline binaen mühim (!) sebepler bulunabilir.



    Bir de kurt kuzu hikayesi vardır hani. Kuzuyu gözüne kestiren kurt, kendisine göre bir bahane icat etmek vehmine kapılmış. Beraber dereden su içerlerken kuzu derenin alt başından ve suyun akış istikametine göre kurttan daha alt tarafta su içtiği halde, (vay suyu bulandırdın) diye kuzuyu parçalamış. Biz lisanı hal ile diyoruz ki, siz bize şöyle söyleyin:

    - Efendiler, biz size yazı yazdırmayacağız. Siz gazete çıkarmayın. Biz buna eyvallah deriz, demeye mecburuz. Yahut gazetelerimizi toptan kapatın. Siz de kurtulun, biz de. O da olmazsa, yazılarımızı çıkmadan evvel, piyeslerde, film senaryolarında olduğu gibi sansürden geçirin. Onlar da bize yine lisanı hal ile

    diyorlar ki :

    - Hayır. Türkiye'de matbuat hürriyeti olduğu için biz sizin gazetenizi kapatmayız. Türkiye'de basın hürriyeti olduğu için sizin yazılarını sansür de etmeyiz. Böyle bir şey yaparsak, dünyaya karşı ayıp olmaz mı? Biz ancak siz her gazete çıktıkça toplatırız. Ama sen mahkemede beraat etmişsin, et ... Kimin umurunda.

    Ben senin ananı ağlatırım ya ... Nasıl olsa sen bizimle başa çıkamazsın, top atarsın. Tarihe ters taraftan şöhret veren meşhur Halet efendiyi bilirsiniz.

    O kadar adam, o kadar genci astırmış, boğdurmuş ki, birgün birisi:

    - Efendi hazretleri, bu gençlere yazık oluyor, demiş.

    Halet efendi şu cevabı vermiş:

    - A canım, ihtiyarlara günah oluyor, gençlere yazık oluyor diyorsunuz. Ben her zaman asılacak orta yaşlı adamı nereden bulayım?

    İşte bu Halet efendi bir gece rüya görür. Rüyasında, kethüdası Halet efendinin gırtlağına sarılır, boğmaya çalışır. Can havli ile uyanan Halet efendi hemen emir verir: -Tiz Kethüdanın canı cehenneme boynunu uçurup yerine bir başka kethüda gele. Kendisinden evvelki kethüdanın başına gelenleri duyunca adam pılısını pırtısını toplar gider. Kapıdan çıkarken hüdamdan biri:

    - Nereye böyle? diye sorar.

    Kethüda:

    -Vallahi ben gidiyorum azizim, der, zira efendi hazretlerinin rüyasına girmemek de benim elimde değil ya...

    Bu Halet efendinin arkasından şair Figani şu beyti yazmış:

    Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,

    Yıkıldı gitti cihandan dayansın ehli kubur.

    Yarının şair Figanilerine böyle bir şaheser yazdırmak için müthiş bir gayret var. Fakat efendilerimizin rüyalarına girmemek, onları tatlı uykularından can havli ille bam tellerine basılmış gibi zıplatmamak için ne halt edelim? İşte bu elimizde değil!

    Ne yapalım ki, kalemimizin ucu efendilere dokunmasın. Bir kolayını bulduk. Bakalım bu sefer ne bahane bulacaklar? Gazetemizin bu sayısı "Hıyar sayısı" olacaktır. Ondan sonra da şalgam ve bayır turpu fevkalade sayılarını çıkaracağız. Bu kısımları sen bomboş kağıt da çıkarsan demokrasiye bu kadar

    iftira etmeyin. Benim böyle zerzevada, bamya ve hıyarla uğraştığımı görünce artık ıslahı hal ettiğimi anlarlar ve gazeteyi toplamazlar. Bakalım kim haklı çıkacak, bakalım ayinci devran ne gösterecek. Ve minallahunevfik…



    Üçüncü sayfada "Hazreti Hıyara Mektup" başlığıyla, " İstanbul hıyarlarının ağzından, Ankara hıyarlarına" şeklinde hitap edilerek kaleme alınan bir mektup yayımlanmış: İstanbul hıyarlarından Ankara hıyarlarına mektup:

    Hıyar cenapları:

    ANKARA

    Azizim, Ankaralı hıyar cenapları;

    Dün Langa bostanında yapılan hıyarlar kongresinin üçüncü dönüm, ikinci oturumunda, Çengelköy hıyarları ile, Langa hıyarları arasında, kongre başkanlığı sebebi ile, gürültülü tartışmalar olmuştur. Malumu alileri olduğu üzere, Çengelköy hıyarları turşuluk küçük hıyarlar olduklarından, neticede pek iri yarı

    olan Langa hıyarları, bu demokratik münakaşayı kazanmışlardır. Reis olan hıyar efendi kürsüye çıktığı zaman, Çengelköylü hıyarlar yapraklarını ve diplerini yere vurarak gürültü ediyorlardı. Reis ilk söze başlar başlamaz, bütün hıyarlar ayağa kalkmak için dikilmişler ve yapraklarını birbirine vurarak alkışlamışlardı. .

    Pek hararetli geçen kongrede, Ankaralı hıyarlara tazim telgrafı çekilmesine karar verilmiş ve kifayeti müzakere kararı ile, oruruma nihayet verilmiştir.

    Zarı haşmet hıyarinize, İstanbul hıyarlarının tazim hislerini sunar ve bostanınızda daim olmanızı, bostan korkuluğundan niyaz eyleriz efendim.

    İstanbul hıyarları namına

    Tarafız bir hıyar

    Son sayfada bir ilan yer almış:



    Gazete sayıları toplatılıyor ama sahibi ve sorumlu yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz neden tutuklanmıyordu? Bu sayının çıktığı günlerden birinde, Rıfat Ilgaz Heybeliada Sanatoryumundaki odasında günlük gazeteleri eline almış, göz gezdiriyordu. İşte tam o sırada okuduğu bir haberle irkildi. Kendisinin tutuklanıp

    cezaevine yatırıldığını yazıyordu . . .

    ... Nasıl olurdu? Krallara hakaretten yargılanmam sonuçlansa bile daha Yargıtay'ı vardı işin. Meclis'e hakaret dosyası Ağır Cezaya verildiği gün tutuklanmam gerekirdi. Sanatoryumda yatan mikroplu bir hastayı tutuklayıp cezaevine götürebilirler miydi? Bunları benden çok daha derin, inceden inceye düşünen

    Başsavcılık, Sanatoryuma hemen Adliye hekimini göndermişti. Durumumu olduğu gibi bütün açıklığıyla inceleyecekti. Ne değişirdi? Tevfik İsmail gereken raporu vermişti önceden. Durumum cezaevinde kalmaya elverişli değildi. Başsavcılık, Sultanahmet Cezaevi Başhekimliğine sormuştu:

    "Bu durumda bir hastayı kabul eder misiniz?" diye. Niçin kabul etmesinlerdi! Tam kuruluşlu bir hastaneydi. Burada gerekirse "Sadır Ameliyatı" bile yapılabilirdi! Böyle bir yetkili, yetenekli Başhekimliğin raporu üzerine Başsavcılık ne yapsındı? İster istemez hastayı, Heybeli Sanatoryumundan

    kaldırıp, Sultanahmet Cezaevinin tam kuruluşlu Hastanesine gönderecekti!



    Bir gün yatağımın çevresinde, görmeye alıştığım Hereke kumaşından yapılmış kırçıl paltoluları görünce hiç yadırgamadım. Nöbetçi doktorumuzu da almışlardı aralarına. Her şey yönetmeliğe uygun olarak oluşturulup geliştirilmişti. Böyle anlarımda, nerden geldiğini bilmediğim bir güçle, yatağımdan çıkmıştım: "Peki!" dedim. "Götürün beni!" Onlar da işlerinin adamıydı doğrusu: Nerdeyse pijamalarımla götüreceklerdi, omuzlayıp! Daha pabuçlarımı bile bağlamadan:

    "Yürü!" dediler.

    " Doktorlar yürüyemeyeceğimi bildirdiler sanıyorum, size!" dedim.

    "Bir araba tutun yürüyemezseniz!"

    "Siz" dedim. "Şu kadar yıllık memursunuz ... Böyle kendi isteğiyle, kendi parasıyla, kendini zindana attırmak isteyen suçluya rastladınız mı?"

    Durdular ... Çok bilmiş bir gülüşle beni güzel hemşirelerin, aydın asistanların ve ücretli hastaların önünde bozum etmeden tepeden tırnağa bir süzdüler. Sözlerimin bir şaka olduğunu belirtmek için gülüştüler. İçlerinden birisi, ne düşündüyse düşündü:

    "Rıfat Bey!" dedi, "Kapıya kadar bir davransanız ... Araba hazır! .. "

    "Buyurun gidelim!" dedim, "Araba hazırsa!"

    Üzerimde (hep böyle söylenir, ama benim ki doğruydu.) beş kuruş para yoktu. Hastanede tanıştığım Karacabeyli Nuri:

    "Sanıyorum, paran yok," dedi. "Eğer olsaydı, sen bu adamlara bu lafları da söyletmezdin! Al şu, sağ kalırsam ödersin, sonra bana!

    … Sultanahmet Cezaevinin kapısından içeri girdiğimde hava kararmıştı.



    Markopaşa'nın bu sayısı Bakanlar Kurulu'nun 17.2.1949 tarih ve 3/8814 , 3/8822, 3/8823 karar sayılı kararlarıyla toplatılıyordu. Gazetenin kovuşturmaya uğraması ve Rıfat Ilgaz'ın tutuklanmasıyla Markopaşa'nın ikinci dönemi de kapanmış oluyordu. Ilgaz bu olayı şöyle anlatıyor:



    "... Ali Karcı'yı erkenden göndermişti Aziz Nesin. ( . . . ) Bir dilekçeyle başka bir arkadaşa aktarmalıydım Markopaşa'yı. Hesabı görülecek beş altı dosya daha vardı geride. Nasıl olsa içerdeydik, kapatırdık bu dosyaları da. Her biri için teker teker tutuklama kağıdı kesilmesi bile gerekmezdi artık..."



    Birinci dönemde çeşitli adlarla 36 sayı çıkabilen Markopaşa, ikinci dönemde ancak 16 sayı çıkabilmişti.







    MARKOPAŞA'NIN III. DÖNEMİ

    Markopaşa · 1 Nisan 1949 · Sayı: (36 +16) - 1



    Rıfat Ilgaz içerideydi. Aziz Nesin'i rahat bırakmıyorlardı. Markopaşa'yı çıkaramıyordu. Bir buçuk ay sessizlik içinde böyle geçmişti. Derken 1 Nisan 1949 tarihinde bir Markopaşa sayısı çıktı. Sayısını gözlere sokarcasına açık seçik verdi. Üstelik yılını da ilk çıkışından başlatarak "3" diyecek kadar açık: "Yıl: 3 - Sayı: (36+ 16) - 1" . Matematik işlemi gibi de olsa öncelikle geçmişini toparlamış oldu. Markopaşa'nın bu sayısında "sahip ve yazı işlerini" Mahmut

    Kayman üstlendi. Adresi: Ankara Caddesi, No: 59; dizildiği ve basıldığı yer Seyhan Matbaası'ydı.

    İlk sayfada "Üçüncü Doğuş" olayı anlatılmıştı: Markopaşa 16 sayı çıkabilen ikinci devre neşriyatından sonra, şimdi üçüncü defa tekrar çıkmaya başlamıştı.

    Aynı fikir ve inançlarla yeniden çıkarken, bütün kuvvetimizi okuyucularımızdan aldığımızı tekrarlamak lüzumunu duyuyoruz. İftira çamurları ve tezvirat zifoslar ile üstümüze saldıracaklar yine bulunacaktır. Düşmanlarımızdan tek ricamız, bizi dikkatle okumak zahmetini göstermeleridir. Bize bedava düşmanlık edenlerin, ya aklı ya vicdanı olmadığına inandık. Kimlerin memleket ve millet aleyhinde çalıştığını zaman gösterecektir. Bugünkü ölçü ve kararda acele ermek yanlış netice verir. Halk aleyhinde çalışan halk düşmanları kahrolsun! ..



    Birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki "Çoban Köpekleri" başlıklı yazıda, Markopaşa'daki eski havanın bulunamama nedeni anlatılıyor, söz okuyucuya bırakılıyordu:

    Sevgili okuyucularım:

    İhtimal Markopaşa'da alıştığınız eski havayı bulamayacaksınız. Evet bu esen, o eski kara yel değildir. Şimdi bir bad-ı meltem yüzünüzü okşuyorsa biz de ferahlamış, serinlemiş olacağız. Eee mevsim mevsimdir bu hayat … Ne olursa olsun "Niçin eskisi gibi yazmıyorsun?" diye soracaklar da bulunabilir. Onlara bir hikaye ile cevap vereyim: "Adamın biri bir köy evine gece yarısına misafirliğe gider. Malum, köy evlerinin helası dışardadır. Gece dışarı çıkmak ister. Bir de bakar ki, kapının önünde koca bir çoban köpeği yatıyor. Daha kapıyı açarken, iri köpek hırlar. Korkudan dışarıya çıkamayan misafir, sıkışık durumda da kaldığı için kundaktaki çocuğun bezlerini kullanır. Sabahleyin uyanan ev sahipleri çocuğun yiyemiyeceği haltı görünce şaşarlar. O zaman misafir:

    - Koca köpek kapıda durdukça bu çocuk daha çoook işler yapar der.

    Biz yazmasına yazarız, yazarız ama...



    Son sayfadan seçeceğimiz yazıda Markopaşa ile ilgili. "Gazetemizi Niçin Toplarlar?" başlığını taşıyan yazıda Markopaşa'nın yaşamöyküsü özetleniyor:

    Markopaşa şimdiye kadar 53 sayı çıktı. Muntazam çıkabilseydi bu tam bir senelik neşriyat idi. Halbuki bu 53 sayı ancak iki buçuk senede çıkabilmiştir.

    Markopaşa şimdiye kadar beş ayrı isim altında çıkmıştır: Markopaşa, Malum paşa, Merhum paşa, Alibaba ve Hür Markopaşa. Markopaşa, şimdiye kadar altı neşriyat müdürü değiştirmiştir: Sabahattin Ali, Mücap Nedim Ofluoğlu, Mustafa Uykusuz, Orhan Erkip, Rıfat Ilgaz, Mahmut Kayman.

    53 sayı çıkabilen bu gazete aleyhine 28 dava açılmıştır. 4 muharrir hapse girmiş 24 ay hapis yatmıştır. Halen biri Mısır, İngiliz ve İran kralları ile olmak üzere dört tane açılmış davası vardır. 53 sayı çıkan gazetenin 11 sayısı toplatılmıştır. Şimdiye kadar11 matbaa değiştirmek zorunda kalmıştır: Emek Basımevi, Tan matbaası, Berksoy Basımevi, Işık Basımevi, Stad matbaası, Gütenberg matbaası, Çelik Cilt Basımevi, Büyük Doğu matbaası, Babıali matbaası, Osmanbey matbaası, Seyhan Basımevi.

    Markopaşa Türk mizah edebiyatında ileri bir hamledir. Bu hususu, müteaddit defalar Avrupa gazeteleri de belirtmiştir. Bütün bu mücadele sırasında Markopaşa aleyhinde söylenmedik laf kalmamıştır. Fakat bütün bunlar hiçbir vesika ve delile dayanmayan dedikodulardan ileriye geçmemiştir. 53 sayı çıkan Markopaşada Türk milletinin menfaatine uymayan tek satır, tek kelime bulanın alnı karışlanır.





    Son paragrafta gazetenin çıkmama olasılığı kokuyor. Gerçekten de Markopaşa'nın bu sayısı daha basılırken toplatılmıştır. Sonradan alınan 14.4. 1949 tarih ve 3/9149 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla bu sayının dağıtımı yasaklanmış ve toplattırılmıştır. Olayla ilgili olarak, 29 Nisan 1949 günü çıkarılan Yedi-Sekiz Paşa'nın ilk sayısının birinci sayfasına şu haber geçilmiştir:

    İki Kamçı Bir Kuyruk

    Herkes Başına Uyruk

    Kim diyebilir ki, bu memlekette demokrasi yok?

    Kim diyebilir ki bu memlekette hürriyet yok?

    Bu muhakkak satılmıştır!

    Kim diyebilir ki bu memlekette gayri kanuni işler yapılıyor.

    Bu muhakkak ajandır.

    Öyle ya senelerden beri tonlarca demokrasi, kilometrelerce, hürriyet, karış karış yeni zihniyet boşuna mı ithal edildi? Bütün bu demokrasi davası güden gazetelerimize, ajansa, C.H.P. D.P. M.P. Başkanlıklarına ve bütün milletvekillerimize gayri kanuni bir hadiseyi ihbar ediyoruz. 1 Nisan Cuma günü çıkacak olan Markopaşa gazetesinin 17. sayısı henüz matbaada iken 31 Mart perşembe günü akşamı saat 17'de gazetenin basıldığı Ankara caddesindeki Seyhan matbaası emniyet memurları tarafından basılarak makbuz bile vermeden 20.000 gazete müsadere edilmiştir. Bilahare bu müsaderenin İçişleri bakanlığı emri ile yapıldığı memurlar tarafından ifade edilmiştir. Anayasanın mahsus hükümlerine göre (hiçbir matbu'a neşrinden evvel denetlemez ve yoklanamaz). Neşir fiili ise Basın Kanununun 2 inci maddesinde sarih olarak anlatılmaktadır. Basın kanununun 5. maddesi her ne kadar İç İşleri Bakanlığına gazete toplatma yetkisi veriyorsa da bu yetki neşrinden sonraya aittir. Bu itibarla Markopaşa'nın neşrinden evvel müsadere edilmiş olması polislerin çıkış gününü şaşırmış olmasından değil hadisenin apaçık meydanda oluşu da gösteriyor ki bir gayretkeşlik eseridir. Fiil hem Matbuat Kanununa, hem de Anayasaya aykırıdır.

    Sayın milletvekilleri!

    Ve satılmamış halk gazeteleri! Ortada muazzam bir komedya var. Kanunlar hiçe sayılmıştır. Bugün bizim ise yarın da başkalarına

    niçin susuyorsunuz? Niçin bağırmıyorsunuz? Yoksa, yoksa demokrasi dedikleri şey bu mu? Markopaşa'nın bu adla üçüncü dönemi yalnızca bu sayı ile başlayıp yine bu sayıyla son bulacaktır. İlerisi ancak değişik adlardaki Paşalarla sürdürülebilecektir.





    Yedi-Sekiz Paşa · 29 Nisan 1949 · Sayı: 1

    Yedi-Sekiz Paşa'nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Orhan Müstecaplı'dır. Adresi, baskı yeri Markopaşa'nın son sayısı ile aynı. Gazetenin birinci sayfası ile iki ve dördüncü sayfasındaki birer yazı dışında tüm yazı ve karikatürler Markopaşa'nın son sayısındakiler. Yani Markopaşa'nın son sayısının tıpkıçekimi gibi. Bu aynılık yazı yokluğundan değil, paşalı paşasız bir sürü gazete arasında Markopaşa'nın devamı olduğunu kanıtlama zorunluluğundan kaynaklanmış olmalıdır. Gazetenin çıkış öyküsünü Rıfat

    Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Çıktığımı öğrenen Ali Karcı, Yedi-Sekiz Hasanpaşa için Aziz'den yazı geldiğini söylüyor, benden de yazı istiyordu. Ben harıl harıl yazı hazırladım otelde, ilk sayı için ... ( ... ) Yazdığım yazılarla otelin parasını çıkarıyordum. Satış parlak değildi. Aziz Nesin'in Aydın'da bir çiftlikte olduğunu söylüyordu Ali Karcı. Gazete satsa bile geçindirecek gibi değildi bizi. Belli bir idare yeri de yoktu. Basımevi işleri Ali'nin üzerindeydi. Aziz, politik havanın dışında kalmıştı. Bense işi benimseyip havasına girememiştim henüz. Sorumluluğun başkasında olması beni ölçülü olmaya zorluyordu. Cezaevi nedir biliyordum, yazılarım yüzünden başka birinin içeri düşmesine gönlüm razı olmadığından ürkek

    davranıyordum..."



    Yedi-Sekiz Paşa'nın birinci sayfasında, Markopaşa'nın son sayısının toplatılmasına ilişkin haber ve yorum manşetten verilmiştir (Bir önceki sayıda verildi). İkinci geniş alan kaplayan yazıda da Markopaşa'ların ve Markopaşacıların neden başarılı oldukları anlatılmaktadır:

    Neden muvaffak oluyoruz.?

    Bütün gazeteler şanssızlıktan şikayetçi. Bütün kitapçılar krizden bahsediyorlar. Hepsi birbirinin ağzına tükürmüş: "Efendim, halk okumuyor" diyorlar. Biz aksini iddia ediyoruz ve iddiamıza delil vererek ispat ediyoruz.. Şimdiye kadar çıkardığımız. gazetelerden hangisi okunmadı?

    Hangisi satılmadığı için kapandı? Hangisi hesabını zararla kapattı? Oysaki gazetelerimiz polisin ve İrtica kuvvetlerinin daimi baskısı karşısındaydı. Oh olsun, çatlasınlar, patlasınlar işte ... Ne çıkarırsak en az 10.000 satıyoruz., 63.000 satarak Markopaşa'da Türkiye rekorunu kırdık. Hem de, her çıkardığımız. gazete için parasızlıktan esaslı afiş bile yaptıramadığımız. halde. Gazeteciler arasında, gazetenin tirajı bir sırdır, söylenmez.. Biz söylüyoruz.. Ayrıca, fazla satışın reçetesini de veriyoruz.. Başarımızın amilleri şunlardır:

    1 - Bağlı olduğumuz. fikirler, dünyaya hesabını vermiş kuvvetli fikirlerdir; geniş halk kütlesinin menfaatini gütmektedir.

    2- Fikirlerimizi başkalarının yani halktan olmayan ukala dümbeleklerinin beceremediği şekilde söylüyoruz.. Bu gazeteyi halk çocukları çıkarıyor ve halkın dilini yani kendi dilini konuşuyor.

    3- Fikirlerimizi eveleyip gevelemeden, apaçık ve dosdoğru söylüyoruz... San'atımızı halkın benimseyeceği, hoşuna gideceği cazip ve

    yepyeni şekillerde kullanıyoruz..

    4- Gerçeklere inandığımız. için, halkın aleyhine olan her falsoyu yüzlerine vurmaktan ve bu uğurda başımıza geleceklerden korkmuyoruz. Kaybedecek artık hiçbir şeyimiz yok. Yalnız kalan namusumuz ve cesaretimiz en büyük sermayemizdir.

    5- Ve nihayet, gazetecilikte gayemiz para kazanmak değildir. Bu yolda para kazanmak, gayemize varabilmek için çok lazım olan bir vasıtamızdır. Şimdi anladınız mı, bizim gazetelerimiz niçin çok satılır ve okunur. Haydi güzelim, siz de böyle yapın. Çünkü halk böyle istiyor



    Gazetenin birinci sayfa "Şakalar" köşesindeki yazıda her yeni adla çıkışta verilen yazıdır: "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" Son sayfada "Markopaşayı Niçin Toplarlar" başlığıyla geçmişin özeti yapılmış; Markopşa'nın (36+ 16)-1 sayısında yazılanlardan değişik yanları da var:

    1946 yılında Markopaşa nam bir gazete çıktı. Ve 1949 nisanına kadar ancak 53 sayı çıkabildi. Bu muntazam bir çıkış olsaydı bir senelik neşriyat idi. Halbuki bu bir senelik neşriyat tam 2.5 senede çıkabildi. Bu gazete muhtelif zamanlarda ayrı ayrı 6 isim, 8 neşriyat müdürü ve on bir matbaa değiştirdi. 53 sayı çıkabilen bu gazete aleyhine 28 dava açıldı. Dört muharrir hapse girdi ve ceman [toplam olarak] 21 ay hapis yattılar. Halen karara bağlanmamış üç davası vardır. 53 sayı çıkabilen bu gazetenin ı2 sayısı toplatılmıştır. Bütün bu mücadele sırasında Markopaşa aleyhine söylenmedik laf kalmamıştır. Bu 53 sayı dahil bütün neşriyatında Türk milletinin menfaatlerine uymayan, onu baltalayan tek satır; tek cümle hatta tek kelime bulanına kırk bir buçuk kere maşallah...





    Yedi-Sekiz Paşa· 6 Mayıs 1949 · Sayı: 2

    Manşetten verilen haber "Fareli Köyde Asayiş Berkemal" başlığını taşıyor. Bu yazıdaki olay için gazetenin soruşturmaya uğrayacağı

    düşünülerek yazının sonuna öncelikle bir not düşülmüştür: "Not: Bu vaka hiçbir yerde cereyan etmemiştir." Markopaşa mizahını

    yansıtması açısından da seçtiğimiz bu yazıyı okuyalım:



    "Devriye gezen otomatik fare kapanları üç buçuk atarak, üç buçuk attırıyor. 1 Mayıs (Yedi-Sekiz Paşa Radyosu - "Resmi surette göndermediğimiz arkadaşımız sinekten korkmaz yeşil bıyık bildiriyor" (İşbu Bıyık bayram münasebeti ile komünizmle mücadele cemiyeti tarafından yeni boyatılmıştır.) 1 Mayısta Sıçanlıköyde yeni bir şey yok. Büyük bir bayram sessizliği büküm ferma . .. 78 hanelik köyün bütün delikleri dört taraftan ellerinde kaş dökücü, kuyruk yakıcı, bıyık kesici bombalamada mücehhez zemberekli tanklar tarafından sarılmış. Tanklar üzerinde bıyık büken, göz süzen uzun kuyruklu siyah kediler kol gezmekte ve etrafı dikkatle kolaçan etmektedirler. Köy halkı deliklerden olsun başını uzatıp etrafı seyredememekredir. Havada uçan, karada sıçan gören kediler de Nuh Nebiden kalma harp

    artığı tekli tüfeklerle ve 61 76 cm. çaplı çakar almaz toplarla zevkli dakikalar yaşatmaktadırlar. Köyde sıkıyönetim yok ama, sıkı yönetime sık sık rahmet okutan sıkıcı yönetim var. Ben, köyün sokaklarını tek başıma dolaşırken çan üzerinden düşen rakıya bartmış bir Ateşböceği, birdenbire ortalığın karışmasına sebep oldu. Devriye gezen otomatik fare kapanları kuru sıkı atan hafif sahra topları ile hücuma geçmiş, tahta kurşun sıkan mitralyözler bu hücumu desteklemiş, devriyeler üç buçuk atarak, üç buçuk attıran bombalarla etrafı allak bullak etmiş, tozu dumana katmıştır. Tozlar dumanlar çekilince Ateşböceğinin kaçtığı, fakat 78 hanelik köyden 66 evin yıkılarak sakinleriyle birlikte öldükleri tespit edilmiştir. Ateşböceğinin bulunamamış olması kolcubaşını kızdırmış geriye kalan 12 hanelik köye aşağıdaki müthiş notayı vermiştir: "Kaybolan Ateşböceğinin bütün köy halkı tarafından gece fenerlerle aranması, bulunmadığı takdirde erkeklerin bıyıklarının kesileceği kadınlarının kirpiklerinin rimelle boyatılacağı tebliğ olunur."

    Ben size bu teli zımbırtıladığım şu anda bayram bütün haşmeti ile devam ediyor!

    Son dakika:

    Köy halkı Ateşböceğini yakalayamadığı ve kolcubaşı da makas ve rimel bulamadığı için köyü yer ile yeksan etmiştir. Son saniye: Muhabirimiz de topu atmıştır. Not: Bu vaka hiçbir yerde cereyan etmemiştir.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "Naylon Demokrasi" başlığıyla Yedi-Sekiz Paıa'nın birinci sayısının toplatılmadığı duyurulmakta

    ve Markopaşa yazarlarının neler yaşadıkları anlatılmaktadır:

    Çok şükür ... Geçen sayımızı toplamadılar ... Toplamadılar, toplamadılar amma, bizi dokuz değil; 99 doğurttular. Ha geldiler

    ha gelecekler diye heyecan içinde bekleyip durduk. Matbaanın zili çalar çalmaz makiniste:

    - Durdur makineyi kardeşim durdur. Gene geldiler. Kağıda yazık fazla basmayalım, diye beş dakikada bir üç dakikada bir adamın beynini bulandırdık durduk. Bu heyecan, gazetenin basılmasından sonra keserken, ayırırken, bayiye teslim ederken son haddini buldu. Kapı, "çat" diye açılmaya görsün, bizim ödümüz "pat" diyordu. Bir adam, bir köy evine misafirliğe gider. O gece aksilik bu ya esaslı bir fırtına olur. Rüzgar kapıyı zorladıkça (yıldırım korkusu ile) yerinden fırlar, uyumadan korku içinde sabahın olmasını beklermiş... Bizim halimiz de böyle işte. Kocaman kocaman adamlar demokrasinin dört şiarından birisi: KORKUDAN KURTULMA HÜRRİYETİdir diye bağır bağır bağırırlar, diğer taraftan polisleri gölgemiz gibi arkamıza takarlar. Ne oluyor, dışarıya para mı kaçırıyoruz, afyon kaçakçılığı mı

    ediyoruz, zimmetimize milyonlar mı geçiriyoruz, yoksa karaborsacılık yapıp milleti mi soyuyoruz? Halkı sülük gibi emen karaborsacıların, ellerini kollarını sallayarak dolaşabildiği bu memlekette halk menfaatinin bahis mevzuu olduğu zamanlarda gözünü budaktan, lafını dudaktan

    esirgemeyen bizleri onuncu köyden de kovmağa alışıyorlar. İşte bizim naylon demokrasimiz!



    Son sayfadaki "Geçmişte Bu Hafta" köşesinde yazılanlar bu korkunun temelini anlatmaktadır:

    2,5 sene evvel bugün: Markopaşa nam bir gazete çıktı.

    2,5 sene evvel bugünden bir gün sonra bu gazete toplatıldı.

    2,5 sene evvel bugünden 2 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri tevkif edildi.

    2,5 sene evvel bugünden 3 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri sorguya çekildi.

    2,5 sene evvel bugünden 4 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri mahkemeye verildi.

    2,5 sene evvel bugünden 5 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri mahkum edildi, hapse atıldı ve sürgün edildi.

    2,5 sene evvel bugünden 365 gün sonra: Bu muharrirler delikten çıkarıldı.

    2,5 sene evvel bugünden 366 gün sonra: Bu gazetenin muharrirleri, gazeteyi tekrar çıkarmayı düşündükleri için beyinlerine

    baskı yapıldı.

    Gazetenin üçüncü sayfasında, 11.sayııdaki "Al Sözünü Geriye başlıklı yazıdan dolayı tutuklu olarak yargılanan Rıfat Ilgaz'ın

    beraat ettiği haberi verilmiştir. Gerek Markopaşa'nın başına gelenler ve gerekse Rıfat Ilgaz'ın beraat etmesi, üçüncü sayfadaki şu

    benzetmede işlenmiştir:
  • Not: Yazdığım yazıların tamamını bu gönderide okuyabileceğiniz gibi, gruplandırdığım bazı yazıların başlıklarının yanına koyduğum linklerden gönderilerin sayfasına tek tek de ulaşabilirsiniz.

    MASALLAR:
    1- Çoban Köpeği ile Sokak Köpeği: #36186167
    2- Minik Kedi Yavrusu: #36584901
    3- Köpek Balığı ile Hamsi: #48983632

    HİKÂYELER:
    1- Son Durak: #32860388

    ŞİİRLER:
    1- Sirâyet: #35767399
    2-

    --------------------------------------------------------------------

    Bencil olmadığım gibi benci de değilim. Sencil olabilirim, senci olabilirim ama bunlar başka şeyler.

    --------------------------------------------------------------------

    Allâh'ı seven bir insânın, gönlünde hiç boşluk olur mu?

    --------------------------------------------------------------------

    Seveceksin, sevildiğini hiç hesaba katmadan, çok seveceksin...

    --------------------------------------------------------------------

    Değer dediğimiz şey; sadece sizin karşı tarafa verebileceğiniz bir şey değil. Karşı tarafın da, sizin önemli olduğunuzu hissettirebileceği bir şey.

    --------------------------------------------------------------------

    Önünden baharı alınmış yaz gibiyim.

    --------------------------------------------------------------------

    gözlerin gözlerime hapsolmuş
    ağlasam da yerin değişmez ki
    kalbin kalbimde var olmuş
    kanasam da yerin değişmez ki

    --------------------------------------------------------------------

    Toprağın suyu sevdiği kadar
    Ben de seni seviyorum, kavrulma.

    --------------------------------------------------------------------

    Hasan Ali Toptaş 'ın bir alıntısında şu ifâdeler geçiyor: "Herkes çiçek götürüyor birilerine. Sevginin, çiçek dediğimiz otlarla ifâde edilmesi şart mı yani?"

    Hasan Ali Bey'in bu alıntı cümlesini çok sevemedim. Şöyle ki, sahibi olduğumuz bir çöl hayâl edelim. Çölün belli bir toprağını verimleştirip bahçe oluşturalım. Bahçenin içinde en güzel çiçekleri yetiştirelim. Sonra o bahçeyi, sevdiğimiz insâna hediye edelim ve karşımızdaki kişiye şu cümleyi kuralım:
    "Çölüme hayât olur musun?".
    Bence, birilerine çiçek verilirken bu duygu hakîm oluyor insânlarda.

    --------------------------------------------------------------------

    Hangi yağmur, yüreğimi ıslatabilir ki, baharı sen olan...
    Hangi güneş, gönlümü ısıtabilir ki, yazı sen olan...
    Hangi rüzgâr, kalbimi serinletebilir ki, meltemi sen olan...
    Hangi buz, sol yanımı soğutabilir ki, hârı sen olan...

    --------------------------------------------------------------------

    İnsân, dört mevsim gibidir. Bir insânı sevmesini bilirsen her mevsimi güzeldir.

    --------------------------------------------------------------------

    Hâlini anlatanı, anlayışla karşılamak lâzım. Yani, hâlden anlamak lâzım.

    --------------------------------------------------------------------

    Gerçeklere rağbet, yalanlara merhamet yok.

    --------------------------------------------------------------------

    LİKÂ*

    Ateşine har
    Ömrüne yâr
    Farkına var
    Gönlüne sar

    * kavuşma.

    --------------------------------------------------------------------

    Gözlerine çömdüm, önce beni gör, sonra dünyayı.

    --------------------------------------------------------------------

    DUHTER-Î GÜLÇEHRE*

    Bir sonbahardı gülüşünün ardına saklanan
    Dal misâli sararmış yapraklardan paklanan
    Hüzün ayı kasım derler ya gerçekte öyle mi?
    Zâlim duygularındır bu görünürde aklanan

    * gül yüzlü kız

    --------------------------------------------------------------------

    İNDİMÂÇ*

    Gözlerindeki bağlılığın buğusu
    Burnundaki âşkımızın kokusu
    Bir ân olsun bırakmaz bizi
    Dudağındaki muhabbetin tutkusu

    * Kenetlenme

    --------------------------------------------------------------------

    ÇİÇEK ile ODUN

    Gözyaşlarınla soldun
    Saçını başını yoldun
    Yüreğimin ta derininde
    Sessiz sevdâm oldun

    --------------------------------------------------------------------

    Varlığım yokluk benim.

    --------------------------------------------------------------------

    CİLVEGÂH*

    Âşkın derine devir
    Cânan nâdide nevir**
    Gönlüme vur ateşi
    Yangın yerine çevir

    * Cilve edilecek yer.
    ** Bet beniz, yüz rengi.

    --------------------------------------------------------------------

    Yüreğim, sende tutundu.

    --------------------------------------------------------------------

    Nerede olursan ol, nereye gidersen git, nereye bakarsan bak, sana olan sevdâm; sözlerimdedir, gözlerimdedir, yüreğimdedir, seninledir...

    --------------------------------------------------------------------

    Sevdiğim her şey sende vukû' bulmuş...

    vukû': olmak, meydâna gelmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Sen; yağmurlardan sonra gelen, içimi ısıtan bir güneşsin.

    --------------------------------------------------------------------

    Mükemmel insân yoktur; kusurlarını örtbas edebilen, mükemmeliyetçi insân vardır.

    --------------------------------------------------------------------

    İnsânların en güçlü silâhları kitâplarıdır. En büyük cephâneleri de düşünceleridir. En başarılı askerleri ise fikirleridir. Güç, cephâne ve askerden daha mühim olan bir şey varsa o da insânın, içten teslimiyetle kalbinde hâsıl olmuş, samîmî bir imân varlığıdır.

    --------------------------------------------------------------------

    DÂVET-İ RÂHMANÎYE*

    Tâlibim kapına ey yâr!
    Aç kollarını beni sar...
    Seni yaşadıktan sonra
    Bu kalp senin için var.

    * Râhman-î Dâvet

    --------------------------------------------------------------------

    ANDELÎB-İ ÂŞK*

    Söyle anne yerin dolar mı?
    Nûr gibi mis yüzün solar mı?
    Dünyaya getirdiğin evlâdın
    Kokladığın gülleri yolar mı?

    * Âşk Bülbülü

    --------------------------------------------------------------------

    Râvîyi* hârık** sandık ama anlamayı muktedir*** saydık.

    * anlatan
    ** hârika
    ** güçlü

    --------------------------------------------------------------------

    Doğru olanı, doğru zamanda kavuşmak için beklemenin, daha doğru olduğunu düşünüyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ MALÛMİYET*

    Bir pınarın taşındayım
    Umutların başındayım
    Kardelenler çiçek açmış
    Ekmeğinde aşındayım

    * belirsizlik.

    --------------------------------------------------------------------

    BÎ-RÂHE*

    Taştım taşacağım, bir türlü sığamadım benliğimde,
    Cefakâr bedenim, sarıp sarmalıyor bilinmezliğimde,
    İki bahar arasında sıkıştım kaldım, ağlasam mı gülsem mi?
    Esip gürlesem, yaksam yıksam her şeyi, sensizliğimde.


    * Çıkmaz sokak.

    --------------------------------------------------------------------

    * Yazmakla yanmak arasında ne kadar güçlü bir bağ var ise kanmakla kanamak arasında da mutlak bir bağıntı vardı.

    --------------------------------------------------------------------

    * Düşen, ayağa kalktığında, daha sağlam adımlar atar.

    --------------------------------------------------------------------

    * Ölümü bir kere tadan, bir daha dünyaya meyletmiyordu.

    --------------------------------------------------------------------

    * Hadi tut elimden
    Bana, senin gözünden yaşamayı öğret!

    --------------------------------------------------------------------

    * Annem: Gelen, giden oldu mu?
    Ben: Gelmeyenler ve gidemeyenler...

    --------------------------------------------------------------------

    * Sen, benim kalbimin elektriğisin. Aramızda çok büyük fırtınalar da kopsa sen gitme!

    --------------------------------------------------------------------

    * Ben, sana; âşk, sadakât ve güven vadediyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    * Gözyaşların, bu gökyüzünün yağmurları gibi; rûhumun en karanlıklarına işliyor, beni benden alıyor, derinden sarsıyor, hüznün sancağına yerleştiriyor.

    --------------------------------------------------------------------

    YOLUNA DİLLER DÖKTÜM
    "Dünyadaki varlığım seninle bütünleşti."

    --------------------------------------------------------------------

    VUSLAT*

    Bağışlayan'a:

    Sen, dışarıdan anahtar deliği olmayan kalbimin kapılarını, içeriden sonsuza kadar açılmamak üzere kilitleyip en merkezine yerleştin. Rûhumun yönetim merkezini ele geçirip tüm bedenimi, en ufak zerresine varana kadar, her yerini istîlâ ettin. Bütün duyu organlarımın ayarını bozup hâkimiyeti Sen'de olmak üzere kontrolü ele geçirdin. Sen var ya Sen, varlığı bir, kudreti sonsuz olan, eşi ve benzeri olmayan Sen, O'nu bana bağışladın! Hamd-ü senâlar** sana...

    Bağışlanan'a:

    Cennet kokulum, nûr yüzlüm, hoşgeldin... Gönlü pak, neşesi huzur olan yârim, hoşgeldin... Hoşgeldin, güzel sultânım, biricik sevgilim, sonsuz ve tek âşkım... Hoşgeldin, varım yoğum, alınyazım, gönlümün şifâsı, cânım, cânanım hoşgeldin...

    * (Sevgiliye) ulaşma, erişme, kavuşma.
    ** Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.

    --------------------------------------------------------------------

    BOZUK RİTİM

    Yaradan,
    Her şeyi yoktan var eden,
    Yaratılanları birbirine
    Bağlayan, kenetleyen!
    Onu çıkardı karşıma.
    Kâderime yazılan,
    O yazılmışların en güzeli...
    Nâdîde bir şiir, belki sıradan!
    Ama zâtıma* mahsûs,
    Okudukça okuyasım
    Dinledikçe dinleyesim
    Gelir, bir âfet-i devrân!**

    Gayritabiî*** bir durumu da yoktu öyle.
    Olması gerektiği gibi
    Sade ve yâlın,
    Biraz serseri,
    Biraz da şımarık...
    Ve nev-i şahsına münhasır****
    Bir karâkteri,
    Bir de muvâzenesiz***** bir
    Hâli vardı, beni benden
    Alan, vermeyen!

    *********************
    * kendime
    ** devrin güzeli
    *** olağan dışı
    **** kendine özgü
    ***** dengesiz

    --------------------------------------------------------------------

    GİRDÂP*

    Gözlerinin keskin uçurumlarından düşüyorum.
    Kendimi, kalbinin kuytu köşelerinde buluyorum.
    Mide sancılarında çalkalanıp kaybolurken
    Bilinmez karanlıkların içinde savrulup gidiyorum.


    * burgaç, dönme, eğrim, çevri, anafor.

    --------------------------------------------------------------------

    ACZ

    Deniz adamı sakin denizlerde
    Yüzerdi her zaman ki gibi
    Bir daldı mı derinliklere
    Amansız çırpınışlarda
    Bulurdu kendini

    --------------------------------------------------------------------

    CANHIRAŞ*

    İçimin hengâmesinde** sarardı yapraklarım
    Gönlümün yıkılışında kapandı kapılarım
    Anlamak kâderimde yaralanmaksa
    Rûhumun çırpınışında sonlandı duygularım

    * Yürek parçalayan, dayanılamayacak şekilde üzüntü veren.
    ** Patırtılı, gürültülü olay; kavga.

    --------------------------------------------------------------------
    Link: #35767399

    SİRÂYET¹

    Ey fâni, tefekkür² et, eyleme gönlünü vîrân³
    Zevâhirine⁴ aldanıp da sanma kendini mîrân⁵
    Haddizâtında⁶ şu ehven-i şer⁷ dünyada
    Âmiyâne⁸ şeylerle meşgul olma her ân

    1 başkalarına geçme, bulaşma
    2 düşünme, düşünüş
    3 yıkılmış, yıkık
    4 dış görünüş
    5 sultan, paşa, bey
    6 aslına bakacak olursak, aslında
    7 kötünün iyisi
    8 basit, sıradan

    --------------------------------------------------------------------

    VURACAKSAN SEN VUR

    Vuracağım seni demiştin ya!
    Çoktan vurdun sen beni.
    Ateş ettin!
    Bitmeyen şarjörünle*
    Mermi gibi gözlerinle
    Delik deşik ettin.

    * güzel düşüncelerinle, aşkınla, sevginle, cilvenle

    --------------------------------------------------------------------

    HÂLETİRÛHİYE*

    Biz olmalıydık, sokağımızdan güz gitmeden
    Haşin rüzgârların kızgınlığı sönüp dinmeden
    Gözlerden uzak iki göz evimizde
    Diz dize dinlediğimiz, en son şarkı bitmeden

    * Rûhsal durum

    --------------------------------------------------------------------

    DERT ÇUKURU

    Âşk hiç ummadığın bir ânda gelir rûhuna,
    Hesap etmeden, ânsızın...
    Kala kalırsın, anlamazsın bîçâre*
    Derinliklerde kalır bir yâr, bir de yâre...*

    * Çâresiz.
    ** Yara.

    --------------------------------------------------------------------

    SERZENİŞ

    Gülüşünü ömrüme,
    Gecemi gündüzüne,
    Sevdâmı sevdâna,
    Kat da sev beni...

    --------------------------------------------------------------------

    MEBHÛT*

    Uyku denen illet
    Vakit desen zillet
    Günün bu saatinde
    Uyunur mu millet?

    * Şaşkınlık içinde kalmış olan.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ TAHAYYÜZ*

    Yokluğun suya hasret bir kara toprak
    Kâderim derin, bulanık bir bataklık!
    Sensizlik, hırçın okyanuslarda
    Liman arayan bir gemi!

    Battıkça çıkamadığım, çırpındıkça
    Dibe gittiğim bir girdâp gibi...
    Zaman sanki belirsizliği seçmiş
    Kurtar beni bu bilinmezlikten.

    * Mekândan münezzeh oluş.

    --------------------------------------------------------------------

    NAMÜTENÂHÎ* ÂŞK

    Seni tanımak istiyorum, sana dair her şeyi...
    Her ân'ını yaşamak, mutluluğuna ortak olmak...
    Huzûr bulduğum, neşem, varım yoğum, alın yazım
    Seninle sonsuzluğa el ele yürümek istiyorum...

    * Sonsuz

    --------------------------------------------------------------------

    KASVET*

    Aralandı bana bir ara
    Gecenin rengidir kara
    Zehriyle hemhâl** oldu
    İçimdeki kapanmayan yara!

    * Sıkıntı.
    ** Bütünleşmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Şeb-i Âlâ*

    Ve bir gün daha bitti.
    "Merhaba" yeni bir günde, güneşe hasret gecelerimin güzelliği...
    Gönül penceremden sesleniyorum:
    "Uykunun en tatlı rüyâlarında bul kendini. İyi geceler..."

    * İyi geceler

    --------------------------------------------------------------------

    Bâd-ı Hazân*

    Rüzgârlı bir bahçem var, gönlümün serinliğinde.
    Rûhum seni arıyor, düşüncelerin gizliliğinde.
    Buğulu, bulanık gözlerde saklıyorum
    Hüznün terketmediği, ömrümün derinliğinde.

    * Sonbahar Rüzgârı

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZE GÜN AYDI

    Gözlerini aç hadi, senli benli rüyâları bırak da
    sonbaharın hüzünlü yağmurlarını seyret, sabah pencerenden.
    her gün aslında yağmurlu bir gün bende, gözlerimdeki yaşlar
    oluk oluk akan sular gibi, seller oldu herşeyi yıkıp geçen.
    sen pencerenden bakmaya devam et,
    ıslanmış bir ben olacak senin âşkından.
    eğil de bir şey fısıldayacağım:
    Günaydın, beni sonbaharında ıslatan ey güzeller güzeli kız...

    --------------------------------------------------------------------

    HAFÎ*

    yıpranmış sayfalarda buldum seni...
    baş harfini kazıdığım...
    sonu yazılmamış kelimelerde...
    çizilmiş karalanmış kalplerde...

    * Gizli, saklı şey.

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZ

    Dalgalar sahile çarpar
    Esme ey deli rüzgâr
    Sen esince nasıl da
    Yüreğim sızlar

    --------------------------------------------------------------------

    AŞK-I HÜDÂ

    Savrulan bir kıvılcımınla parlıyorum.
    Sevgime ateşini atıp harlıyorum.
    Dünya yansa ne yazar!
    Gönlümdeki yangınınla kavruluyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    KALBİMDEKİ İMÂN*

    1
    Âşk seninle güzel
    ve ekledi:
    Gerçek âşka giden yolda
    Benimle gel...

    2
    Kutsal itâatim koşulsuz
    ve gökler aydınlandı:
    Hakk emânetimi korumak için
    Benimle uç...

    3
    Rabbinin adı ile başla
    ve okurken dedi:
    İndirilenlerin doğruluğuyla gerçekliğini
    Benimle gör...

    4
    Müjdeleyicilerin yolundan yürü
    ve açıkladı:
    Haber verilen emirlerle yasakları
    Benimle bil...

    5
    Sadakâtim sonsuz
    ve devam etti:
    Sonu olmayan başlangıcı
    Benimle sev...

    6
    Farket bütün olan, biteni
    ve teslimiyetle söyledi:
    O'ndan gelip O'na giderken
    Benimle kal...

    *İmânın şartları

    --------------------------------------------------------------------

    GELECEKTEKİ GELMEKTE OLANA BİR MEKTUP!

    Bugün ayrı bir özledim seni. Biliyorum ve inanıyorum ki bir gün karşılaşacağız ve ebediyete kadar ayrılmayacağız. Söylesene bensiz ne yapıyorsun? Sahi ne yapıyorsun şimdi? Günün nasıl geçti? Dün ne yaptın meselâ? Günlerin, ayların, yılların bensiz nasıl geçti? Düşünmeden alamıyorum kendimi. Sen de beni merak ediyor musun? Nerede kaldı bu adam? Hangi boş işlerle uğraşıyor diye düşündün mü hiç? İnan seni bekliyorum, hasret kaldığım! Sensiz yarım yaşamaya çalıştığım hayâtımı, tamamlamanı bekliyorum. Arıyorum seni! Aranmaması gereken yollarda, çıkmaz sokaklarda... Deli divâne dolaşıyorum, kuytu köşelerde, bîtap bir vaziyette, sana ulaşmaya çabalıyorum. Arada bocalıyorum da. Ama olsun seni bulacağım elbet. Bir umut vîrâne binâlarda, ıssız mekânlarda, sana bakınıyorum. Bir iz ümidiyle girmedik yer, çalınmadık kapı, ulaşılmadık şehir bırakmıyorum. Seni arıyorum her yerde. Cadde cadde ilânlar asıyorum. Kaybımı arıyorum! Sensiz geçen zamanlarımın kaybını... Bulamadığımı, özlem duyduğumu arıyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    Son Durak!

    Bundan seneler önce, yeni taşındığımız mahallemizdeki hânelerin sayısı 20-30 kadardı. Şimdiki gibi yüksek binâlar da pek yoktu. Herkes birbirinden haberdâr olur, oturulup kalkılır, muhabbetler esirgenmezdi. Yeni birileri taşınsa hoşgeldine gidilir, tanışılır, kaynaşılırdı. Ya şimdi!

    ***

    Bir kış günü, yeni evimizden ilkokula gitmek için, sabah yedideki otobüse binmek üzere evden çıktım. Durağa varır varmaz arkamda sakallı, 65-70 yaşlarında, dinç, yaşlı bir amca belirdi. "Esselâm-ü Aleyküm evlâdım" dedi. Ben de "Ve Aleyküm Selâm amca" dedim. Amca, kendini tanıttı. Aşağı sokaktaki evlerden birinde oturduğunu, komşumuz olduğunu söyledi. Kimin çocuğu olduğumu, ismimi, okulumu, kaça gittiğimi, kısaca öğrenmek istediği bütün soruları bir bir bana yöneltti ve soruların cevaplarını sırayla tek tek verdim.

    Bir süre muhabbet ettikten sonra otobüs geldi. Otobüse bindik, amca yol boyunca kendinin duyabileceği şekilde duâlar okudu, tesbihler çekti. Okula varmam yarım saat kadar sürdü. Amca da benden bir durak sonra ineceğini söylemişti. Ben inerken amca da inmek için hazırlık yapıyordu.

    Ertesi gün, durağa yine erken gelmiştim. Birkaç dakika sonra o amca geldi. Selamlaştık, hâl hâtır sorduktan sonra "Boş boş beklemeyelim, otobüsün gelmesine daha var, gel iki durak geriye yürüyelim, spor da olmuş olur" dedi. Her gün bir iki durak artırıp geriye doğru yürüdük.

    Bir müddet sonra evden daha erken çıkmaya başladık ve son durağa kadar yürüyüyorduk. Yürürken amca duâlar okuyor, tesbihler çekiyordu. Dediği gibi spor da oluyordu. Böylece kendini daha iyi hissediyordu.

    Bir gün "Evlât" dedi. "Biliyor musun, bu otobüs duraklarının bir son durağı olduğu gibi insânın da bir son durağı var. İnsânın son durağı, otobüs durağı gibi değil, istesen de istemesen de son durağına varacaksın. Mühim olan son durağına gelirken tuttuğun yoldur. Yolun bazen pürüzsüz bazen de yolunda çakıl taşları, çukurlar olacak. Bu yol hem yokuşlu hem de inişli bir yol... Tökezleyip düşebilirsin de... Ama ne olursa olsun sabrederek yoluna devam edeceksin." dedi.

    Bugün zil çaldı, kapıyı açtım, yine o amca. "Hadi gel, aşağı sokaktaki komşunun düğünü var, pilav yiyelim" dedi. Ben de "Peki amca, hemen hazırlanıp çıkıyorum" dedim.

    Hazırlandım, çıktım. Yolda yürüyoruz amca sözüne devam etti: "Sıla-i Rahîm'in büyüğü akrabayı, konu komşuyu ziyaret etmek, davetlerine icabet etmektir. Özellikle bayramlarda, düğünlerde, hastalandıklarında ziyaretlerini aksatmamaya gayret göstermektir. Bir gönül alabiliyorsan ne mutlu sana! Sıla-i Rahîm'in küçüğü ise camiyi ziyaret etmek yani cemâatle beş vakit namaza imkânların dâhilinde tâbi olmak, namazında, tesbihâtında ve duânda gönlünü Allâh'a bağlamaktır." dedi.

    Bir iki dakika yürüdükten sonra düğüne katıldık. Düğün sahibi bizi görünce yüzü güldü, memnun oldu. Bize "Hoşgeldiniz, Allâh razî olsun." dedi. Pilavımızı yedik, karnımızı doyurduk. Öğle ezanı okunmaya yakın düğünden ayrılmak için ayaklandık. Düğün sahibi, biz düğünden ayrılırken de "Ayağınıza sağlık, yolunuz açık olsun." dedi. Biz de "Allâh'a ısmarladık" dedikten sonra caminin yolunu tuttuk.

    Velhasılıkelâm, Allâh hiçkimseyi doğru yoldan ayırmasın. İstikâmetimiz ne ise vardığımız yer de orası olacak.

    Selâmetle...

    --------------------------------------------------------------------

    KÖPEK BALIĞI İLE HAMSİ MASALI

    Bir zamanlar Karadeniz'in derin sularında, sürü hâlinde yaşayan, "Çılgın Hamsiler" lâkaplı balıklar varmış. Bu balıklar, dans ede ede yüzerlermiş. Çılgın Hamsiler'in kıvrak ve çevikçe dans edişleri o kadar hârikaymış ki dillere destânmış. Komşu balıkların hem ilgisini çekermiş hem de komşu balıklar gıpta ile hamsileri izlerlermiş. Güzelliklerine de hayran olmayan yokmuş.

    Çılgın Hamsiler'in bir de lideri varmış. Lider, asîl ve güçlüymüş. Liderin birçok yavrusu varmış. Yavrularından biri, diğer yavrulardan daha uyanık ve kötü kişilikliymiş. Bu yavrunun ismi Hamsicân'mış. Hamsicân kanaâtkar olmadığı için, hiçbir şeyden memnun olmaz, menfaâtine uymayan ufacık bir şeyde hır gür çıkarırmış. Geçimsiz ve huysuzmuş. Hamsicân'ın olduğu yerde kavga gürültü hiç eksik olmazmış. Hamsicân, sürekli kardeşleriyle dalaşır, huzursuzluk çıkarırmış. Kardeşlerine karşı baskın çıktığı gibi sürüdeki diğer yavru balıklara karşı da üstünlüğü ele geçirmiş.

    Günlerden bir gün, yavru hamsilerin ebeveynleri her zamanki gibi evlerine yiyecek getirmek için, açık denize açılmışlar ama ne olduysa akşam ebeveynler evlerine dönmemişler. İlk defa, büyükleri olmadan denizin sığ yerindeki yuvalarında yavrular; korku ve tedirgin içinde bir geceyi geçirmişler. Sabaha doğru ebeveynlerinden biri; yaralı, yorgun ve bitkin bir şekilde yuvalarına yaklaşmış. Çok yüksek sesle bağıramasa da "Kaçın!.. Kaçın!.." diye sesini yavru balıklara duyurmaya çabalıyormuş. Hamsicân erkenden uyandığı için, uzaktan gelen sesi, yavruların içinden ilk fark eden o olmuş. Sesi, daha sonra bütün yavru balıklar işitmiş. Yaralı ebeveyni hemen tanımışlar. Bu gelen, Bilgin Dede'ymiş.

    Yavruların yanına gelen Bilgin Dede, biraz soluklandıktan sonra, gözleri yaşlı bir şekilde, yavru balıkların ebeveynlerinin başına gelenleri, tek tek anlatmaya başlamış:

    "Yavrucaklarım!.. Dünkü yiyecek arayışımız sırasında, daha önce hiç karşımıza çıkmayan, efsânelere konu olan, ismine Köpek Balığı denilen, dev bir balık yolumuzu ânsızın kesti ve sürümüzde ne kadar balık varsa, hepsini parçalayıp yuttu. Malesef ki ebeveynleriniz artık hayâtta değil, çok üzgünüm." demiş.

    Bilgin Dede'nin yaralı hâlinin şokunu üzerlerinden henüz atamayan yavrucaklar, bütün ebeveynlerini kaybettiğini anlayınca, önce derin bir sessizliğe bürünmüşler, daha sonra feryat figân ağlamaya başlamışlar. Bütün yavruların gözyaşları, denizin tabanında kümelenmiş. Çünkü, gözyaşlarının tuz yoğunluğu, deniz suyundan daha ağırmış ve ilginçmiş ki denize karışmıyormuş. Bilgin Dede, bu sıradışı durumu daha önce yavrucaklara anlatmış ama onlar, bu doğa olayını şimdi farkedemeyecek kadar üzgünlermiş. Bilgin Dede evine geçip yaralarını sardıktan sonra dinlenmeye başlamış.

    Aradan biraz zaman geçince Hamsicân, intikâm dolu sözlerle Köpek Balığı'nı yok edeceğini haykırıp yavru sürüsüne kendi liderliğini ilân etmiş:

    "Arkadaşlarım!.. Bundan böyle sürümüzü ben yöneteceğim. Benim söylediklerimi harfiyen yerine getirmenizi ricâ ediyorum." demiş.

    Yavruların hiçbiri, bu durumdan memnun değilmiş. Bilgin Dede hayâttayken, bu duruma razî olmayacağını da biliyorlarmış.

    Bilgin Dede, birkaç gün dinlenip kendini topladıktan sonra yavruları bir araya toplamış:

    "Yavrucaklarım!.. Elzem bir olay sonucunda bu duruma düştük. Aç olduğunuzu biliyorum. Yakın bir mesâfede, daha güvenli bir yer var. Orası, yiyecek bakımından buradan daha iyi ve güvenilir. Birazdan oraya geçeceğiz. Hazırlığınızı yapın." demiş.

    Bilgin Dede önderliğinde yavrucaklar, hüzünlü bir vedâ ile büyük ve görkemli yuvalarını terketmişler. Bilgin Dede, eski yuvalarına arada bir ziyârete gidebileceklerini de belirtmiş. Yeni yuvaları hem güzel, hem güvenilir, hem de yiyecek bakımından epey zenginmiş. Eski yuvalarına göre yeni yuvaları, biraz küçük bir alana sahipmiş ama sürü eskisi gibi kalabalık olmadığı için, sorun teşkil etmiyormuş.

    Günlerden bir gün Hamsicân, intikâm almak için, Köpek Balığı'nı aramaya koyulmuş. Çok toy olduğu için, açık denizde yolunu kaybetmiş. Birkaç gündür aç, sefil ve yorgun bir hâlde ilerlerken, bir yiyecek alanına rastgelmiş. Güzelce karnını doyurup tekrar yola koyulmuş. Hamsicân yola koyulmasıyla bir ânda, Bilgin Dede'nin anlattığı o dev balık, karşısına çıkagelmiş. Önce biraz tırsmış ama cesaretlenip Köpek Balığı'na doğru ilerlemiş. Hamsicân, tek başına olduğu için Köpek Balığı, onu farketmemiş ve önünden geçip gitmiş. Hamsicân, Köpek Balığı'nın kendisinden korkup kaçtığını sanarak arkasından kovalamaya başlamış.

    Bir müddet sonra, Köpek Balığı kocaman ağzını açıp âni bir manevra yaparak hızlı bir şekilde, 180 derece dönmüş. Zavallı Hamsicân, bir ânda kendini karanlık bir boşlukta bulmuş. Artık, Köpek Balığı'nın midesindeymiş ve nefes almakta güçlük çekiyormuş. Hırsına kurban gittiğini anlamış anlamasına ama iş işten geçmiş ve son nefesini verip ölmüş.

    Günler, haftalar geçmiş. Sürü, Hamsicân'dan ümidini kesmiş. Bilgin Dede, her zamanki gibi yavruları arada sırada toplayıp nasihâtlerde bulunuyormuş. Yine günlerden bir gün:

    "Yavrucaklarım!.. Öfkeyle kalkan, zararla oturur. Dik başlı olmayınız. Önemli konularda ortak karar alınız. Birliğinizden ayrı hareket etmeyiniz. Herkes farklı fıtratlardadır. Önemli olan, birbirinizle iyi geçinmektir. Hâl ve hareketlerinizde uyum sağlayınız. Birbirinizi daima koruyup kollayınız. Yapıcı olunuz, yıkıcı olmayınız. Saygı ve sevgiyi her zaman, ön planda tutunuz. Birbirinizin hakkına riâyet ediniz ve hak yemeyiniz. Âdil davranınız. Adâletle hareket ediniz. Çalışkanlığınızdan ödün vermeyiniz. İstikâmet üzere dosdoğru olunuz. Hâyır ve yardımda öncü olmaya devam ediniz." demiş.

    Yavrucaklar, Bilgin Dede'nin nasihâtlerine uyup musmutlu, güzel bir hayât sürmüşler.

    --------------------------------------------------------------------

    MİNİK KEDİ YAVRUSU MASALI

    Bir zamanlar, büyük bir şehirde, dokuz yaşında, zeki mi zeki, güzel mi güzel, ismi Ayşecik olan bir çocuk yaşarmış. Ayşecik'in hiç kardeşi yokmuş. Annesi ve babası çalıştığı için, evde cânı çok sıkılıyormuş.

    Bir gün, annesine:

    "Anneciğim, cânım çok sıkılıyor. Okulda kardeşi olmayan arkadaşlarımın kedisi veya köpeği var. Ben de bir tane kedi istiyorum. Ne olur, bir tane kedi alalım!" diyerek ağlamaya başlamış.

    Gerçekten de Ayşecik'in evde cânı çok sıkılıyormuş. Annesi, kızının bu hâliyle ilgilenmemiş. Çünkü kedileri pek sevmiyormuş. Zaten kızıyla da vakit geçirmezmiş. Ayrıca vicdânsız bir kadınmış. Ailesini pek önemsemezmiş. Varsa yoksa hayatı işten ibâretmiş. İş çıkışı eve geç gelirmiş. Haftasonları da alışveriş merkezlerinden hiç çıkmaz, pahalı pahalı eşyalar alır, maaşını har vurup harman savururmuş. Ayşecik de küçük yaşına rağmen pek hamaratmış. Olgun insânlar gibi evin temizliğini yapar, yemek pişirir, bulaşıkları yıkar, yıkanan çamaşırları serermiş. Çamaşırlar kuruduktan sonra da ütülermiş.

    Ayşecik, annesine anlattığı gibi, gözyaşları içinde, babasına da durumu anlatmış.

    "Annem, kardeşimin olmasını istemiyor, kedi almamıza da olumlu bakmıyor. Bir tane kedi istiyorum babacığım! Lütfen alalım, evde çok bunalıyorum. Okuldan eve gelince evde yapayalnızım. Siz, eve çok geç geliyorsunuz. Benimle doğru düzgün ilgilenmiyorsunuz. Apartmanda hiç arkadaşım da yok. Ne olur, bir tanecik kedi istiyorum. Olur mu babacığım?" demiş.

    Babası, kızının bu hâline çok üzülmüş. Ertesi gün, babası işten çıktığı gibi, ismine petshop denilen evcil hayvan dükkanına gitmiş. Dükkandan bir tane yetişkin bir kedi satın almış. Kediyi güzel bir kafese koydurtup eve doğru yola çıkmış.

    Odasında ders çalışan Ayşecik, babasının evin ziline basmasıyla koşar adım giderek kapıyı açmış. Karşısında babası ve babasının elindeki kafeste, tüyleri pamuk gibi bembeyaz olan bir kedicik varmış. Ayşecik mutluluktan kulakları çınlatan bir çığlık atmış. O kadar çok sevinmiş ki ağzı kulaklarına varmış.

    Babasının elinden kafesi aldığı gibi odasına götürmüş. Kafesi açmış. Kediyi kafesten çıkartmış. Kediye önce sarılmış, sonra da kediyi öpüp koklamış. Mis gibi kokuyormuş kedi. Ayşecik bu kez mutluluktan ağlıyormuş. Kedi de çok sevildiği için mutluluktan mırlıyormuş. Kedi o kadar çok mırlıyormuş ki, Ayşecik kediye 'Mırmır' ismini vermiş.

    Ayşecik'in artık cânı hiç sıkılmıyor, günlerinin büyük bir bölümünü, Mırmır ile eğlenerek geçiriyormuş.

    Gel zaman git zaman, Mırmır komşu evlerin balkonlarında gezmeye, yeni arkadaş kediler edinmeye başlamış.

    Bir gün, Mırmır hamile kalmış. Hamileliğinin son günleri hastalanmış. O kadar hâlsizleşmiş ki, yattığı yerden kalkamıyormuş.

    Bir müddet sonra Mırmır'ın dört tane yavrusu dünyaya gelmiş gelmesine ama yavrulardan üç tanesi ilk günü atlatamamış, ölmüş. Mırmır ölen yavrularına o kadar çok üzülmüş ki, gözyaşları içinde miyavlıyormuş. Mırmır'ın da pek durumu iyi değilmiş. Mırmır, ölen yavrularının acısına dayanamayıp iki gün sonra o da ölmüş.

    Ayşecik, bir yandan Mırmır'a, bir yandan da ölen yavrulara ağlıyormuş. Yaşayan yavru ise anne sütü ile beslenemediği için, o kadar cılızmış ki tüy gibi hafifmiş. Ayşecik, yavruya bakmakta zorlandığı için, Ayşecik'in annesi yavruyu, Mırmır'ı aldıkları dükkana götürüp vereceğini söylemiş. Annesinin çok sevdiği, maaşının yarı fiyatına satın aldığı ayakkabının, işe yaramayan kutusunun içine annesi yavruyu koymuş. Kutunun içindeki yavruyu, arabasının ön koltuğuna koyup arabayı sürmeye başlamış. Hava bir ânda kapanmış. Simsiyah bulutlar, her yeri kaplamış. Hafiften yağmur atıştırmaya başlamış. Dükkan epey uzaktaymış. Yavrunun çıkardığı sese Ayşecik'in annesi daha fazla dayanamamış. Yolun daha yarısına gelmeden arabayı, yolun kenarında durdurmuş. Ayakkabı kutusuyla birlikte minik yavru kediyi, elektrik direğinin dibine koymuş. Arabasına binip işine doğru arabayı sürmeye başlamış.

    Yağmur şiddetini artırmış. Ayakkabı kutusunun içine yağmur suyu dolmaya başlamış.

    Yoldan gelip geçenler, yağmurdan daha fazla ıslanmamak için, hızlı adımlarla ve koşarak aceleyle gidiyorlar, ayakkabı kutusunun içindeki minik yavru kediyi farketmiyorlarmış. Yavrucuk ise yoldan geçenlere sesini duyuramıyormuş. Zavallıcığın, ıslanmaktan ve üşümekten sesi zaten çok az çıkıyormuş. Yavru kedi, tir tir titriyormuş. Minik kediciğin gözyaşları, yağmur tanelerine karışmış.

    O kadar çok yağmur yağmış ki, yağmur suları sel olmuş. Ayakkabı kutusu, sele kapılıp gözden kaybolmuş. Ayakkabı kutusunu, ne gören olmuş ne de duyan. Kimse, ayakkabı kutusuna ne olduğunu bilmiyormuş.

    --------------------------------------------------------------------

    ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne mânâsız mânâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabûl etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.