Geri Bildirim
  • II.
    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
    Üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
    Bu ağaçların, bu yolların üstüne.
    Sular alıp götürüyor sanıyorum
    Ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü…
    Günlerdir dökülüyor her yanım.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
    Her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
    Koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
    Üç gündür yağmur yağıyor
    Yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
    Dışardan zincirleme silah sesleri geliyor…

    Üç gündür gökyüzü kanıyor
    Dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
    Nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
    Her yanım yara bere içinde neden?
    Arkadaşlarım şimdi nerdeler?
    Bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.

    Kahvede oturmuş kitap okuyordum
    Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
    Birdenbire silah seslerini duydum
    Dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu…
    Burası benim evim mi, ne oldu bana?
    Ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
    Yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
    Kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
    Herkes bir şeyler söylüyordu kendince
    Tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
    Sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
    Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
    Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
    Kollarımla sarabilirim sanki, uzansam…
  • Senin güzel hayellerin vardı,
    Kocaman bir yüreğin,
    Zarif gülümsemen vardı,
    Benim kitaplarım,
    Benim içim de sen vardın...

    birkul m.
  • “Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel.”

    Uzun zamandır “keşke bitmeseydi” dediğim bir kitap olmamıştı. Evet, okuduğum kitapları genel olarak seviyorum ama bitmesin istediğim, ne kadar okusam da kanamadığım, hüznü yüreğimde, izi dimağımda kalan, uzun süre etkisini üzerimden atamayacağım, üzerinde sürekli konuşmak istediğim kitaplar bir elin parmaklarını geçmez belki de. Yalnızız işte o bir elin parmaklarını geçmeyecek kitaplarım arasına giren ve bu kitabı okumuş olmamı Allah’ın karşıma çıkardığı en güzel nasiplerden biri olarak değerlendirdiğim bir kitap oldu benim için. Nasıl desem, nasıl başlasam da anlatsam size Yalnızız’ı? En başında söylemeliyim ki kitap yorumundan ziyade bir hissiyat yazısı olacak bu inceleme.

    Bir şüpheyle başlıyor kitap, ağır bir şüpheyle. İnsanoğlunun içindeki o kendisini dahi yiyip bitiren bir kurdun Mefharet’in aklına düşmesiyle başlıyor. İlk kısım biraz daha karakterleri ve Simeranya’yı tanıyoruz. Belki de kendi Simeranyalarımızın temelini atıyoruz. Öyle bir dünya ki Simeranya orada insanlar birer “makine adam ve bir otomat” değil “manevi bir şahsiyettir.” Roman bizlere yalnızca bir demet olay örgüsü sunmuyor, olay örgüsünün akışı içerisinde yoğurduğu felsefeyi de psikolojiyi de sunuyor. Materyalist bir dünyada kendi içine kapanan bireyi ele alırken diğer yandan da karakterlerin yaşadıkları gelgitleri, sıkıştıkları labirentleri, iç hesaplaşmalarını ele alıyor. Bunu öyle hissettirerek yapıyor ki sanki siz düşünüyorsunuz gerçekten karakter yerine. Peyami Safa romanı yazarken nasıl bir ruh hali içindeydi merak etmeden duramıyor insan.

    İkinci bölümde olaylar biraz daha açılıyor ve ilk bölümde sessizce varlığına gösteren Meral bu sefer tam odak noktası olarak giriyor romanın içerisine. Samim’i ‘derin derin sevdalara daldırarak’ giriyor, ‘muhabbet dediğinin karşı karşı’ olduğunu unutarak da bir ilişkiyi sürdürmeye devam ediyor. Samim’in Meral’le yaptığı bir konuşma var kitapta insanoğlunun iki benliğine dair. Birinci benlik manevi değerleri özünde barındıran ikinci benlik ise maddi değerlere kapılan. O konuşma da o konuşmanın Meral’de yaptığı ruhsal gelgitler de çok iyi yazılmış. Bazen âşık olduğumuz birinci benliğin ikinci benliğe çarpıp da hayallerin kırılabileceğini hatırlatıyor bize Peyami Safa.

    Üçüncü bölüm yalnızca kitabı okuyanlarla konuşulabilecek kilit bir bölüm. Kitabın başından itibaren Simeranya’sına bir önsöz yazmak isteyip de bir türlü yazamayan Samim’in en nihayetinde bir önsöz yazdığı bölüm aynı zamanda Peyami Safa’nın da son sözü oluyor burada. Romanın sonundaki kurgu hatasından da burada bahsedemiyorum çünkü bu, sonunu söylemek olur ama şu soruyu düşünebilirsiniz okurken: Çıkan bir yangın her şeyi kül etmez mi?

    Muazzam bir kitaptı, ruh tahlillerinin, psikolojik çözümlemelerinin inanılmaz bir şekilde yazıldığı, nokta atışı tespitlerin bulunduğu ve bence Türk edebiyatının en iyi romanlarından biri sayılabilecek bir eserdi. Defalarca okuyabileceğim bir kitabım daha oldu, siz de okuyun ve Samim’in Simeranya’nın önsözünde dediklerini hiç unutmayın: “Kendine dön, kendine bak, kendine gel.”
  • Benim servetim kitaplarım diyordu o.
    Kitaplarım, yani hayatım.
  • Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku...Ben şimdiye kadar herşeyden çok kitaplarımı severdim.Bundan sonra her şeyden çok seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz.İnsan muhitin bayağı ,manasız,soğuk tesirleriden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir.Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu.Fakat bu yetmiyor .Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim.Çünkü candan bir insanım yoktu.Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.
    Sabahattin Ali 🌹
  • Açık söylemek gerekirse kitabın konusu çok ilgimi çekmedi ama edebi anlatımı çok güzel. Okurken okumasam da olurmuş dedim ve olaylar arasındaki bağlantıyı ne yazıkki hiçbir şekilde kuramadım. Belki bu benim algımla alakalı da olabilir okumak isteyenlere iyi okumalar diliyor ve kitaptan dikkatimi çeken bölümlerden eklemek istiyorum birkaç tane.
    *Tüm yanlış düşünceler tehlikelidir. Hayalperestlerin hiçbir zararı dokunmaz sanıyoruz, oysa yanılıyoruz. Çok zararları dokunur. Görünüşte en zararsız ütopyalar bile zararlı etkiler yapar. Gerçeğin karşısında bıkkınlık uyandırma eğilimindedirler.

    *Ah! Kitaplarım!.. İnsan bir kitapta söylemek istediklerinden hiçbir şey söyleyemiyoruz. Kendini ifade etmek imkânsız!.. Evet, kalemi konuşturmayı bir başkası kadar bende biliyorum; ama konuşmak, yazmak, ne acıklı şeylerdir! Düşünecek olursak hecelerin, kelimelerin, cümlelerin oluşturduğu küçük işaretler, bir zavallılık sadece. Bu, hem ortak hem tuhaf kötü hiyeroglifler altında, düşünce, güzel düşünce neye dönüşür? Okuyucu benim yazı sayfamdan ne çıkarır? Bir dizi yanlış anlam, karşıt anlam ve de anlamsızlık. Okumak, dinlemek demek, çeviri yapmak demektir. Güzel çeviriler vardır belki; ama sadık değildirler. Hayran oldukları şey kendi verdikleri anlam olduktan sonra kitabıma hayran kalmışlar kalmamışlar ne fark eder? Her okuyucu bizimki yerine, kendi vizyonunu koyar. Biz ona imgelemin sürtüneceği şeyi sağlarız. Böyle çalışmalara malzeme vermek korkunçtur. Utanç verici bir meslektir bu.
  • Say yayınları tam bir felaket. Raflarda görmeye dahi tahammülüm yok o derece sinir bozucu. Esasen devrik olan Nietzsche'nin cümlelerini daha da devrikleştirerek anlaşılamaz hale getirilmiş. Hayır yani amaç ne? Çevirmen yahut Editör hiç zahmet etmeseydin biz kendi çabamızla daha anlaşılır kılardık. Çoğu kısımlarda space tuşu açık kalmış sanırım, puntolar aynen b u ş e k i l d e. Keşke almadan önce ekşi'den bir baksaymışım. Neyse... Ben ettim siz etmeyin.

    "Beni anlamıyorlar, ben bu kulaklara göre ağız değilim." Nietzsche hayatı boyunca anlaşılmamaktan yakınmıştır.
    "Bir gün Doktor Heinrich von Stein, benim Zerdüşt'ün bir tek sözünü bile anlamadığından içtenlikle yakınınca, ona durumun böyle olması gerektiğini söylemiştim. O kitabın altı tümcesini anlamak, dahası: yaşamış olmak "modern" insanların erişebileceğinden daha yüksek aşamalara ulaştırır ölümlüleri."

    Yabancısı olduğu şeyi barbarca, kendi aklına uyduramadığı şeyi akıldışı diye niteleyen eleştirmenlere karşın Ecce Homo- Kişi Nasıl Kendisi Olur yapıtını piyasaya sürdü.
    Bkz; "Bund" dergisinde, benim "İyinin ve kötünün Ötesinde" yapıtım için "Nietzsche'nin sakıncalı kitabı" başlıklı bir yazı yayınlandı, yine Bund'da Bay Karl Spitteler benim kitaplarım üstüne toptan bir inceleme yazdı: Bunlar benim yaşamımda doruklardır, ancak neyin dorukları olduklarını söylemem gerekmez." Yürüyen Thug Life :D

    Kesinlikle başka yayınevinden alıp tekrar okuyacağım. Emeğe saygı derdim lakin ortada emeğin zerresi yok. İncelemeyi Nietzsche'nin şu sözü ile sonlandırıyorum

    "Yazılarımın havasını solumayı bilen kimse, bunun bir yüceliğin havası, sert bir hava olduğunu bilir. O havaya göre yaratılmış olmalı insan, yoksa az değildir onun üşütmesiyle gelen sakınca."