• Hayatın diğer birçok alanında olduğu gibi, bir şeyi elde etmek için harcanan, o şeye adanan zaman -ki zaman şeyin ne olduğuna göre farklılık gösterir- o şeyi elde etmekten daha değerlidir. Çünkü sonunda ne elde edeceğimizi hiçbir zaman bilemeyiz
  • Bir alışkanlık mı desem, yoksa bir nevi terapi mi bilemedim.. Ama akşamları eve döndüğümde kimi zaman bir kağıda, kimi zaman da tuşlara dokunarak anlatırım beni etkileyen şeyleri.. Bugün ağlamamak için kendini tutan, yaklaşık bir metre yirmi santimlik bir bedenin içine girdim, bir çift gözde.. Öğretmenim? diyerek bir köşede sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla ; Benim annem biraz rahatsız. Kardeşime ben bakıyorum. Ödevimi araştıramayacağım. Şimdiden haber vermek istedim.. Dedi.. Bir soru sorsam, yaş olup akacaktı söyleyecekleri.. Tamam dedim, o halde yarın öğlen arası öğretmenler odasına gel, beraber araştıralım, ben sana çıktısını vereyim , sen de evde bunu kardeşine anlat.. Zaten konu peygamber kıssası.. Hafif bir tebessümle olur dedi bana. Ne zaman demiştiniz? Heyecanlanmıştı belli.. Buraya kadar tamam da bundan sonra ona duyduğum saygı artacaktı işte..Çünkü öğrendim ki, annesi Akciğer Kanseriymiş ve hastanede yatıyormuş.. Babası ise yanlarında değil, Balıkesir de çalışıyormuş.. Oysa o sadece annem rahatsız demişti, hızlı bir şekilde, üzerinde durmamıştı acısının. İnsanı ne derinden etkiliyor sahi, bağır çağır acısını yaşayanlar değil de, sessiz sedasız sabredenler.. Öyle sabredenler ki, henüz bir metre yirmi santimlik bir bedenin içinde, iki metrelik bir ruhla gezenler.. O hızlı cümleleri, bakışları gözlerimden defalarca kayıp giden halleri ne derinden etkiledi beni. Küçük bir adamdı bu.. Derdini sessiz yaşayıp, kainatı telaşa vermeyen bir adam.. Başkasının derdiyle dertlenemeyecek kadar derdini büyük gören bencilliğe ne şiddetli bir tokattı bu. Oysa ne çok insan vardı, tüm derdini tekrar tekrar anlattığı insanların derdinden, bîhaber. Hayatım şöyle bir gözümün önünden geçti o an.. Şimdi anladım, küçücük bir bedenin içine sığan, iki metrelik ruhu.. Ve iki metrelik bir bedende, yitip giden, yerini ruhsuzluğa bırakan ruhu.. Evvelâ miniğimizin, annesine Allah acil şifalar versin.. Bizi de bu güzel ahlâktan hissedar eylesin.. Ruhumuza bir diriliş olması temennilerimle..
    .
    .🙏🌱🔄
  • Bugün,uzun bir aradan sonra birinci tekil şahısa dönüş yaptım. Sana olan duygularımdan dolayı hep başka isimlere sığındım. Kendim olduğumu fark ettirmemek için kendime bile inanmadım. Bazı şeyleri suskunluklarımla geçiştirmeye çalışırken,en çok ben çığlık attım.

    Adını bana unutturmasınlar,seni bana kötülemesinler diye kulaklarımı tıkadım. Kulaklarımı bazen de en güzel şarkılarla tıkadım. Seni şarkılarla harmanladım.
    Seninle bir masada sessiz kalmak bile ne demek hiç bilemedim. Ne zaman bir bardak sesi çınlasa, duygulandım. Gözlerimden yaşlar akmasın diye çabalarken,dudaklarımın titreyişine engel olamadım. Yazdıkça unuturum dedim,yazdıkça çoğalttım. İçimde ne varsa…
    Birkaç aydır alışmışken uzun masalarda yalnızlığımla böldüğüm küçük bölümde oturmaya,bir yerde okuduğum o acımasız cümle,beni yeniden mıhladı kalkmak istediğim masaya. Yeni sayfa açmak dedikleri var ya, kibritle oynarken yaktım onu ben bu cümleyle.
    Cümle şuydu;

    “Ki ben,
    İçtiği yarım bardak sudan
    Taşamayan ben
    Senden başkasının denizinde nasıl yüzerim
    Bilmiyorum.”

    Sanki seninle çıktığım Galata Kulesinde seni kaybetmiş gibi hissettim o anda. Aslında seni hiç bulamamışken.

    Güneş alan bir yerde gülümseyen bir çiçekken,toprağımı değiştirdiklerinde yerimi yadırgadım ve soldum ya da.
    Bir şekilde hala nefes almaya kendime yardım etmeye çalışırken daha da yoruluyordum.
    Sana her tırmanışım aslında düşüşümdü.
    Her elimi uzatışımda bir taş daha hissediyordum kafamda.
    Bir kaşık suda boğuluyordum.

    Ulaşamadığım denizin kokusunu duyuyordum. Ne mümkün?
    Senin olduğun şeylerde mümkünlük arayamıyordum artık. Sen varsan oluyordu. Fakat artık olmuyor.

    Seninle güldüğümüz bir önceki akşam,
    Bir sonraki akşamın karanlığında boğuluyordu.
    Keşke “acı” kelimesini bir tek biber için kullandığımı düşünseydim dediğim o akşam.
    Bana “acı” kelimesine yeni anlam yüklemeyi öğrettin.

    Bir yolun sonu olsun ve geri dön,diyebilmeyi öğrettin. Gittikçe gidebileceğin sonsuz yolların olduğunu bilmeme rağmen.
    Kalmanın zorluğunu öğrettin ya da.
    Hiç yemek yemesem,edeceğin her lafın mideme oturmasını öğrettin. Mideme bile varamadı hatta.
    Boğazımda takılı kaldı.

    Hiç hareketli şarkının arka fonunda sessiz bir hüzün hissettin mi? Benim şarkılarımda var, ona bu hüznü sen öğrettin.
    Belki kalsan bu kadar şey öğrenemezdim ama
    Seninle cahil kalmayı severdim.
    Belki.

    Ama artık değil.

    Acaba şuan ne yapıyorsun?
    Bir kafede gözünde gözlük etrafa gülümserken kahvenin içindeki farklı tadı veren malzemeyi mi düşünüyorsun? Akşam gideceğin konserde sana eşlik edecek kız arkadaşını kaçta alacağını mı hesaplıyorsun?
    Oturduğun sandalyede,aklından geçen müziğin ritmine göre ayağını mı vuruyorsun yere? (Yer ne kadar şanslı olduğundan habersiz,bunu da öğret ona.)
    Aynı zamanda aynı müziği dinlemişsizdir belki.
    Aynı kitabı okumamız mümkün değil,
    Ama mümkünatı kaldırırsak aynı cümleleri de çizmişizdir.

    Sen belki de dünyada en gereksiz virgülken,hayatımın en güzel cümlesi oluverdin.
    Ama artık bizi özetleyen bir cümle var aklımda.

    “Sen ve ben acıdan bir dağız,
    Sen ve ben
    Bu dünyada bir daha karşılaşmayacağız.”

    A.A
  • ya hüseyin.!!!

    Yeryüzünün dört bucağında mazlum kanının oluk oluk aktığı bir zamanda Kerbela'yı hatırlamanın vaktidir: Ben Kerbela'yım, Ali'nin gözyaşıyım, etiyim, kanıyım, canıyım. Peygamber'in katında kim Ali'den daha değerli olabilir ki! Ben Ali'nin hüznüyüm, ben Hüseyin'im. Şehitlerin efendisi Hamza'yım ben.

    Savaş alanına gönderilen Ali'nin kılıcıyım, Zülfikar'ım ben. Hangi söz benden daha keskin olabilir ki! Ben Zeynep'in gönül sırrıyım. Sakine'nin ruhuyum.

    Cebrail'in kanadıyım, Muhammed'in yetimiyim. Beni O yetiştirmişti, kendisi de yetimdi, yetimlerin sığınağıydı. Ben onun eviyim, onun soyu, onun kanıyım, Kerbela'yım ben. Serden geçenlerin otağıyım, cesaret ve erdemin çadırıyım, bana gelin. Çok inanmışın yolunu kesmiş, kılıcına çok mazlum kanı bulaşmış biriydi Hürr. Düşman safından çekilip bana gelirken önce Eba Abdullah'la karşılaştı. Harem çadırının önünde bekliyordu. Ona selam vererek, 'ben günahkarım, yüzü karayım, yolunuzu kesen o suçlu kimseyim...' diyerek af diledi. Çocuklarım Hürr'ü görmüş, ürkmüşlerdi. Bağışlanmak için yalvarıyordu. Tövbe ediyor, dönüyordu. Bana, dönüşünün kabul edilip edilmediğini sordu. 'Neden olmasın' dedim, 'dönen, hiç işlememiş gibidir'. Dünyalar onun oldu, sevindi, gönlü şenlendi. 'Artık' dedi, 'kanımı sizinle, sizin yolunuzda akıtmam için bana izin verin. Bana fırsat verin, kılıcım size kastedenlerin kanını döksün.' Eba Abdullah, 'ey Hürr' diye seslendi, 'sen bizim konuğumuzsun, in atından, seni kabul edelim'.

    Bir keresinde Muaviye'ye şöyle bir mektup yazmıştım: 'Seninle savaşmamam, görevimi hakkıyla yerine getirememe gibi bir kusurla karşı karşıya kalma kaygısındandır.' Herkes sanıyordu ki korkuyorum, zalimlerle savaşmanın gerekli olmadığına inanıyorum. Oysa Mekke'yi terk ederken bıraktığım yazılı notta şöyle demiştim: 'Bozgunculuk, azgınlık ve zulüm yapmak için Medine'den ayrılmamıştım ben. Dedemin ümmetini düzeltmek, babamın yolunu diriltmek için kıyam ediyorum.'

    Zulme direnen kahramanlar nerede?

    Müslim'in şehit olduğunu öğrendiğimde, 'acaba' dedim, 'adaletin yerle bir edildiğini görmüyor musunuz? Bütün bu bozgunculuğu ve onu yapanları görmüyor musunuz? Kimse zulme ve fesada karşı direnmiyor, görmüyor musunuz? Böylesi bir dünyada, müminlerin canını hiçe sayması gerekmiyor mu? Ben İmam Hüseyin'im, ödevim de budur, bu yüzden kıyam ediyorum. Dünyanın zulüm kılıcıyla doğrandığı bir zamanda ölümü sonsuz mutluluğun kapısı biliyorum. Zalimlerle ve zorbalarla birlikte yaşamaktansa ölmeyi seçiyorum.' Bin kişilik bir süvari birliğinin gözetiminde beni Kufe'ye götürürlerken, onlara şöyle dedim: 'Allah'ın ilkelerini değiştirmeye kalkışan, inanmışların ortak malını bir kişinin tasarrufuna veren, sınırları çiğneyip tersyüz eden, Müslümanların kanını değersiz gören zalim bir sultanın yaptıklarını görür de sessiz kalırsanız, yarın onun yerine siz ateşe atılırsınız. Bugün saltanat sürenler böyledirler. İlahi sınırları hiçe sayıp çiğniyorlar. Müslümanların beytü'l-malını yağmalıyorlar. O halde sessiz kalmayın, onlar gibi olmayın. Dedemin ilkelerini uygulamak öncelikle bana düşer.' Herkesi bir kan korkusu sarmıştı. Yüreği ateşteki tencereden daha kızgın olanların öfkesi üstün geldi. Şimr bunlardan biriydi, söz aldı, ayağa kalkıp şöyle dedi: 'Ey emir, o, kuşkusuz yanılıyor, Hüseyin artık senin avucundadır, şayet bu kargaşadan kurtulursa, seni asla yaşatmaz ve iş daha da zorlaşır. Görmüyor musun, onun ne kadar çok yandaşı, babasının ne kadar çok bağlısı ve izleyeni var, ne kadar çok seviliyor, yarın buraya akın edecek ve dünyayı başına yıkacaklar.' Ubeydullah'ın içinde uyuyan nefret ateşi harlandı, dalgınlıktan sıyrılır gibi toparlandı, kendine geldi ve, 'haklısın' dedi Şimr'e. Sa'd'ın oğluna hiddetlenerek, 'bu adam neredeyse aklımızı karıştırıp bizi yanıltacak ve gafilce avlanmamıza neden olacaktı.' Zaman yitirmeksizin bir mektup yazdı ona, 'seni oraya, bize öğüt veresin diye göndermedik, sen bir görevlisin, ne söyleniyorsa uyacak, ne emrediliyorsa yapacaksın. Sana neyi buyuruyorsam, sorgulamaksızın uygula, eğer buna uymayacaksan derhal görevini bırak ve kenara çekil.' Şimr, mektubu alıp, Tasua gününün ikindi vakti Kerbela'ya ulaştı. Hüseyin için en sıkıntılı gündü bu gün, kuşatma altındaydı. Şimr, Sa'd'ın oğlu Ömer'e mektubu verdi.

    'Ben, Peygamber'in torunuyla savaşmayacağım, onun kanını dökmeyeceğim' diyeceğini sanıyordu, böylece boynunu vuracak ve yerine geçecekti. Umduğu gibi olmadı. Otuz bin kişilik ordu, Hüseyin'in çadırını çevreledi, taşkın bir sel gibi akmaya, kaynamaya başladı. Atların ve insanların çığlıkları karıştı, çölde yankılandı. Zeynep, çadırda, hasta olan Zeynelabidin'in başındaydı. Hemen dışarı fırladı. Düşman birlikleri çemberi daraltıyordu. Hüseyin'in çadırına koştu, 'kalk kardeşim kalk' dedi, 'olanları görmüyor musun? Bak neler oluyor?' Hüseyin, 'sakin ol' dedi, 'şimdi dedemle konuşuyorum. Bana, Hüseyin'im diyor, yakında bana geleceksin, cennette birlikte olacağız, ayrılık sona eriyor.' Zeynep çadırın perdesini araladı, gözü dönmüş düşmanın çığlıklarını dinledi, gökyüzüne baktı. Yıldızlar kayıyor, yanıp sönüyor, kızıl bir gökkuşağı beliriyordu. Hiçbir şey, Aşura gecesi kadar Zeynep'e zor gelmemişti. Çadırına döndü. Silahların hazırlanması gerekiyordu. Ebuzer'in azatlısı Cevn yan çadırda silah hazırlığı yapıyordu. Hüseyin, 'bu gece çadırlarınızı birbirine yaklaştırın' demişti. Zeynelabidin'in hasta yattığı, Zeynep'in başında iyileşmesini beklediği o gece, yan çadırda Hüseyin, Cevn'in yardımıyla kılıcını biliyor ve şöyle diyordu: 'Ey zaman! Ne kadar zalimsin! İnsandan dostlarını alırsın! Evet böylesin. Ama hiçbir şey senin elinde değildir. Biz, O'nun buyruğuna baş eğmişiz.' Zeynep hıçkırıklarını içine gömüyor, Zeynelabidin'le birlikte soluğunu tutmuş Hüseyin'i dinliyordu. Nihayet kendini tutamadı, yeğeniyle birlikte hıçkırıklarını bıraktı, 'n'olurdu böyle bir günü görmeseydim! Allah'ım, canımı alsaydın da böylesi bir acıya tanıklık etmeseydim!' diye yakararak Hüseyin'in çadırına gitti. Başını göğsüne yasladı.

    Hüseyin, 'güzel kardeşim' diyordu, 'sakin ve sabırlı ol, şeytan şefkat ve merhametini senden gidermesin. Dedem Allah'ın habercisiydi, senden benden üstündü, babam, annem ve kardeşim benden öndeydi, değerliydi. Bak hepsi ahiret yurduna göçtü. Ben de onların yanına gidiyorum, gerçek yurduma kavuşuyorum.' Zeynep, 'canım kardeşim' dedi, 'doğru söylüyorsun, bizden öncekiler gitti. Dedem, babam, kardeşlerim dünyadan ayrıldı. Varlığıyla yüreğime huzur veren birkaç kişi vardı. Eğer seni de yitirirsem, bundan böyle, bu dünyanın ağırlığına nasıl dayanırım?' Hüseyin, hemen Abbas'ı çağırdı. 'Yanına birkaç kişi al, gidip bir yokla bakalım, bir haber var mı?' Abbas gitti ve onlara, 'kardeşim ne zaman çarpışacağımızı öğrenmek istiyor' dedi. Ömer, 'ona söyle' dedi, 'ya teslim olacak veya ölecek' Abbas döndü, sözünü iletti. Hüseyin, 'teslim olmayacağız' dedi, 'kanımızın son damlasına kadar savaşacağız. Şimdi git, onlara da hatırlat, bu, Hüseyin'in bir gece daha yaşamayı ganimet bilmesi demek değildir. Bu geceyi, Rabb'ime niyaz ve yakarışta bulunmak için geçirmek istiyorum.' Hüseyin, geceyi kulluk ve niyazla geçirdi. Gün ışırken dostlarına şöyle seslendi: 'Sizler benim göz aydınlığımsınız. Hepinizden memnunum ve size teşekkür borçluyum. Hiçbir kaygı ve korku yok içimde. Şunu iyi bilin, onların derdi benim. Eğer bana uyduysanız, hepinize izin veriyorum, özgürsünüz. En küçük bir gönül kırıklığı duymam, kendisi de rahat olsun.' Herkes, 'Senin yolunun kurbanıyız biz' diye seslendi. Kerbela günün ilk ışıklarıyla yıkanırken çarpışma başladı.

    Onlar yanarken, ben nasıl serinlerim?

    Kasım on üç yaşındaydı. Hasan'ın yadigarıydı. Boyuna uygun bir kılıç bulunamamıştı. Silahsız, sadece cesaretiyle sürmüştü atını. Başına aldığı bir kılıç darbesiyle attan düştü. Yuvarlandıktan sonra, kanlar ve acılar içinde, 'amca yardım et, amca beni bul, bana yetiş' diye inledi. Ömer'in askerlerinden gözü dönmüş onlarca kişi, boynunu vurmak için çevresinde toplanmıştı ki, Hüseyin'in avına doğru hareketlenen bir aslan gibi atını üzerlerine sürdüğünü gördüler. Tilkiler gibi kaçışmaya başladılar. Kasım'ın başını gövdesinden ayırmak için ilk yeltenen kişi, kendi atının ayakları altında parçalandı. Çevreyi öylesine bir toz duman kaplamıştı ki göz gözü görmüyordu. Kargaşa dindikten sonra, Hüseyin, başını dizine aldı Kasım'ın. Ağlıyordu. Kasım, başını Hüseyin'in göğsüne iyice gömüyor, acıyla kıvranıyor, ayaklarını yere vuruyordu. Daha fazla dayanamadı ve çırpınarak ruhunu teslim etti. Hüseyin, cansız bedenini kucaklayarak çadırlara doğru yürüdü. Hüseyin, kana bulanmış bedenine baktı, onlarca hançer yarası, kılıç gölgesi gördü. Sonra bir serinlik yayıldı başına. Baktı, bir bulut gördü. 'Böylesi bir anda, güneşin yakıcı sıcağını örten de kim?' 'Seni' diye seslendi bulut, 'doğumunda babana müjdeleyen, kundağını annenle birlikte saran benim, ben bulut değil Cebrail'im, söyle ne yapayım senin için, canımı iste vereyim.' 'Niçin geldin' diye seslendi Hüseyin, 'gölge etmene razı değilim, kanatlarını çek, gökten beni seyreden dedeme engel oluyorsun. Bırak beni, git onların üzerine aç kanatlarını. Durma, Necef'e ulaştır haberimi, oğlun ölüyor ey Ali yetiş de, son bir kez basmak için onu bağrına koş, acele et... Gelsin, alsın başımı göğsüne, sarsın sarmalasın beni, Kufeliler de görsün, benim Ali gibi bir babam var.'

    Gözü doymayan düşman, ah ki ne ah!

    Cebrail kanatlarını yaydı çöl ateşinde yatan bütün şehitlerin üzerine. Bir yağmur gibi, herkesin üzerine eşit yağdı. Hüseyin seslendi, 'durma git annemi getir bana, beni bu ateş değil, annemin özlemi dağlıyor.' Cebrail eğildi, kanatlarını Hüseyin'in kanına sürdü. Hüseyin'in kalbinden bir çığlık yükseldi. Cebrail göklere doğru havalandı, gözden yitti. Düşmanın gözü doymuyordu. Malik çıkageldi bu kez. Kanla yıkanmış başına kılıcını bir kez daha indirdi. Başı parçalandı, dağıldı. Yetmedi, Ebulhuluk atıldı, yayını gerdi, oku yaralı başına fırlattı. Hasin çıktı öne, dişlerini kırdı Hüseyin'in. Ebu Eyyub ardındaki onlarca kana susamışla sökün etti. Yaralı bedenine kimisi ok attı kimisi mızrak sapladı, kimisi taşladı... Ebu Eyyub, hırsını alamayıp bir oku eliyle sapladı gırtlağına. Onlar vurdukça Hüseyin şükrediyordu. Kanla yıkanan ellerini kaldırıp sabrediyordu. Ansızın bir ses duyuldu, yerle göğün arasından bir ses geldi. Yer ve gökler titredi, Cebrail'di bu, Hüseyin'e usulca yaklaştı. Kanatlarıyla yaralarını sıvazladı, selamların en güzeliyle selamladı, müjdelerin en büyüğünü verdi. 'Çekilin, kenara çekilin, peygamberlerin sonuncusu geliyor, Hüseyin'in ziyaretine dedesi geliyor.' Hüseyin'in mutluluğuna diyecek yoktu. Bedenindeki yaralar bir anda iyileşti, kan durdu, acılar dindi, susuzluğu bitti. Cebrail, müjdeliyordu, 'çekilin, kenara çekilin, Allah'ın aslanı geliyor, ötelerin sultanı oğluyla özlem gidermeye geliyor. Ciğerleri zehirle parçalanmış olan Hasan geliyor, geceleri uykusunu feda eden annesi geliyor, gözlerini bağlamak, çekip yanına almak için kadınların en hayırlısı geliyor.' Hüseyin gözlerini açınca Peygamber'i gördü. Başını dizlerine almıştı, dedesini gördü. Acılarını unuttu, candan geçti, yüreğinde güller patlamaya başladı, kızıl bir gülşene dönüştü. Düşmana çevirdi bakışlarını, soluğu yetesiye bağırdı, 'Zeynep'in kan ağlama vakti geldi, öldürün beni! Can üzre bırakmayın beni, acele edin, bu zalim dünyadan kurtarın, öldürün beni. Dünya sizin olsun, beni asıl yurduma gönderin!' Gözü dönmüş bir başkası atıldı bu kez, hançeri kalbine sapladı. Ben Kerbela'yım, beni bir ağıt tuttu. Hüseyin görünmüyor, nurdan halelere sarılmış. Hüseyin'i Cebrail'ler örtüyor, gözlerden gizlendi. Ben Hüseyin'in yüreğiyim, sadece o görünüyor. Katiller korkuyla geri çekildiler. Başında Ali'yi gördüler.

    Ali onlara da göründü. Kanat çırpan melekler göründü, Cebrail göründü. Ben Hüseyin'in kandan ve nurdan görünmeyen bedeniyim, yapayalnızım. Ondan başka ilah yoktur, çölden göklere yükseliyor sesim. Peygamber'in sakalına kan bulaştı, Hüseyin'in kanıyla yıkandı. Zalimleri kan tuttu, çöl kan denizine döndü. Hüseyin'in ağıdıyla yeri göğü doldurdu Fatma. Sakine çadırlarda kan ağladı, Zeynep bulutlara karıştı. Kıyamet Aşura günü için yas tuttu. Peygamberler ağladı, dünyanın çarkı çevrildi. Necef şahı başına vurup ağladı, figanı dünyayı yuttu. Peygamber imamesini alıp başını açtı. Gök ve yer titremeye başladı, Cebrail kanatlarını çekti. Diller tutuldu, gözler süzüldü, eller kırıldı, kollar düştü. Hüseyin'in yaralı sinesi cellat çizmesiyle ezildi. Nasıl kıydın ceylana kansız avcı? Sana bu söz yetmez, sana kıyamet gerekmez. Sana cennet gerekmez cehennem gerekmez.

    Nasıl kıydın Fatma'nın masumuna, Ali'nin canına, Muhammed'in gözbebeğine? Sana dünya gerekmez, ahiret gerekmez. Sana söz yetişmez, ateş yetişmez. Su vermeden hangi kurban kesilmiştir ey mel'un, dili dudağı kavruldu masumun, susuz kaldı, bir damla su verin. Boğazını hangi hançer keser ciğeri ateşle kavrulmuşun? Ben Kerbela'yım ey Muhammed. Gözlerimden yaş değil kan akar, çöl ateşinde zulüm hançeri yedim, zalime yakalandım ey Muhammed. Dağlanan yüreğimin hakkı için, günahsız dökülen kanların hakkı için ey Muhammed, yalvar O'na, güzel isimlerinin hatırı için yakar, kalkış günü yolundan gidenleri bağışlasın. Son sözü, tanıklık oldu Hüseyin'in. Gökler kara giyindi, yer sarsıldı ey Hüseyin. Saba rüzgarı esti, Cebrail tacını alıp ağladı ey Hüseyin. Kandiller söndü, Kerbela kanla yıkandı, ey Hüseyin. Sakine zalimlerin pençesine düştü, dostlarının evi talan edildi ey Hüseyin. Kerbela garibini susuz öldürdüler, Allah'ın gökleri yıkıldı ey Hüseyin!"
  • Öykü Otobüsü etkinliği #32692730 için;

    Bir okul dönemi daha bitmişti ve ben yine gidiyordum. Gitmekten nefret ede ede gidiyordum. Vedalardan nefret ede ede , her gittiğim yerde sevdiklerimi ardımda bıraka bıraka gidiyordum. Otobüse binmeden önce sarılırken ona, sırtında atan kalbini hissettiğimde , gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. O da tutuyordu kendini , benim yüzümden gözyaşı dökmesine dayanamazdım, otobüse bindim hemen , ağlamamak için kendimi sıktıkça daha da ateş basıyordu sanki , kaptan bana bakıyordu , hatta herkes bana bakıyormuş gibi hissediyordum. Oturdum 24 numaralı koltuğa , koridordaydım. En sevmediğim yer gelmiş yine , ona baktım, o gözlerini siliyordu. Ağlamış. Otobüs hareket etmeye başladı , birbirimize bakmaya devam ediyoruz o sıra görüntülerimiz kaybolana kadar ve kayboluyoruz benim avucumun içinde hala onun kalbi atarken.

    Otobüs hareket etmeye devam ederken mide bulantısını önleyen ilacımı içtim. Uzun yolculuğa asla dayanamıyordum, uyku ilacı almaya cesaret edebilsem keşke diye düşünmekten kendimi alamadım yine, her zaman olduğu gibi. Gözlerimi kapattım, belki uyurum , belki güzel bir rüya görürüm diye ama yine ölümü düşünmeye başladım. Ne zaman yolculuk yapsam ölümü düşünüyordum, bir kaza sonucu ölümümü, ya da cinnet geçiren birinin beni vurması sonucunda oluşacak ölümümü, ya da yakınlarımın ölümünü, helvamı kavurmaya doğru giderken uykunun kollarında buldum kendimi.

    Gözlerimi mola anonsuyla açtığımda , otobüs firmasının nerden bulduklarını bilmediğim itici mola müziğiyle uyandım. Hazır uyumuşken , tekrar uykuya dalmaya çalıştım. Yolcular tek tek inerken ve yanımdaki yolcu da müsaade isteyip indiğinde zaten uyku diye bir şeyim kalmamıştı. Tuvalete gideyim bari, diye düşündüm. Uzun yol sonuçta ve molalar üç saatlik aralarda veriliyordu herhangi bir sürprize fırsat yolunu açmak istemedim. Ben de indim otobüsten. Hava rüzgarlıydı dışarıda ya da tesis açık alan olduğu için rüzgar elini kolunu sallaya sallaya gezebiliyordu burada şehirde olsa binalar önünü keserdi çünkü “Hop birader nereye , koskoca apartman var görmüyor musun?” diye .

    WC yazısını arayan gözlerim hedefi bulur bulmaz ayaklarıma komut verdi “İleri!” yürümeye başladım. Cebimde bozukluklarla oynaya oynaya ilerlerken ağacın altında bir kıpırtı gördüm. Böcek sandım önce, böceklerden ve özellikle örümcekten çok korkuyordum eğer onlardan birini görürsem tuvalete gitmeyecektim. ”Hadi üzerime atlarlarsa? “ sorusunu hiçbir zaman es geçememiştim. Gerçi küçükken banyodaki bir hamam böceğine kız kardeşimle bağırarak tepki verdiğimizde ve babam banyoya sopayla girdiğinde , babam ikimize de bağırmıştı ve onun korkusuyla bir daha böcekten korkmayacağımıza dair ona söz vermiştik ama sözümü hiçbir zaman tutamamıştım işte. Aksi gibi çişimde gelmişti , yapmazsam olmazdı. İnsanın ihtiyacı korkudan da önce gelir diyerek kendimi telkin ettim ve baktım yaprakların arasına.

    Küçük bir kuş vardı yavru, annesi mi bırakmıştı yoksa ağaçtan mı düşmüştü bilmiyordum. Avuçlarımın arasına aldım. Gagası küçücüktü ve gözleri işin içine girince ayrı bir sevecenliği vardı. Avuçlarımın arasında oluşu ve zayıf ötüşü içimi parçaladı. Eve götürüp , beslemek istedim. Otobüse alsam , bana kızar mıydı kaptan, yasak mıydı yavru bir kuş?
    Aç olabileceğini düşünüp avucumun arasında yemek tesisinin oraya gittim. Yemeklerin başında duran bir ablaya sordum : “Abla süt var mı?”
    “Miden bulanıyorsa limon verim kızım, ekmek ye ya da iyi gelir.”
    “Yok abla , yavru kuş buldum da ona verecektim.”
    Abla kafasını tabaklardan kaldırıp avucumun içine baktı hemen. “Ölmüş o!” dedi.
    Kalbime bir demir bıçak soktular sanki , nasıl ölmüştü , hemen baktım , karnını okşadım. Aşağı inip kalkıyordu, gözleri kısık … Yine de nefes alıyordu.
    “Ölmedi abla , nefes alıyor.” Dedim umutla. İçimdeki tüm umudu sesime doldurmak istercesine.
    Ablanın suratındaki umutsuzluk ifadesi halen kendini koruyordu ancak bana çiğköfte soslarını içine koydukları bir pakete süt doldurup verdi , teşekkür edip dışarı çıktım. Otobüsün önünde durduğu kaldırıma çöktüm , sütü içirmeye çalıştım. İçmiyordu, gagasına döküyordum , üzerime dökülüyordu. Molanın bittiğini haber veren anonsu da duyunca ağlamaya başladım. Şoför halimi fark edip yanıma geldi.
    “Bir şey mi oldu kızım , birisi mi rahatsız etti.”
    Avucumdaki kuşu gösterdim “İçmiyor abi , nasıl yaşatacağız , içerdeki kadın ölecek diyor.” Dedim. Şoföre bağlamıştım bütün umutlarımı o “Yaşar.” Dese yaşayacaktı içimdeki bütün umutlarda , şoför hiçbir şey demedi. Hosu çağırdı “Kamil! Oğlum baksana bir.”
    Kamil koşarak geldi. “Ne oldu abi?”
    “Bu kuşu nasıl yaşatırız , bir baksana, sen anlar mısın , abimin güvercinleri var diyordun.”
    Bu sefer bütün umutlarım siyah saçlı , esmer Kamildeydi. Kamil kuşa baktı , eline bile almadı.
    “Abi , annesi terk etmiştir bunu. Ölür bu, yaşamaz. Sıcak bir yer lazım. Bir kutu ayarlamak lazım hem sütü öyle içiremeyiz, şırınga lazım.”
    “Otobüsün içine geçsek olmaz mı ? Otobüs sıcak.” Yalvarırcasına kaptanın gözlerine baktım.
    “Geçelim geçelim .” dedi.

    Kaptanı babam kadar sevdim o an. İçeri girerken ağlıyordum , yolcular yerleşmişti çoktan. Hepsi bana dikkat kesildi.

    “Arkadaşlar aranızda kuşlar hakkında bilgisi olan var mı? Bu kuşu nasıl yaşatırız? Bir yardım edin gençler.” Dedi kaptan. “Ben otobüsü hareket ettirmek zorundayım.”

    Yolcular ayaklandı , herkes elimdeki küçük hayata bakmaya ve onu hayata döndürmeye çalışıyordu. Elimdeki sütü gösterdim , gösterirken ezilmiştim. Böyle içemeyeceğini biliyordum.
    “Şırınga lazım.” Dedi bir yolcu.
    Cevap veremedim. Kimse cevap veremedi , çünkü şırınga yoktu. Yerime oturdum. Ayakta dikilmenin bir manası yoktu. Oturduğum yerin yakınında oturanlarla bir şeyler düşünmeye başladık. 25 numaradaki yolcu ağladığımı görünce “Yaşayacak! Merak Etme !” dedi. İçim bu umuda tutunmamın saçma olduğunu söylese de ona kulak asmadım.
    Ön sıralardan bir yolcu , “Kaptan eczane görürsen dur. Şırınga alalım, hem sorarız ne yapabiliriz diye.”
    Çok iyi fikir , dedi herkes. Kaptan , “Otobanda nasıl eczane bulacağız ?”
    Yanımda oturan yolcu ,”Abi bir can için gir şehre ne olacak, sevabı büyük.” Dedi.
    Kaptan cevap vermiyordu. Ne hayır diyordu ne de evet. Bense kuşu okşuyordum. Sonra arkalardan bir ses geldi.
    “Haydi Kaptan Haydi Kaptan HAYDİİİ!”
    Yolcuların hepsi eşlik etti. “TAM ZAMANI TAM ZAMANI ŞİMDİİ!”
    Alkışlar , tezahüratlar yankılanıyordu otobüsün içinde. Ben de eşlik ediyordum, kuşun suratına fısıldaya fısıldaya.
    “Tamam ulan, ne olacak sanki. Yolcular şikayet etmezse on dakikalık bir sapmadan bir şey olmaz.”
    İçim içime sığmıyordu , kuş yaşayacaktı. Kısık gözlerine baktım , bir de otobüsün içine. Herkes kaptanı alkışlıyordu. Herkes yola bakıyordu sabırsızca, eczaneyi tarıyorlardı umutlu gözlerle. Bense kuşun karnını okşuyordum. Parmağımı sürtüyordum karnına.
    Ne olmuştu, neden inip kalkmıyordu göğsü? Tekrar denedim , gürültüden mi duymuyordum yoksa kuşun kalbini, gözlerim bozuktu belki ondan görmüyordum. Yanımdaki yolcuya sordum.
    “Nefes almıyor mu?”
    Tüm yüreğim bu sözün öğeleri içine parçalanmıştı.
    Arkamızdaki yolcuda baktı , ben kuşu ona uzattım avucumun içindeydi kimseye vermek istemiyordum.
    “Nefes almıyor mu?” diye sordum tekrar.
    Başını salladı yolcu. Herkes buraya bakıyordu. Ayağa kalkıp geldiler , kaptan otobüsü durdurdu o da görmek istiyordu kuşu. Herkes elimin içindeki bu küçük cana can vermek istiyordu ama o canlanmıyordu. Gözleri de kısık değildi artık. İçindeki ruh yoktu sanki. Beynimde “Niye uçmuyor İnci?” diyen Barış'ın sesi yankılandı. Ama soran Barış değildi. “Uçar bir gün.” Dedim içime ama ben de İnci değildim.
  • Herseyin kontrolümde olduğu bir rahatlikla başladım hikayeme oysaki...
    Sonya, daha 16 yaşındaydı.
    Sıradanın aksine bir karekter olacaktı benim için. Süsleyecektim..
    düsündürecektim..
    aklımın elbiselerini
    giydirecektim ona...
    Yarattigim karektere sonra hayranlık duyacaktim. Belki de aşık olacaktim..
    İnandirmayacaktim onu hiçbir şeye,
    Bilecekti o herşeyi...
    Sonya, ona aşıladıgım bilinçle kavriyordu herbirseyi.
    Bazen ben yazıyor, o konuşuyordu benimle...
    Uzun, uzadiya geceleri, hatta sabahlari bulurdu sohbetimiz. Birgün bana kızdı,sinirlendi.
    Duygu yok, kızmak yok, ağlamak yok... yok sonya yok deyince gözlerimden yaşlar damladi.
    Kalbin olmayacak senin sonya, çünkü kalp üzer insanı..
    Beni teselli etmeye başladı minacik sonyam.
    Sonya benim en iyi arkadaşımdi artık.
    Ne kadar şekil versem de o çabucak kırılgan yapisi,mizmizligi ve Dehşet zihin yapısı vardı.Sonya'nin son zamanlarda hal ve tavirlarinda bir değişme vardı. Kendi kendine gülerken yakaliyordum onu.
    Artık birgün dayanamadı anlattı bana..
    Nikov, diye bir varmış hayatında, ayni benim gibi diyordu.
    Ona deliler gibi aşığım.
    O da beni seviyor;çekingen,utangaç biri diyordu bana.
    Küçük sonyam, aşık olmuştu. Bir kiskanclik oluştu üstümde. Konusmadim onunla bir kaç hafta. Ona kirgin oldugumu anlamışti...
    Ben koca bir yazardım,iyi bir insandim ben sonyama karşı gelmemeliydim.
    Ona bilinç aşılamiştim, hayat artık onun hayatiydi. Çocukluktu benimkisi de altüstü bir karekterdi sonyaa. Nikov ile tanışmak istedim . O da çok istekliydi, tanismamizi istiyordu.
    Nikov da sonya gibi bir karekterdi. Onun yazariyla görüsmeliydim. Düştüm zihin yollarina, yorgun baygın ve hüzünlü yaşli bir adamdi yazari. Merhaba efendim dedigimde karşımda fyodor vardı. Şaşirip kaldim...
    Fyodor dostoyevskinin, raskolnikovu benim sonya'mın aklını çelmişti.
    İzin veremezdim bunu. Çünkü fyodor, hüzne bogardi sonyami.
    Oysa biz akılci yazar karekterdik. Nikov ve fyodor hiç öyle mi onlar romantiktiler... ayrı dünyaların insaniyiz biz sonya, desem de bana güvenmiyordu artık, nikova inanıyordu. Aşk nasıldı emekleri harman gibi savunuyordu. Oysa o kadar da inanmanin onu hüzne bogacagini söylesem de...
    Sonyam, canım sonyam bırakma beni..
    Gitme, aşık olma...
    Aşk insanı aciz kılar..
    Aklını, kalbine değişme..
    Ne kadar sonyama yalvarsam da hala nikova inanmayi seçiyor. Diretiyordu...
    Özgürlüğünü istiyordu. Oysa aşk özgürlük değil tutsaklikti.
    Akilla gidilmeyen her yerde duygusal yağmur yağar bilmiyordu ki...
    Sonya'ya da uçmayi ögretmiştim. Her kuş gibi uçmayı ögrendi mi bırakır gider kalbinin götürdüğü yere..
    5 yıl aradan geçti..
    Ve bugün küçük sonyam ile karşılaştim.
    Ama beni tanimiyordu. Seslendim küçük sonyam dedim, yüzünü döndü ve Dehşet bir hüzünle kolarima atladı...

    "Sonradan anlayacaktim ki.. "