• 496 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    2019 Yılında okuduğum en iyi üç kitaptan birisi kesinlikle “Ben Ozzy”dir. Kitabı okurken Ozzy’nin hala nasıl hayatta olduğuna şaşırıyorum. Sınırları zorlamanın ötesinde sınırları zorlamak, akla hayale gelmeyecek şeyleri yapıp, aynı şekilde bunlara maruz kalmak. Akıl ve mantığın birleştiği noktada Ozzy Osbourne’a ulaşmanın imkanı yoktur. Mantıksız ne varsa, evet kesinlikle orada bir şeyler olmuş ve taşın altından o çıkmıştır…

    Geçen aylarda Mutley Cure belgeselini izlerken, bir bölümde Ozzy’de canlandırılmıştı. Tabi ben bunu belgeselde izleyince abartısı vardır demiştim, kendi ağzından okuyunca şüphem kalmadı. Bana deseler ki, dünyanın en değişik, en saçma sapan işlere bulaşan grubu hangisidir deseler, ne kilise yakanları, ne vandallık yapanları işaret ederim. Net olarak bir numaraya Mutley Cure’ü yazarım. Belgeseli izlediğimde tekrar anlamıştım ki, insanların bir sınırı yok. Hele ki sonsuz bir güç verilirse hiç yok. Bu güç tabi ki para.

    Şimdi biraz geçmişe dönelim ve ben Metal müzikle nasıl tanıştım onu anlatayım. Daha sonra kitaba gireceğim ama birkaç anıdan ne zarar gelebilir?

    Abim benden 10 yaş büyük. Onun döneminde Metal müzik yeni yeni ülkemizde ortaya çıkıyordu. Tabi ki dünya bu müzik türünü çoktan öğrenmişti ama ülkemiz yeni yeni alışıyordu. Bizimkiler daha çok Anadolucu Rockçıydı… Özellikle 60’ların etkisi sonraki yıllarda hissedilmişti ülkemizde. 60’lar deyince aklınıza Beatles gelmesi gerekir, hem İngiltere hem de Amerika’nın, sonrasında ise dünyayı değiştirmişlerdir desek yalan olmaz.

    İlk okul zamanlarım. Beşinci sınıfa gidiyorum. Abimin kendi yaptığı bir müzik seti var. Amfisi ayrı, kaset çaları ayrı, hoparlörler ayrı. Setin üzerinde Slayer, Metallica, Nirvana, Iron Maiden gibi grupların adlarının yazdığı yamalar var, yapıştırılmış. Hepsi özenle kesilmiş ve yerleştirilmiş. O amfi o kadar kuvvetliydi ki, hoparlörlerden çıkan ses 10 Bloklu siteyi inletirdi. Pencere her zaman açıktır ve dışarıdaysanız bedava konsere hoş gelmişsinizdir.

    Arada sırada kurcaladığım için, denk gelen kaseti dinlerdim. Bir gün doldurulmuş bir kaset gördüm ve teybe taktım. Üzerinde elle yazılmış grup adları vardı. Neyse kim bilir kimlerdir, ne bileyim ben, taktım, oynat tuşuna bastım, ses çıkmadı. Sağına soluna baktım, on/off yazan tuşu gördüm. Lanet olsun, resmen bir rüzgar esti sesle birlikte kafayı yiyecektim. Hızlıca durdurdum, hoparlörün sesini kıstım, tekrar oynata bastım. İlk olarak kimi dinledim, ne dinledim hatırlamıyorum, tek hatırladığım şey Nirvana adıydı. Daha sonra bunu ara sıra yapmaya başladım ve azar azar dinliyordum. Ama bu uzun sürmedi, çocuğum sonuçta, dışarıda top koşturmam, Atari oynamam ve canım ne isterse onu yapmam gerekiyordu. Sabah evden çıkar, gece dönerdim. Bizim çocukluğumuz online değil, yan yana arkadaşlarımızla oyun oynayarak geçti. Atari’nin çok sağlam bir modeli vardı ve oyunlarım çok güzeldi. Arkadaşlarımla eve gelir ve oynardık. Saatlerce oynardık, isterseniz 4k isterseniz 8k görüntüyü önüme getirin, ben o 8 bitlik müzik eşliğinde, çözünürlüğü berbat diyeceğiniz oyunları seçerim. Tadı ayrıdır!

    Neyse, o dönem o şekilde geçti. Tabi ben yavaş yavaş Türkçe olmak üzere Rock müzik dinlemeye başladım. Bunların içinde Barış Manço, Cem Karaca (O adamın şapkasından korkardım, niye bilmiyorum ama korkunç gelirdi o zamanlar. Dinlerdim ama izlemezdim.) Erkin Koray, daha sonra Müzik türü seçmiyorsun tabi, o düşüncede değilsin çünkü, Grup Vitamin, Ayna, Haluk Levent, Özlem Tekin, Yaşar Kurt, Kıraç ( o zamanlar TRT’de askerlere çalıyordu galiba.) MFÖ, Haramiler, Bulutsuzluk Özlemi, Athena, Üç Hürel… bunların içinde adını hatırlamadığım birçok saçma sapan isimde vardır. Çoğunun kaseti evimizde vardı, artık yoklar annem atmış, üzücü… Kurban çok değişik gelirdi mesela. Pop müzikten Gülben Ergen bile dinlemiş olabilirim, ne var bunda önümüze gelmiş, çocuğuz ve sürekli ekranda Hülya ile o var, Televole dönemleri. Kim Bunlar diye bir grup vardı. Süheyl ve Behzat Uygur’un o değişik programına çıkmışlardı, ertesi gün abimlere kasetlerini aldırdım. Kaç defa dinledim bilmiyorum. Dağlar Kızı Reyhan’ı coverlamışlardı çok güzeldi bence. Diğer parçaları da güzeldi.

    Dağlar Kızı Reyhan demişken, Black Sabbath - N.I.B parçasının 40’ıncı saniyesinden sonrasına bakarsanız, Dağlar Kızı Reyhan’a ulaşabilirsiniz. Kim kimden yürütmüştür, az buçuk tahmin edersiniz bence. Dinleyin, şaka yapmadığımı anlarsınız. https://www.youtube.com/watch?v=vwLQw_95hX0
    Şaşıran çok insan olduğunu biliyorum ama ben bunu yıllar önce kendim dinlerken fark ettiğim için mutluyum. En azından günlük saçmalıkların komiklik olsun diye paylaşıldığı saçma bir tweet’ten öğrenmedim.

    Abimler demişken… O zamanlar sanırım Metallica’nın beyaz tişörtü moda ettiği zamanlar. Ben yanlış hatırlamıyorsam, Load ya da Reload albümü olmalı. Siyahları kaldırıp, beyazlara geçmişlerdi. Bir nevi değişiklik sanırım. Abimlerde yırtık Jean pantolonlar, kendilerinin bizzat aldığı ve pantolona işlediği yamalar, kolları yırtılıp yelek haline getirilmiş kot ceketler, arkasında kocaman bir Guns’N Roses amblemi, her yerde grup yamaları. Bu tür şeylere bugün kolayca ulaşabilirsiniz ama o zamanlar ulaşamazdınız. Kendiniz yapmanız ve hayal gücünüzü kullanmanız gerekirdi. Baskılı tişört istiyorsan, gidip bastırırdın. Bunlar için mekanlar vardı ve her yerde ütü vardı, çok iyi hatırlıyorum. İstediğin yamayı tişörte basıyorlardı. Her şey manuel olduğu için, şimdiki dandik işlerden değildi, baskı öyle çabucak gitmezdi. Yıllarca o baskı yerinde dururdu. Ayakkabı seçimi domuz burnu çizmeler. Kovboy botu’da diyebiliriz. Tabi ki her yeri metal işlemeli. El yapımı. Yaşadığımız yerde bunları yapan beş kişiydiler, onlarda zaten arkadaştı. Birlikte kavga eder, birlikte müzik dinler, birlikte gezerlerdi.

    O zamanlar Kadıköy bir numaraydı metalciler için. Özellikle Akmar baya bir ünlenmişti. Basında sürekli Satanistler olarak lanse ediliyor ve kedi kestikleri sanılıyordu. Halbuki zır cahil medya ile zır cahil toplumun saçmalamasından ibaretti. Günümüzde dahi ülkemizde Satanist olduğunu iddia eden falan varsa hayal görüyor, ya da hayalden çıkamamış bir şeyleri taklit etmeye çalışıyordur. O zamanlar böyle bir şey yoktu, tamamen özentilerin yaptığı birkaç saçmalığa ulaşırsınız o kadar. Polis toplayıp götürürdü bunları, sonra konuya hakim olmadıkları için ertesi gün serbest bırakılırlardı. Sadece getirdikleri için tutarlardı o kadar.

    Kısacası daha da uzatmayayım anıları. Yıllar geçtikçe Metal müzikle aram çok iyi oldu, Rock değil Metal müzik. Daha sonra bütün hepsini dinlemeye başladım, sonra İskandinav grupları keşfettim. Özellikle Türkiye’nin en büyük mp3 forumlarında yöneticilik yaptığım sıralarda, keşfedip paylaştığımız grubun ve şarkının haddi hesabı yoktu. Bulurduk, yüklerdik, paylaşırdık. Binlerce kişiye ulaşırdı bu müzikler, çok keyif aldığım dönemlerdi. Ne YouTube, ne WP var. Paylaşım yeri Upload ettiğin sitelerdi. Winamp üzerinden radyo yayını da yaptım. Mirc bilmez çoğu insan, oradaki insanlara radyo yayını yapıyordum. Bu yayınları yaparken 56K modem vardı, sonra hayatımıza ADSL girdi, 128 Mb, sonrasında 256Mb hızları. O zamanlar çok önemliydi ve siteler bu hızları kaldırıyordu. Teknolojiyi sonradan görmedim, onunla birlikte büyüdüm. Her aşamasına tanıklık ediyorduk. Bir şeyin içine düşmedik yani. Teknolojinin globalleşmesine bizzat tanıklık ettiğim bir yaşa sahibim ve çok mutluyum. Yani bizler yaşadık, şimdi ise ne olduğunu bilmedikleri şeyleri sadece üretiliyor diye kullanıyor insanlar. Halbuki, neyse konuyu dağıtmayalım.

    Metal Müzik arşivim Terabaytları aşmış durumda şu an. Hiçbir zaman vazgeçmedim. Abimler ise tabi ki uzaklaştı bu müzik türünden. Daha çok türküye yöneldi diyebilrim. Çok iyi bağlama çalar. Lakin bana gitar çalmayı öğretmemiş olması çok saçmadır, bu bana mantıksız gelir. Neden öğretmezsin. İstemiyor değildim, istiyordum. Ama her zaman daha önemli işleri olur değil mi abilerin? Birçok yerde çalıyorlardı güzel şeylerdi. Tabi sonradan kendim öğrendim.

    Günümüze kadar geldim, çok iyi gruplar ve müzikler keşfettim. Sadece Metal Müzikle kalmadım tabi ki. Türkçe çok dinlemiyorum, nedeni 80’ler sound’ı dediğimiz şeyi çok sevmem ve ondan ayrılamamamdır. İşim olmaz o saçmalıklarla. Pop zaten dinlemiyorum. Lakin Beatles’ın Pop mu Rock mı yaptığını anlamadığınız şeyi önceden severdim, şimdi daha çok seviyorum…

    Beatles demişken, Ozzy’nin esin kaynağıdır.

    Kitaba gelirsek, attığım başlığın hakkını fazlasıyla veriyor. Hem bu müziği seven hem de biyografi okumayı seven biri olarak diyeceğim şu ki, elimden bırakmak istemedim. O kadar harika bir kitaptı. Ozzy’den böyle bir şey nasıl çıkmış bilmiyorum lakin, çok güzel bir iş çıkmış. Kendisinin de inanmıyor olduğunu düşünüyorum.

    Beatles gibi bir geçmişe sahip aslında… Günde 12 saat sırf eğlendikleri için kulüplerde çalıyorlardı. Black Sabbath ile dünyaya merhaba dediler. Çok sağlam bir ekip aslında. Tony Iommi gibi bir insana sahipler. Şu an bir video açsanız, kameranın Tony’nin parmaklarına zoomladığını ve o parmaklarda bir gariplik olduğunu görürsünüz. Bir kaza eseri orta ve yanındaki parmak eziliyor ve kopuyor. Hem doktorların dediği hem de mantıken gözüken müzik hayatının bitmiş olduğu. O Parmaklar olmadan nasıl çalabilir ki? Adam vazgeçmiyor ve dünyanın en iyi gitaristlerinden birisi şu an. Parmaklarının ucuna bir şey geçiriyor ve denemeye başlıyor. Kendi stilini de böylece ortaya çıkarıyor. Gitarın klavyesinde öyle güzel çalışıyor ki o parmaklar, dünyanın en güzel riffleri çıkıyor o parmaklardan.

    Ozzy’nin hala nasıl yaşıyor olduğu hakkında bir fikrim yok.

    Seks, uyuşturucu, alkol, daha çok uyuşturucu, daha çok alkol, daha fazla ot, daha fazla hap, günde 4 şişe viski, litrelerce bira, kilolarca ot… Ayık olduğu zaman dilimi yok, hep kafalar güzel. Nerede uyuduğun ve uyandığın konusunda fikrinin olmaması nasıl bir duygudur mesela? Bir barda içerken, otobanda uyanmak mesela?

    Ozzy’nin ve yanındakilerin başına gelenleri büyük bir keyifle ve dehşetle, aynı zamanda kahkaha ile okudum. Tur otobüsü düşünün, bir uçak kanadıyla yarısını biçiyor ve grubundan iki kişi ölüyor. Elinde dolu bir tüfekle duvardan atlıyorsun ve tüfek yere düşünce ateşliyor kendisini, 1 cm’le hayatta kalıyorsunuz? O kadar çok anı var ki, hiçbirisini alıntı olarak paylaşmadım. Kitabı bırakmaya kıyamadım. O kadar keyif aldım.

    Beatles biyografisi de muazzamdı resmen yaşamıştım Beatles’ı. Hem tek onaylı biyografiydi, hem de grupla beraber yazılmıştı. Ozzy’nin yaptığı iş cidden muazzam, harika bir kitap. Yapılan o kadar kötü şey var ki, insan okuyunca içeceği 1 şişe biraya bile şüpheyle yaklaşıyor. Hala nasıl yaşıyor çok ilginç… Cidden o vücut onca şeyi nasıl kaldırıyor.

    Ozzy’nin hem eski hem de yeni görüntülerine bakarsanız, bir ürkek tavrı, utangaç tavrı vardır. Şarkısını söylerken bile tedirgindir. Adam normalde pek cesaret abidesi değil, hem de hiç değil.

    Grup üyeleri de kitabın içerisinde geçen gruplar ya da kişiler benim için harika bir keyif yaşamama neden oldu. Gerçekten dinlediğim müziği tekrardan yaşadım. Fazlasıyla Metal gruplarının belgeselini izlediğim için, çoğu görüntü gözümde canlanıyordu.

    Tabi ki müzik listem olmadan okumadım. En çok dinlediğim ne Ozzy ne Black Sabbath’tı… Axel Rudi Pell’den başkası değildi. Hiç bıkmadan dinlerim, sololar, vokali… Muazzam, muazzam…! Kitaba resmen ruh verdi… Metal müzik dinleyip, Axel ile tanışmayan metal müzik dinleyicisini yadırgarım açıkçası, bilmediği için değil aslında, çok şey kaçırdığı için…

    Kitabı şiddetle öneriyorum. İçeriğinde geçen küfür ve şiddetli anılar nedeniyle küçük okurlara sert gelebilir. Ama kaçırılmayacak bir lezzet. Bu pastadan dilim almayın, pastayı alıp bir köşeye geçin ve yemeye başlayın. Sadece son dilimi bir başkasına bırakın ki, kendi pastasını alması için fırsatı olsun. Tadına doyamadığı için yeni bir pasta alsın…

    Sadece belirli yazarları okuyan okurları pek tutmuyorum. Kitabın ruhuna aykırı davrandıklarını ve çeşitliliğin içinde bir kısırdöngüde kitaplar okuduklarını düşünüyorum. Bu anlamsız ve fazlasıyla zayıf bir tercih. Damak tadı tabi ki herkesin farklıdır ama bir yemeği yemeden tadının kötü olduğunu düşünmek mantığa aykırıdır.

    Mutlaka alın okuyun, ikinci kitabı Ben Dr. Ozzy’i okuyacağım bu ay içinde, çünkü kopamadım… Çıkmak istemiyorum Ozzy’nin dünyasından, beni bağladı ve esir aldı. Bağımlısı olmanız muhtemel bir durum...

    Kitabın puanına gelecek olursak… On üzerinden bir milyon!

    Daha önce okuduğum şu özel kitapları da mutlaka okuyun;

    Jimi Hendrix - Sıfırdan Başlamak (Benim Hikayem)
    Patti Smith - Çoluk Çocuk
    Hunter Davies - The Beatles
    Christopher John Farley - Efsanenin Doğuşu - Bob Marley
  • “Bu dünyadan giderken en çok neye hayıflanacağım biliyor musunuz?
    O büyük şaheserleri okuyamadan gözlerimi kapayacağıma...
    Tümpeygamberleri,Budda’yı,Kant’ı,Dante’yi,Shakespeare’i,Fuzuli’yi ve Dostoyevski’nin bütün romanlarını okumak isterdim.Ömür o kadar kısa ki!...
    Halil İnalcık
  • Dostoyevski kronolojik sırası:
    8.2 #1- İnsancıklar (1846) Can
    Paltodan çıkan özenti. İlkler her zaman sıkıntılıdır ama. Bir de çok lirik

    ✔️8.2 #2- Öteki (1846) İş
    Bu da Gogol yine. Burun'dan özenti. Fayt kılap gibi abiyyyy.

    ❌7.5 #3- Ev Sahibesi (1847) İş
    Dostonun en zayıf halkası. Ordinov karakteri eh işte.
    Gogolun bilmemhangi öyküsünden esinlenme. Hatırlamıyorum öyküyü ama kadının adı ikisinde de katerina.
    (-St. Petersburga giden bir trendeydim. Trende katerina diye bir oospu gördüm. Cicikleri gözümü alıyordu.
    +yine seks hikayesi mi yazıyosun feridun?
    -İçimdeki sanat aşkını öldürdünüz be! )

    8.4 #4- Beyaz Geceler (1848) İş
    İçinde öykü var. Sürgün öncesi. Fena değilmiş okunur. Çok okunmasının sebebi sarrrrması mı acaba?

    #5- Netoçka Nezvanova (1849) iletişim
    Yarım kalmış çöp. Okuma.


    💣SÜRGÜNÜN DİBİNİ SIYIRAM DA GELEM


    7.8 #6- Amcanın Düşü (1859) Can
    Sarrrrmadı beni. Daha çok yolun var Dostocum.

    8.5 #7- Stepançikovo Köyü (1859) İş 📚290s
    Kara mizah diyelim. Köy değil tımarhane mübarek. Dosto gogol özentiliğini bırakıp kendine özgü kara mizah yapabiliyormuş demek

    8.7 #8- Ezilenler (1861) (Türkiye İş 📚396
    Aşk, sefiller, gerçekçilik vs. Bir ara okunur ama şimdilik ııh.

    8.4 #9- Ölüler Evinden Anılar (1862) İş 📚376 Sürgünlü anılar, köprüden önceki son çıkış(burdan geçince en güzel kitaplara varıyorus. Bunu da ertelicem şimdilik


    8.7 ✔#10- Yeraltından Notlar (1864) İş
    Biraz abartıldığı doğrudur. Ama iyidir iyi. Pislik bi kitaptır işte

    9.2 ✔️✔#11- Suç ve Ceza (1866) (Can
    Yorumsuz!

    8.2 ✔#12- Kumarbaz (1867) (İş
    25 günde yazılan kitap olur mu ki. Yaparsa dosto yapar. Ama her dosto dostumuz değildir
    Tutkunun kitabı da derler

    8.5 ✔#13- Budala (1869) İş
    Mişkin Rogojin filipovna

    8.8 #14- Ecinniler (1872) İş 📚904
    İktidar, affetme, başkasını kandırma, inanç azmi, SİYASET.
    Çok uzun ya. Siyaseti de sevmem. İleride ömür yeterse okurum. Keh keh keh yaşlılar gibi konuştum.

    #15
    - Bir Yazarın Günlüğü (1873) (Yp Kredi 📚1210
    Fazla uzun. İlerde de okumam gibi geliyi ama neden olmasın. Rus mimarisi zıttırı bıttırı falan fıstık.

    8.1 ✔#16- Delikanlı (1875) (İletişim 👹666sf.
    Önsöz sonsöz oku. Aktürk oğuz diye bi dümbelek paylaşmış. Kızma canım dümbelek benim sevgi kelimemdir.

    ÖNSÖZ- Delikanlı Üzerine Notlar / Joseph Frank: https://docplayer.biz.tr/...evski-delikanli.html
    SONSÖZ- Psikolog Olarak Dostoyevski / Edward Hallett Carr (s.231'den başlıyor):
    https://issuu.com/...t_carr_-_dostoyevski
    Politika felsefe yok. Psikolojisi bol olsun abi diyince bunu veriyolar.

    9.1✔️✔#17- Karamazov Kardeşler (1881) İş Bir yorumsuz daha!
  • KİTAP OKUNURKEN NASIL NOT ALINIR?
    (Okumak Ve Tüketmek 2)

    ''Kitap okurken nasıl not alınır?'' Bu soru bana ilk geldiğinde açıkçası kızmıştım. Çünkü biraz saçma gelmişti. ''Bir kitaba nasıl not alınır, bu nasıl öğretilebilir ki?'' diye düşünmüştüm. Daha evvel de bir başka iletimde kitaplara not almayı Hakan S.'den öğrendiğimi söylemiştim. Ama nasılını sorarak değil. Sadece düşündüklerinizi yazsanız dahi yeter. Kitap okurken sizi bilmem ama benim aklımda binlerce şey dolanır. Bir kitabı biraz okur ve ara verince başlarım düşünmeye. Hem de nasıl biliyor musunuz? Olağanüstü bir şekilde değil; ütü yaparken, yemek yaparken, temizlik yaparken, otobüs beklerken, otobüsteyken, yürürken, dururken, yatarken, çekmeceleri düzeltirken. Arkadaşlar hepimiz insanız ve düşünmek için de bu günlük uğraşlar bir fırsattır. Not almanın bir tarifi reçetesi olmaz. Ama sanırım bir fikir vermek adına, bu iletinin faydalı olacağı okur arkadaşlarımız olacaktır. Kendine has yöntemleri olan ve bize de bir şeyler öğretecek bütün okur arkadaşlarıma da, yöntemlerini bizimle paylaşmalarını rica ediyorum. Çünkü her konuda olduğu gibi akıl akıldan üstündür.

    Şimdi gelelim ben nasıl not alıyoruma, çok basit şeyler olduğu için yazmak tuhaf gelse de yazmak zorunda hissediyorum. El kadar bir ajandam var. Onu basılı kitap okurken yanımdan ayırmıyorum. Rengarenk kurşun kalem gibi açılan kalemlerim var. Diğer fosforlu kalemler arka sayfaya geçiyor diye tercih etmiyorum. Ayrıca kurşun kalemim de var. Bunları bir kalem kutu ile yanımda gezdiyorum. Basılı kitapları evde okuyorum. Dışarda e-kitap okuyorum. Okuyucu olarak Calibro kullanıyorum ve altı çizili satırın üstüne uzun basınca not alma seçeneği çıkıyor. Oraya not alıyorum. Eğer şelale gibi not alacaksam telefonun not alma bölümünü ya da ses kaydını kullanıyorum. Evde de o ajandama notlarımı alıyorum.

    1) Eğer romansa kişilerin fiziksel özelliklerini, mesleklerini, karakter özelliklerini, akrabalık ilişkilerini yazıyorum. Bunlara sayfalar ilerledikçe eklemem gereken bir şey olur diye araya birkaç satır boşluk bırakıyorum.

    2) Bilmediğim kelimeleri sözlükten bakıp kitapta geçtiği sayfaya, o kelimenin altını çizip yana ok çıkararak yazıyorum.

    3) Bir olaya atıfta bulunuluyorsa okumaya ara verip o olayı araştıyor, kitap bitiminde hatırlayacağım şekilde bir-iki cümle yazıyorum.

    4) Roman kahramanlarının sevdiğim, sevmediğim özelliklerini, olayların bende uyandırdığı düşünceleri, başka bir kitapla ilişkilendirirsem onu yazıyorum.

    5) Bazen bir alıntı beni alıp dereye değil okyanusa götürüyor. Alıntı da uzun diyelim. Ajandamı açıp, alıntının sadece sayfasını yazıp, bu alıntı bana şunu şunu düşündürttü diyerek yazıyorum.

    6) Bazen o kitabı okurken bir deneme yazısı ortaya çıkıyor ki bunları zaten inceleme yazılarımda kullanıyorum.

    7) Şu konu ile ilgili yazı yaz diye deftere not alıyorum.

    8) Bazen yazar başka kitaplardan faydalanıyor. Onları not ediyorum. Araştıyorum, yorumlarını okuyorum.

    9) Bu kitabı neden okuyorum, bittiğinde ne olacak yahut bittiğinde de ne düşündüm, ne hissettim, vaktime değdi mi, bu soruları kendime sorup cevaplarımı yazıyorum.

    10) Son dönemde bir merakım başladı, bu da biyografi okuma. Misal elimde uzun zamandır Leyla vü Mecnun var. Fuzuli'yle ilgili biraz açıklama da içerse bir destek kitaba ihtiyaç duyuyordum. Bu yüzden Fuzuli'nin Şiiri Üzerine İncelemeler bu kitabı aldım.
    Daha evvel Arthur Schopenhauer'dan bir kitap okumuştum. Çok beğenmiştim. Ama not alacak kadar harekete geçememiştim. Sistemli okuma yapma isteğimden dolayı ve geriye bakıp, notlarımın bilgimi tazeleyecek türde olmasını istediğim için bir tane de onunla ilgili biyografik bir kitap aldım Schopenhauer . Bir ara Alman edebiyatına giriş yapmak istiyorum, bu yüzden de başlangıç için Romantik bunu aldım. Bu tür kitapların anlama ve hatırlamayı kolaylaştıracağına inanıyorum. Not alma sebebim de zaten budur. İlerde 2 cümleden daha fazlasını kurabilmek.

    ***********

    Şimdi bu yazıdan biraz daha bağımsız Okumak ve Tüketmek Üzerine iletimin #29474542 devamı niteliğinde bir şeyler yazmak istiyorum. Misal ki bir yazar sürekli karşınıza çıkıyor, övülüyor, her yerden beni oku dercesine gözünüze çarpıyor. Sakin olun. Övülen her kitabı almaya okumaya kalkmayın. İlk önce yazarı araştırın. Bu insan kimdir, kaç kitabı vardır, ne türlerde yazar, en sevilen kitapları nelerdir, hangi kitapları ilginizi çekti, bunları araştırın. Sonra alacağınız kitap ya da kitaplara karar verin.

    Liste oluşturun ve kitabı not alın. Misal dünya klasiği mi, Rus mu Alman mı İspanyol mu vs. edebiyatı bunu yazın. Hangi yayınevi, hangi çevirmeni tercih etmelisiniz, okuyanlara sorun. Kitapyurdu'nu bu yüzden çok seviyorum. Solda çevirmenleri gözden geçirebiliyorsunuz. Yayınevlerini görebiliyorsunuz. Yerli ise kimdir, hangi konuları ele almıştır, hayatı nasıldır kısaca internetten okuyun, bakıştırın. Not ettiklerinize kurgu mu değil mi, hangi kitabı hangi türde yazın. Defterinizi/ listenizi birkaç şekilde tutabilirsiniz. Benim hem yayınevlerine hem yazarlara göre listem var. Yazar ya da yayınevi indirime girdiği anda kitaplığıma katmaya çalışıyorum.

    Sistemli bir okuma yapmaya çalışıyorum. Bu sene Rus klasiklerinden ağırlıklı bir okuma yapmak istiyorum, umarım ruh halim de buna uygun olur. Seneye de kalanları okuyup Alman edebiyatına giriş yapmak istiyorum. AMAAA.. Bu demek değil ki sadece bunları okuyacağım. Her sene oluşturduğunuz listenin kabaca bir konusu bir amacı olsun. Rus klasikleri dedim ama arada okuyacağım psikoloji, tarih, şiir, polisiye gibi gibi birçok başka kitap da var. İngiliz edebiyatından da birkaç eser deneyeceğim. Yeter ki siz neyi neden okumak istediğinizi bilin. Bu sizin alacağınız faydayı azami seviyeye çıkaracaktır.

    Planlarınızı birkaç aylık da yapabilirsiniz. Bu demek değildir ki %100 uymak zorundasınız. Bir planın 3/4'ünü gerçekleştirirseniz, siz o tasarıyı gerçekleştirmiş sayın. Çünkü dünyanın binbir türlü hali var. Moraliniz bozuk olur, işiniz çıkar, yorgun olursunuz, aniden bir yolculuk olur vs. Hayat bu. Siz planınızı azami derecede uyacak şekilde hazırlayın ki uyabildiğiniz kadarı kâr kalsın. Plan yapmak seçimi kolaylaştırır. Seçim de okumayı kolaylaştırır. Çok seçenek kararsızlık getirir. Bu yüzden bu zorluğu sadece planınızı yaparken yaşayın, her kitap bitirişinde ''Şimdi ne okusam'' sorusu ile yaşamayın. Hepinize gönlünüzce verimli okumalar dilerim.
  • 216 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Öyle bir kitap ki kalbinizin en gizli köşelerine dokunup ben buradayım artık sakinleş yalnız değilsin diyor. Çok uzun zamandır listem de olduğu halde sürekli ertelediğim bir kitaptı oyuncak tamirhanesi alır almaz da bir kaç gün içinde bitirdim. Doğru mu yaptım bilmiyorum ama Metin hocanın üslubunu çok sevdim. Sanırım diğer kitaplarını alıp okumam için güzel bir sebep oldu. Oyuncak Tamirhanesini okudukça aklımdan sürekli Cemil Meriç'in şu sözleri geçti kitap bir limandı benim için kitaplarda yaşadım. Ve kitapta ki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.. Hem de çok..
  • 21623 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Ahmet Altan-Aldatmak

    Elimde Ekim 2002'den beri, yani neredeyse ilk yayınlanmış olduğundan bir ay sonrasından beri (1. Baskı, Eylül 2002) bekleyen bir roman. Çıkar çıkmaz almışım. Üzerinden geçen 16 senede okuma girişimim olup olmadığını hatırlamıyorum, sadece bir yere kurşun kalemle soru işareti koymuş olduğumdan en azından denemiş olduğumu düşünüyorum. Üzerinde en ufak bir altı çizili yer olmaması da bana tamamını okumamış olduğumu düşündürüyor. (Okurken satır altı çizmenin faydaları)

    Sonunda okudum. İstenirse bir günde çok rahatlıkla okunabilecek, heyecanlı, akıcı, 239 sayfa bir roman olduğunu söyleyeyim. Ben okumayı birkaç güne yaydım.

    Konusu; başarılı, orta zenginlikte, mutlu bir evliliği ve çocuğu olan, hayatında görünürde hiçbir eksiği olmayan, hatta kendini mutlu gören bir kadının eşini aldatması; yüksek derecede yaşadığı heyecan duygusu, daha önce benzerini yaşamadığı yüksek haz ve şiddetli cinsel fantezilerin etkisiyle bu heyecana, aynı zamanda o heyecanı kendisine yaşatan kişiye duyduğu bağımlılık hissi. Bütün bunların arkasında, başarılı ve düzenli insanların hayatlarındaki duygu eksikliğinin etkisi, eşler arasındaki duygusal iç dökmenin ne kadar önemli olduğunun altı çizilmiş.

    Romana empati/sempati ekseninden yani öykü odaklı bakarsanız ne hissedeceğinizi bilemem. Ancak ben hiçbir şekilde roman kahramanı ile ne empati kurabildim ne de ona kızabildim. Tarafsız bir gözle bir hikaye okudum. Ama bu asla duyguların başarısız bir şekilde ifade edilmesinden kaynaklanmıyor; hatta tam tersine, bu romanın birazdan değineceğim gibi en başarılı tarafı duygu tahlillerinin mükemmelliği. Ben bu duygunun geçmeme, özdeşim kuramama durumunun kişiye göre değişebileceği kanısındayım. Yani aynı romanı okuyan biri Aydan'a çok kızabilir, veya onun için çok üzülebilir de.

    Ben biraz daha eleştirel bir okuma yaptım. Sanırım hikayenin kendisinden çok, yazarın onu anlatma biçimine odaklandım. Son zamanlarda bu şekilde okuyorum, bundan sonra da bunun değişeceğini sanmıyorum. Okurlukta level atladım. Artık sırada başka şeyler var :)

    Romanın en belirgin özelliği, Ahmet Altan'ın kahramanın ve yan karakterlerin duygularını, içinde bulundukları şartları, genel kişilik özelliklerini, verdikleri tepkilerin arkasında yatan nedenleri, psikolojik analizleri çok ama çok büyük bir başarıyla vermiş olması. Sırf bu sebeple yazarın bütün eserlerini okumayı planlıyorum. (Uzun vadede, zira listem bir hayli kalabalık)

    Cinsellik ağırlıklı bir roman olduğu halde, bunu, fantezilerle dolu aşk romanları tadında okumuyorsunuz. Bunda kitabın içerdiği edebi değerin etkisi büyük. Ancak içinde fantezilerle süslü romanlara ilgi duyanlar da rahatlıkla okuyabilir.

    Yine, benim gibi, duygu tahlillerine düşkün olanlar, daha da büyük keyifle okuyabilir. (Yazar adayları için ders kitabı niteliğinde)

    Yok, almayayım, aldatma temalı bir öykü benim sinirlerimi bozar diyenler hiç dokunmasın.

    Hazır aldatma temalı demişken bir kıyaslamayı da en sona bırakayım. Paulo Coelho'nun aynı isimdeki romanını daha önce okumuştum. Coelho'nunki bundan en az 14-15 yıl sonra çıktı. Bu romanı daha önce yorumlamadım. Ancak kesinlikle beğenmemiştim, usta yazar için çok basit kaldığını, sırf ismini satmak, yeteneğini paraya çevirmek için yazdığını düşünmüştüm. Orada da aynı şekilde hayatında hiçbir eksiklik olmayan zengin bir kadının aldatma öyküsü anlatılıyor. Fakat hikaye bana geçememişti. Aynı adlı o romanla kıyaslandığında Ahmet Altan'ın Aldatmak'ının çok daha başarılı olduğunu düşünüyorum.

    Alıntılar:

    "Herşeyin ne kadar masum bir nedenle başladığını hatırlıyordu; bu rastlantıda kırıcı bir alaycılık bulmuş, hatta masumiyetin kendisinden bile kuşku duymuştu."

    "...., hiç cevap vermeden, konunun kapanmasını bekleyerek pencereden dışarı bakıp, o küçük, önemsiz kızgınlığı, ruhunun bir yerlerinde taşıdığı ve içinde açığa çıkmamış minik öfkelerini biriktirdiği kesenin içine atıp unutulacak duygular arasına terk etti."

    "Dişi yanı, kocasını ilk gördüğü günü, onun ameliyathanenin kapısında uçuk yeşil ameliyat giysileriyle, ameliyat maskesi çenesinin altına indirilmiş olarak belirdiği, yorgun ama gururlu gözlerle kendilerine bakıp, güvenli bir sesle, "Kurtulacak!" dediği o anı hatırlıyordu. Halinde öyle bir güç, öyle bir güven, öylesine Tanrısal bir yücelik vardı ki, Aydan neredeyse fiziki bir biçimde bu güce doğru savrulduğunu hissetmiş ve o duyguyu bir daha hiç unutmamıştı. Sanki Tanrı, yalnızca onu, o olağanüstü becerikli ve hassas elleriyle insanların beyinlerini açıp onları hastalıklarından kurtarıp sağaltan o yeşil elbiseli büyücüyü aydınlatmak, onu öbür fanilerden ayırmak için özel bir ışık gönderiyordu. O özel ışığın içinde gözleri sanki biraz delice parlıyor, gövdesi genişleyip büyüyerek bütün hayatı kucaklıyordu. Ölümü bile korkutan vahşi bir güven yayılıyordu her hareketinden. Sadece kendine ait o muhteşem ışığın altında hayatın kendisi gibi alt edilmez, görkemli ve biraz ürkütücü gözüküyordu. Ona dokunmak, hayata dokunmak, ölüm de dahil bütün kötülüklere karşı sihirli bir zırh kuşanmak gibiydi. Ona dokunmayı, o güçten bir şeyler almayı istemişti."

    "Ameliyathanenin kapısında onu aydınlatan ışık şimdi yoktu. Kaybolmuştu. Şimdi sıradan, dünyevi, küçük istekleri olan bir insandı. Gücünü Tanrı'dan alan bir büyücü değil, başhekim olmak isteyen, yeteneğini ve gücünü inkâr eden bir erkekti."

    "Aslında bu şefkati andıran duygunun nedeni, küçük zekâ dalaşında üstünlüğün kendisine böyle cömertçe bağışlanmasına duyulan gizli hoşnutluktan kaynaklanıyordu. Satranç bilseydi, karşısındaki adamın, vezirini almak için ona küçük bir piyon verdiğini düşünebilirdi ama satranç bilmiyordu, ....."

    "O anda Cem'le konuşmaktan hoşlandığını düşünüyordu ama asıl hoşlandığı kendisiydi, kendi zekasıydı, kendi parlaklığıydı. Aydan gibi çok başarılı olan kadınların bile en derinlerinde saklı duran o ezilmişlik duygusu, o hayranlık açlığı, beğenilmeyi arzulayışlarındaki şehvet onların belki de en zayıf yanlarıydı. Cem, bir kadını kendine bağlamanın en iyi yolunun, onun bu başarıyı hissetmesine izin vermek olduğunu biliyordu. Kadın, onu, kendi güzelliğini ve zekasını seyrettiği bir ayna gibi algılayacak, kendisine hayran oldukça aynaya bağlanacaktı."

    "Bu duygunun isimsiz kalması onun cesaretini ve isteğini artıracaktı. Bu cesaretin ve isteğin kaybolmasını en azından o anda istemediğinden o da bu duyguyu kendi içinde isimsiz ve şekilsiz bırakmayı tercih ediyordu.
    Cem'in Aydan için küçük oyunları olduğu gibi, Aydan'ın da Aydan için küçük oyunları vardı.
    İkisi de Aydan'la oynuyordu."

    "Bu bedensel bir açlık olsaydı, onun çaresi vardı, bir erkekle sevişir, o kaba ve sıradan açlığı doyurabilirdi ama bu bir açlık değildi, bu, sürgündeki bir insanın kendi ülkesini, kendi yemeklerini, kendi alıştığı lezzeti özlemesi gibiydi; karnını doyurmak bu özlemi yatıştırmaya, bu arzuyu dindirmeye yetmiyordu."

    "... anılarla ve hayallerle kışkırtılmış, kendine ait özel bir belleği olan bedeni yatıştırabilecek, oyalayabilecek hiçbir şey yoktu, o, sadece, gerçekten arzuladığına ulaştığında sükûnet bulabiliyordu."

    "Korkudan ruhu parçalanıyor, bedeni sanki zerrelerine ayrılıp ateş tozları gibi karanlık bir kainatın sonsuzluğuna savruluyordu. Hayatının en büyük suçunu işliyor, bu suçun kendisine bağışladığı o korkunç haz karşılığında bütün varlığını kurban etmeye hazır olduğunu hissediyordu."

    "Hayatında aniden açılan bir perde gene aniden kapanmış, o perdenin ardında gördüğü inanılmaz ve ulaşılmaz dünya, karanlıklar içinde yaşanan şenlikleri, çıldırtıcı heyecanları, muhteşem sevişmeleriyle ondan uzaklaşmış, bir zamanlar, oralarda hep dolaşabileceğini sanarak gezdiği harikalar diyarına giden yolu ve kendisini oraya götüren kılavuzu kaybetmişti.
    Bir zamanlar tanrıların arasında yaşadıktan sonra yeniden ölümlülerin arasına fırlatılıp atılan bir zavallı gibi hissediyordu kendini; eski hayatını, dostlarını, tanıdıklarını, o tanrılar katına hiç çıkmadıkları için küçümseyip, onlardan uzaklaşıyor ama tanrıların arasına da dönemiyordu, yaptığı hatadan dolayı cezalandırılıyordu."

    Yeter bu kadar.
    Sevgiler, saygılar...
  • 495 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Bu inceleme eser miktarda küfür içerecek.

    Kendimi alnımdan öpebilseydim eğer, bu kitabı listeme kattığım için öperdim. Benim ana listem Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap listesini taramam ve içinden ilgimi çekenleri defterime yazmamla oluşturduğum listedir. Bunun dışında liste demenin artık ayıp kaçacağı bir ajanda listem var. Araştırma konusunda anneme çektiğim için gözüm dönerek, hangi kitabı neden okumalıyım sorusuyla gecelerimi gündüzlerime kavuşturduğum çok olmuştur. Bunun sonucunda da daha az kitap okumama rağmen daha çok beklentilerimi karşılayan ve verilen övgüleri daha çok karşılayan kitaba denk gelmişimdir. Beni çok tatmin etmeyen kitapların çoğu tavsiye kitaplar. :)) -Üzgünüm.-

    Isabel Allende kimdir, biraz bundan bahsetmek istiyorum. Kendisi seçilmiş başkan, marksist lider, adam gibi adam Salvador Allende'nin kuzeninin kızıdır. 11 Eylül 1973'te şerefsiz general Pinochet, eli kanlı Pinochet, CIA ile işbirliği sonucu Şili'de Salvador Allende'yi devirmek için haysiyetini bir kenara koyup, darbeyi gerçekleştirmiştir. (Tarihe dikkat ederseniz, ABD'nin 11 Eylül'ü pek sevdiğini ve başka gavurlukları da bu tarihe denk getireceğini bilirsiniz.) Ben Müslüman bir insanım. Lakin burada, bu Komünist liderin sonuna kadar arkasındayım, bana göre adamın hasıdır. Harcadılar. Bir düşüncenin bana uymayan yönlerini elbette kabul edecek değilim lakin bana uyan yerlerini de takdir etmekten bir an tereddüt edecek değilim. Salvador Allende o darbe gecesi, belki o vatan hainleri tarafından belki de intihar ederek öldü. Bu bilinmiyor. Bilinen bir gerçek varsa, kaçmak varken son ana kadar çarpıştığıdır.

    Allende başa geçtiğinde, büyük toprak sahiplerinin topraklarını eşit ölçülerde köylülere pay etmiş, bakır madenlerini de devletleştirmiştir. Şerefsiz Pinochet, ABD köpeği Pinochet, darbe sonrasında madenleri ABD'li şirketlere teslim etmiştir. Şili, ABD bağımlısı bir devlet haline gelmiştir. Darbe öncesi de, seçilmiş hükümeti sıkıştırmak adına, orta üst sınıf piyasa dengelerini bozacak her şeyi yapmış ama zaten öncesinde aç olan halk daha fazla açlıkla korkutulamayacağı için az un, az ekmekle terbiye(!) edilememiştir. Hâl böyle olunca hükümeti düşürmenin yolu ya başkana suikast düzenlemek ya da darbe olmuştur.

    Ben bu kitapla, namusla şerefle bir yerlere gelinse dahi, bu kadar adi insanın olduğu bir dünyada iyiye göz açtırmayacaklarını bir kez daha görmüş oldum. Ama şu önemli, SAFIMIZ BELLİ OLSUN. Ortak çıkarı gözeten insanlardan olalım. Ölüm her türlü gelecek. Bu yüzden şerefimizle yaşamış olalım. Hangi dinde yahut siyasi görüşte olursak olalım, kalbimiz namuslu olsun. Bir Müslüman olarak elbette belli çizgilerim var, her fikir ve değer yargısında olduğu gibi. Lakin insanların, birbirlerini baskılamadan, hor görmeden, insanların özgürlüklerine tecavüz edilmeden, bir kesimin değil, bir halkın ve hatta tüm insanlığın iyiliğini gözeten her fikrin elbette sonuna kadar arkasındayım. Bana ters gelen, benim sınırlarımı tehdit eden her şeyin karşısında olacağım gibi. Bu kitapta dini noktada aşırı bir sıkıntı gözüme çarpmadı. Zaten hem kültürel hem dini açıdan çok farklı halklarız. Bunun da rahatsız olmamak açısından artı bir özellik olduğunu söylemek sanırım doğru olur.

    Isabel Allende'ye dönelim. Darbe gerçekleştikten 2 sene sonrasına kadar ölüm tehditleri almaya devam edince, vatanı kendisine dar gelmiş, eşi ve iki çocuğuyla birlikte Venezuela'ya kaçmak zorunda kalmıştır. 1981'de çok sevdiği dedesi hastalanınca, annesiyle hemen hemen her gün mektuplaşmıştır. Vatanına gidip dedesini ziyaret etme şansı yoktur. Kendisi aslında gazetecidir. Bu mektupları birleştirip, romanlaştırmaya karar verince belki de gazeteci olmasından sebep ortaya mükemmel bir roman çıkmıştır: House of Spirits. Lakin Venezuelle'da hiçbir yayınevi bu romanı yayınlamayı kabul etmemiştir. Bir sekreterin masasında denk gelip okuması ve kendisine telefon etmesiyle her şey değişmiştir. Isabel Allende'ye bu romanı ancak İspanyol bir yayınevinin basabileceğini söylemiştir ve onu yönlendirmiştir. 4 ay sonra Madrid'de bu müthiş ilk eser basılmış ve Allende ünlenmiştir.

    Büyülü gerçekliğin kraliçesi Isabel Allende, dozu öyle ayarında verir ki, keyiften sarhoş, bu kadar başarılı bir kalemin karşısında olduğunuz için mutlu ve aynı zamanda aydınlanmanın verdiği ve içinizi acıtan ''gerçeklerin kıyası''yla da dikkatiniz çakı gibi açık bir halde, zihninizin fikirlerle kaynamasını dinlersiniz. Bir romandan beklentiniz nedir? Siyaset mi? Buyrun. Tarih mi? Buyrun. Aşk mı? Buyrun. Fantazya mı? Aile mi? Hortlaklar peki? Efsaneler? Büyüler? Kızılderili, çılgın bir dadı mesela? Konaklar olsun mu? Güç? Cehalet? Merhamet? İnatçılık? Mücadele? Eğlence? Hüzün? Yahu daha ne sayayım, açık büfe gibi kitap. Tatlı sevene tatlı, tuzlu sevene tuzlu. Acısı ise.. Çok acı... O kadar renkli karakter var ki, hangisinden bahsetsem diğeri eksik kalır. Kitap bir başlıyor; ''Yok artık!''larla, ''Nasıl?!''larla, merakla, çoğu zaman gülerek ama ilerisi için çok şeylere gebe, dalgalar altınızda sırtınızda rüzgar adeta sörf yaparcasına devam ediyor. Yeşil saçlı güzeller güzeli Rosa ile annesi Nivea (evet meğer bir kadın ismiymiş) bir başlıyoruz bu renkli dünyaya, paranormal olayların baş kahramanı çiçek kokulu, insanı ısıtan gülüşlü, iyi kalpli Clara ve iç eteklerini hışırdata hışırdata yürüyen çılgın Kızılderili Dadı ile devam ediyoruz. Özellikle Dadı ile ilgili olan olaylar bazı yerlerde bana dakikalarca kahkaha attırdı. Gülünce dünyayı güldüğümden haberdar ederim, bahçedeki ağaçlar Dadı'nın beni uçurduğu ruh halinden haberdar oldular o kadar söyleyim. Bu çılgın dadı; yaşı anlaşılmayan bir surata sahip, siyah saçları topuzlu, her daim kolalı önlüğüyle gezen ve tuhaf Kızılderili türküleri okuyan, kitapta en bi sevdiğiniz olacak karakterlerden biriydi. Onunla ilgili kısımlarda o kadar eğlendim ki anlatamam.

    Bir Marcus Dayı karakteri vardı ki... Kim böyle bir amcası, dayısı yahut abisi olsun istemez ki? Bir çocuğun hayatına, bütün nev-i şahsına münhasırlığı ile renk katan, sevimli mi sevimli, tam bir çizgi film karakteriydi! Düşünsenize, 6. hissi olan bir çocuksunuz, dayınız da dünyadaki bütün tuhaf eylemlerle ilgili biri. Üstelik sadece ilgiyle kalmıyor, dünyayı gezip gezip sandıklarla eve geliyor ve bunlar hayatınızda görmediğiniz duymadığınız canlılarla yahut nesnelerle dolu. Üstelik o sandıklarda binbir çeşit masal kitabı da var, hepsi birbirinden güzel. Her gelişinde, iki cins, bir araya gelip ortalığı karıştırıyorsunuz. Bir gün sarı bir kumaştan tunik dikip, herkese fal bakmaya başladılar. Clara'nın 6. hissinden ötürü her attıkları tutunca korkup bu işten bir vazgeçişleri vardı ki :)))) anlatılmaz okunur yani.

    Bu kitap 3 kuşak ekseninde, bir ülkedeki gelişmeleri (bunu ilerleme gibi algılamayın) anlatan, bu 3 kuşağın hayatına girmiş insanları da kapsayan, dolu bir kitap.

    Kitapta belki de adı en çok geçen karakter Esteban Trueba'dır. Lakin onunla ilgili kuracağım her cümle, sürprizbozan içereceği için yutkunuyor ve böyle bir adamın varlığına birlikte şaşırmaya sizleri davet ediyorum. OKUYUN!

    Karakterden karaktere, olaydan olaya atlarken zihnimde kitabı bir kez daha yaşıyorum ve diyorum ki: ''Ne kitaptı!'' Bu ikinci okuyuşumdu ve ilk okuyuşumla aynı zevki aldım. Böyle müthiş bir kitap nasıl yazılabilir bilmiyorum, böyle bir ilk kitaptan sonra insan eline kalem almaya utanabilir, bu öyle bir kalem ki, zihninizde art arda patlayacak olan hava-i fişeklere engel olamazsınız.

    Kitapta zaman zaman rahatsız edecek kadar cinsel sahneler olsa da, bunlar iki kişi arasında geçtiği ve türlü sapık fanteziler içermediği için aşırı rahatsız etmiyor. Rahatsız eden tecavüz, kadınların et yerine konması ama bunları da çok açmaya gerek yok. Bunlar kitabın kusuru da değil bence. Hayatın acısının örneklerinden biri, keşke olmasalar. (Bu acılar karşısında +18'lik beddualar ettiğim doğrudur.) Bu yüzden ben bu kitapta bir kusur göremedim. 10'da 10'luk bir eser.

    Kitapta bir yerde daha doğrusu uzun bir süreç sonrasında gerçekleşen gelişme (bu gerçekten ilerleme anlamında) bana birçok şey düşündürttü. Evet insanlar özgür olmalı, bazı şeylerde iradesi ile hareket edebilmeli. Lakin bazı şeylerde ne yazık ki bir otorite olmak zorunda. Elbette bunun sınırı ve şartları tartışma konusu, bunu çok uzatma niyetinde değilim. İnsanların bazısı yönetmek bazısı yönetilmek için vardır. Bu kitapta şu an sürpriz bozmamak için yazamayacağım örnek bunun sağlamasıdır. Asıl sıkıntı, güçlü olanın kötü olup olmaması ile ilgili. Dünya tarihini düşünelim. Sadece milattan sonrası 2018 sene, kim bilir kaç katı öncesi var. Gelmiş geçmiş milyarca insan başına sadece devlet başkanlarını katmadan, komutanları, beyleri, obaları vs. her şeyi yöneten liderleri katarak düşünelim, milyonlarca da erki elinde bulunduran insan olmuştur. Peki bunların kaçı adaletliydi? Kaçı vicdanlıydı? Kaçı insan gibi insandı? İşte bu soru ve elindekiler biraz çoğalınca, kendisini gevşekliğin kollarına bırakan zayıf zihinler, her zaman ''en iyi''nin ne olduğu ve ''ne olacağı'' konusunda, dini ve siyasi birçok teoriyi, öneriyi ve savaşı doğurmuştur, doğurmaktadır ve doğuracaktır.

    Toparlayacak olursak, ki notlarımın birçok yerinin üstünü çizdim, BU DÜNYADA NEFES ALDIKÇA DEĞİL, BİRBİRİMİZE NEFES OLDUKÇA VAR OLABİLİRİZ. İşte bu yüzden KALBİMİZ NAMUSLU OLSUN.

    Erhan Bey'in katkısıyla bu şarkıyı da ekliyorum:
    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be

    Sevgiler, iyi okumalar, çok okumalar.